• 128 syf.
    ·4 günde·8/10
    Virginia Woolf uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. Özellikle Kendine Ait Bir Oda kitabı hepimizin çok fazla duyduğu kitaplardan biri. İtiraf edeyim bu kadar çok duymama rağmen içeriğinin böyle olduğunu bilmiyordum. Genelde alıntılar görüyordum. Ve hep şu alıntı karşıma çıkıyordu.
    "Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."
    Zaten kitap bu alıntıyla başlıyor neredeyse. Virginia Woolf başlıyor kadınlar ve kurmaca hakkında düşündüklerini yazmaya. İlk başlarda yemeklerden bahsediyor yahu diyorsunuz bu kadın ne anlatıyor böyle konu bu değildi. Sonra birden ana konuya dönüyor kaptırıyorsunuz. Hoop yine başka konuya gidiyoruz. Yazarın kafasındaki düşünceler karışık epey. Okura da bunu aşırı yansıtmış. Okurken fazlaca okurun kafası da karışıyor çünkü. Kafasını topladığı anlarda çok güzel şeyler veriyor ama. Ne araştırma yapmış kadın dedim okurken. Kitabın yazıldığı dönemlerden bu yana kadınların toplumdaki yerini de kafanızda ölçüp tartıyorsunuz. Şöyle bakınca aslında ne kadar değişiklik gösterdiğini ve pek çok açıdan aslında ne kadar şanslı olduğumuzu görüyorum. Ve ne kadar şanssız olduğumuzu. Kadının toplumdaki yeri aslında tam olarak ne? Bunu bir düşündürüyor okura. Hele sonunu öyle bir bağlıyor ki zaten okurken sonunda ne diyecek bu kadın acaba diyorsunuz. Güzel bağlıyor yani. Kalemini herkes sevmeyebilir gerçekten sabır isteyen bir kalemi var yazarın. Bu yüzden herkese tavsiye ederim diyemiyorum ama harika alıntılar var fazlaca kafa karışıklığı isterseniz tavsiyemdir.
  • 170 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Bu canım kitapla Üniversitenin kütüphanesinde vizelere calisirken rafta gorup ismiyle dikkatimi çekmesi itibariyle başladım öyle tanıştık. yaw hakikaten isminin iceriginin hakkini anca bu kadar verir bir kitap. Tadina doyamadim verdigi mesajlar icerigi kimi yerde huzunlendirdi kimi yerde cok düşündürdü arastirmaya sevk etti alıntılar altını çizdiğim not aldığım kısımlar oldukça fazla şimdilik ozeti niteliginde yazmaya çalışacam vs velhasıl çok begendim yazarın kalemini şiddetle tavsiye ederim..en sevdiğim kitaplar arasına girmeyi başardı.
    Neyse basliyorum :)

    Frankl, yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı”ında anlattıklarıyla, hem insanoğlunun acılar ve yıkımların yarattığı çaresizlik karşısında düşebileceği hali, hem de bu halden kurtulabilecek gücünün varlığını gözler önüne sermiş daha çok efendim

    Yaşamak acı çekmektir. Yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.” Cümlesiyle, yaşama anlam katmanın önemi vurgulayan Victor E. Frankl, 25 Mart 1905’de Avusturya’da doğmuş nörolog ve psikiyatrdır.Arastirdigim kadarıyla Auschwitz’de, dört ayrı toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca deneyimlerinden yararlanarak geliştirdiği, ‘Logoterapi’  yöntemiyle, Varoluşsal Psikiyatrinin önemli temsilcilerinden biri olmuştur.Zaten bu güzel eserinde de yansıtmış.

    İnsanın Anlam Arayışı kitabının ilk bölümü Toplama Kampı Deneyimlerinden oluşturulmuştur. Victor Frankl bu bölümde Auschwitz toplama kampındaki tutuklu ve gardiyanların psikolojisini bizlere aktarmaktadır. Çok çarpıcı bir ifadeyle kamptan kurtulup geri dönenler için “Bu tutuklar, kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. Birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: En iyilerimiz dönmedi.”diyor.

    Ailesini, dostlarını, akrabalarını, bugüne kadar emek verdikleri her şeyi geride bırakıp tüm köklerinden ayrılanlar gaz odaları ve krematoryumlarla dolu her an yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu kamplarda hayatta kalmaya çalışmışlardır. Frankl, Dostoyevski’nin dediği gibi insanın her şeye alışabildiğini ifade etmiş fakat bunun nasılının sorulmaması gerektiğini vurgulamıştır.

    Tutuklular şimdi çok uzaklarda kalan eski hayatlarından kopuşa ve bir insanın yaşamını sürdürebileceği şartların çok altında olanaklara sahip bu kamplarda karşılaştıkları hem fiziksel hem de ruhsal acılara farklı evrelerde uyum sağlamaktadır. İlk evre şok tepkisini içerir. Bu psikiyatrideki ‘af yanılsamasına’ benzer. İdama mahkûm edilen tutuklu infazdan hemen önce son dakikada affedilebileceği yanılsamasına kapılır.

    İkinci evre duygu yitimi evresidir. Yani kişi hissetmeyi göze alamadığı coşku ve duygularını köreltir. Böylece kendisini çok gerekli ve koruyucu bir kabukla kaplar.

