• 203 syf.
    Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Toroslar’da yaşanan olaylara eleştirel bir gözle bakıyor ve bu gerçekleri hikayelerine yansıtıyor.
    Güneydoğu’da öğretmenlik yaptığı yıllarda yaşadığı bizzat şahit olduğu olaylar Osman Şahin’i çok etkiliyor.

    Osman Şahin’in öğrencisi olan Adnan Bucak, doktor olma hayalleri kurarken yakınlarının öldürülmesi üzerine okulunu bırakmak zorunda kalıyor ve kendini kan davasında İçinde buluyor.Olaylar Adnan'ın ağzından anlatılıyor. Gençlik yıllarını güzel geçirmek varken cezaevinde tüketiyor. Birde ağır koşullarda olunca hemde küçük yaşta. Her türlü haksızlık diz boyu,her türlü pislik var.

    "Bir suçum olmadığı halde beni size ispiyonluyorlar. Benim hak­ kımda size yalan yanlış bilgi veriyorlar. Ayrıca birçok suçsuz mahku­ mu size kötülüyorlar. Size hoş görünmek için birçok mahkumun canını yakıyorlar. Yani size çiçek verirlerken, gariban mahkumların sırtına basıyorlar" dedim." (Sayfa-62).

    Okurken düşündüm Allah kimseyi düşürmesin!. Hapislik boyunca her zaman yanında olan Koçali yanı kader arkadaşı. İlkönce Tekirdağ hapishanesinde kalırlar.

    "Trakya'nın kışı sert olur. Ayazı insanı kurutur. Soluğunu keser. Bu acımasız soğukta üç çift yün çorap giymeme karşın, ayaklarım yine de üşüyor. Cezaevi duvarları nem içinde. Koğuşlarda soba, kalorifer gibi ısıtıcılar yok. Bulunmuyor. Donuyoruz. " (sayfa-20).

    "Sübyan hapishanesi" küçük oldukları öyle hatırlıyorum daha sonra Bursa hapishanesine koyarlar. Diğer hapishaneye göre kütüphane olması ve Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusufla tanışırlar. Ama bu bölüm eksik geldi bana. Yazar düşüncelerini belirtmek için.Dostluk yapmış bence.Fazla uzun anlatılmamış sadece tanışıklığı vardı ve birazda birbirlerine yardım etmişler hapishane koşularından dolayı bir puanı burdan kırdım diğer puanıda..


    "Kütüphaneye her gidişimde Deniz Gezmiş'le aramdaki dostluk bü­yüdü. Kütüphanede karşılıklı oturup sohbet etmeye başladık. Uzun boylu, kıvırcık saçlı, yakışıklı bir insandı. Sohbeti de boyu posu gibi güzeldi. Tok sözlü, açık yürekliydi. Konuşurken, konuştuğu insanın yüzüne bakar, güven verirdi ona. Çok da kültürlüydü. Kültürlü oluşu kadar davranışlarının da sıcak ve güvenli oluşu, bulvar delikanlıları gi­ bi insana tepeden bakmayışı hoşuma gidiyordu. İçimde hep Deniz Gezmiş'le aynı koğuşta kalmak isteği vardı. Ama ne yapayım ki, ko­ ğuşlarımız ayrıydı. Deniz Gezmiş, geceleri kendi özel hücresinde kal­dığı için, ancak gündüzleri, kütüphanede görüşebiliyorduk."(sayfa-95)

    Bazı argo kelimeler vardı. Hapishane koşulları yüzünden birbirine sövmeler falan..Belki sizi rahatsız etmez tabii ki benim düşüncem... Genel olarak baktığımda olaylar yanı başında oluyormuş gibi hiss oluştu karakterler çünkü gerçek hayattan. Ben beğendim bu kitabı diğer Kitaplarını okumadım henüz. Okuyunca yazarım düşündüklerimi. Keyifli Okumalar. Gerçekten keyif mi alırsınız ders mi? Oda size kalmış. :)

    Son olarakta yazar neden böyle öyküler yazdığını belirtmiş. Tez okurken söylediklerini buldum sizinle paylaşayım dedim. Tamamı okumak isterseniz not kısmına iliştirdim.

    *“... İyice bilinçlenince, yoksulluğunuzun yalnızca kendi suçunuz olmadığını, büyük toplumsal haksızlıklar nedeniyle bu hale geldiğinizi görmeye başlarsınız. Bu durum giderek dünyaya eleştirel bir gözle bakmanızı sağlar. İşte ben bu yüzden toplumcu-gerçekçi-eleştirel bir sanat anlayışından yanayım. Sanatçı olmadan önce insanın ‘aydın’ olması gerektiğine inanıyorum."diyor Osman Şahin.

