• Onun adı FRIEDRICH NIETZSCHE!

    Beni düş kırıklığına uğratan kendimden başkası değil.'

    -Franz Kafka

    Nietzsche'yi kendi gözümden yazayım. Küçüktüm, yalnız, hemcinslerimden uzak, insanlardan uzak, kenara çekilir dini kitapları okurdum. İnsanlar beni bir öcü gibi görürdü. Ama tatlı bir öcü, öyle ki yanıma sokulur beni dinlerlerdi. Bazen sanki başka bir gezegenden gelmiş hissine kapılıyordum, hiçbir şey beni etkilemiyordu. Sahiden hissedeceğim zamanlar yakındı...
    Babamı(Carl Ludwig Nietzsche) özlüyorum. Aslında sadece onu özlüyorum. Ona ihtiyacım var... öldü biliyorum, bir çiçek ölür, bir tavşan ölür ve bir insan da ölür. Evet babacığım, Tanrılar da çürür. Tanrı'yı biz öldürdük!

    İnsanca, Pek İnsanca kitabı Nietzsche'nin kitaplarında bulabileceğiniz en yalın kitaplardan biridir. Anlatım biçimi ikili diyaloglar gibi gelişmiş. Aforizmaları birden fazla düşünceye ve düşündürmeye yer vermiştir. İnsanca... bu isim insani duygular ve sorumluluklara dikkat çekmek için verilmiştir. Ekleme, 'Pek' pek insanca, hatırlatma! Donk donk donk!

    Kitap içerisinde 638 aforizma bulunmaktadır. Nietzsche öyle güzel bir havada belirtmiş ve düşündürmeye sürüklemiş ki. Her bir aforizma sonrası uzaklara dalıyor, düşünmeye ve kafa yormaya başlıyor olacaksınız. Bazıları sizi geçmişe, bazıları nefrete, bazıları kitabı kapatmanıza neden olacaktır.


    Birçok kişinin aklında şu soru var: 'Nietzsche neden kadınları yadırgıyor?' sahiden öyle mi? Böyle mi düşünüyorsunuz? Öyleyse kısaca bilgilendirme yapalım.

    Nietzsche babasını genç yaşta kaybetmiştir. Bu sebeple ailede egemen olan kadınlar (anne, kız kardeşi, teyzesi...) bu nedenle kadınlara karşı mesafeli, asabi ve zayıf olarak bilinir. Nietzsche, bunun yanı sıra birçok kadının üzerinde ilgisi olmasına rağmen bunu umursamaz, pasif kalarak geçiştirir. Kız kardeşi Elisabeth'ten ve annesinden(Franziska Oehler) nefret eder, ama bu nefret sadece dışavurum ile gösterilir. Oysa içerisinde müthiş bir duygusallık ve sevgi barındırır. Nietzsche'nin annesine yollamış olduğu bir mektupta: ''Kendime karşı en derin aykırılığı ve içgüdülerimin haince alçaklığını içimde aradığım zaman, orada hep annemi ve kız kardeşimi buluyorum, en acız olduğum anları... Çünkü o zaman zehirli solucanlara karşı koyabilecek gücüm olmuyor... Psikolojik eşgüdümünüz, böyle bir öncel uyuşmazlık düzenini mümkün kılıyor. Ama aslında ebedi dönüş için annem ve kız kardeşimin her zaman en büyük engeli teşkil ettikleri kanısında olduğumu itiraf ediyorum.'' Tek bir söz ile...

    Bir kalp taşımak incelik ister.
    Ağırlık taşıyanlara bunu anlatamazsınız.

    -Cemal Süreya

    “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

    Evet evet, hemen onun adı gelir. Lou Andreas Salome... Nietzsche'yi kadınlar üzerineki durumunu Stalin'e benzetiyorum. Ölen karısının mezarında, ''İnsanlığa olan azacık sevgim onunla birlikte gömüldü...''

    Nietzsche ve Salome, 1882 yılında arkadaşlık yapmaya başladı. Din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche, tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. Peki neden bu kadar yakın görüşlü ve ikili sohbetlerden haz duyan bu iki kişi, pardon Salome bu teklifi geri çevirdi? Şüphesiz ve emin olmanız gereken bir şey varsa, Nietzsche'nin kadınlara olan tespitlerinin en büyük etkeni Salome'dur.

    Salome için, evlilik sevginin katilidir. Arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzsche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini reddeden Salome, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti.

