• EV’E “ATEŞ” DÜŞTÜ

    SEVGİLİ OKURCAN
    HİKAYE UZUN
    OKUNDUĞU ZAMAN DUYGULARI YAŞAMAK MÜMKÜN
    LÜTFEN PAYLAŞ BEĞEN YORUMLA BU EYLEMLERE İHTİYACIM VAR .

    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Kafalarımız doldukça manevi dünyamızdan bir şeyler eksiliyormuş gibi... Kafalarımızın dolmasından kastım kendimize dert edindiğimiz dünyalık sorunlar... Öyle de güzel oyalanıyoruz ki bu dertlerle, bir Müslüman olarak yaşamamız gerektiğini unutuyoruz. Yani adeta dünyamız ahiretimizin önüne geçiyor!
    Sürekli olarak insanın dertleri olacaktır, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde söz edilir: “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: 'Allah'ın yardımı ne zaman?' derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allah'ın yardımı yakındır.”
    Her insan farklı şekilde imtihan olacaktır önemli olan bu imtihan sırasında itikadın kaybedilmemesi, insanın bu dünyalık olan dertlerini aklında çok da büyütmeden halletmeye çalışmasıdır. Büyüklerimiz boşuna dememişler derdi dünya olanın dünya kadar derdi vardır diye... Biz dünya hayatını düşündükçe dertlerimize dert katmaktan başka bir şey yapmamış olacağız. Biz bu dertlerimizi düşüncelerimizde azalttıkça dertlerimiz kendi kendine yok olacaktır zaten. Yeter ki dünyalık dertlerimizi gözümüzde büyütmeyelim, çünkü dünya gibi dünyalık dertler de fani. Yaşadığınız birtakım sorunları üzerinden yeteri kadar süre geçtikten sonra ne kadar da büyüttüğünüzü fark edeceksiniz.
    Rabbim başımız sıkıştığında bizlere sabır, yüreğimize ferahlık versin, bizleri ahiret hayatı için daha çok düşünen kullarından eylesin, Allah’a emanet olunuz.
  • 256 syf.
    ·10/10
    Nazan Bekiroğlu’nun Mücella isminde yeni bir romanı çıkacağını duyunca, ne zamandır kütüphanemde bulunan ama bir türlü okumaya fırsat bulamadığım edebiyat üzerine denemelerden oluşan Kelime Defteri’ni elime aldım. İşte bir bayram sabahında da bitirmek nasip oldu.

    Yazılar elbette kelimelerle yazılır. Ama bazı kelimeler yazarın hayatında özel bir yer tutar. İşte yazarın kalbinde özel yer tutan bu kelimelerdir sevgiyi, hüznü, acıyı, şefkati dile getiren. Yazar Kelime Defteri’den atmış bir kelimeyi kendince anlamlandırsa da bir röportajında bu atmış bir kelimeyi de ona düşürüyor: “Aşk, ezel, zaman, insaniyet, empati, acı, şefkat, tabiat, fıtrat, dil.”

    Bir toplum bozulmak isteniyorsa eğer, önce kelimelerinin içi boşaltılır. Önce, geçmiş ve geleceğin köprüsü kelimeler bombalanır. Okuyorum ya Nurullah Ataç’ı nasıl da böylesi bir gayret içerisinde biliyorum. Sadece kendisi değil, etrafındaki dostlarıyla bile kullandığı kelimeler yüzünden kavgalı. Onları devrimlere ihanetle suçluyor. Eğer dilde bir sonuç alamazsak tüm devrimler akamete uğrar diyor.

    Odasını taşıyor yazarımız. Oda bir öncekine göre küçük. Dolayısıyla tercih yapması lazım. Azalması. Azaltması. Öyle yapıyor, kitapların çoğu kolilere, ya da farklı yerlere kaldırılırken çok azı odasında yer buluyor ve sonrasında diyor: "Şimdi artık sırtımı kalan kitaplara bile çevirerek göklere bakmak zamanı" Göklere bakmak bugünlerde hep aklımda. Peygamberimiz de çoğu gecelerde hep gökleri seyreder şu ayeti okurmuş: “Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ayetler vardır. Onlar ki, ayakta iken de, oturuken de, yatarken de daima Allah’ı anrlar, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve Rabbimiz sen bunları boş yere yaratmadın derler.”

    Kitabın son yazısında "Ben artık şiir değil, sadece gerçeği istiyorum. Dümdüz cümlelerle yazılacak kadar belirginleşmiş olan sade, düz gerçeği. Boşlukları doldurmadan, yorum yapmadan, ‘yazmadan' yazmak istiyorum. Yalın gerçekleri, yalın cümlelerin sırtına yükleyerek söylemek istiyorum."diyor ve de ekliyor: "Düz cümleler dediysem, boş cümleler demek istemiyorum".