    Not:
    Kaynakça: *https://www.google.com/...7maE5CCMzAO-CWvXdDV2

    Osman Şahin 'i tanımama vesile olan, etkinliği düzenleyen ve beni de davet eden Ebru Ince'ye Çok teşekkür ederim. :)) Keyifli Okumalar. :)
  • Sabah çok erken uyandım ellerimi kafamın arkasında birleştirdim tavana bakmaya başladım biraz zaman geçtikten sonra karımın elini üstümde hissettim tavana bakmayı öyle kestim istemsizce karımın elini tutum eli birazcık sıcaktı ve onunla olan ilişkinizi düşünmeye başladım ona en son ne hediya aldığımı ne zaman sarıldığımı ve en son ne zaman seviştğimizi düşünmeye başladım bir haylice düşündükten sonra hepsi için epeyce zaman olduğunun farkına vardım ve kendime iki soru sordum birincisi karımı seviyormuyum bunun cevabı kolaydı kolay olmasının sebebi bunu kendime sormama yeterliydi ve karımı seviyordum çok diyemem ama azda diyemem ölcülü bir şekilde yani ve gelmiştim ikinci soruya soru şuydu karım beni seviyor mu? Bunu nasıl öğrenebilirdim bu soru üzerinde birazcık düşündükten sonra tuvalete gitme ihtiyacı düşünmeye ara vermeme sebep oldu tuvalette işimi halledim döndüğümde karımın uyandığın gördüm bana bakıp gülümsedi bugün erken uyandın hasta falan değilsin deyilmi dedi hasta değildim hasta olmadığım söyledim kahvaltı faslı bittikten sonra işe gitme zamanı gelmişti arabama bindim ve yola çıktım yola çıktıktan biraz sonra evde cüzdanımı unuttuğumu fark ettim hızlıca eve döndüm cüzdanımı aldım işe geç kalmak üzereydim biraz hızlı gidersem yetişebileceğimi düşündüm ve biraz hızlı gitmeye başladım yetişmeme çok az kalmıştıki büyük bir kaza geçirmişim gözlerimi bir hafta sonra açmışım kendime ise 15 gün sonra gelmiştim bir şeyim yok gibi hissediyordum bir yerimde ağrım yoktu daha dogursu bir şey hissetmiyordum az sonra sadece kafamı hareket ettirebildiğimin farkına vardım birden karıma seslenmek isteği geldi adını söyleyerek gelmesini istedim geldi neyim var dediğimde bir şeyin yok düzeleceksin bir kaç güne der demez gözlerinin dolduğunu gördüm tekarar sordum neyim var diye artık yatalak olarak yaşayacağımı söyledi ve bana sarılarak ağladı bende ağlamaya başladım hastanede bir ay kadar daha kaldık bu süreçte bana hemşireler baktı sonra evimize gittik ve artık bana eşim bakıyordu yemeğimi traşımı tuvalettimi duşumu tüm ihtiyaçlarımı o karşılıyordu günler benim için cehennem gibi geçiyor bir an önce ölmek istiyordum hem ben hemde eşim kurtulsun istiyordum bir kaç ay sonra karım eve geç gelmeye başladı işten ben nedenini hiç sormadım belli bir müddet sorna gecelere kadar gelmez oldu oysa ben tüm gün onun gelmesini ve bana bakmasını altımı değiştirmesini yemeğimi vermesini bekliyordum belli bir müddet sonra beklemez oldum tek düşündüğüm neden geç geldiğiydi bir kaç gün sorna cevabını almıştım eve bir adam gelmişti karıma bakışlarından aralarında bir şey olduğunu anlamıştım bir kaç gün sadece gelip oturup gitti sonraları gitmez oldu bizde yatmaya başladı bir gece uyuyamamıştım ki saat epeyce olmuş her taraf durumluştu içeriden sesler geliyordu biraz kulak kesildiğimde sevişiyor olduklarını anladım seslenip küfür etmek istedim ama sadece ağlamak geldi elimden sabaha kadar gözüme uyku girmedi karımın inleme seslerinini dinledim sabaha yakın ikiside duşa girdiler ve karım bana yiyecek bir şeyler getirdi ben karıma baktım ama bir şey söylemedim verdiği hiç bir şeyide yemedim yemediğimi gören karımda üstelemedi hazırlanıp çıktılar ben çıkar çıkmaz hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım o kadar çok ağladım ki gözlerim acımaya başlamıştı hiç akşam olsun istemiyordum ama ne kadar istemesemde akşam olmuştu ikiside gelmişti gece yine aynı şey oldu bir sonraki bir sonraki gecede belli bir zaman geçtikten sonra beni umursamaz şekilde daha erken benim uyanık olduğum zamanlarda sevişiyorlardı ben bu durumu kabullenmiş bir yandan da karımın beni neden bırakmadığını anlamaya çalışıyordum beni gözümün önünde aldatıyordu ama bana bakmayada devam ediyordu çok geçmeden bir sabah uyandığımda hiç ses yoktu evde acaba erkenden mi gittiler dedim ama beni uyandırır bana bir şey verirdi çünkü acıkmış olurdum sabahları ama yoklardı bekledim öglen oldu susamış ve acıkmıştım komşuların sesimi duyması ümidi ile seslenmeye başladım yardım edin yardım edin diye sesim kısılmak üzriyken birinin ayak sesini duydum son kalan gücümle yardım et dedim bana doğru geldi su istedim suyumu verdi bir şeyler yediridi sonra bir kağıt bulduğunu söyledi okumasını istedim okumaya başladı karım yazmıştı seni seviyordum bir süre sevgim sana bakmama yetti ama sevgim seni ömrünün sonuna kadar bakacak kadar çok değildi seni kendi başına bırakıyorum kendi başının çaresine bak ve bana kızma sevgim yetmedi yazmıştı komşuma gitmesini söyledim gitmek istemedi ben biraz daha sert şekilde gitmesini isteyince gitti ve aklıma elerimi kafamın arkasında birleştirip karımın beni sevip sevmediğine aradığım cevabı bulduğumu fark ettim karım beni seviyordu ama hastalıkta değil sadece sağlıkta sevgi hem hastalıkta hem sağlıkta olunca sevgi oluyormuş çok olmasının bir önemi yokmuş onu anladım
  • Çok sevdiğim bir arkadaşımın kaleminden:

    EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN

    Ev; bir kimsenin veya ailenin içinde yaşadığı konut, hane. Kimine göre yuva, kimine göre insanın doğduğu ve huzur bulduğu yerdir ev. Belki de taze ekmek kokusu yahut çay kaşığı sesi. ‘’ Home is where the heart is’’ diyor şarkıcı abimiz. Yani insanın kalbi neredeyse evi oradadır. Kalbimiz nerededir bizim? Göğüs boşluğu mediastinum anterior mu? Bu soruyu embriyoloji hocamıza sorsak asıl ev anne karnıdır der belki. Öyle ya; her şey Rabbimizin ‘’ Ol! ‘’ demesiyle anne karnında başlamıştı. Üçüncü haftada gelişmeye başlayan kalp, dördüncü haftada atmaya başlıyor. Sonrasında çeşitli tabakalanmalar ve göçlerle tamamlanmaya devam ediyor bu süreç. Sadece anne karnında değil sonraki yıllar boyunca da bu büyüme ve gelişme sürüyor. Bedenimizle beraber düşüncelerimiz ve ruhumuz da şekilleniyor. Bir yolculuğa çıkıyor insanoğlu. Rüzgarlar esiyor, fırtınalar çıkıyor, savruluyoruz; doğuya, batıya, her yöne... Evimizi sağlam yere bağladıysak hasar görmeden, en az hasarla atlatıyoruz engelleri. Ve güneş açıyor, fırtınalar bile bereket bırakmış oluyor toprağımıza. Filizleniyor içimizdeki güzellikler. Ağaç oluyoruz, orman oluyoruz, hava oluyoruz nice akciğerlere. Yuva oluyoruz hem kendimize hem de yemiş verdiklerimize. Kelebek etkisi oluyor, bir kanat çırpıșımız dünyanın öbür ucundaki mazlumun gözyaşını siliyor. Biz böyle kalplerle hem kendimize geliyoruz hem de fizana gidiyoruz.
    Peki ya kendi evine, kalbine dahi gidemeyenler ne oluyor? Nedir gidememek? Gidemeyiș; yani olduğun yerde sabit kalmak, uzaklaşamamak denebilir. Belki de bir yere bir şeye yaklaşamamak. Yahut ait olmamak, aidiyetsiz olmak bu dehşetli yerde. ‘’Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl’’ demiş milli şairimiz. Sesler var aslında, uzaklardan bomba sesleri geliyor. Arada bir irkiliyoruz, ah vah ediyoruz. Whatsapp ve instagram durumlarını açıp bakın isterseniz, inanın çok üzülüyoruz. Bir bilgisayar oyunu gibi next tuşuna basıyoruz sonra. Ardından gelen havuzlu barbekü partilerine aldırmayın siz. Çünkü ‘’Helal dairesi keyfe kâfi’’. En sevdiğimiz cümlelerden biridir bu, hoş, başka cümle bildiğimiz de söylenemez aslında. Biz havuzun başında eltimizin görümcesini çekiştirip dururken boşluğa bir el daha düşüyor ; küçücük. Sessiz bir feryat bize göre. Arakanlı annenin kalbinde ise dünyanın gürültüsü. 21 Aralık, 23 Eylül fark etmiyor artık, onun için en uzun gün ve geceler şimdi başlayacak. Biz Arakan yazıp GSM operatörlerinden üç beş kuruş gönderip keyif çatmaya, kalbimiz Arakan’a gidememeye devam ettikçe Naf Nehrinde açacak kapı olmayacak. Kapı bulamamaya, yerler tükenmemeye, saatler geçmeye devam ediyor. Biz hâlâ etrafı dikenli tellerle çevrili bu düzlükte dolanıp duruyoruz. Dolanıp durmak demeyelim şimdi buna. Koşu bandını kapatmayı unutmuşuz, kalmışız öylece kan ter içinde. Göbeği eritmek gerek bilirsiniz, sünnete uygun yemek gerek falan, ama içimizden ne geçtiğini de Allah biliyor. Bembeyaz Cuma indiriminden aldığımız cakko markalı gömleğin etiketini dâhi koparamamıșken giyememek bizi bir miktar üzüyor. Helal haram olduğuna bakmadan çokça yiyeyim ama bu kadar da kilo almayayım, su içsem yarıyor kardeşim kafasıyla günümüzü gün etmeye devam ediyoruz. Diyetisyene gitmeden Aysel ablaların on dört çeşitlik mütevazı kahvaltısına uğrayacağız. Belki kahvaltıdan sonra Yemen’den bahsederiz, çocuklar açlıktan ölüyormuş. Un yardımı falan yapalım, içimiz rahatlasın. Ne yapalım başka, gidemiyoruz ya hani. Buradan birkaç lezzetli kurabiye tarifi de alıp işimize bakalım(!)
    Sahi işimiz ne bizim? Sonsuza dek dünyada kalmak mı işimiz? Burası dünya diyor bir abimiz, burada işler yarım kalır. Burada her şey yarım kalır. Beyrut’ta, bir gelinin hayatının belki de en mutlu gününde, düğün fotoğrafı çekimi yapılırken bir anda patlamaların başlaması gibi. Bilmem kaç bin liralık tesettürlü gelinlikle, Ebu Cehil’i hayrette bırakabilecek kadar şatafatlı ve harcamalı düğünle de yarım kalıyor insan. Hayatta bir kere oluyor dediğimiz şeyler bir kere bile olamıyor bazen. Her şeyimiz çoğalıyor ama hiçbir zaman bu kadar azalmamıștık da. Yapıyoruz ama yanlış yapıyoruz. Dünyayı kurtarmaya azimli olarak gece saatlerce sohbet edip sabah namazına kalkamıyoruz mesela. Sendelemeyi, takılmayı geçtik artık ; düştük, kalkamıyoruz. Bu kalple ve hayatla nereye gittiğimiz belli değil. Gidemiyoruz Suriye’ye, Arakan’a, Yemen’e, Beyrut’a, Libya’ya, Endülüs’e. Ruhumuz Medine’ye, Kabe’ye hasret. Gitsek de gidemiyoruz dünyaya bağlı prangalarımızla.
    Bolca naftalin gerekiyor hepimize. Hani o yâdigâr serin köy evinde ninemizin nakış nakış işlediği o bembeyaz yorganların arasındaki naftalinler... Böylece küflenmeye ve güvelenmeye yüz tutmuş samimiyetimiz ve ciddiyetimiz gün yüzüne çıkar, dört odalı kalbimiz tertemiz kokar. Belki ruhumuz o beyhûde kozayı yırtar da kendimize geliriz, o mahzun ve mazlum diyarlar kalbimize gelir. Biz oralara ancak Allah’ın kelamını, peygamberimizin ( ﷺ ) sünnetini hayatlarımızda tatbik ederek, anlayarak, anlamaya çalışma çabasında olarak gitmiş oluruz. Çünkü insan ancak doğru inanırsa doğru yaşayabilir. Doğru inanmak için, istikamette olabilmek için ise sorumluluk, samimiyet, teslimiyet gerekiyor. Adımızın başında prof yazsa dâhi, okuma yazma bilmeyen Halime teyzenin samimiyeti ve ciddiyeti bizde yoksa bunun bir önemi kalmıyor. Samimiyetle beraber sorumluluk ve çaba ile hak yolda kalabiliriz. Çünkü Rabbimiz ‘’Biz her insanın kaderini çabasına bağlı kıldık ‘’diyor. Pasiflik ve ataleti yıkarak, Müslümanların İslam dünyasının kaderini kendi ellerine alması ve dünyalarını kendi düşüncelerine göre tanzim etmeye karar vermeleri gerekiyor. Düşmanlarımız artık ordular yerine fikir ve sermayelerini kalplerimize zerk etme çabası içindeler. Bizler İslam’ın üzerimizdeki tesirini otururken, konuşurken, tartarken, bakarken, yürürken her saniye hissedip hissettirmeye çabalamak zorundayız. Bu dine inanarak gayri islami davranmak mümkün değildir, iki yüzlülük ve çatışma ortaya çıkar. İslami düzen bu karmaşıklığın olmadığı insanın insanla ve dünya ile uyum içinde olduğu bir sistemdir. Bizler dinimizi, imanımızı bu çerçevede pratik eyleme dökmek durumundayız. Aksi takdirde bizleri boyunduruk altında tutmak, mazlumlaștırmak, İslamsızlaștırmak için demir zincirler yerine onların yozlaşmış ipek iplikleri yeterli olacaktır. Bu boyunduruktan korunmak ve kurtulabilmek için uyanık ve faal olmak zorundayız. Her hakiki ihtilalde olduğu gibi sabırla kendimizi eğitmeliyiz. Cihadın ilk basamağı olan nefsimizle mücadeleye başlamalı, bu yola düşmeliyiz. Biz yeter ki nefislerimizle bu yola düşüp yolda kalmaya çabalayalım, evimizi yani kalbimizi İbrahimi bir tevekkül ile teslim edelim. Bütün gücümüzle dünyalıkların boynuna saplayalım bıçakları, o zaman bıçak bizi kesmez. Hz. İbrahim bütün gücüyle Rabbi için oğlunun boynuna bıçağı çaldığından bıçak kesmedi. İsmail’ini kurban edebilenler ; İsmail’inden de Rabb’inden de emin olurlar. İhsan üzere, samimiyetle, ciddiyetle, çabayla yaptıklarımızın sonucunda azalarımız, hücrelerimiz bize şahitlik edecek. Rabbimizin bizi görmek istediği yerde olacağız, gidișimiz Rabbimize olacak. Fe eyne tezhebûn denildiğinde, biz sana geldik diyeceğiz. Gözümüz Suriye’de, kulağımız Afrika’da, elimiz Yemen’de, ayağımız Arakan’da, kalbimiz Kudüs’te, her şeyimizle bütün benliğimizle gidemediğimiz görmediğimiz Müslüman kardeşlerimizin yanında olacağız.
    Kendi kendimizi hapsettiğimiz dünyalıklar, kibirler, ikiyüzlülüklerden, samimiyetsizliklerden kurtulacağız. Kendi evimize, kalbimize dâhi gidemeyișimiz son bulacak. Cebimiz kuşlarla dolacak, özgürleşeceğiz. Sloganlar atacağız içimizden, Allahuekber diyeceğiz, sonra elhamdülillah ve tekrar Allahuekber. O zaman anlam kazanacak tekrar kelimeler. Senden başka yere gidemiyoruz. Sana gitmeyen yol yok. Sana gelen yolda ayaklarımıza, kalplerimize kuvvet ver ya Rabbi! Bomba sesleri yerine çılgın güvercinlerin neşeli kahkahaları duyulsun. Bu gidemeyișler son bulsun. İnşaallah, inşaallah ve amin.