    Kampta her türlü ihtiyacın karşılanması neredeyse imkânsız olduğu için bireyler anlık ruhsal tatminlerle durumu idare etmeye çalışıyordu. Yemek hayalleriyle anlık ruhsal tatminler fiziksel açıdan zengin uyarıcılar içerdiğinden tehlikeliydi. Cinsel sapma neredeyse hiç gözlenmeyen bir durumdu. Tutukluların çoğu ilkel yaşamın ibaresi olarak kendi postunu kurtarmaya öylesine odaklıydı ki bu amaca hizmet etmeyen her şey bir yana itiliyordu. Fiziksel zararlar bu kadar ağırken kamp sürecini varoluşunun bir parçası olarak gören bireyler için manevi açıdan zarar daha az olmuştur. Dışta gerçekleşen korkunç acıdan kopup iç dünyalarında tinsel bir özgürlükle kendilerini koruyabilmişlerdir. Sevdiklerinin yaşadıklarını bilmeye ihtiyaçları yoktu onlara dair hayallerine hiç kimse dokunamazdı.

    Bir yandan da bir zamanlar birisi olan bütün tutuklular şimdi bir hiç muamelesi görüyor ve bir tür aşağılık kompleksi geliştiriyorlardı. Belli fiziksel koşullara verilecek tepkiler az çok anlaşılsa da kişinin, içsel değerine sımsıkı bağlı kalırsa nasıl bir insan olacağının, tek başına kamp etkilerine değil içsel bir kararın sonucu olarak ortaya çıktığını düşünebiliriz. Kişinin içsel değerine ilişkin bilinci temel şeylere sımsıkı bağlıdır fakat özgür yaşamda bile bu tam olarak sağlanamazken kamp şartları altında nasıl gerçekleşebilirdi ki.

    Frankl’a göre acı da yaşamın bir parçasıdır ve en az yaşamın kendisi kadar anlamlıdır. Kişisel bir trajediyi zafere dönüştürmek ve insana özgü bir potansiyelle göğüslemek önemlidir. Acı bir anlam bulunduğu anda acı olmaktan çıkmaktadır. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak olmamalı aksine tüm bunları içeren yaşamda bir anlam bulmak olmalıdır. Haz bir yan ürün veya etkidir; öyle de kalması gerekir. Logoterapinin de savunduğu gibi yaşamda acı hissettiğimiz anları geçici bir varoluş olarak değerlendirmek yaşamla bağın kopması demektir. Yaşanan acıdaki tinsel gelişme fırsatını göz ardı etmemeli ve yaşamımızı anlamsız bir şeymiş gibi küçümsememeliyiz. “Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız, oysa zaten yaşanmış bitmiştir.”

    Değerlendirmeye gelirsek;

    Tarihin kara lekelerinden biri olarak başı çeken Auschwitz toplama kampında tutuklu olduğu sırada hem kampta yaşadıklarından hem de tanık olduklarından yola çıkarak Viktor E. Frankl Logoterapiyi geliştirmiştir. Tamamen gerçek deneyimlerden yola çıkılarak oluşturulan bu kuram içinde yaşadığımız ve hem fiziksel hem de ruhsal acılarla dolu, tek kontrol edebildiğimizin kendimiz olduğu ve dışarıdan gelenlere karşı zaman zaman korunmasız kaldığımız dünyamızın küçük bir prototipi olan toplama kampından esinlenerek geliştirilmiştir. Yaşamlarımız bu denli hızlı akıp giderken ve başımıza bunca şey gelirken “Bizi insan yapan nedir?” “Yaşamı yaşanılan kılan nedir?” sorularına yanıt vermemizin yarayan bir kitap olduğu aşikardır. Tahayyül bile edemeyeceğimiz şartlar altında bir insanın dışarıdan gelen zararlardan tüm benliğini koruyup hatta yücelterek yaşama sımsıkı bağlanışına, tüm gerçekliğiyle içinde yaşadığı kampı varoluşunun bir parçası olarak algılayışını ve tüm tutsaklıklara yasaklıklara cezalara rağmen tinsel özgürlüğünden ödün vermeyişine tanıklık etmek isteyen herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap İnsanın Anlam Arayışı dostlar okuyun okutun:)

    Faydalandigim kaynak efendim daha detaylı halde burda okumak isteyenler icin;

    https://kitapeki.com/insanin-anlam-arayisi/

    Iyi okumalar..
  • Aslında her fikir yansızdır ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine börünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur...
  • ...Denetim odaklı korku kültürü içinde yetişmiş biri, öğretmenin korkulacak, çekinilecek biri olması gerektiğini düşünür.
    Çünkü çocukluğundan itibaren öyle yetiştirilmiştir. Otorite aşık suratlı olmalıdır. Mevki makam ne kadar yükselirse yüz de o kadar asılmalıdır. Askerlikte rütbeler omuzlardan, denetim odaklı korku kültüründe yüzlerden anlaşılır. En asıl suratlı en yüksek mevkideki kişidir, en Güler yüzlü ise hiyerarşide en aşağıda bulunan kişidir. Böyle bir süzen içinde kim güler yüzlü olmak ister?...
  • Hantal kitle, herhan­gi bir düşünceyi, örneğin din düşüncesini çok uygun bulup, onu inatla savunduysa ve yüzyıllar boyunca arkasından sü­rüklediyse: o zaman özellikle bu düşünceyi bulan ve kuran kişi büyük olmalıdır. Neden öyle olsun ki! En soylu ve en yüce olanın, kitleler üzerinde hiçbir etkisi yoktur...
  • Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan...