• “Abdi Ağayı öldürdüğünde kaybolup gitmiştin, niçin döndün, kim zorladı seni, kim tanırdı seni?"
    "Döndüm..." dedi Memed.
    "Gene döneceksin. Senin de mayanda onların mayasında olandan var. Köroğlunun, Pir Sultan Abdalın, Sakarya Şeyhinin..."
    Birisi aşık, hem pir, hem aşık. Güzel türküler söyler. Alevi, Kızılbaş, asi. Şahın adamı, Şah Alinin, hani Düldül atının sahibi Hazreti Ali var ya, onun adamı. Bu yüzden de padişaha düşman, ona asi.
    Bir sabah yanında çalışan Hıdırı çağırır, ben bu gece bir düş gördüm Hıdır, der. Düşümde İstanbula gidiyormuşsun, orada Vali olup Sivasa geliyor, beni burada Sivas çarşısında asıyormuşsun. Haydi güle güle. Yazgının önüne geçilmez. Hıdırdır, pirin ellerine, ayaklarına düşer, aman pirim, yaman pirim,ben seni nasıl asarım, yeter ki Vali olayım. Pir Sultandır, yürü git Hıdır, der, onu yolcu eyler. Hıdır gider, aradan yıllar geçer, Sivasa bir Vali gelir Hızır adında. Bir gün Valinin aklına gelir ki onu düşünde görerek, himmet edip İstanbula yollayan piri Yıldızelinin Banaz köyündedir. Hani o Vali olup beni asacaksın demişti ya, ben ona büyük, misli görülmemiş bir şölen çekeyim de görsün, der. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yol. Şölen gününü hazırlar, Sivasın ileri gelenlerini, Beylerini, Ağalarını da çağırır ki pirine nasıl bir saygı gösteriyor Vali, Vali olduğu halde. Sivasla Banaz arası üç günlük yoldur, Vali adamlarını göndertip Pir Sultan Abdalı sarayına getirtir, o şölen yerine gelirken huzurunda niyaza varır. Pir buna derecesiz sevinir ya içinde de bir kuşkusu vardır. Bu Hıdır Hızır olmuştur ve hem de Osmanlı... Bir kişi Osmanlı olmuşsa ona güven olmaz. Bir de düşünü görmüştür pir. Derken şölen başlar. Sofrada türlü yemekler vardır, buralarda görülmemiş, bilinmemiş. Sofrada kuş sütü eksik. Herkes yemeği yemeye başlamış, Pir Sultan öyle elleri kolları bağlı gibi durup durmuş. Hızır Paşanın bu gözünden kaçmaz. Buyur pirim, yemek ye. Pir karşılık vermez, herkes iştahla yemeğini yerken o el bile sürmez. Aman pirim... Pir Sultan başını kaldırır, gözlerini oradaki Ağaların, Beylerin, yüksek devlet adamlarının üstünde teker teker dolaştırır, ben bu yemekten yiyemem, der, çünkü bu yemekte tüyü bitmedik yetimlerin hakkı, kan ter içinde çalışanların kanı var, bu yemek zulüm yemeğidir, ben bu yemeği yiyemem, haramdır. Bu yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.
    Hızır Paşa çok kızar, saçını başını yolar, öfkeden delirir. Durumunu birazıcık kurtarmak, bu Beylerin önünde daha fazla rezil olmamak için, çağır köpeklerini, pirim, der, bakalım yemeyecekler mi... Pirdir, hemen buradan Banaza el eder, köpekler yola düşüp gelirler. Buyur Paşa, işte köpekler. Yemekler Pir Sultanın köpeklerine sunulur, köpekler, yemekleri şöyle uzaktan, burunlarının ucuyla koklarlar, Paşanın adamları ne yaparlarsa yapsınlar yemezler.
    Paşa bu kadar insan önünde çok bozulur. Bu aşağılanmayı nasıl yutacaktır, durumunu kurtarması gerekir.“Düşün gerçek çıkıyor, pirim, der Hızır Paşa. Yalnız sana pirim olduğun için bir kapı daha açıyorum, bu bana yaptıklarına karşılık seni çoktan sallandırmayıydım. Şimdi sen, şu insanların huzurunda üç deme söyleyeceksin, bu üç demede de Şah adı geçmeyecek. Böyle yaparsan seni bağışlarım. Yoksa seni bu sabaha karşı şehrin meydanında en yüce ağaca astıracağım.
    Pir Sultan sazı kucağına çeker, ilk demesini söyler. Başta Paşa, ortadakiler donar kalırlar. Pir Sultan şiirinin her dizesinde bir kere Şah demiştir. Şölendekiler ikinci demeyi beklerler. O da baştan aşağıya Şahla doludur. Üçüncü deme de öyle.
    Hızır Paşa, pirim, düşün gerçekleşti, der, asesler piri alırlar Sivas meydanında asarlar. O yüzden Sivasm adı kanlı Sivas kalır. Kıyamete kadar da bu şehir böyle anılacaktır.
    O sabah günle birlikte bütün Sivasta Pir Sultan Abdalın bu minval üzere asıldığı konuşulur. Bir tanesi der ki, ben ala şafakta Pir Sultanı ak libaslara bürünmüş Kayseri kapısından çıkıp giderken gördüm. Ötekisi, ben de onu Tokat kapısında gördüm, der. Kimi onu şehrin doğu, kimi batı kapısında görmüştür. Kimse pirin asıldığına inanmamaktadır. Kuşkuda olanların bir kısmıysa, Halep oradaysa arşın buradadır, derler. Haydi meydana gidelim de görelim, Pir Sultan asıldıysa oradadır. Şehrin alanına gelirler ki ortalıkta hiç kimse yok. Yalnız bir kalın, uzun ip bir ağacın dalında sallanır durur...
  • 208 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Amacım incelemek değil ..
    "Taştan kaçmak " böyle biline :)