    Feyza Nur Ç.
  • 272 syf.
    ·20 günde·8/10
    Bilindiği üzre koordinat sistemi diye bir şey var.Konum belirleyici.Her maddede vardır bu düzenek.Düzenek lafı oldu mu bilmiyorum ama kabaca böyle.Neyse zaten konumuz bu değil.İlginç olan şu; ruhun koordinat sistemi yoktur.Fizik ve ruh bambaşka.O çok enteresan bir mahluk.İnsana neler yapmıyor,yaptırmıyor.Şansımız yani aklımız varsa sorguluyoruz,düzeltmeye çalışıyoruz.Ya olmayanlar?Bu arada mahluk diyorum çünkü ne diyeceğini kimseler bilememiş, ben mi bileceğim?Bunu bilemem ama haddimi bildiğimden eminim.Ayrıca çok konuşmayı çok seven birisi olsam da susulması gereken yerleri iyi bilirim.Fakat konumuzun bunla da bir ilgisi yok.
    Ruh diyordum.
    Dna kadar kendine has bir yanı var insan ruhunun.Değişken olması ise en belirgin özelliği.
    Vah ben ne ettim dedirtiyor hep insana.Bu sorgulanmış genel olarak.Çoğu zaman soru cevap şeklinde veya kuramlar şeklinde okudum.


