• 190 syf.
    ·Puan vermedi
    “Tom amcalaşmak” tabiri yaratabilmiş bir kitap
    Bunda çizdiği portrenin yanında alanında ilklerden olması da etkin tabi
    Malcolm X in bir konuşmasında spikerin’ Martin luther king e tom amca mı diyorsunuz?’ Sorusuna “ Son çıkan yasalara göre birine Tom amca demek suçtur ben o yüzden böyle bir şey söylemiyorum. Ama Martin Amca diyorum” demesi üzerine daha da dikkatimi çeken bu Tom amca kim ola ki sorum yanıtını aldı
    Dil ve olay öyküsü olarak basitçe ifade eden bir kitap olmasına rağmen o dönemde toplumda olan karakterleri yansıtmış
    Bilmeyenlere, Tom Amca elinde İncili ona iyi davranan beyaz sahibine tam itaatkar bir zenci köle. Başına gelen her sıkıntıda inciline sarılıp öbür dünyadaki melekleri hayal eden öyle ki zalim bir efendiye satılıp zulüm gördükten sonra dahi kaçmayı düşünmeyen ona zulmeden efendisine sizin yolunuzda ölürüm diye de bağlılık gösteren bir karakter.
    Kitapta kaçıp özgürlüğü arayan zenci karakterler de örnek veriliyor
    İyi beyazlar var kötü beyazlar var ama Zenci beyazı eşit ve birey olarak hayal edebilen tek kişi küçük bir kız.
    Bunun kulağa ne kadar saçma geleceğinin de farkında, hayalimi size söylesem anlayabilir misiniz Tom amcaya okuma yazma öğretmek istiyorum diye de belki ancak 100 yıl sonra gerçekleşebilen bir şeyi istiyor.
    Beyaz adamı anlamak ve Amerikanın karakterini anlamak için doğru kitap.
  • Bir zamanlar sizi de sevmiştik hatırlar mısınız
    Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz
    Her gece ayla beraber çıkardınız gökyüzüne
    Gün olur güneşler doğardı aydınlığınızdan
    Gözlerinizin şavkı vururdu duvarlara
    Gün olur dağ rüzgarıyla gelirdiniz
    İnsanı büyüleyen bir havanız vardı
    Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz

    Tutunca avuçlarımızda eriyecek sanırdık elleriniz
    Öyle beyazdılar, inceydiler anlatılmaz
    Ya dudaklarınız yaban eriği kokulu
    İnsanı deli divane eden dudaklarınız
    Hiç öpmemiştik ama bilirdik tadını öpmüşçesine
    Zekiydiniz aklımızdan geçenleri bilirdiniz
    Bir tanrı yüreğiyle severdik sizi
    Güzelsiniz demiştik gerçekten güzeldiniz
    Nereye gitsek sizi bulurduk karşımızda
    Yürüsek gölgemizdiniz uyusak düşümüzdünüz
    Kır çiçekleri açardı bastığınız yerde
    İyot kokuları gelirdi uzak denizlerden
    Gözlerinize gemilerin biri gelir biri giderdi
    Yosun yeşili elbiseler giyerdiniz
    Bilseniz nasıl da yaraşırdı size
  • Aşağıdaki yazıyı sonuna kadar okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum bir arkadaşımın hidayetine vesile oldu.

    Peygamberimiz (asv)'in İblis ile diyaloğu ilgili Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde Şeytanın Hileleri başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilirse de kaynağı verilmemiştir:
    İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

    “Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

    Ev sahibi:

    “İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

    Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:
    «Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»
    buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

    “En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

    Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
    “O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”
    Buyurunca hemen Hz. Ömer:

    “Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:
    «Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:
    «Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»
    Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:
    “ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

    “Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

    Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

    «Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

    Sonra ona şöyle buyurdu:

    «Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

    Şeytan şöyle anlattı:

    “ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

    Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

    «Nedir o mecburiyet?»

    Şeytan anlattI:

    “ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:
    “Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:
    “Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”
    "İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

    Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

    «Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

    Şeytan şu cevabı verdi:

    “Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

    Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

    « Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

    Şeytan anlattı:

    “ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

    Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

    «Sonra kimi sevmezsin?»

    “ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

    « Sonra?...»

    “ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

    «Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

    “Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

    «Sonra kim?...»

    “ Şükreden, zengin. ”
    
«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»

    “ Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

    Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

    «Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

    “Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

    «Neden böyle olursun ya lâin?...»

    “ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

    «Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

    “O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

    «Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

    “O zaman da çıldırırım. ”

    «Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

    “ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

    «Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»
    
“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”

    Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

    «Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

    Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

    "Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

    Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

    «Ebû Bekir için ne dersin?...»

    İblis buna şu cevabı verdi:

    “O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

    «Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

    “Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

    «Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

    “Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

    «Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»
    “Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

    Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

    «Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

    Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:
    
“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."

    Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

    «Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»
    
“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."
    "Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."
    "Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ” 

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."
    "Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

    İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

    “Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»

    İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:
    
YALAN

    "Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

    GIYBET - KOGUCULUK

    "Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

    NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

    “ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

    NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”
  • GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

    Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

    Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

    Ama yine de göç düşleri kurabiliyorsunuz. Ellerinizde nakil talep formlarınız, uykusuz gözlerinizi kırpıştıra kırpıştıra ayak sürüdüğünüz hava limanlarından yükselen tarifeli seferlerle ne kadar uzağa taşıyabilirsiniz ruhunuzu? Haritalarınız. Pusulalarınız. Rehberleriniz ve internet siteleriniz. Ne yemeli? Ne içmeli peki? Bu egzotik şehrin hangi köşesinde sikişmek daha güvenli? Bel çantalarınızda ilaçlarınız. Yırtıcıları görmeye gidiyorsunuz, hı? Işıl ışıl postlarıyla salına salına Afrika kaplanlarını. Timsahları. Köpek balıklarını. Narin vücutlarınızı işinde uzmanlaşmış rehberlere emanet ederek. Önceden temizlenip havalandırılmış saz damlı kulübelerde konaklayarak. Takip ederek, standart rotayı. Göç düşleri kuruyorsunuz öyle değil mi? Başladığınız noktaya geri dönmenizi sağlayan çemberlerin üzerinde. Çirkin mi çirkin köpeklerinizi taslamalarından çekiştire çekiştire dolaştırırken birbirinize gösterecek fotoğraflar çektirmekten başka bir boku umursamadan. Ellerinizi kullanmadan. Ruhunuzu. Yüreğinizi. Gücünüzü ya da topuklarınızı kullanmadan.

    O yüzden dikiliyorum karşınıza. Tam da tüm dümenine hakim olduğunuza inandığınız binaların arasındayken. Ağır aheste yürür, eve döndüğünüzde mideye indireceğiniz haşlanmış yumurtaları düşlerken. Bum! Tüm amaçsızlığımla. Suratımda gülümsemem, postallarımın tabanlarında taşıdığım kükremeler ve tırnaklarımın arasına saklanmış cinlerimle. Günaydın diye fısıldayacağım. Yeniden keskinleşecek dişlerim. Gözlerim ışıldayacak. Kemiklerim ısınacak. Üzerinize gölgemi sereceğim. Çünkü benim damarlarımda da köpek kanı dolaşıyor. Çünkü Güney Doğu Asyadaki toplu mezarların kimsesiz karanlığında tanışıp alnını alnıma yasladığım dişsiz büyücülerin bataklık ruhlarından taşan karanlıklarla kararttım ben gölgemi. Parmak uçlarımı engerek zehriyle kutsadım. Ceketimin cebinde kristal atom bombaları taşıyorum. Avuç avuç serpmek için, kurumuş yüreklerinizin üzerine. Ki ateş alsın yıllar içinde yüreğinize yığılan tüm şeytan ayetleri.