    Bir varmış bir yokmuş ..
    Develer tellal iken pireler hammal iken , uzak uzak sanılan..
    "ki aynı zaman da burnumuzun dibinde"
    diyarlarda, bir fil sultan yaşarmış .

    Benim filler sultanım bıyıklı yalnız baştan anlaşalım Orwellin afişlerinde sürekli her yerde karşımıza çıkan cinsten ..kendi gözetlemese de "gözetleme ordusuna " sahip boş işlerde adamı çok bir sultan olsun benim filler sultanım ..

    Hani "mesela" Hitler" olsun
    Hava soğuk malum :)

    Anlaştıysak eğer anlatıcam "hoş bu devirde lafa, söze ,anlaşmaya " da güvenilmez artık ama ..öyle var sayalım masal içinde masal yaşamaya alışkın bir bünyemiz var "alıştırıldık" yalana dolana hileye. .
    .
    #SPOİLER

    Yaşar Kemal efendim bir usta kalem "ben hâlâ " çok seviyorum diyemesem de okuyorum ..tabii ki üslubuna saygı duymamak elde değil .Özellikle ıstanbul okuma grubunda seçildiğinde "kaçmak" fiili ortadan otomatikman kalkmış oluyor ..
    hele de okuma görelim taş_ ilen kovalanırsın Kadıköy sokaklarında :)

    Bir yandan iyi oluyor vesileyle yerli edebiyata da yavaş yavaş alışıyorum.

    Gelelim hikayeye tabii ki burada özet çıkarmayacaģim sizlere
    Okurken hissetiğim şeylerden bahsedeceğim sadece ..

    Kitabı "Hayvan Çiftliği " ile birlikte okudum açıkça söylemek gerekirse Yaşar Kemal anlatımı Orwell'e beş basar derim ..