    Not: Sigmund Freud'u da terslemiş Salome, belki de tarihinin en 'narsist' kişiliklerinden biriydi.



    Evet, şimdi en güzel yere geldik. Nietzsche ve sınıftan seçtiği bir öğrencisi(ED) ile, Fransa'dan gelen (Rachelle Riva) gazeteci ile birkaç soru üzerinde bir diyalog yapacağız. Burada hayal gücünüzü kullanacağım.

    Not: Nietzsche'nin kitabından seçilmiş tespitler ve ED(benim) özgün cümlelerim ile yazılmıştır.


    Riva: ''Sayın Nietzsche ve Ed, sizce yalan nedir?''

    Nietzsche:'' Basit durumlarda her şeyi doğrudan söylemek daha avantajlıdır. Çünkü bir yalanı sürdürebilmek için, yüzlerce yalan daha söylemek gerekir.''

    ED:'' Yalan geniş bir konudur. Sayın hocamın dediği gibi, sıkışık durumda olmadığımız sürece olanı olduğu gibi aktarmak gerekir. Özellikle saygı duyduğunuz, karşılıklı güven hissiyatını aldığınız bir kimse ise. Söylenmiş doğrudan bir yalan, yalanı devam ettirecek 100 alan bulmaktan iyidir.''

    Riva:''Genel bir konu ama mümkünse kısa bir cevap istiyorum. Kişi neyi sözünü verebilir?''

    Nietzsche:'' Eylem sözünü verebiliriz, ama duyguların sözü değil; çünkü duygular istenç dışıdır. Birini sonsuza dek seveceğine ya da ondan nefret edeceğine söz veren herhangi biri, kendi gücünün dahilinde olmayan bir şeyin sözünü vermiştir.''

    ED:'' Kişi tutabildiğini düşündüğünün aksine, tutamadığının ve bazen de verdiği sözün arkasında duramadığı sözlerin sözünü verebilir. Verebildiği tek söz, yerine getirmedikleridir.''

    Riva:''Peki, sizce günümüz ve gelecek dünya düzeni için yasaklanmış cömertlik size ne çağrıştırıyor?''

    Nietzsche:'' Dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.''

    ED:'' Günümüz için bilmem ama, gelecek nesil bu terimin çağrışımı için bile kafa yormayacaktır. Cömertlik yok olmaya mahkum, bu çok açık. Cömertlik diye bir kavram nesli tükenmekte olan bir bensevi.''

    Riva:'' Güncel bir soru sormak istiyorum. Üzgünüm, susadım da. Tamam, tekrardan alalım. Mucizevi eğitim hakkında ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Kişi, bir Tanrı'ya ve onun hakkındaki endişelere inanmaktan vazgeçtiği andan itibaren, eğitime gösterilen ilgi büyük bir yoğunluğa ulaşacaktır; tıpkı tıp sanatının ancak mucizevi tedavilere duyulan inanç yok olduğu zaman gelişmesi gibi.''

    ED:'' Eğitim görecelidir. Eğitim, korkulan inançların yok olması ile başlar. Kişi özgür kaldığı sürece korkusuzdur. Hayal edebildiği kadar da erişmesiz. Korkunun olduğu yerde mucizevi eğitimden söz etmek pek mümkün değil. Aslında bakarsanız, korkunun olduğu yerde mucizeden söz etmek mümkün değil!''

    Riva:''Peki ya bilimin geleceği?''

    Nietzsche:'' Zararlı ve tehlikeli sonuçları bilimsel bilginin yardımıyla önlenebilir. Eğer üstün kültürün bu gereksinimi yerine getirilmezse, insan gelişiminin gelecekteki seyri hemen hemen kesin bir şekilde öngörülebilir.''

    ED:'' Bilimin geleceği, geçmişten pay çıkartılarak ilerleyebilir. Bilim, insanoğlu için vazgeçilmez ve çok daha fazla üzerinde durumlası gereken bir daldır. Ancak herhangi bir konu üzerinde bile gereğinden fazla durulmalı.''

    Riva:'' Birinin lehine, büyük olanın lehine önyargı terimini nasıl açıklarsınız?''

    Nietzsche:'' İnsanlar, büyük ve dikkat çekici olan her şeyi açıkça abartırlar. İnsanlar, alışkanlıktan dolayı kendilerini güç isteyen her şeye tabi kılar.''

    ED:'' İnsanın temelinde bu var. Önyargı genellikle ahlaki yoksunluktan veya düşünülmeden bir kanıya varmakla meydana gelir. Büyük ve dikkat çekici olanın söylemini benimser ve irdelerler.''