    Her bireyin kendini ifade etme şekli farklı.Her sanatçının sanatını icra etme şekli de öyle. Oscar Wilde ile ilk kez tanışıyorum,müşerref oldum.Her paragrafından mutlak bir iki satır alıntı yapacak bir müşerreflikten bahsediyorum ama.Laf olsun diye değil.Alışana kadar zorlandım ama bir süre.
    Aforizmaları her ne kadar "hmmm"dedirtse de, öyle çokta "ooo" olamadım başlarda.Gıyabında kimseler kötü laf etmemiş diye,benim algıma girmedi diye düşündüm.Ama sonra yazara ve yazılanlara aşina oldukça tamam dedim şimdi oldu.Hatta sonra geri geldim,tekrar okudum bazı yerlerini.Haaah dedim tamam.Zaten en çok bu yönünü sevdim.Bir şey değil,birden çok yere değiniyordu ustaca.Beni afallatan ama sonra en keyif aldığım tarafı bu oldu.Sonra çikolatalı lokma tatlısı yiyebilen bizi de yer dedim!Bu ne rezalet kardeşim?Ne günlerden geçtik sonra,şaka değil,kıymet bilmezsek Allah belamızı verir bizim dedim.Sonra gidip nohut ıslattım.Islattığımı unutup başka bi şey pişirdim.Bi baktım ki, hay Allah, nohut...



    Sonra...
    Sonra dedim ki,kitaplardaki sahil kasabalarında yaşasaydım vay be ne kadın olurdum.Ama halihazırda "bu da deli midir nedir" oldum biliyorum.Çünkü hayat kitaplardaki sahil kasabaları değil.Pek çok şeyi fazlaca umursarken bu hiç umrumda değil.Yemin ederim değil.Hem hiç sevmiyorum,hem aşırı, çok aşırı seviyorum.Hayranım ama fırsatım olsa çat diye kırmaktan asla çekinmem.Aynı anda.İşte böyle alırlar adamın aklını gibi bir kitaptı.
    Ve söylediğim gibi ilk başlarda tam da böyle oldum.Kaçırdım ben dedim,aa şimdi noldu ki dedim.Tabi bunları çok fazla ara vermek zorunda kaldığım için söylemişte olabilirim.


    Birçok duyguya yer verilmesine rağmen beni en çok içine alan "vicdan"oldu.Ana karakterin yani Gray'in insan olabilmek,-iyi-insan olabilmek için çırpınması.Başta söylediğim gibi zibilyon çeşit ruh halleri yaşayan insanoğlu için gerçekten zor bir imtihan bu.Yaşadığımız dönemin hayat şartlarını koy içine birde...Şamatayı gör o zaman sen.İnsanlık belirtileri gösterenlerin saflık,enayilik,delilikle isnad edildiği,insan eti çiğneyenlerin,kaypakların ve dünya malına ruhunu teslim edenlerin "akıllı" geçindiği bir dönemden bahsediyorum.Ama işte aramak isteyen,bulmak isteyen bir şekilde buluyor.Yaşıyor,aşıyor ve başka bir kimlik kuşanıyor insan.Yaşadığımız ufak ya da büyük her ne olursa ah vah etmek yerine, sabretmek, fark etmek,değiştirebilmek ve ruhunuzun sancılarını dindirebilmemiz dileğiyle.Ve son olarak, eliniz ateşte yanıyorsa ateşi sevmeyin.Püff deyin.İnanın acımayacak.Selametle.




    İLayda #okudumbitti spoiler yok okurdaşım(:
  • 112 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tabir-i caizse son günlerde adeta bir hazinenin keşfi bahtiyarlığını yaşayan defineci gibiyim. Bir arayışın tezahürü müdür, bilmiyorum ama son günlerde iyice geçmişe rücu etmek ihtiyacını güdüyorum. Gün, güzel hülyalar görmemize pek sebep vermiyor, böyle olunca da soluğu dönüp dönüp geçmişe iltica çaresinde buluyorum. Bu geçmişe yolculuk tabii ki dev şahsiyetler üzerinden oluyor.