    Siyasetin, birer masal kurmacası adı altında beyne zerk edilmesinde ,Yaşar Kemal "büyük" yazmıştır Orwell'e nazaran ..
    ben böyle düşündüm .. dünya düzenini masal kalıbına böylesine sokabilmek gerçek bir başarıdır ..üstelik renkli ve süslü bir pasta dilimi gibi hem görsel hem lezzet olarak damakta ve gözde iz bırakmıştır Yaşar Kemal ..
    .. iyiki yazmış ,iyi ki de okuyoruz. .

    Başta söylediğim"alıstırıldık" kelimesinin tam anlamlıdır bu kitap aslında ..

    Filler kendini "büyük" görür ..
    Karıncaları "köleleştirir"
    Daha sonra her istediğini "alıştıra alıştıra " yaptırır ..
    Alışmak _ normalleşmeye evrilir zaman içerisinde ...
    En saçma dayatmalar bile normal gelir gözünüze , farkına bile varmadan kökünüź , diliniz ,tarihiniz, geleneklerimiz,yaşam tarzınız değişivermiştir ...

    KAŞINMAYA DA ALIŞTIK:)
    VAZ GEÇİLMİYOR ..

    Aaaa neydik biz ? Karıncaydık? değilmişim ben? Kim dedi ? Filler! !
    Zaten aynıymisiz biz yahu eskiden?
    Öyle dediler ? Demediler mi ??

    Bu kadar düşünüp soru sormaya başlarsanız başka bir sistem size hoşgeldin der "Korku" mesela ..
    "susadım çeşmeye varmaz olaydım " şarkısı marş olur dilinize :) pişman ederler ..
    UTANMADIN "DÜŞÜNDÜN"
    SORMA !!! :)

    ACIL ÖNLEM PAKETI TADINDA

    Yahu şunları uyduruk bir mesele " ile oyalayın !! her seyi koskoca saray sahibi filler sultanından beklemeyin !!!
    Serdar ortaç şarkıları atın ortaya ..onlar meseleyi anlayana kadar biz atı alır üsküdarı geçeriz :) at nerden çıktı şimdi
    "Üç anadolu efsanesinden " onuda okudum bu arada :)) Çal! HütHüt
    "Seni çöpe atacağım poşete yazık " :)
    Iyi bir şey bu diye "oynayan " bile çıkacak çal sen :))

    PEMBE TAHT SIZIN OLSUN .. !!
    ben gidiyorum buralardan .
    Velhasıl kelam sözü çok uzattım ..

    Şu "birleşin " kelimesi hiç bir canlı arasında artık olmayacaktır diye düşünüyorum ..

    Dünya adına belki de umudu temsil eden kırmızı sakal bile bu küreyi Paranın ve Silahın elinden kurtaramaz ..

    Hepimiz aç kalmamak için çalışacağız ..
    "Karıncaymışcasına "

