• “Çağımızın insanı” aşkı filan hak etmiyor öyle. Çünkü onu hakkını vererek, derinlemesine yaşamıyor; sevmenin içi öyle boşaltıldı ki, eski kıymetinden eser yok artık günümüzde. Ölüyorumlu bitiyorumlu sevmelerin sonrasında iki ezeli düşman doğarken, hemen ardından başka biriyle yine bir ölüyorumlu, bitiyorumlu bir sevgi (!) deryası yeniden başlıyor.

    Herkes birbirine ölüyor sevdasından sözde, ama ne hikmetse ilk fırsatta ve çok kolayca vazgeçebiliyorlar o sevgiden. Hiç düşünmeden yargılayıp sevdiğini, asıp kesip yüreğini delik deşik ediveriyorlar gözlerini dahi kırpmadan. Hatta buna bir de “aşk cinayeti” diye de bir kılıf uyduruvermişler - kimileri vicdanını rahatlatma peşinde olmalı - .

    Vicdan, merhamet gibi insanca tüm duyguların olduğu gibi, maalesef sevginin de başına geldi bu makus talih; içi boşaltıldı. Sevmek sadece kendini kandırma, başkalarına “yalnız değilim” veya “beğeniliyorum” mesajı verebilmek adına bir gösterge oldu sanki. Ne yazık, ne yazık... Sevgiye de sahip çıkamadık, diğer tüm değerlerimizde olduğu gibi...
  • Öyle insalar vardır ki, suratları durgun sudaki gibi
    Yosunlardan bir örtüyle kaplanmıştır sanki,
    İnatçı bir suskunluğu sürdürüp dururlar,
    Böyle yapmakla sanırlar ki
    Akıllı, ağırbaşlı ve çok zeki görünecekler;
    Şöyle söyler gibidirler: "Ben bilicilerin efendisiyim,
    Ben ağzımı açtığımda hiçbir köpek havlamasın."
    Ya benim Antonio'm, ben öylelerini bilirim ki,
    Hiçbir şey söylemedikleri için adları akıllıya çıkmıştır.
    William Shakespeare
    Sayfa 5 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
    Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki.
    Bak emrediyor : Daldığın alemden uyan ki,
    Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın.
  • Dil'in tam ucundaki noktaya yakın bir yerde, yeşil nehir kıyısında Galadriel Hanım tek başına sessizce duruyordu. Onun yanından geçerken döndüler, gözleri onun kendilerinden yavaş yavaş sürüklenerek uzaklaşmasını izledi. Çünkü onlara öyle gelmişti ki, sanki Lörien büyülü ağaçlardan direkleri olan ve unutulmuş sahillere yelken açan parlak bir gemi gibi geriye doğru sürükleniyordu da, kendileri kurşuni ve yapraksız bir dünyanın sınırında oturmuş kalmışlardı.
  • Zordur bu kadar tarihi eşya içinde anılara sahip olmak,düşünsene herkes bir parçasını bırakıp emanet eder ,omuzlarında koca bir yük kimin hangi anısına hangi fiyatı biçeceğini nasıl bir yaşanmışlık belirler.

    Yıllardır buradayız aslında babadan oğula geçen bir anı taşımacılığı bir nevi zenginden alıp yoksula vermek gibi bir şey,rahmetli babamın yanında öğrendim hayatı,Akif koymuş şairden esinlenip ismimi,oğul bizim görevimiz çok önemli,insanlar yaşamlarından bir parça verirler bize derdi.

    Artık daha iyi anlıyorum bazı şeylerin ne demek olduğunu,Kitaplar ,vazolar,saatler,plaklar,eski solmuş takılar....nereye baksam bir anı bir yaşanmışlık hissediyorum ruhumda ,sanki bir hareket dolaşıyor bedenimde,üzgün kederli öylesine terkedilmiş apansız eski sahiplerini bekler gibi,gençler genelde kitapları,orta yaşlılar plakları,daha olgun olanlar ise antika takılara vazolara ilgi duyarlar.Bazen çekingen ürkek çaresiz küpesine ne fiyat biçeceğimi merakla bekleyen yaşlı teyzeye bazende kütüphanesini bağışlayan yaptığından pişman olup her an vaz geçecek birisine meramımı anlatırken bulurum kendimi.