    Kitap, "Yaşantı", "Kavram ve Olgu", "Yazar ve Eser", "Metin Olarak Film", "Ben Artık Düz Cümleler Kurmak İstiyorum" bölümlerinden oluşmuş. Yazar bu bölümlerle bizleri edebiyatın kalbî dünyasında, sinemanın perde arkasında, romanların, bilhassa Rus romanlarının sayfaları arasında, fotoğraftaki anılarda, mektuptaki izlerde, ressamın renklerinde dolaştırıyor.

    Kelime Defteri’ni okuduğumuzda hangi yaralarımız şifa bulacakmış kendisinden dinleyelim: “Başkalarının hikâyelerinde kendimizi anlayabilir ve onarabiliriz. Bir romanın, bir filmin hikâyesinden insanlığa ve kendine dair bir anlama çabası çıkarmak isteyenler Kelime Defteri'nin talip olduğu okuyucuyu teşkil eder. Çünkü Kelime Defteri, ilgilendiği metinler üzerinden dünyayı ve şu zor insanları anlama derdinde. Edebiyat tahlili yapmak niyetinde hiç değil. Çok zor bir dünyada yaşıyoruz. En azından bana öyle geldi.”

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar. (Hepsi değil tabi)

    Ölüm: Ölüm sonrasında bir hayat olduğundan, orada tekrar buluşup konuşacağımızdan kalemimin şu an elimde durduğundan emin olduğum kadar eminim.
    *
    Bir aşkı otuz beş yıl diri tutmaya yeten hayal, gerçeğin bir anlık görüntüsüyle tuzla buz olur. Aşk gerçekte doğar, hayalde yaşar ve tekrar gerçekte ölür çünkü.
    *
    Aşkın en büyük rakibi bizatihi kendi rüyasıdır. Kendi geçmişi, kendi bidayeti.
    *
    Aşk, susmayı seçmekle biter. Kavga varsa kelimeler var, yani ümit vardır.
    *
    Kelime acıdır. Hacmi ağırlığı, dokusu vardır. Tene değer ve keser. Öldürebilir de.
    *
    Ey kalem, nereye vardık ki ucun kırıldı? Kalbim öyle kırık ki!
    *
    Bir acıdan kurtulmanın en kestirme yolu onu şiirleştirmekten, hiç olmazsa benzer bir şiiri okumaktan geçmez mi? Mektup yazmayı bilmeyenlerin acıları ebedidir bu yüzden.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak kelimelerdir. Kelimelerimiz yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Ne yana dönsem harfler üzerime üzerime sıçrarken, tarihin belli dönemlerinde göz alıcı bir şaşaayla parlayan, sonra sonsuza değin unutuluşa gömülen alfabeleri düşünüyorum şimdi.
    *
    Gökten üç kuş geçiyor ben bu satırları yazarken. İkisi önde biri arkada.Hazin. Onları bir cümleye çeviriyorum.
    *
    Zaman zaman içinde. Zamansızlığın yani cennet zamanının tecrübe edildiği üç kalpten biri şair kalbi. Diğerleri çocuk kalbi, âşık kalbi.
    *
    Yangında ilk kurtarılacak olan kelimelerdir. Kelimeler yanıp kül olduğunda başlar tükeniş.
    *
    Defter: Bitti. Oysa benim daha çok kelimem kaldı. Su gibi. Ateş gibi.
  • Horasanlı bir genç vaktiyle Irak‘a giderek ilim peşinde bir hayli koştuktan ve bir hayli şeyler öğrendikten sonra memleketine dönmek üzere hazırlanmış, fakat tam bu sırada ariflerden biriyle karşılaşmış. Bu arif onu şöyle imtihan etmiş:

    - Oğlum, demiş, Horasan‘da şeytan var mı?

    - Var! demiş.

    Arif tekrar sormuş:

    - Orada şeytanla nasıl savaşırlar?

    - Ona karşı gelmekle...

    - Şeytan tekrar gelirse?..

    - Yine ona karşı gelirler...

    - O halde bütün ömrünüz şeytanla savaşmakla, didişmekle geçiyor desene...

    Genç adam gözünü açarak sormuş:

    - O halde ne yapmalı?

    Arif adam anlatmış:

    - Yolda bir çoban köpeğine rast gelirsen köpeği kovalamak, onunla uğraşmak fayda vermez. Köpekten kurtulmanın en kestirme çaresi sahibini çağırmaktır. Çünkü sahibi ona hem söz dinlettir, hem de sizi korur...