    __bu masal "onlar ermis muradına biz çıkalım kerevetine diye bitmeyecek ..

    Akşama "Survivor " var dünyada bundan başka önemli bir şey yok komşu. .diye bitecek :)
    bitti :)
  • İnsanlar bir gün Tanrı katına çıkmışlar. "Sana ihtiyaç kalmadı ey Tanrı.!" demişler. "Biz insan bile yapabiliyoruz."
    "Öyle mi.?" demiş Tanrı, "Yapın da görelim." İnsanlardan biri eğilmiş, yerden bir avuç toprak almış.
    "Hoop.!" demiş Tanrı, "Kendi toprağınızdan, kendi toprağınızdan.!"
  • İnsanın bu dünyada yaşadığı hiçbir mutluluk veya acının ilk andaki ateşli hâlini korumadığı, o ateşin zamanla soğuduğu veya üzerinin küllendiği kabul edilir genellikle. Bu bir bakıma doğrudur elbette, kabul edilebilir bir tarafı vardır ve iyi ki de bu böyledir. Düşünsenize, yaşadığınız bir mutluluğun meydana getirdiği o ilk çılgınlık derecesindeki coşkunluk hâlinizin başka hiçbir ahval ve şart gözetmeksizin biteviye devam ettiğini ya da sizi yese boğan, üzüntüye gark eden o meşum hadisenin ruhunuzda meydana getirdiği o kahredici tükenmişlik hissinin ilelebet sürüp gittiğini... Ben bu durumun genellikle insanın unutmak özelliğine atıfla izah edildiğine tanık oldum bu zamana kadar. Farklı bir izah da duymadım açıkçası, varsa da bilmiyorum. Edindiğim bu bilginin doğruluğu hususunda da bugüne kadar hiç tereddüt etmedim; doğrusu bunun farklı bir izahı olabilir mi gibi bir sorunun peşine de düşmedim. Ama bugün fark ettim ki, insanın bazı şeyleri doğru ve layıkıyla idrak edebilmesi için ilmel yakin değil hakkal yakin bilmesi gerekiyormuş. “Ateş”in varlığını okuyarak ya da görerek bilmekle onun içinde “yanarak” bilmek apayrı şeylermiş. Meğer insan ruhuna kıvılcımı düşen bir ateş, velev ki bu birbirine zıt sebepler vesilesiyle zıt minvalde olsun, alevlerini kaybetse bile etki özelliğini hiç yitirmezmiş. Ortalıkta görünen bir kül olmasa bile, o ateş, ruhuna düştüğü insanın son nefesine kadar kaderine etki etmeye devam edermiş.

    İki yıl önce tam da bu saatlerde, o gün için sonunun ne olduğu asla kestiremediğim, tahmin bile edemediğim ama her hâliyle insanı huzursuz eden bir telaşın, bir endişenin, bir korkunun içindeydik. Aslında günün gündüzünde her şey sıradandı. Memleketten birkaç gün önce dönmüş, yeni bir dönemin hazırlığının telaşına düşmüştük. Herkes gibi ben de kendi işimle meşguldüm. Bilgisayarımın başına oturmuş yapmam gereken işlere konsantre olmuştum. Öğle vakti yaklaşmak üzereydi. Birden, içine benim de dahil olduğum şu teknolojinin moda iletişim araçlarından olan Whats’App’tan art arda mesajlar düşmeye başlayınca, her bir mesajla yinelenen elektronik ses, bütün dikkatimin dağılmasına ve mecburen işimi bırakıp kendisine yönelmeme yetmişti de artmıştı bile. Mesajlar daha iki gün önce ayrıldığımız ablamdandı, birlikte geçirdiğimiz o değeri kıyas kabul etmez bir iki günü anı olarak kayda geçirmek için çektiği fotoğrafları gönderiyordu birer birer. Sonrasında konuştuk biraz, konuştuk dediysem yazıştık. Hâl hatır sorduk birbirimize. Ben ona ev halkının haberlerini iletirken o da bana kendilerinden haberler vermişti. Bir gün önce Konya’daki akrabalarının düğününe gitmişlerdi, gelirken kızlarını da getirmişlerdi, şimdi evde okumasını yeni öğrettiği enişteme Kur’an okutuyordu. Çok iyilerdi, sıkıntı yoktu. Bu şekilde sıradan konuşmalarla ve ev halkına gönderdiğimiz selamlarla tamamlamıştık yazışmamızı, meğer saat tam 12.30 itibariyle ilelebet nihayete erdirmişiz konuşmamızı.

    Öğle vakti yaklaşmıştı, ama biraz daha devam etmeliydim çalışmama. Nitekim de ettim. Bu arada öğle vakti oldu, hatta biraz da geçti, namaz kılınmalıydı, öğle yemeği için sofra kurulmalıydı. Ama benim kalkıp harekete geçmek gibi bir niyetim yoktu, bir anda üstüme büyük bir ağırlığın çöktüğünü hissetmiştim. Çareyi, kendimi önünde seyyar masamın, üzerinde de bir sürü kitabımın olduğu biraz da dağınık olan kanepeden alıp bomboş olan karşı kanepeye atmakta bulmuştum.

    Sahi insan nedir, nasıl bir varlıktır? Fiziksel olarak hiçbir değişimin gözlemlenmediği bir insanın ruh dünyasında bir anda nasıl fırtınalar kopar, ortalığı nasıl bir anda kasvet kaplar? Kısacık bir an diliminde bu değişme nasıl başlar? Bana bir şeyler oluyordu, tamam da bana ne oluyordu? Değişen neydi de kendi evimde, kendi odamda, kendi kanepemin üzerinde, kısacası gayet güvenlikli bir ortamda güvenle oturur olduğum hâlde neden birden kendimi sanki çok uzaklardaymışım, dünyanın hiç bilmediğim bir köşesindeymişim, üstelik kimim kimsem yokmuş da yapayalnız kalmışım gibi hissetmeye başlamış, sanki bütün bunlar gerçekmiş gibi bir de bir türlü kendisine hükmedemediğim göz yaşlarımın akmasına engel olamamıştım. Bir anda odaya giriveren oğlumdan, ona izahını yapamayacağım gözyaşlarımdan dolayı sıkılmış, fark ettirmemek için alelacele elime aldığım kitabın üzerine başımı eğmiş, güya kendimi gizlemeye çalışmıştım. Sonra “Yok, bu böyle olmayacak, en iyisi mutfağa gidip sofrayı kurmak.” demiş kalkmış soluğu mutfakta almıştım.

    Sofra hazır olmak üzereydi, ama habire kulağıma eşimin telefonunun sesleri geliyordu. İlkinde her ne kadar “Alo!” deyişini duymuşsam da sonrakilerde duyduğum sadece telefonun ve kapanan kapıların sesiydi. Eşimin hiç böyle âdeti yoktu, o hiçbir zaman kapalı kapılar ardında konuşma gereği duymazdı. Üstelik ben bu kadar sık gelen telefonların ne için olduğunu anlamak isteğiyle onun yanına gittiğim her seferinde eşim tavizsiz o odadan çıkıyor, başka bir odaya geçiyordu. Neden böyle yapıyordu? Sorduğum zaman da -bugün hiçbir şey hatırlamadığıma göre mutlaka öyle olmuş olmalı- geçiştirerek cevap veriyordu. Ben bir taraftan onun peşinde dolanıyor bir taraftan mutfaktaki hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Nihayet sofra hazırdı, ama eşime gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Yine telefonu çalıyordu, eşim telefonu aldığı gibi yatak odasına geçti, ben de arkasından gittim, niyet etmiştim, kapıdan dinleyecektim, ama bir anda “N’apıyorum ben?” dedim, “Bu bana yakışmaz, belki konuşulanları duymamam duymamdan daha hayırlıdır, belki duyduğum takdirde üzüleceğim bir mevzudur, belki öğrenmekle kaldıramayacağım bir yükü yükleneceğimdir…” Merak içinde olduğum hâlde geri döndüm, biraz sonra da o geldi, durgundu. Sordum tabi ki, arayan kimdi, ne diye aramıştı? Zorluyorum hafızamı, ama yine ne bir tek cümle ne bir tek kelime hatırlamıyorum bana cevap sadedinde söylediklerinden. Demek ki, ikna edici değildi, inandırıcı da değildi sözleri, bendeki sessizlik ise zannederim “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.” kabilinden bir teslimiyetti.