    Kim bilir ne zaman almaya gelirler diye bekleyip durur eşyalar,her anının bir kokusu vardır kendine has,kimisi taze meyve,kimisi üzerinden tozları yeni kalkmış yıllanmış şarap,kimiside yağmurun yeni yağıp güneşle havaya karıştığı sıcak yalın arı duru toprak gibi kokar.Her eşya onlara dokunan insanları anılara götüren bir zaman makinesidir aslında özellikle bir tanesi çok büyük önem taşır bunca eşya arasında ; uzak Doğu ülkelerinde çakraları açmak için budistler tarafından kullanılmış ,çeşitli bilinç düzeylerine ulaşabilen garip bir alet bu,aslında eşyaların ruhları olduğunu düşünüyorum mesela Rusya’da yaşanan uçak kazasında yolcuların koltukları üzerinde çeşitli frekans dalgaları gözlemlenmiştir.Hepsi yüksek frekans içeren çığlıklar,Bu da şunu anlatıyor insanların korkuları bulundukları eşyalara geçmiştir.çeşitli bitki ve sular üzerindede çalışmalar yapılmış,örneğin üç bitki toprağına önce alfa sonra gama beta ve teta dalgası verilerek bitkilerin anlık tepkileri ölçülmüş,olumlu olumsuz yönleri dakika dakika kaydedilmiş ortaya ilginç sonuçlar çıkmıştır.Yüksek frekanslara yani teta dalgasına maruz kalan bitkilerde metal yorgunluğu ve erken ölüm gözlenmiştir.O yüzden bu nadide parçayı satmayıp başka amaçlarla kullanmaya karar verdim.Çok özel bir amaçla.

    Fazla arkadaşım yok hayatımın büyük bir bölümünü burada geçiriyorum,öyle herkes gelmez buraya gelemez,yüzündeki mimiklerden anlarım ne niyet taşıdıklarını eee kolay değil insan sarrafı olmak , yılların birikimi tecrübesi var artık.En çok fikri hür vicdani hür gençlerle sohbet etmeyi severim kendi kafasını kiraya verenle işim olmaz benim.

    Kapı açıldı işte görmek istediğim dostlar,kitap kurtları Metin ve Emre ,oo mirim hoş geldiniz,hoş bulduk Arif,sarılıp birbirimize; kardeş duydum gelemedim başın sağolsun bende severdim Ragıbı ,biliyorum Arif mâlesef hayat böyle zor ve acı,var mı elinde bizim için yeni kitaplar,aslında sizinle başka işimiz var,çok seveceğiniz bir iş ,hayırdır Arif ,Orhan Veli’yi kurtarmak istermisiniz?,Bu nasıl bir soru Arif iyimisin,hiç bu kadar iyi olmamıştım beyler detayları içerde konuşalım hadi gelin bakalım.........
  • Nisle
    Nisle Öldüğünü Google'dan Öğrenen Adam'ı inceledi.
    200 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Daha önce hiç Doğu Yücel okumamış birisi olarak neyle karşılaşacağıma dair bir fikrim yoktu. Genelde de zaten aldığı kitapların arka kapak yazılarını veya söylentileri unuttuktan sonra okumayı tercih ederim ki beklentilerin içinde boğulmadan daha objektif yaklaşabileyim. Doğu Yücel’in yazdığı öyküleri derlemiş olduğu bu kitap üç ana bölümden oluşuyor; Düş Gibi, Gerçek Gibi, Gelecek Gibi. Bütün bu bölümlerin tamamında on üç öykü yer alıyor.