    Devrinin en meşhur vaizi olan İbn Es-Semmak, bir gün Harun Reşid‘in yanına girmiş ve ona öğüd vererek demiş ki:



    - Eşi, ortağı olmayan Allah‘tan kork ve yalnız O‘ndan kork. Bil ki bir gün O‘nun karşısına çıkacak, huzurunda duracak ve o zaman iki yerden birine gönderileceksin ki, bu ya cennettir, ya cehennem!..

    Halifenin gözleri yaşarmış, bu hali gören Vezir Fadl söze karışmış ve vaize demiş ki:

    - Harun Reşid‘in Allah‘ın kulları arasında adaleti gözetmesi kıyamet günü cennete gideceğine şüphe mi bırakır?

    Fakat İbn Es-Semmak devam etmiş:

    - Ey Harun! demiş. O gün bu adam senin yanında bulunmayacak. Onun için Allah‘tan kork da işlerine o gözle bak!

    Vezir söyleyecek başka bir söz bulamamış, Harun Reşid ise büsbütün müteessir olmuş!

    Yıllar önce bir dinlediğim bir hikâyenin aslı meğer Mevlânâ Celaleddin Rumi tarafından anlatılmış. Hikâyeyi kaynağından okuyunca daha da ilginç geldiğini söyleyebilirim. Hikâye şöyle:

    Bir gün saf adamın biri, kuşluk vaktinde Hazreti Süleyman‘ın kapısını çalmış. Tasa ve kaygıdan yüzü sararmış ve dudakları morarmış. Hazreti Süleyman ona bakarak sormuş:

    - Sana ne oldu, betin benzin atmış, harap ve perişan olmuşsun?



    Adamcağız cevap vermiş:

    - Sormayın efendim. Bugün Azrail‘e rast geldim. Bana öyle bir bakış baktı ki, ödüm koptu.

    Hz. Süleyman:

    - Peki, buna karşın benden ne istiyorsun hemen iste, demiş.

    Adam yalvarırcasına:

    - Ey canları koruyan Sultan! Rüzgâra emret de beni tâ Hindistan‘a götürsün de bıraksın... Belki bu derece uzaklaşmak sayesinde canımı kurtarırım.

    Zavallı adam ölümden korktuğu için, ondan kaçmakla ölümden kurtulacağını sanıyormuş...

    Fakirlikten korkanlarda tıpkı onun gibi hareket ederler. Fakat ne yaparlarsa yapsın korktukları mutlaka başlarına gelir. Hatta beterine de uğrarlar.

    Hz. Süleyman, Hindistan‘a gitmek isteyen bu adamın arzusunu yerine getirmiş, rüzgâra emretmiş, o da adamı taşıdığı gibi bir lahzada Hindistan‘ın en ücra köşesindeki bir adaya bırakmış. Adam, Azrail‘den yakayı kurtardığını sanıyormuş. Fakat ne mümkün...

    Ertesi günü Hz. Süleyman‘ın yine divanı kurulmuş ve onun halkı kabul edeceği zaman gelmiş. Azrail‘de divanda imiş. Hz. Süleyman ona bakarak:

    - Ey Allah‘ın meleği, niçin o Müslüman‘ın ödünü koparan hışımlı bakışla baktın, bunun sebebini bana anlat?

    Azrail şöyle cevap vermiş:

    - Benim ona bakışımda zerre kadar hışım yoktu. O vehme kapılarak yanlış anladı. Ben ona yol ağzında rastlamış, onu görünce hayret etmiştim. Çünkü Cenab-ı Hakk bana Hindistan‘da bir adaya gidip onun canını almamı emir buyurmuştu. Onu burada görünce düşündüm, şaşırdım... Bu adamın bir değil, yüz kanadı olsaydı, aynı gün buradan kalkıp yine Hindistan‘a gidemezdi.

    Azrail hayret etmekte haklı idi. Fakat Hz. Süleyman‘ın bir emriyle, rüzgâr o eceli gelen adamı taşıyıp, Hindistan‘ın en ücra adasına götürmüş. Azrail de ona orada yetişmiş ve canını almış...

    Mevlânâ Celaleddin‘in bu kıssayı anlattıktan sonra -kıssadan hisse misali- şu yorumu yapar:

    İşte sen bütün dünya işlerini buna kıyas et. Gözünü aç ve gör ki, uğraşıp didişmekle mukadderattan kurtulmak mümkün değildir. Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Ne mümkün? Mukadderattan kaçmak, kendi nefsinden kaçmak gibidir. Bu da imkânsızdır. Yoksa Hak‘tan mı kaçıp kurtulmak istiyoruz? Ne beyhude zahmet!..