    Zaman ilerliyor, eşimin, bulunduğu odadan bir diğer odaya geçerek yaptığı telefon konuşmaları da devam ediyordu. Nihayet benimle konuşmaya karar verdiğini anlamamı sağlayacak bir tavırla yanıma geldi, önce sakin olmamı, korkmamamı telkin etti. Ablamın kalp krizi geçirdiğinden bahsediyordu. Şaka yapıyor olamazdı, gayet ciddiydi. Ama kalp krizi de nereden çıkmıştı? Daha sayılı dakikalar öncesinde konuşmuştuk ablamla, çok iyi olduklarını söylemişti, üstelik onun kalple ilgili hiçbir sorunu yoktu! Olağanüstü bir şey mi olmuştu acaba, onu korkunç bir şekilde üzen… Eniştemle aralarında bir tatsızlığın olması ihtimal dahilinde bile olamazdı. Çünkü şayet ikinci evliliklere “ikinci bahar” gibi bir yakıştırma yapılıyorsa bunu en çok onların evlilikleri hak ediyordu. Eniştemin geçmişini bilemem, ama ablamın baba evinden telli duvaklı çıktığı ilk günden eşinden ayrıldığı vakte kadar kader onun payına hep imtihanın en çetin olanını reva görmüştü. Katlanılması zor bir hayattı onunkisi. Ama o her birimizin aklını, izanını zorlamayı göze alarak; emsalsiz sabrıyla, bitip tükenmek bilmeyen tahammül gücüyle yıllarca zor olanı başarmayı becermişti. Nihayetinde Rabbim, onun bunca yıl göstermiş olduğu sabrı karşılıksız bırakmamış, daha dünyada iken mükâfatını vermeye başlamış, dünyanın çeşitli lezzetlerinden ona da tattırmıştı. Şimdi çok mutlu olduğu yuvasında, sevdiği ve kendisini seven eşiyle birlikte hayatın yükünü omuzluyorlardı. Dolayısıyla ortada kavga gürültü gibi bir neden olamazdı. Nitekim olmamıştı da.

    Hazırlanmıştık, ablamın yanına gidecektik. Ama o kalp krizi geçirmemişti. Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmişti. Bulduklarında kalbi durmuştu. İlkyardım ekiplerinin müdahalesiyle kalbi yeniden çalışmaya başlayan ablam apar topar bulunduğu yerden Konya'ya getirilmişti. Hayat tecrübesi ne kadar farklı ve önemli bir şeymiş. Ben o vakte kadar ne yakınlarımdaki ne de çevremdeki herhangi bir kimsede hiçbir zehirlenme hikâyesine tanık olmamıştım. Bu sebeple soluğu hastanede aldığımızda orada bana ne söylenmişse saf gibi hepsine inanmıştım. Oksijen veriliyordu ablama, üstelik serum da takılmıştı. Vücudun bunları kabul ediyor olması hayra alâmetti. İnşallah iyileşecek, kısa zamanda kendine gelecekti. İnanmıştım, çünkü bana öyle denmişti. Yoğun bakım ünitesinde yanına vardığımda her tarafında kablolar bağlıydı. Sanki çok fazla yaklaşırsam oradaki düzeneklerden herhangi birine zarar veririm endişesiyle çok yaklaşamamıştım yanına. Geriden seyrediyor, bir taraftan da yarın kendine geldiğinde bizi telaşa düşürdüğü için ne kadar üzüleceğini tahayyül ediyordum. Çünkü onun en büyük korkularından biriydi, kendisi sebebiyle bir başkasının üzülmesi, zahmete girmesi, endişe etmesi. Hemencecik gülüveren yüzüyle nasıl da sanki suç işlemiş de affettirmek istermiş gibi bizim gönlümüzü almaya çalışacağını düşünüyordum. Bilemezdim, o kısacık sürede gördüğüm ablamın, onun nefes alırken gördüğüm son hâli olduğunu, onu son kez görüyor olduğumu... Yoksa öyle geriden bakar mıydım, koşup sarılmadan, öpüp koklamadan durur muydum?