    Riva:'' İyi niyetli iki yüzlülük?''

    Nietzsche:'' Başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyaç vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.''

    ED:'' Sayın hocama katılıyorum. İyi niyet çoğu zaman kazanım sağlamamıştır, bunu açıkça göstermek bile ters tepmesine yarayacaktır.''


    Riva:'' Zevkli bir konu başlığımızla devam edelim. Yo yo, sadece 4 sorum kaldı. Mahcubiyete karşı ne söylemek istersiniz?''

    Nietzsche:'' Aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.''
    .
    .
    Riva:'' Sayın ED? Bay Nietzsche'yi izlemeyi bıraksanız. :)''

    ED:'' Pardon, :) Sayın profesöre katılıyorum. Ne diyebilirim ki, birine yapabileceğimiz en büyük fenalık birini olduğundan fazla övmektir.''



    Riva:'' Peki bay Nietzsche, birkaç tavsiye isteyeceğim. Konuşma taktiği üzerine ne söyleyebilirsiniz?''

    Nietzsche:'' Biriyle yaptığımız bir sohbette, eğer muhatabımıza karşı nüktedanlığımızı ve cazibemizi tüm görkemiyle sergileme imkanı bulmuşsak onu en iyi biçimde alt etmişizdir.''

    ED:'' Bay Profesör, tespitlerinizle hayran olmamak elde değil. (Gülüşmeler) Evet, diyebileceğim o ki, birini argo veya hakaret ile alt etmeyi denemektense, cazibemizi onun üzerine yıkmalı ve onu sessizce tuzağa çekmeli. Yıkılacağından adım gibi eminim.''

    Riva:'' Aşırı yakınlığı tanımlar mısınız?''


    Nietzsche:'' Eğer biriyle aşırı bir yakınlık içinde yaşarsak, çıplak ellerimizle her defasında iyi bir oynmacılık yapmak zorundaymışız gibi durum söz konusu olur.''

    ED:''Aşırı yakınlık, her zaman bir şeyler kaybettirir. Hatta çoğu zaman, benliğimizi aramak zorunda kalırız.''

    Riva:'' Son soru, bir evlilik yaparken kendime sorabileceğim tek bir soru olursa, bu ne olurdu?''

    #35142148

    Aynı kanaatteyim.

    Keyifli okumalar.
  • -SPOİLER-
    Kitap için anarşizmi anarşistlerden daha iyi anlatan, kapitalizmi de sosyalistlerden daha iyi eleştiren kitap desem yanlış olmaz. Sıradan bir roman veya ütopya değil adeta bir siyaset resitali var. Bir yanda mülkiyetin, hiyerarşinin, devletin ve otoritenin olmadığı Anarres; diğer yanda devletin kapitalist veya sosyalist tarzda örgütlendiği Urras...Ne anarşizm kusursuz resmedilmiş ne de devletçi sistemler yerin dibine sokulmuş. Aksine yanlışlarıyla ve doğrularıyla 2 farklı yaşam da gözler önüne serilmiş. Anarşist dünyada da yiyecek treni gecikince insanlarla yiyeceğini paylaşmaya yanaşmayanlar oluyor. Çünkü hayatta kalma iç güdüsü bazen toplumculuğa yenilebiliyor.

    Anarres'te mülkiyet yok. Hatta öyle bir yok ki aitlik eki yok. Annem, babam, odam yok. Anne, baba gibi kelimeler kullanılıyor. Çünkü her aidiyet aynı zamanda tahakkümü ve bireyciliği getiriyor.

    Cinsiyet ayrımı sadece biyolojik düzeyde. Toplumsal tabular yok. Kadınlar da iş hayatında aktif. Evlilik ise yok. İsteyen bir eş bulup onunla yaşayabiliyor ama devlet olmadığı için bugün anladığımız düzeyde bir evlilik oluşmuyor. Cinsellik tabu olmadığı, kadın bedeni de utanılacak bir şey olmadığı için Anarres dilinde küfür yok.

    Toplumsal dayanışma had safhada ve kişilerin yapacağı işler bir bilgisayarla ayarlanıyor. Belirli periyotlarda işler değiştiriliyor ki o kişi işten sıkılmasın ve yapılan iş konusunda haksızlık olmasın. Herkes işlere katılıyor. Tembellik hakkı var fakat toplumda bilinç öylesine çok ki bunun bencillik olacağını düşünerek işlere katılmazlık yapmayı minimuma indiriyorlar. Elbette toplumdan uzakta yaşamak da mümkün. Bu durumda kişi uzaklara gider ve toplumla bağını koparır.