    İşte son zamanlarımın en büyük ilticagâhlarından birisi merhum Muallimimiz, büyük ahlâkçımız, filozofumuz: Nurettin Topçu. 17 yaşında henüz bir genç iken yazmaya başladığı ve Fransa'da doktorasını birincilikle verip geldikten sonra tamamladığı romanı: ''Reha''yla başladım merhumu okumaya. Yetti mi bu, tabii ki hayır. Daha sonra o nefis hikayelerini, yani: ''Taşralı''yı okudum. Onunla beraber adeta devran eyledim Anadolu coğrafyasına ve özellikle Eğin'e( bugünkü adıyla: Kemaliye) aşık oldum, kuşların ve suyun sesini dinleyip Çatalçeşme'nin o buz gibi suyundan kana kana içtim. Muzdarip Anadolu insanına kulak verdim. Böylece Hoca'nın fikir dünyasına bir adım daha yaklaşmış oldum.

    Bir kere giriş yaptık ya, artık merhumu tanımak fikri iyiden iyiye gönlümüze doldu. ''Ne okuyayım?'' diye kafamın içindeki soruyla muhatap olurken, allame Ali Birinci Hoca'mızın onun rahlesinde dinlediği sohbetlerden geriye kalanları yazdığı, bir ''karşılaşma'' olarak telakki ettiği dumanı üstünde kitabı imdadıma yetişti. Dünden beridir dikkatle okudum ve büyük iç geçirmelerle bitirdim. İç geçirmelerimiz de malumdur: Dün etrafında toplanabileceğimiz ''devler'' var iken, bugün dev görünümlü ''cüceler''in etrafımızı çepeçevre kuşatmalarıdır.

    Nurettin Topçu Hoca, Taşralı'daki çok güzel bir hikayesi olan ve müntesibi olduğu Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin ölümüyle birlikte yazdığı ve ona atfettiği ''Yıldırım'ın Huzurunda'' hikayesinde şöyle bir girizgâh yapar: '' Ruhlarımızın önünde yürüyen o büyük varlığı kaybettim.'' Öyle ki Nurettin Topçu Hoca'nın vefatının ardından da onun öğrencileri ve etrafında halelenen genç aydınlar da sanırım aynı acıyla muazzep olmuşlardır. Beri yandan bu acıyı bir nebze de olsa dindirmek isteyen ve Hoca'yı geleceğe taşımak için uğraşan ehl-i vefa onun hatıralarını dimağda tutmamış ve kaleme alıp bugünlere de taşımışlardır. Bu minvalde akla gelen ilk öğrencileri ve mesai arkadaşları: Ezel Erverdi, Muzaffer Civelek, Orhan Okay, Beşir Ayvazoğlu, Mehmet Sılay ve son olarak Ali Birinci Hoca'mızdır.

    Ali Birinci'yi ehli olan bilir, bir mecanin-i ve muhibban-ı kütüptür. Bir kitapta okuduğu başka bir kitabın isminden sonra o kitabı evrak-ı metrukenin içinde bulmak için senelerce arayış içerisine girmiştir. Adeta kitaplarla örülü bir hayatı vardır ve tarihî belgelerin izinde bir arkeolojik yapar ve tarihî hadise ve kişiliklerin karanlık kalmış yönlerine temas eder. Aynı zamanda muazzam bir münekkittir de ve Türk Tarih Kurumu Başkanlığı döneminde de birçok belgeyi kurtararak Tarih Kurumu'nun arşivine kazandırmayı başarmıştır da.

    Ali Birinci Hoca emekli olduktan sonra da durmamış elbette, el'an büyük bir tutkuyla kitapların peşinde iz sürmeye devam ediyor. Son olarak da nefis risaleyle bizleri buluşturdu ve merhum Topçu'yu daha yakından tanımamız için bize bir fırsat verdi.

    Topçu'nun bir diğer öğrencisi Emin Işık onu ''çağdaş bir derviş'' olarak tavsif etmiş ve Ali Birinci Hoca da bunu adeta tasdik edercesine fırsatını bulduğu hafta sonlarında ta Ankara'dan kalkıp Hoca'nın sohbetlerini dinlemek için İstanbul'a günübirlik olarak gitmiş ve o çağdaş dervişin sohbetlerini bir cezbe halinde dinlemiş ve böylece bu kitabı okumak da bizim için mümkün kılınmış.

    Birinci Hoca henüz Topçu hatıralarının deryası içine bizi misafir etmeden önce ''karşılaşmak'' eyleminin adeta felsefî bir izahını yapıyor. Bugünlerde her ne kadar Hoca'nın anlattığı minvalde bir insanla karşılaşmak pek mümkün olmasa da sanırım eskinin insanları bizden çok daha şanslıymış ve bu güzide şahsiyetlerle karşılaşmaları pek daha mümkün oluyormuş.

    İçerik bilgisi vermeyi sevmediğimi defaatle belirtmiştim ama belki bu kitap için bunu biraz kırmam mümkün olabilir. Biraz izahat vereyim o halde...

    İlk sohbete gittiğindeki intibaını anlatıyor Birinci Hoca. Hal ve tavırlarıyla, öğrencilerine gösterdiği ihtimamla, onların ayağına terliği kendisi uzatacak, çay ikramını bizzat kendi eliyle yapacak kadar bir yüceliğe sahip şahsiyetle karşılaşması çarpıyor Hoca'yı ve adeta içerisinde fırtınalar kopartıyor. Her şeyden önce de onun nâzik ve sakin üslûbu cezbediyor Birinci'yi.