    Öncelikle bizleri kitaba adını veren öykü karşılıyor. Okuması keyifli bir öykü olarak bizi kitaba hemen ısıtıyor. Karakterimiz öldüğünü Google’dan nasıl öğrendiğinin hikayesini trajikomik olarak anlatıyor. Esprili dili gülümsetirken hikayenin gidişi de insanı düşündüren cinsten.

    Jules Verne alıntısıyla bizi hemen ikinci öyküsü “Denizler Altında” selamlıyor. Bir adamın çeviri işiyle uğraşırken tanıştığı Lara adlı bir kızla yaşadığı aşk kaçamağının ve denizin altındaki çılgın deneyimlerini anlatıyor. Belki aşk yüzünden belki de birinci tekil şahıs anlatım yüzünden pek fazla hoşuma gitmedi. Öyküde beni sarmayan bir şeyler vardı. Sıra dışı olmasına rağmen sıradan bir havası vardı.

    “Terk Ettiler” adlı üçüncü öykü sanırım en derinlikli öykülerden birisiydi. Hem merak açısından hem de anlatım dili açısından gerçekten güzel dokunuşlara sahipti. Okuduğunuz veya tarihten ya da sanattan bildiğiniz kimselerin/karakterlerin bir anda gitme dürtüsüyle yaptığı bazı şeyleri de içeren hoş bir öyküydü. Yazar öyküyü gayet güzel toparlayarak okuyucuyu memnun ediyor.

    Düş Gibi bölümünün en son öyküsü olan “Para Adam” bir eleştiri öyküsü olmuş. Şimdi düşününce sanırım yazarın vermek istediği mesajlar bazı öykülerinde çok açıkken bazı öykülerinde çok yüzeysel. Bu öyküde mesaj daha ortada olduğu için ve diğer öykülerle bir bağlantısı yok. Sanki aykırı bir öykü gibi duruyor kitabın içinde. Kendi halinde değerlendirmeye alırsak oldukça çılgın bir öykü de diyebiliriz.

    “Dr. Sanalaşk veya Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bomba Uzmanı Oldum?” bir yazarın başına gelebilecek en uçuk şey sanırım bu öyküde var. Aslında bu öyküde bir sistem eleştirisi içeriyor. Çok beğendiğim öykülerden birisi değildi. Bana daha çok bir mesajı verebilmek için oluşturulmuş hissi uyandırdı. Böyle bir amaç vardır ya da yoktur, bunu bilmemem elbet ama bende uyandırdığı his böyleydi.

    “Saat gece 3’te” daha başından sonunu belli eden ama sonunu belli etmesine rağmen okuması keyifli öykülerden birisiydi. Açıkçası en çok güldüğüm öykü buydu diyebilirim. Bu tarz yanlış anlaşılmalar içeren öyküler beni hep eğlendirmiştir.

    “Karafatma” adlı öykü Dino Buzzatti alıntısıyla karşılıyor sizleri. Bu arada alıntıları da çok beğendiğimi dile getirmeliyim. Güzel bir nüans olmuş. Her kitapta bu tip alıntıları sevmesem de öykü kitabı için gayet hoş duruyordu. Bu öykü hakkında diyebilecek hiçbir şeyim yok. Benim fazlasıyla huylandığım bir öykü olduğu için çok rahatsız ediciydi. Belki de kendisi de rahatsız edicilik eklemek istemiştir. Belki de böyle düşünmemiştir. Bilemiyorum ama açık ara hiç sevmediğim hatta huylandığım için kitabı kapatmama neden olan öyküydü.

    “Aksak Ritim” bana göre çağın en büyük sorunlarından birisine değiniyor. İntihar konusunu farklı bir bakış açısıyla ele alıyor. Düşündüren, etkileyen, sorgulatan öykülerin başında geliyordu. Yazarın bu noktada güzel bir gözlemci olduğu sonucuna da vardım.