    Bir mev‘ize daha anlatarak yazımızı bitirelim:

    Bilindiği üzere en kuvvetli, en tesirli silah ilimdir. Her günahtan bir kötülük, insanın ya sıhhatine, ya şerefine, ya kazancına dokunan bir ziyan bulunduğuna göre ilim adamının bunu herkesten iyi bilmesi, iyi anlaması, daha iyi takdir etmesi gerekir.

    İlim yalnızca kuru bilgiden ibaret değildir. Yalnız kuru bilgiden ibaret bir süs olsaydı mesele yoktu. Oysa ilim insana faydası dokunan bir güçtür. Hem de insana güç katan bir güç... Bu nedenle en güçlü ve etkili silah ilimdir...

    Böyle etkili bir silahı savaşmadan teslim ederek kötülüğe, günaha teslim olmak ise en büyük zillettir.
  • 248 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Istanbul Kadıköy de geçen 4'lü ötekilerin hikayesi bu. Küçük kız Şehlâ Nadia (Gelinlik eldivenleri ile yasayan ve birçok kişi tarafından tecavüze ugramis), Memduh Bey (Sevdiği kadın yüzünden bunalıma giren psikolog), Matmazel (emekli bir fahişe) ve Âdem değil Adem Bey'in (Başarının doruğundan aniden düşmüş Kişisel Gelişim Yazar'ı).
         Sistem için de olanlar Sürüler, dışında olanlar ise ötekiler diye sınıflandırılmış. Kitabın ilk başlarında bunalıma giren bir bunağın hikayesi gibi geldi bana, ama aslında öyle ağırdan alarak o kadar çok mesaj veriyor ki bu kitapta....
     Adem Bey aslında çok zengin, kültürlü, saygın ve sevilen bir Kişisel Gelişim Yazar'ı olup verdiği bir Seminer de aniden seyircilerin gözü önünde bayılıp, 2 yıl ömrü kaldığını öğrenir. Yatağa bağlı iken 30 yıllık hayat arkadaşı herşeyine el koyup, terkeder. Kalan sadece her süreçte kendisine ışık ve ısı yayan kitaplarının yanında Sokakta yaşayan Ötekilerin hayatini tanıma, öğrenme fırsatı olur. Oysa en yükseklerden kendisi de birden ötekilerden olmuştur. "Sokakta yasayanlar, fahişeler, dilenciler, kağıt toplayıcıları, ayyaşlar vs işte Ötekiler...."

         Bazen güldüren yerleri olsada, aslında bozuk düzeni yani kapitalizm sistemin çarpıklığını çok güzel bir o kadar da açık ve net anlatıyor. Zincirleme giden bir düzen.... Menfaat için bir artıyı hayata geçirebilmek için,  insan hayatını etkileyen nasıl eksiler icat ediliyor. Her parafini alıp buraya taşımak isterdim ama o zaman da kitabı buraya aktarmış olurdum. Modern kölelik cağı denilen kavram, tamda bu kitapta net bir şekilde anlatılmış.

         Kadıköy de geçiyor dedim ya; Ağustos depremine de yer vermiş. Bu konu bir Istanbul Kadıköy lü olup, okurken beni çok sarstı. Aynı günleri birebir yaşattı. Allahım bir daha yasatmasın .
          
    Adem Bey için 13 rakamı çok şey ifade ediyor.....13. Yaş veya ayın 13'ü.... Her birinde ayrı bir yaşanmışlık var. Sevdiği kız Eftelya'ya açılmak için takip ederken, kıza tecavüz edilgini gördüğünde henüz 13 yaşındadır...

        Yazarımız çok farklı, güzel ve detay bilgilere değinmiş ve değinirken de çok kişileri de anmayı ihmal etmemiş. Örneğin ; Einstein, Dostevsky, Socrates, Sadettin Teksoy, Gazzali, Ibni Rüşd ve bir çok dahaları... En çok ta Nietsche anmış. Emeğine, fikrine sağlık. Yazarlığı daim, okurları bol olsun inşallah
  • 314 syf.
    ·10/10
    Mustafa Kutlu deyince aklıma; çiçeklerin türlüsü, kuşların türküsü, köydeki üzüm salkımı, horozların ötüşü, toprağın işlenişi, tek kat bahçeli ev ve kanaat ekonomisi geliyor aklıma. Tabi dua ve şükrü de unutmamak lazım. Son kitabı Vitrinde Olmak dün bitti.