    Ben hakikaten ne kadar safmışım! Doktorlar hastaneye birikmiş yığınla insanı "Sizin yapacak bir şeyiniz yok!" diye artık evlerine gönderdiklerinde biz de ağabeyimin evine gitmiştik. Annem de babam da çok üzgündü. Ama biz babamın değil her zaman annemin üzülmesinden çok korkardık. O sebeple annemin teselli edilmesi görevini de ben üstlenmiştim âdeta. Ama zor olmamıştı annemi teselli etmek, çünkü ben o kadar gönülden inanıyor ve konuşuyordum ki, ablamın neredeyse sabaha sapasağlam bir şekilde ayağa kalkacağını sanıyordum, annemi de ikna ediyordum.

    Ama öyle olmadı. Gecenin bir vaktinde ben, ablamın eski hâline kavuşacağı inancıyla onu orada öylece bırakarak evime, Aksaray'a döndüm. Çocuklar evde, dedim; sabah okulları başlıyor, dedim; ablam iyi olacak inşallah, dedim; şu an yapacağımız tek şey dua, dedim; dedim ve yola revan olduğumuz arabamızın içinde kendimi gecenin karanlığına ve sessizliğine teslim ettim.

    Eve geldiğimizde saat 2:30 civarındaydı. Oyalanmadan telefonumun alarmını namaz vaktini gözeterek ayarlamış, dua ve niyaz içerisinde ama kesinlikle huzurlu bir hâlde uykuya dalmıştım. Sabah ben alarm sesine uyandığımı sanacak, eşim gelen telefonlara bakacak, tekrar Konya'ya gitmemiz gerektiğinden bahsedecek, ben "Allah Allah, n'oldu acaba, ablamın kalp atışları mı zayıfladı yoksa!" diyecek, aklıma yine ablamın ölüm ihtimalini asla getirmeyecek, sakin bir hâlde çocuklara kahvaltı hazırlayacak, ortalıkta ivedi davranmayı gerektiren hiçbir durum yokmuş gibi onların karınlarını doyurması için elimden geleni yapacak, yola çıkmak için son hazırlıkları da tamamlayıp mantomu giyerken, tam da aynanın karşısındayken, eşimin çok cılız ve çok üzgün çıkan "Selma!" deyişini duyacak, ama dünden beri ilk kez, duyduğum bu ses sebebiyle yüreğime büyük bir korku hissi dolup bu sesi asla duymak istemeyecek, fakat ikinci Selma hitabından sonra acı gerçekle yüzleşecek ve maalesef ablamın vefat haberini öğrenecektim.

    Ben bilmezdim, kısacık bir âyetin gün gelip de belimin ipliğinin koptuğu bir anda dizlerime derman, gönlüme ferman olup beni ayakta tutacağını. Şimdi yazarken bile buz kesen elim titriyor ama yine imanla, aynı teslimiyetle dillendiriyorum; inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

    Mekânın cennet olsun, makamın âlî olsun canım ablacığım... Vefatının üzerinden tam iki yıl geçti, ama inan içimize zerk olan acı(n)ıdanhiçbir şey eksilmedi. Seni her daim hayırla anıyor, hayırla yâd ediyoruz. Sana kavuşacağımızı umuyor, o günü hasretle bekliyoruz...
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
  • Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
    Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:

    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki? 
    Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!

    Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
    Yatıyor şimdi Nasıl yerlere geçmez insan?

    Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,
    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!

    Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn
    Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

    Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
    Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!

    Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler! 
    Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!

    «Medeniyet» denilen vahşete lânet eder,
    Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

    Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden! 
    Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden!

    Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât; 
    Sonra nâmusuna kurban edilen bunca hayat!

    Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler! 
    Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

    Teki binlerce kesik gözdeye âid kümeler:
    Saç, kulak, el, çene, parmak Bütün enkaz-ı beşer!

    Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
    Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

    İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
    Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

    Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
    Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

    Ey bu toprakta birer nâş-ı perişan bırakıp
    Yükselen, mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp

    Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
    Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

    Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza! 
    Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!

    Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün! 
    Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

    Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! 
    Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

    Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne! 
    Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

    Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
    Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

    Hele İ'lanı zamanında şu mel'ul harbin,
    "Bize Efkar-ı umumumiyesi lazım Garb'ın";

    Oda ALLAHI bırakmakla olur herzesini,
    Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini

    Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün
    Yine hicran ile çılgınlıgın üstünde bu gün,

    Bana Vahdet gibi bir yar-ı musaid lazım
    Artık ey yolcu bırak, ben yanlız ağlayayım..
  • Dünyayı değiştireceğimize hiç inancı yoltu.
    Ben her gece, her sabah rutubetli, ıslak, soğuk ve yarı karanlık bu bodrum karında kitaplar, kağıtlar, planlar, projeker içindeyken o lümpen zevklerinin tatmini peşimdeydi. Yanıma uğradığı anlardaysa, dudaklarıma kondurduğu minik öpücüklerin arasından, "boşa heves kuzum bunlar, biliyorsun değil mi" diye sayıklardı ezber ettiği gibi.
    O eksik zihniyetine, tüm o kabalıklarına, sığlıklarına raman seviyordum onu. Yanımda olmaması, yapacaklarıma ve isteklerime inanmayışı, benimleyken yanlızca beni düşünmeyişi umrum değildi.
    Peki kim, kimi aldatmıştı bu ilişkide, benim, onu bir başkasıyla basmış olmam ya da onunlayken hep uzakta olmam eşdeğer miydi?
    Değildi elbet. Olamazdıda.
    Elbiselerimi değiğiştirmeliyim. Tualin başına geçmeli, fırçamı elime alıp resmimi sergiye yetiştirmeliyim.
    Aksi taktirde düşünmekten aklımı kaybedeceğim. "Düşünme, çok düşünüyorsun, anlamıyorum" derdi ya zaten hep. Anlamıyordu, biliyordum. Ben de onu anlamıyordum. Ama anlaşıyprduk. Ya da öyle olsun istiyorduk. Özlüyor muyum? Sanki...
    Yinede o ev, o oda, o yatak, çarşafın kırmızısı, yaştığa dökülmüş bir başka kadının saçlarında dolaşan parmakları ve ikisinin yarı çıplak bedeni... gözlerimi her yumduğumda, canlanıyordu.
    Biraz daha kahveye ihtiyacım vardı, biraz daha müzik. Resimin bittiğine inanırsam, birkaç satır bir şeyler yazacaktım, dergiye yeni yazı yazmalıydım. Konferans notlarını derlemeli, eklemeler de yapmalıydım. Birde, bir şey daha vardı unuttuğum. Hayır bunu değil, onu unutmalıydım.
    Şu elbiseden kurtulmalı ve rahat bir şeyler giymeliyim. Sonrada tüm o saydıklarımı yapmalıydım. Önce kahve. Kahve makinesıne su ve kahveyi ekleyip düğmesine baştım sonraysa üstümdeki elbiseyi aıyırıp rastgele savurdum. Koltuğun üzerindeki kıyafet yığını arasından elime geçen bir tisörtü geçirdim üstüme, bir de bir çift çorap.
    Kahve demlenmişti tezgahta duran kupanın dibinde dünden kalan kahve vardı. Dikip içtim, sonra da kupaya yenisini koyup doğruca koltuğuma ve tualime geri döndüm.
    Bir renk eksikti, bir motif, bir simge, bir an eksikti.
    "Hadi bakalım minik picasao görelim seni" demişti hocam birinci sınıfta vizsie sınavındayken. "Picasso" deyip gülmüştüm. Kağıda yumulduğum sırada... "Frida ol sen" demişti. Sanki zihnimi okur gibi. Frida olmuştum ben o günden sonra. Biraz madak olmuştum. Biraz da Ayşen abla.
    Ben tüm kadınlardım iz bırakan. Ve tüm iz bırakan kadınlarda bemdi biraz.
    Aradığım renk mordu. Koyu, kopkoyu bir mor.
    Ve bir iz daha...