• "Ne yapacağımızı söyleyeyim," diye fısıldadı.
    "Birimiz Snape'i gözetleyecek - öğretmenler odasının önünde durup, çıkarsa onu izleyecek.
    Hermione, sen yaparsın bunu."
    "Niye ben?"
    "Niyesi var mı?" dedi Ron.
    "Profesör Flitvvick'i bekliyormuş gibi yaparsın." İncecik biı sesle devam etti: "Ah, Profesör Flitwick, öyle üzülüyorum ki, galiba on dördüncü soruyu yanlış yanıtladım.. "
    "Kapa çeneni," dedi Hermione

    :)))
  • “Gerçeği aramak benim işim değil. Bilim adamı araştırsın, gazeteci araştırsın. Benim insanlara öğreteceğim bir şey yok. Haklısın, benim işim yok. İş dediğin sonuçla alakalıdır. Bir iş yaparsın, sonuç elde edersin. Beni sonuçlar da ilgilendirmiyor.”

    “O zaman niye yazıyorsun ki? Ben şairim diye niye ortalıkta dolaşıyorsun?”

    “Öyle bir iddiam yok benim. Bazı insanlar bu sıfatı bana yakıştırıyorlar, sağ olsunlar. Layık olursam ne âlâ, o ayrı. Niye yazıyorum? Sebebi yok. Sadece bakana, anlayana bir göz kırpma o kadar. Hayat sadece taştan, topraktan, gerçekten ibaret değil. Onlar mağaranın duvarları. Sadece gerçek peşinde koşarsan mağaranın içinde yaşarsın ömrün boyunca. Dışarıyı hayallemek diye bir şey var. Güneşi, havayı, ruhu hayallemek, toz zerreciklerini, görünmezi, olmayanı hayallemek...”
  • ---Sen ne iş yaparsın?
    ---Fizikçiyim.
    ---Fizik nedir?
    ---Fizik... Yani biz, fizikçiler, maddeyi araştırırız.

    (İlk kez böyle bir soruyla karşılaşmıştım, hiç kolay değildi, üstelik Tony madde kavramından habersizdi.)

    ---Yani, doğal olayları, doğayı inceleriz.
    ---Okyanusu, balıkları filan mı?
    ---Pek öyle sayılmaz. Daha çok cansız varlıkları. Demek istediğim... Örneğin elmaların neden yere düştüğünü...

    ( Bu sefer kafası iyice karışmıştı. Uğraşacak daha önemli bir konu bulamadığım için de biraz acımıştı bana ;)
  • Manolya Ülkesi’nin Kralı evlenme çağına gelen kızına

    uygun bir damat adayını

    nasıl bulacağını düşünüyordu son zamanlarda. Öyle biri

    olmalıydı ki; gözü gibi

    baktığı biricik kızını gerçekten sevmeli, o’na hak ettiği

    değeri vermeliydi.

    Yapacağı şeylerle de ispatlamalıydı sevgisini, hem

    kendisine hem de Prensese.

    Aklına şöyle bir fikir geldi ve bunu fermanlarla ülkenin

    dört bir yanına

    duyurdu:

    “Güneşi kucaklayan delikanlı kızımla evlenebilecek! Her

    kim ki bunu yaparsa,

    kızım o’nun olacak ve saadet içinde sarayda yaşayacaklar!.

    .”

    Fermanı duyan ülke delikanlılarını korku, endişe, azim ve

    telaş sardı. Ne

    yapmalı ne etmeliydiler ki, hem güzeller güzeli Prensese,

    hem de sarayın

    lüksüne, şatafatına kavuşmalılardı. Kimileri taşları üstüste dizerek güneşe

    ulaşmaya çalıştı, kimileri en yüksek dağın zirvesine

    çıkmaya çalıştı. Hali vakti

    yerinde olanlar uzun uzun kuleler yaptı. Hatta günlerini

    gecelerini ağaç

    tepesinde geçirerek güneşin uygun bir anını kollayanlar

    bile vardı. Güneşe büyü

    yaptıranlar daha neler neler… Ama aradan aylar geçiyor

    kimse bu işi

    beceremiyor, pes edip gidiyorlardı birer birer.

    Bir gün Kral’ın huzuruna giyim kuşamı hiç de hoş olmayan

    ama oldukça yakışıklı

    bir delikanlı geldi. Güneşi kucaklayabileceğini hem de

    bunu Kralın ve kızının

    huzurunda yapmak istediğini söylüyordu. Kral kabul etti

    delikanlının isteğini.

    Güneşli bir günde sarayın bahçesinde Kral ve Prenses

    yanyana oturmuş,

    etraflarında da büyük bir kalabalık ne olup biteceğini

    bekliyorlardı merakla.

    Prensesin içinde birşeyler kıpırdıyordu bu gence baktıkça.

    – Hadi bakalım, kucakla güneşi de görelim! dedi Kral.

    Bu sözlerin ardından olan şeye herkesin ağzı açık kaldı

    bir süre. Kimsenin çıtı

    çıkmıyor, olanlara anlam veremiyorlardı bir türlü.

    Delikanlı hızla koşarak, muhafızları aşmış, Prenses’e

    sımsıkı sarılmış, bir

    türlü bırakmıyordu.

    – Bre zındık, ne yaparsın! diye kükredi Kral

    şaşkınlığını

    atınca; Nedir bu

    ahmaklığın anlamı ?

    Prenses’ten muhafızlarca zorla ayrılan delikanlı şunları

    söyledi boynunu bükerek

    ama sesindeki neşeyle;

    – Sayın Kral’ım, siz güneşi kim kucaklarsa kızım onundur

    dediniz. Ben sarayın

    karşısındaki şu viranede otururum. Gözlerimi açtım,

    kızınızı gördüm. Yüreğim

    aşkının, güzelliğinin, sevgisinin ateşiyle yandı kavruldu.

