• Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • Beyaz mantolu adam

    Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu.
    Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu.
    Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu.
    Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da
    kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için
    dilenirken de başarısızdı.

    Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte,
    başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime
    benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı
    bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman
    kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık
    satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu.

    Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve
    hemşehrisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü
    taklidi yapabilirdi; fakat, konuşmadığı için, bu bakımdan da başarı kazanması
    oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti.
    Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar
    çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere
    karşı uyaran ve ağaç gövdelerine sarılan gazetelerin ve makbuz mukabili
    iyilik işleriyle uğraşanların yoğunlaştığı sırada; onu sakat sanan başörtülü ve
    çarşaflı kuru bir kadın, bu gönülsüz dilencinin avcunu çevirerek içine
    biraz para koydu.

    Belki de o sırada oldukça yüksekte duran güneş yüzünden gözlerini
    kırpıştırdığı için paraya bakmadı; belki de gözü, caminin iç avlusunda
    oynayan çocuklara takıldığı için avcunu kapamayı unuttu.
    Bütün bunlar, günün ilk hayırseveri biraz uzaklaştıktan sonra olmuştu.
    Kadın onun yüzüne bakarken, bilerek ya da bilmeyerek hiç oynatmamıştı gözbebeklerini. Bu yüzden ilk müşterisi onu kör sanmıştı.
    Avcuna düşen başka bir paranın sesiyle kendine gelir gibi oldu:
    Kendisi gibi elbisesi yırtık, sakalı uzamış bir adam gördü başını kaldırınca.
    Sonra, eski bir halıdan yapılmış torbasını sinirli hareketlerle karıştırarak
    bozuk para çantasını arayan genç kız çıktı karşısına;
    büyük bir para elini ağırlaştırdı, öteki bütün paraları kapadı.

    Kucağındaki kundak çocuğuyla karanlık bir kadın çömeldi yanına.
    Bir süre, iki leke gibi, duvara dayalı durdular. Sonra, açık leke avlunun
    ortasına doğru yürüdü. Kırmızı cüppeli ihtiyarın kulübesinden bir baston
    uzandı bacaklarına; neredeyse düşecekti.
    «Beni gölgeye götür delikanlı,» diye söylendi ihtiyar, aksi bir sesle.
    Kulübesi, tekerleklerin doğrultusunda itilince, «Oraya değil,»
    diye tepindi kırmızılı müneccim ve dışan çıktı; istediği yöne çevirdiler tekerlekleri.
    İhtiyar, kulübesinin açık yanını hırsla örttü; başka bir duvarından küçük bir
    pencere açtı. Oradan öfkeyle baktı avluya.
    Gölgede bıraktı ihtiyari; gitti duvara yaslandı ve paralarını seyretti.

    «Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye?»
    Şişman bir adam duruyordu yanıbaşında:
    «Bir iş verilse çalışmazsın.» Şişmanın yerde duran bavuluna baktı,
    iki eliyle tutup kaldırmaya çalıştı yükü; başaramadı.
    Sonra bir hamal gördü uzakta, becerikli. Onun gibi yaptı.
    Çömelerek sırtını bavula dayadı, sapı kavradı; olmadı.
    Şişman adamın da yardımıyla yüklendi sonunda.
    Yolda, «İki buçuk liradan fazla vermem.» dedi ince sesiyle şişman.
    Yanyana yürüdüler. Rıhtıma yaklaşınca sırtındaki yükle birlikte yere çöktü.
    Bavul sahibi durdu ve bir süre kararsız kaldı; sonra uzattı parayı.
    Galiba ona biraz acımıştı. Vapura da girebilirdi ayrı bir ücretle;
    fakat, hamallar örgütünün duvarını yaramadı. Sonra, vapur iskelesinin
    duvarında dilendi biraz. Yeniden yük taşıma ihtimali belirince caddeye
    doğru itildi. Biraz hırpalanmıştı, hafifçe sallanıyordu olduğu yerde.
    Onu, günün bu saatinde sarhoş olmakla suçlayanlar çıktı; gene
    de oldukça iyi iş yaptı. Sonra gene bavul, sandık filân (rıhtıma kadar).
    Onu sağlam sayanlarla sakat sananlar arasında gitti geldi.
    Belki daha çalışacaktı. Fakat, iyi giyimli bir bay, ona para vermek için tam elini
    cebine soktuğu sırada, yanlarından geçen bir kadının kucağındaki
    çocuk bu kılıksız adama bakarak ağlamaya başlayınca parayı beklemeden
    yürüdü; hemen karşı kaldırıma geçti.