    Özel mülkiyet olmadığı için hırsızlık, hırsızlık olmadığı için de hapishaneler yok. Hırsızlık dışında bir suç işlenirse o kişi toplumdan soyutlanarak cezaya çarptırılıyor. Askeriye yok çünkü hiyerarşi yok. İşte kendilerine Odocular diyen ve 150 sene evvel isyan eden ve Urraslılarca kendilerine yaşamaları için Anarres gezegeni verilen grubun hikayesi bu.

    Fakat bu gezegende her şey kusursuz değil. Açlık tehlikesi her zaman var. İşler sürekli değiştiği için uzmanlaşma ve verimlilik sınırlı. Hatta devlet kurumlarının yerini bir nevi Odoculuk felsefesine sıkı sıkıya bağlı gelenekçilik almış. İşte gizli bir bürokrasinin doğduğunu gören fizikçi Shevek, çalışmalarının burada yayımlanmayacağını anlayarak Urras'a yolculuk eder. Urras'ta ise bambaşka dünya vardır. Paranın ve mülkiyetçiliğin olduğu, kadınların erkekler kadar iş hayatında aktif olmadığı, sosyal sınıfların olduğu fakat bolluk içindeki bir gezegen. Shevek burada özel odalarda tutulur, çalışmalar yapmasına izin verilse de kentin çok dışında çıkarılmaz ama gazetelerden öğrendiği kadarıyla bu ülkede ve bu gezegende de birileri özgürlük için mücadele vermektedir. Bu gösterilere katılan Shevek oradaki devlet zulmünü görünce özgürlüğün zenginlikten önemli olduğunu anlar.

    Aslında kitabın amacı sorgulatmaktır. Anarres'te isteğe bağlı doğal bir çalışma varken; Urras'ta zorlamaya dayalı bir çalışma vardır. Ama nasıl olur da zorlamaya dayalı çalışmayı kabul eder insanlar? Madem bugün kapitalist sistemlerde bu kadar hata var, nasıl olur da o yerlerde bu sistemler devam eder? İşte bunu her satırda hissettirir Ursula K. Le Guin. Yokluğu paylaşmak mı? Varlıkta bile ayrışmak mı? Dayanışma dışında hiçbir şeyi olmayanların özgürlüğü mü yoksa her şeyi olduğu halde daha çok kazanmak için sürekli diken üstünde kalanın gizli esareti mi?
  • Bugün güzel bir güne uyandık..Her zaman ki ağacın altındayım:)Size H
    her zaman ki ağacımızı anlatmak istiyorum:Üniversite de birinci yılımızdı..Her şey vardı da paramız hep sınırlıydı😊Arkadaşlarla eve dönerken coşkuyla"Hani şu filmlerde,dizilerde ki jön kişi lüks bi yere girip -Her zamankinden lütfen! diyor ya..Keşke bizim de olsa öyle bi mekanımız" dedim..Gülüştük..A.gül ciddiyetini takınıp:"Bunlar hep kapitalizmin oyunları!Şurada ki ağacı görüyormusunuz?Gidelim onun gölgesine oturalım ve o bizim her zaman ki ağacımız olsun."dedi.Kimse itiraz etmedi:))O günden beri o ağacın altında lak lak eder,piknikler yaparız..Şimdiler de o ağacın verdiği huzuru ne insanlar ne de artık gidebildiğimiz lüks mekanlar vermiyor..Demem o ki insan her istediğine ulaşınca değil mevcut şartları iyi değerlendirince mutlu olabiliyor..Her zaman ki ağacın hikayesi de böyle işte..Gölgesinde uçuyorduk ucu bucağı olmayan hayallere, ve tadıyorduk uğruna nice şiirler yazılmış olan Hürriyeti hayallerde...Dostluk aşkın kanatsız hâliymiş..Iyi ki var dedikleriniz hayatınızdan eksik olmasın,uzaklara gidip sizi merak içinde bırakmasın..Bütün  güzel dileklerimi sizin için gönderiyorum güzel insanlar..iyi ki varsınız..😊
  • Bir sabah güvercini uzun uzun ve boğuk öttü. Dağlar bu ötüşü alıp defalarca yankıladı, uzaklara taşıdı, öyle ki bu sesin ne kadar dağ ve çukurdan geçeceğini merak ederdiniz.
  • ne hüzünlü bir kelimedir,
    şu ayrılık.
    mümkünü yok,
    hiç bir iyi cümleye yakışmaz.
    ya gözleri uzaklara taşır yuvasından
    ya eğer boynu
    düşürür omuzlara kadar.
    ve öyle bir üşütürki benliği
    karanlık denizlerin dibi gibi soğuk.