    “Kusursuz Ayrılık” sevgilisinden ayrılmak isteyen ama bir türlü ayrılamayan bir adamın hikayesi. Aslında sevgilisinden ayrılmak yerine sevgilisinin kendisinden ayrılmasına neden olmayı istiyor ama işler öyle bir karışıyor ki hiç istemediği bir durumun içine düşüp köleleşiyor. Orijinal olduğunu söyleyemem sanırım. Benzer temalar filmlerde veya dizilerde daha önce de karşıma çıkmıştı.

    “Yaktın Bizi Kasparov!” Gelecek Gibi bölümünün ilk öyküsü. Edgar Allen Poe alıntısıyla bizi selamlıyor. Yapay Zeka ile insanın arasındaki savaşa göz kırpıyor ama farklı bir yoldan yapıyor bunu.

    “Sakin Ol ve Algoritmaya Güven” Bugün yaşadığımız dünyanın nostalji olduğu ama çok çok eski bir nostalji olduğu düşünülerek yazılmış bir öykü. Hayat geliştikçe daha robotik ve sığ bir hâl alınca insanların hissedebilecekleri üzerine yazılmış bir öykü.

    “Hayatımın Rolü” siyasi bir öykü olmasına rağmen incelikle kurgulanmış ve insanın kafasına şüphe sokan türden bir öykü. Bu öyküyü de beğendiklerim arasında rahatlıkla sayabilirim. Belki bazı yerleri biraz uzatılmıştı ama bunlar taş çatlasa üç-beş cümleden öteye geçemezdi. Kurgu, tasarı, eleştiri, son bakımından en başarılı öykü olarak görüyorum.

    “İstanbullu” öyküsü ele aldığı konu bakımından temelde güzel olsa da bende bir yarım kalmışlık veya eksiklik hissi oluşturdu. Dikkat çekici noktalar elbet vardı ama bize öyle enteresan bir şey de sunmuyor.

    Uzun lafın kısası öykülerinin yarısı gerçekten insanı etkilerken diğer yarısı o kadar ilgi çekici değildi. Fazla risk alınmamış, güvenli sularda yazılmış bir eser gibi geldi. Aslında daha çok beğenmediğim kısım sanırım verilmek istenen mesajın çok ortada olması ve kendisini fazlasıyla ortaya koymasıydı. Bazı öyküler sadece o konudaki mesaj için yazılmış havasında duruyordu bu sebepten. Düşünmeye iten ve sorgulama yaptıran öyküleri bu yüzden daha hoşuma gitti. Teraziye koyunca da ortalama bir kitap diyebilirim. Öykülerin neler anlattığına yuvarlak olarak değindim ki yarın yazarın kitabını almak isteyenler nasıl bir kitapla karşılaşacaklarını az çok bilsinler diye. Bana kalırsa okuduğum çoğu yazardan iyiydi. Her tarzı deneyerek kendisini geliştirmekte olan bir yazar izlenimine kapıldım.
  • Selamun aleykum,uzunca bir aradan sonra nihayet okuma eki'mle geri geldim.. hakikaten ne çok özlemişim elde kitap tutmayı , onlara zaman ayırmayı.. hakikaten ne kıymetli şeymiş okumak ne değerliymiş.. Insan kaybetmeden anlayamıyor birşeyin değerini .. buna kitaplar da dahil. Sanki yıllarca görmediğim bir ahbabımı görmüşüm gibi bir sevinç var içimde. Aman Ya Rabbim! Nasıl sevinç anlatamam. Bolca özlem gidermeli bir zaman olsun istiyorum bu araları;ama öyle çabukca bir kitabı bitirip de öbürüne atlamalı değil tabiri caizse sindire sindire okumak istiyorum. Işte bundandır ki uzun aranın başlangıç kitabını Efendimiz asm.ı anlatan nadide bir eserle yapmak istedim.

    Sevgi ile ve bolca okumak ile kalın.

    Peygamberimizin Hayatı Salih Suruç Humre Gazale