    Birinci, merhumu anlatırken aslında sadece dünün anlatısı içerisine girmiyor, geçmiş ve gelecek arasında da mukayese kurarak bugünkü hal-i pür melalimizi de açıkça ortaya koyuyor. Ve bu mukayese aslında pek de hayra işaret değil, günden güne fikirde, harekette, üslupta, tavırda, kelâmda yönümüzü tayin edemiyoruz.

    Yukarı da bahsettiğim gibi Hoca tarihçiliğinin verdiği hassasiyetle Topçu'nun etrafında da gizli, müphem kalmış olayları ince bir hassasiyetle irdeliyor. Misal verecek olursak: Hoca'nın bir ahlâk felsefesi doçenti olmasına rağmen 40 sene boyunca liselerde ders talim ettirilmeye mahkûm edilmesi ve nev-i şahsına münhasırlığından dolayı üniversitede Hoca olmayışını da karanlık noktalardan çıkarıp aydınlığa kavuşturuyor. Tarihçi neyle konuşur: belgeyle. İşte Ali Birinci Hoca da belgeleri önümüze koyuyor ve oradan süzdüğü bilgilerle merhumun üniversiteden nasıl uzak tutulduğunu anlatıyor.

    Beri yandan Türkiye'nin en köklü fikir dergilerinden birisi olan: ''Hareket''in de tahlinini yapıyor ve dergi kadrosunu, derginin entelektüel omurgasını, derginin fikir alanında yaptığı katkıları ve Çağdaş Türk Düşüncesi'nde henüz fazla irdelenmeyen Hareket Mecmuâsı'na da dikkatlerimizi çekiyor.

    Sözü sanırım artık hitama erdirmenin zamanı gelmiş. O halde yavaş yavaş toparlayalım bakalım. Ali Birinci Hoca, yıllar yılı Topçu'nun sohbetlerine katılmış ama cezbe halinde dinlediği sohbetler kendisine o denli tesir etmiş ki bu sohbetlere doyamamış ve kitapta bu sohbetleri anlatırken nasıl bir halet-i ruhiyye içerisinde olduğunu anlayabiliyorsunuz. Hoca'nın irtihal etmesiyle birlikte adeta öğrencileri olarak yıkılmışlar ve dünyaları kararmış. Ama ne olursa olsun, yine de bir vefa tezahürü olarak bu güzel metinleri bizlere bırakıyorlar ve bizim de bu sohbetlerden nasipdâr olmamızı sağlıyorlar. Bu yüzden kendilerine müteşekkiriz.

    Bir yazarı, ideologu yahut bir düşünürü tanımak için evvela kendisi hakkında yazılan biyografi, monografi, hatırat nevinden eserleri okuyarak, o kişinin düşünce dünyasına daha sağlam girileceği kanaatini taşıyanlardanım. Mezkûr kitap da bence bu minvalde gayet yerinde ve Topçu'yu tanımak için bizlere gayet güzel bir imkân sunmaktadır. İyi okumalar efendim...
  • 15 Temmuz Kahramanları
    Tüm mafya dizilerini, aksiyon filmlerini ve senaryolarını çöpe attırdı bu dizi.
    Masraftan kaçınılmadığından tasarım çok kaliteli.
    Her sezonu 52 bölüm olan dizi beş sezondur hala devam ediyor
    Her ne kadar bir oyundaki olumsuzlukları mecburen sansürlemeye çalışsalar da izleyicilerin gözlerinden hiç bir şey kaçmıyor.
    Millet hasret kalmış açık havada bol bol çekirdek çitleyip, bira şarap içerek dizi film izlemeye.
    Zaten yazılı bir senaryo yok.
    Dizinin her bölümü doğaçlama oynandığından süper kadrosuyla mükemmel başarıyı yakalamış durumda.
    ‘’15 Temmuz Kahramanları’’ dizisi birinci sezonda oynayan oyuncular sayesinde reyting duvarlarını çattadanak çatırdatıp yıktı dünyaya sel olup aktı gitti.
    Diziye figüran dayandıramıyorlar.
    Hapisaneler, hastaneler, psikolojik klinikler doldu taştı.
    Yüksek tempo ve uzun süren çalışmalardan dolayı ölenler, bunalımdan intihar edenler, suikast sahnelerinde gerçekten can verenler var.
    Bu dizi gibisi bir kez daha ne yapılır ne oynatılır.
    Ülke bir yana dünyaya bir daha gelmez böyle bir dizi.
    Harcadıkları para ile Mars’a üç kez gidilip gelinir.
    Entrikalar, kumpaslar, çalımlar, çırpmalar, çarpmalar, sızdırmalar, sızmalar, pusular hepsi gerçek!
    Hakimler, savcılar, mahkeme salonları, polisler askerler, istihbarat…
    Devlet için çalışan pezevenkler, fahişeler, botokslu ibneler...
    Neler neler…
    Saymakla bitmiyor!
    Doğal alanların kullanımları tek kelime ile şahane.
    Cinsellik erotizm derseniz kimin eli kimin cebinde belli değil.
    Softirik Porno da varmış fakat şifreli iptv kutusu olanlar ile bilgi sayar canavarı veletler izleyebiliyorlarmış.
    Kadın erkek, kısa yoldan meşhur olmak isteyenler, yönetmenin yatağının dibinden ayrılmadıklarından Kuyruk “Koyun Kuyruğu” gibi olmuş.
    Kuyruk yağı bedava ve organik olduğundan ahçılar; kast için yapılan yemeklerde kuyruk yağını tercih ediyorlarmış.
    Kuyruğun yağından “Ekmek Arası Kıkırdak” çıkartabilme kavgaları da çok oluyormuş ama görüntülerini arşivleyip şantaj sahnelerinde kullanıyorlarmış.
    Ayetlerle kriptolu konuşmalar diğer dizilere göndermeler, salak telefonlar ile “Bay Tok Tok” ve “ Bayan Tik Tak” kullanmalar, damat bakanın “Sperma” içerikli maillerinin deşifre edilmesi falan..
    Her an her şey olabiliyor.
    Allah bile bu dizinin çekimlerine ve oynatılmasına şaşırıp apıştı kaldı ve “Benim dediğim olmuyor” dedi küstü gitti.
    Gidiş o gidiş bir daha gören olmadı ve tecavüze uğrayan Bebekler Kızlar Kadınlar, öksüz kalınca hakimlerle savcılar “Allah’ın dediği oldu” dediler.
    Dizinin reyting çatırdattırması yapıp dünyayı ayağa kaldıran ilk bölümü bir kez daha hiç bir ülkede çekilemez.
    Ne sahneydi o öyle asla unutulacak gibi değil.
    15 Temmuz 2015 akşamı oynatılan bölümü unutabilmek mümkün mü?
    Akşam yemeğinde çekimler canlı izlenirken insanların şirazeleri kaydı, marketlerde “KesikEL” bayilerinde alkol kalmadı.
    Ordu, polis, savaş uçakları, tanklar toplar halk, oyuna dahil olunca yönetmen; hem kameraların arkasından hem de tv den canlı yayında 4.75 G ile yönetti tüm oyunu.
    KNNDÜRT spikeri yönetmenle canlı yayında heyecanla konuşurken diziye “Salak Figüran” olarak dahil edildiğini bile anlayamadı.
    Dizi film çekiminden haberleri olmayan Ermeniler Kürtler ve Rumlar ses bombaları ve kurşun seslerinden “Soykırım” yapılacak diye korkup tatil beldelerine kaçtılar.
    Sadece iş kazaları yüzünden ölenlere gerçekten çok yazık oldu. İnsan üzüntüsünden kahroluyor.
    Ama onun da çaresini hemen buluyorlar…
    ...DI.
    Allah hallediyordu o konuları yani sorunları yoktu ama gidince başka birisini aramaya başladılar.
    Zeus ve Hera ile pazarlıkların yapılabilmesi için yönetmen yardımcısı Olimpos’a gidecekmiş.
    Yönetmenin ve senaristlerin de oyuna dahil olmaları diziye başka bir renk heyacan katıyor ki muhteşem.
    Konuşulan replikler haftalarca yazarların köşelerinde yazılıyor programlarında tartışılıyor, o derece yani
    Seyirciler şu replikleri izleyince dondurma gibi eriyip bitiyorlar.
    ‘’Allah’ım milletim beni affetsin’’ derken o oyun gücü neydi öyle?
    Yüzünde gözlerinde ve mimiklerinde Allah’ı hallettiğini milletini kandıramadığını nasıl harikulade yansıtıyordu.
    Süper oyun gücü değil mi?
    Ya şuna ne demeli?
    ‘’Ne istedilerse domalıp verdim meğersem Fetoşcular beni kandırıyorlarmış’’
    Muhteşem!
    Dizinin akışkanlığı kapışkanlığı kayganlığı harika imbd puanı 10 bile az geliyor.
    Dizi; aynı bir buz pisti gibi ayağını oyuna basan havalanıp uçuyor kıçının üzerine birisinin kucağına düşüyor o anda dünyası birden değişiyor kariyer para sahibi oluyor.
    Ya da kafasının üzerine tangur tungur yuvarlanıp hapisane duvarlarına toslayıp işi bitiyor.
    AKP (Alır Kapar Prodüksiyon) dizinin tüm haklarını devir alınca sanki devran tersine döndü insanların yaşam şekilleri bile değişime uğradı.
    Fetokolikizm hastalıkları baş gösterdi birbirlerine “Fetoşçu” diyen insanlar kendilerini baş rolde gibi hisseder oldular.
    Meclis, Ordu, Polis, Yargı, izleyicilerinin psikolojik hastalıkları ülkeyi etkiledi mahvetti…
    Dizinin yönetmeni ve başrol oyuncusu dizide: “Fetoşçular beni kandırdılar” repliğini söyledikten sonra yüz elli bin kişi işlerinden kovuldular.
    Hem ne söyleyiş öyle o? Gözler nemli, dolu dolu, terden kıçındaki pampersine kadar ıslanmış bir şekilde…
    İşlerinden kovulanlarla birlikte eşleri çoçukları aç kaldılar kimsecikler suratlarına bile bakmadı fakat “Dürt Milleti” onları bağırlarına bastırdı.
    Kelimeler yetmiyor diziyi yönetmeni senaryoyu oyuncuları anlatmaya.
    Fakat dizi son zamanlarda öyle bir hal aldı ki kimlerin ‘’Fetoşçular’’ kimlerin ‘’Mayhoşlar’’ olduğu belli olmuyor. Sulandırdılar diziyi mahvettiler güzelim senaryoyu.
    Sarhoşlar var ya sarhoşlar…
    Hah işte o sarhoşlar dizinin ahengini bozdular.
    Saçma sapan Brezilya dizilerine döndü kimin ne olduğu takip edilemez oldu.
    Kimin kahraman, dürüst, ahlaklı, ahlaksız, onurlu, onursuz, hain, ajan, hırsız olduğu belli değil.
    İzlemeye değmez artık imbd puanı bile yerlerde sürünüyor.
    Alıntı