    bir sessiz rüzgardır ayrılık.
    açık bırakılmış bir pencereden
    yarım aralanmış bir kapıdan
    vakitsizce dalan.
    ve her insan en az
    bir tane ayrılık taşır kalbinde.
  • biz, zaman kırıntıları,
    zaman sinekleri,
    tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
    ve lüzumsuz görenler artık
    bu aydınlıkta kendi gölgelerini!
    sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
    siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
    sanki hiç görmedik birbirimizi,
    sanki hiç tanışmadık!

    dünya bize öyle kapattı kendisini...

    neye yarar hatırlamak,
    neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
    hatırlamak geçmiş şeyleri,
    bu beyhude akşam bahçesinde
    kapanırken üstümüze böyle
    zaman çemberi
    hatırlıyor yetmez mi
    güneşe uzanan ellerimiz!

    aynalar sonsuz boşluğa 
    çoktan salıverdi çehremizi,
    yüzüyoruz,
    ipi kopmuş uçurtmalar gibi.
    biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
    birdenbire bulanlar içlerinde
    gülüncün sırrını,
    ne kadar benziyoruz şimdi,
    aynı tezgâhtan çıkmış testilere
    bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!

    baksak aynalara
    tanır mıyız kendimizi,
    tanır mıyız bu kaskatı
    bu zalim inkârın arasından
    sevdiklerimizi.

    ben zamanı gördüm,
    içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
    bir mezar böyle kazılırdı ancak,
    yıldırımsız ve baltasız,
    bir orman böyle devrildi!
    ben zamanı gördüm,
    kaç bakışta bozdu hayalimi,
    ve kaç düşüncede!
    ben zamanı gördüm,
    şimşek gibi bir ânın uçurumunda.

    kim tanır bizi şimden sonra,
    aydınlığı kıt gecemize
    misafir olanlardan başka;
    kuru tahta üstünde bizimle
    paylaşanlar günlerimizi
    ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
    ancak tanır bizi
    mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
    akşamın tek bir ağaç gibi
    dal budak saldığı sular
    çocukluk rüyalarının bahçesi!
    sakın kimse el sürmesin dallara,
    yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
    benim uykum boyunca!

    ben zamanı gördüm,
    devrilmiş sütunları arasından
    çok eski bir sarayın
    alnında mor salkımlar vardı
    ve ilâhlar kadar güzeldi.
    uçmak için kanatlanmayı bekleyen
    yavru kuş gibi doğduğu kayada
    ben zamanı gördüm
    çırpınırken avuçlarımda.

    bak martılar kanat çırpıyor sana
    bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
    yelkovan kuşları yalıyor suyu,
    sen ki bakışından yumuşak bir yaz
    gülümser en yeşil gecesinden
    ve sesin durmadan, durmadan örer,
    yıldız yosunu bir uykuyu...
    bak, martılar kanat çırpıyor sana.

    süzülen yelkenler var enginde,
    dalgalar var, güneş var.
    güneş ayna ayna, güneş pul pul
    güneş saçlarınla oynar
    omzundan tutar giydirir seni,
    sırtında tül olur belinde kemer
    boynunda inci
    ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
    birden tanrılaşırsın genç adımlarında
    mevsimler önünde çözer yükünü
    bahçeler yığılır eteklerine!
    rüya ile
    hayal arasında
    hayal ile
    hakikat arasında
    yalnız sen varsın!
    gece ile
    gündüz arasında
    güneşle
    göz arasında
    yalnız sen varsın!

    niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
    ellerinin mesut işaretlerinden
    daha güzel doğardı eşya!
    daha zengin olurdu aydınlık
    kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
    sular başka türlü akardı
    sert kayalardan göklere doğru
    büyük, mavi, aydınlık sular!

    eğilme sakın üstüne
    kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
    ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
    durmadan çukurlaşan bu aynada!
    bilinmez hangi uzaklara götürür seni
    dudak dudağa öpüştüğün hayal!
    sokma güneşle arana,
    imkânsızın parıltısını!
    ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
    değişmenin ebedî olduğu yerde
    güzeldir hayat!