    Tanımadığınız şehirlerin arka sokaklarında, günün ilk ışıklarını kaldırım taşlarının arasından boy vermiş yonca filizlerinin üzerine taşıyan yağmur damlalarının fısıltısı kulaklarınızı okşarken kadınınızın ılık nefesiyle sarmalanarak karşılanmamışsanız şimdiye dek, göç düşleri kurmaktan men edilmelisiniz. Yollara serpilmiş çakıl taşlarını terinizle kirletmemeli, cenabet vücutlarınızı çiğ tanelerinin üzerine yatırmamalısınız. Çünkü ısıtamaz hiçbir ateş içinizi. Hiçbir rüzgar ruhunuzu yumuşatamaz. Hiçbir patika huzura taşıyamaz sizi. Uzmanlaştınız zira. Elinizle iş yapmayı unuttunuz. Odaklanabiliyorsunuz. Karışmıyor yani kafanız. Ne olup ne olmadığınızı biliyorsunuz. Haddinizi. Sınırınızı. Çapınızı. Benim gibi değilsiniz yani. Aynı anda hem şelale ağzındaki su tanesine hem dalından süzülen ıhlamur yaprağına, hem yosun tutmuş kaya parçasının altında kıvrıla büküle düşsel ifritleriyle sevişen bir engereğe, hem yıldız tozuna, hem boşluğu yara yara ilerleyen bir gümüş mermiye, hem buzun üzerindeki çatlağa, hem komutanının on dört yaşındaki kızına gençliğe hitabeyi okuya okuya tecavüz eden şu çatlak onbaşıya hem de sevgilimin dişleri arasında çatırdayan kenevir tohumuna dönüşebilmek için dualar ederken olduğunuz yerde kalakalıp sakallarınızdan süzülüp postallarınızın ucunda milyonlarca rengarenk parçaya ayrılan salyanızın yansımasıyla sarhoş olmadınız.

    Ben bilemiyorum işte çapımı. Sınırımı. Haddimi. Ne olup ne olmadığımı bilemiyorum. Odaklanamıyorum. Göç düşlerinize. Kayıp ruhlarınızı avutmak için kurguladığınız bu hikayeler aydınlanmadan bahsetmiyor öyle değil mi? Hicretten? Delilikten? Aşktan? Ayak basıp zehirlemediğiniz tek bir metrekare kalmasın diye yolculuk yapıyorsunuz siz. Görüyorum. Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Farkındayım. Ama yine de? Karşınıza dikilip gölgemi üzerinize sermeden duramıyorum. Çünkü? Çünkü sevgilimin dişlerinin arasında çatırdayan kenevir tohumlarından yayılan şiiri dinlerken paslı keserlerle deldim ben. Kafamın arkasını. Fildişi saplı keserler. Kıkırdıyorum. Tekrarlıyorum. Gölgemi üzerinize sereceğim. Yola çıkmanıza izin vermeyeceğim.
    sruma bakmayın. Olmaz mı?
  • 📚 Bakara Sûresi 44. Ayette Der ki;

    ❤️İnsanlara iyi olmayı emredip kendinizi unutuyorsunuz, öyle mi..?
    ♥️ Bir de Kitab’ı okuyorsunuz..
    💐 Hiç aklınızı kullanmaz mısınız ?
  • “Nedir avunya?”
    “Sarı bir çiçekmiş, Midilli’de akarsu boylarında yetişirmiş. Hep onu hayal ederlerdi. Babam rahmetli, ölmeden bir daha kokusunu duysam içim rahat giderim, derdi. Öyle bir hasret, ben böyle bir şey görmedim. Uzakça bir yere, nereye gidecek olsam tembih ederler bana, sarı çiçek görürsen topla getir diye. Ben taşırım artık demet demet. Koklarlar… Iıh.. bu değil, bu da değil… İnanır mısınız, yıllarca böyle uğraştım. Benim umudum yok ya, gönülleri olsun diye getirip durdum bir yerlerden.”
    Feride Çiçekoğlu
    Sayfa 53 - Can Yayınları