    Mustafa Kutlu’nun okumadığım es geçtiğim kitabı var mıdır, belki pek azdır. Mustafa Kutlu hem hikâyeci hem de bir köşe yazarı. Yaklaşık yirmi yıldır bir gazetede yazıyor. Bazen güncel siyaseti, bazen gördüğü bir fotoğrafı, bazen artık göremediği resimleri, bazen umutlarını bazen hayallerini ve çoğu zaman da gönlündekini yazıyor. Gün oluyor, alıp bizi götürüyor bir taşlı tarlaya, alın diyor, ter diyor, istikbal burada diyor; gün oluyor alıyor eline bir portakalı, “Portakal işte böyle yenir.” diyor. Ve bizim de ağzımızın suyu akıyor.

    Mustafa Kutlu’nun senaristlik yönünü, sinemacı yönünü unutmamak lazım bu yazılarda. Sade, anlaşılır ve samimi bir üslubu var. Yazmıyor oynatıyor hayatı kaleminde. Mustafa Kutlu halktan biri. Onlar gibi inanıyor, onlar gibi yaşıyor, onlar gibi düşünüyor. Bakmıyor üst perdeden. Tam bir Müslüman. Bazen kitaplarında dualarına rast geliyorum, canı gönülden âmin diyorum.

    Kitabı okurken ara ara gaza geliyordum hani. O aralar şöyle bir not almışım:

    “Ne zaman Mustafa Kutlu okusam, tası tarağı toplayıp köyüme gidesim gelir. Bakmayın siz köyüm dediğime, bir günlük de olsa şöyle ahım şahım bir köy hayatım yoktur. Zaten benim bir köyüm de yoktur. Kendi köyüm olmasa da bir köy buluruz. Gidersin yaparsın iki göz oda. Ah bir de bahçe. Bahçenin yanında iki evlek sebze. Etrafı meyve ağaçları. Köşede bir ahır, birkaç inek, üç tavuk. Karabaş kapının yanında. Şöyle üç beş dönüm tarla. Öyle beklemeyeceksin çok para. Her şey organik. Tesbih bir yanda. Kitap bir yanda. Bilgisayar mı, at onu, at onu. Kalem kâğıt, tamam o olur. Atımı getirin dayanamıyorum, deehh! Hadi oğlum, kurtul betondan, çık asfalttan, gir toprak yola, şöyle çağıl çağıl akan dereye doğru uçur beni...”

    Mustafa Kutlu’nun kitabında ne mi var? Ne yok ki! Silaha Hayır’dan, Aç Doyuran Aç Kalmaz’a; Kainat Kitabı’ndan Kavun Karpuz’a; Kalbin Sesi’nden Toprak Dede’nin Sesi’ne kadar her şey. Öteki Diye Biri Yok, Aramıza Kim Girdi diye soruyor Kutlu.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    (İnsanları) Hazreti Peygamberin hayatına çağırıyorum. Bir öğünde kaç kap yemek yiyordu? Kaç kat elbisesi vardı? Nasıl bir evde otururdu? Ne kadar sadaka veriyordu? O devir başka, bu devir başka. Eh, ahir zamandayız. İnsanoğlu ahir zamanda azacak.

    Gençleri bezgin olan bir ülkenin istikbali karanlıktır.

    Çocuğun tabiatı sevmesi onu tanımasına bağlı. Ayakları toprağa değecek, eliyle fidan dikecek, çiçek dikecek ona bakacak, sulayacak, dibini çapalayacak; büyüdüğünü, fidanın meyve verdiğini, saksıdaki çiçeğin açtığını görecek, işte o zaman toprağa ve tabiata bağlanır. Ağacın, kuşun, böceğin, çiçeğin kıymetini bilir. Kalbi yumuşar, sevgisi artar, insanlara karşı daha müşfik davranır.

    Güneş mor dağların ardına çekiliyor. Daha karanlık basmadan tepsi gibi bir ay doğuyor. Bir kuş dertli dertli ötüyor. Aklımdan çocuklar, aile, komşuluk, sevgi, saygı, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, sabır, şükür, öte dünya, hesap günü geçiyor. Eski bir şarkı geçiyor: “Kavuşmamız mahşere kaldı.” diyor.

    Bizler soğuk pınarlardan çok sular içtik, billur gibi derelerde alabalıkları seyrettik, korkarım bizden sonraki nesiller suyu sadece şişelerde görecek.

    Hem konforun kuş tüyü kucağında yiyip, içip şişeceksin; hem de dal gibi kalmaya kalkacaksın. Nerede o pırasanın bolluğu.