    Her gün penceremden

    penceresine bakarım, onu gördüm mü günüm aydınlanır,

    ışıl ışıl olur. Göremezsem

    kahrolur, karanlıklara boğulurum. Ben onunla var olur

    onunla yok olurum. Benim

    gündüzüm, gecem, yazım, kışım, sıcağım, soğuğum O…

    Benim Güneşim O… Ne

    olursa olsun bu an bile bana sonsuza dek yeter. Ölümüm

    güneşimden olsun razıyım

    Sayın Kralım…”

    Herkesin hatta Kral ve Prensesin bile gözleri doldu bu

    sözlere.

    – 40 gün 40 gece düğün yapılsın. Kızımı verdim bu gence!

    diye haykırdı Kral…

    Prenses neşeyle ellerini çırptı. Kral doğru bir seçim

    yapmıştı. Sevginin

    güneşini yakalayana kızını vermişti. Prenses ve delikanlı

    ömürlerinin sonuna dek

    saadet içinde yaşadılar sarayda… Onlar ermiş muradına,

    biz çıkalım

    kerevetine…

    evgi dalgın sular gibidir; gösterişsiz ve o nispette derin.

    .. Sevgi gösterişin

    olduğu yerden hicret eder, çünkü o bazen sevgilide bir

    bakış, bazen de bir

    sanatkarın gönlünde ürperiştir. işte o kadar sade, o

    kadar yalın…
  • Insan durumu iyice anlıyorsa dayanmasi o kadar zor değil... Fransız Devrimi'ne bak...
    O devrimi hazırlayanların, sonunda birer birer kafaları kesildi. " hep öyle olur diyordu. Doğaldır bu zaten kimse bu işi eglence için yapmaz.mecbur olduğu icin yapar. Sen sensindir de onun için yaparsın diyordu.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Canım Aliye, Ruhum Filiz...
    Her okuyuşta yeniden seviyorum seni Sabahattin Ali... Bu ne güzel yazmaktır!
    Bu ne güzel sevmektir!
    Bu ne güzel sahiplenmektir!
    Bu ne güzel kabulleniştir!

    Aliye Ali'ye bu kadar güzel sözler sarf eden güzel adam... Seni okudukça sevmek istemiyorum kimseyi. Çünkü biliyorum. Bir daha senin gibi sevecek insanlar gelmeyecek bu fani dünyaya. Fakat elden ne gelir? Gönül bu... Birisine tutuldu mu bırakmak bilmiyor...
    Senin gibi sevmek istiyorum. Ancak mesele ortada. Görüyorsun, senin gibi sevsekte seni sevdiği gibi sevmiyor kimse... Her mektubuna başlayınca güzel sözlerinle döndürdün başımı. Ben bu satırları okurken böyle güzel duygulara kapıldım. Ah! Canın Aliye'yi düşünemiyorum ki! Sonsuzluğa yelken açmış sevginizin meyvesi Ruhun Filiz'e ne de güzel mektuplar yazmışsın öyle...

    Çoğu mektubu okurken tekrar başa döndüm. Çoğu mektubun tamamını alıntılamak istedim. Fakat onları yazarken kaybedeceğim zamanı yeni mektuplarda harcamayalım dedim. Diğer mektuplarına geçtikçe anladım : sevmek yan yana olup birbirine süslü kelimelerle aşkını anlatmaya çalışmak değil, uzakta dahi olsan ona yüreğinin derininden gelen sözcükleri aktararak olabilirdi. Öyle uzun uzun abartı sözcüklere çoğu zaman gerek duymazdım. Fakat ne yaparsın, sen işte! Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep uzun olsun, senin olsun o yazılanlar istiyor...

    Her mektup yeni bir sevgi, her mektup yeni bir telaş, her mektup yeni bir özlem, her mektup yeni bir bekleyiş, her mektup yeni bir sen, her mektup yeni bir dert ve her mektup yeni bir birliktelikti...

    "Ben resimdeki gibi güzel değilim" diyen Canın Aliye'ye ne de güzel demişsin öyle! "Sen benim için her halinle güzelsin. Seni her halinle seviyorum."

    Diyorum ya! Böyle güzel seven kalmadı. Demişsin ya "Hep genç kalacağım." diye. Sen hep genç kalacaksın.

    Sabahattin Ali'yi okumaya Değirmen ile başlamıştım. Fakat onu okuduğum sırada kendisini tam olarak çözemediğim için bende pekte büyük bir etkisi olmamıştı. Daha sonra okumam için ısrar eden insanları kıramayıp Kürk Mantolu Madonna yı okudum. Bu pek tabi benim için yeni bir kapı oldu. Sabahattin Ali hayranlığım böyle başladı. Bundan sonra yoluma İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf ve Çakıcı'nın İlk Kurşunu ile devam ettim. Okumadığım zaman özlüyorum. Okuduğum zaman bitecek diye korkuyorum. Her okuyuşta yeniden "İyi ki!" diyorum, "İyi ki okumuşum be!".
    Her yeni mektupta yeni şeyler olmasına rağmen Sabahattin Ali asla karşı tarafa umutsuzluk içeren şeyler yazmamış. Aksine her yazdığı o güzel söz insana daha bir umut oluyor. Kızına ve eşine yazdığı mektuplar beni ona yeniden hayran bıraktırdı. Canım Sabahattin Ali en sevdiğim hep sen olacaksın sanırım... Seni kitaplarınla tanımak fırsatı buldum bu güzel evet fakat bir de seninle yüzyüze konuşabilme fırsatım olsaydı...

    Her neyse.
    İyi ki okumuşum.
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."