    ne kadar uzak, uzak
    yollardan gelir bize
    ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
    keder durmadan çiçek açar içimizde.
    ne çıkar unuttuk hepsini!

    biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
    yıldızların amansız çarkına
    ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
    bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
    bahçelerde hâlâ güller açar mı,
    bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
    şarkılar masallar var mı?
    gece ile gündüz,
    acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
    uykusuzluktan harap göz, 
    öpüşen dudaklar,
    çözülmeye razı olmayan eller var mı?
    ayrılık var mı gurbet var mı?
    biz beyhude yere gecikenler,
    çoktan bitmiş bir yolun ucunda
    bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
    ne yapar ne eder,
    gidip de gelmeyenler,
    beyhude bekleyenler!
    biz ayın çıplak arsasında
    savrulan zaman kırıntıları

    nerden bilelim bunları

    Tanpınar ⚘
  • Ah zalim insanlar! Bozduğunuz bu dünya düzeninin ve geride bıraktığınız gözü yaşlı, saf ve temiz insanların vebalini nasıl ödeyeceksiniz?

    Çaresizlikler bu kadar zalimce nasıl iç içe girebilir?

    Muazzez gibi saflığın timsali olmuş kızlar nasıl olur da bu kadar hoyratça harcanabilir?

    Yusuf gibi gözü pek, korkusuz insanlar nasıl olur da gözlerinin önünde cereyan eden olaylara bu kadar lakayt ve yabancı kalabilir? Basitçe örgülenen oyunun nasıl olur da farkına varamaz?

    Ve ben kendi kendime böyle acı çektiren ve beni gözyaşlarına boğan bu kitabı nasıl olur da bu kadar çok severim?

    Sorular... sorular... arayışlar... Sanırım ömrüm arayışla geçecek...

    Yukarıda yer alan satırları kitabı bitirir bitirmez kitabın arkasına not olarak yazmıştım. Hatta bu yazıyı yazdığım tarih; 28 Kasım 2017 saat 01.50 idi. Ama ben inceleme yazmayı içimden gelmediği için bu güne kadar ertelemiştim. Bu gün yazmak istedim.

    Neyse... Kitabımızın meşhur Yusuf karakteri acı bir olay sonucunda, yetim ve öksüz kalmış, kaymakam tarafından evlatlık edinilmiş, köyünden uzaklara hiç alışık olmadığı ortama götürülmüş ve yepyeni bir hayatın içerisinde buluveren bir şahsiyet olarak gösteriyor kendini.

    Yusuf'umuz aynı zamanda karizmatik, cesur ve yiğittir. Bir o kadar saf ve yufka yüreklidir. Öyle saftır ki yanı başında çevrilen tezgahı göremez ve zamanla kendini büyük bir cenderenin içerinde buluverir. Yusuf'un yaşadıkları günümüz macera-aksiyon-gerilim tarzı filmleri aratmaz niteliktedir.

    Son olarak bu kitabın yazarı Sabahattin Ali hakkında bir kaç söz söylemek istiyorum. Yusuf'un yaşadığı, ülkemiz topraklarında herhangi bir kasabadan farklı olmadığını düşündüğümüz yerde filizlenen olaylar silsilesini ve hiç ummadığımız kadar farklı karakteri derinlemesine ve detaylı bir şekilde ayrıntılı tahlil ve betimlemelerle aktarmış ki sanki oradaymışız hissiyatı yaşatıyor bize Sabahattin Ali. Ayrıca kitabı okuduktan sonra öyle çok düşünüyor ve hayatı sorguluyorum ki bu gerçekçiliği ve roman anlatımındaki üslubuna hayran kalmamdan kaynaklanıyor.

    Günümüzde yazılan romanlardan daha çok okunan ve üzerinde konuşulan etki bırakması sebebiyle de Sabahattin Ali'nin ne kadar etkileyici ve iyi bir yazar olduğunu göstermesi açısından da manidardır. Ve o beklenmedik ölüm. Ah o zalim ellerin kurgusundan kurtulabilseydi de daha uzun seneler bizlere denemeler, hikayeler, romanlar, söyleşiler, makaleler aktarabilseydi. Zamansız ayrılışına en çok üzülenlerden birisiyimdir sanırım. Hani diyorum ya yaşasaydı da amcam veya dayım olsaydı o kadar da kendime yakın hissetmişimdir.

    Özel bir yazarın özel bir kitabıdır. Her yaştan her kesimin kendisine pay çıkarabileceği yerler olacaktır Kuyucaklı Yusuf'ta. Herkese keyifli okumalar...