    Cami avlusuna gelince bir kemerin altına girdi, loş ve serin duvarın dibinde
    parasını saydı; sonra karşı duvardaki simitçiye bütünletti, biraz da bozuk para kaldı.
    Yürüdü, kalabalık bir sokağa çıktı; insanların arasına karıştı yeniden.
    Yorgun ve terli iki hamalın ortasında duran oymalı, yaldızlı büyük bir boy
    aynasında kendini seyretti: Ceketi yoktu, gömleği parça parçaydı.
    İstemeyerek iki serserinin kavgasına karıştığı, onlara aracılık ettiği bir sırada
    yırtılmış olan gömleğinin parçalarını üstüste getirdi aynaya bakarak;
    pantolonunu tutan ipi çözdü, daha sıkı bir düğüm attı.
    Sonra aynayı götürdüler; yırtık pantolonunu ve çorapsız ayaklarına geçirmiş
    olduğu lastikleri seyredemedi. Yavaş yavaş yürüdü; dar ve kalabalık sokaklardan,
    dar ve kalabalık sokaklara geçti.

    Yürüyen insanların gürültüsüne sokak satıcılarının sesleri katıldı.
    Sonra satıcılar, belirli ve sabit yerler almaya başladılar kaldırımlarda:
    Önce kısa ayaklı tezgâhlar göründü; tezgâhlar yükseldi, sırıklar ve
    tentelerle donandı. Güneş ve binaların üst katlan kayboldu; sıcak azaldı
    ve sokakların üzerinde yürüyecek yer kalmadı. Nereye asıldıkları belli olmayan elbiselerin ve kumaşların arasına sıkıştı; durmak zorunda kaldı.

    Rüzgarın ya da gelip geçenlerin salladığı beyaz bir manto süründü yüzüne.
    Uzun ve aydınlık bir manto. Kloş etekli, kocaman düğmeli
    bir hayalet; geniş yakalı, serin. Hafif bir rüzgâr çıktı; iri yan, esmer ve
    görünüşü taşralı satıcının elbiselerini belli belirsiz dalgalandırdı.
    Yalnız beyaz manto kımıldamadı; ağır bir kumaştan yapılmış
    olmalıydı. Bir süre durdular mantoyla karşılıklı. Onu seyreden satıcı,
    sessizliği bozdu sonunda: «Ne o? Satın mı alacaksın?» Karşılık vermedi. Gülümseyerek yere tükürdü satıcı; yüzünde yarı kurnaz, yarı ilgisiz
    bir ifade vardı. Önce satıcıya, sonra tekrar mantoya baktı;
    elini cebine soktu. «Dur bakalım, bir giydirelim hele.»
    Çevresine bakındı satıcı, oyuna katılacak birilerini aradı.
    Karşı kaldırımdaki küçük meyhaneden bir adam izliyordu onları;
    dirsekleri tezgâha dayalı, elinde birası, gülmeye hazır bekliyordu.
    Başka ilgilenen yoktu. Manto vücuduna yapıştı. Satıcı hızla çevirdi onu;
    etekler dönerek açıldı. Meyhanedeki adam bu kadarını beklemiyordu;
    birden gülmek zorunda kaldığı için ağzındaki bütün birayı ileri püskürttü.

    Satıcı kendine geldi:
    «Kadın mantosu bu, hemşerim; sana olmaz.»
    Mantoyu aceleyle çıkarmak istedi müşterinin üstünden.
    Satıcının elini itti yavaşça; mantonun içinde, telaşla pantolonunun
    cebini aradı. «Çok pahalı, sen alamazsın,» dedi satıcı son bir çabayla.
    «Yüz elli lira. Kadın mantosu. Deli misin sen?»
    Satıcıyı dinlemiyordu. Bütün parasını uzattı bir top halinde.
    Satıcı yığını açtı istemeden; önce içindeki bozuk paraları ayırdı,
    sonra kağıt paraları saydı.
    «Kırk beş lira,» dedi sevinçle. «Dünyada olmaz. Çıkar mantoyu.»
    Çıkarmadı. «Yüz yirmi beş lira maliyeti var,» diye tepindi satıcı.
    İlgilenmiyordu satıcıyla. Eteklerinin nereye kadar indiğine bakıyordu:
    Ayak bileklerine geliyordu neredeyse.
    «Gülünç olursun,» diye diretti satıcı.
    «Yüz liraya verdik diyelim. Nerede para?»
    Meyhanedeki adam kendine gelmişti. Göğsündeki sancı geçmişti.
    Fakat gülmek de gittikçe zorlaşıyordu. Bununla birlikte, satıcıyı tuttuğunu
    belirten gözlerle izliyordu olayı. Satıcının neşesi kaçmıştı;
    sadece, durdurulması güç inadı kalmıştı ortada.
    «Otuz lira daha ver öyleyse,» dedi. «Başına geleceklere de karışmam.»

    Beyaz mantosuyla topuklarının çevresinde döndü; ilk defa
    gülümsedi çevresine bakarak. Sonra, sanki bir daha hiç
    gülümsemeyecekmiş gibi mahzunlaştı birden.
    Meyhanedeki müşteri, olaya sırtını çevirdi. Satıcı yalnız kalmıştı.
    «Allah belânı versin,» dedi. «Al şu pis bozukluklarını da.»
    Mantonun cebindeki eli çıkardı dışarı ve madenî paraları bir bir içine koydu.
    «Şimdi artık inanmazsın ama, bu sabah ihtiyar bir kadın getirmişti;
    vallahi tam otuz beş lira verdim bu mantoya.
    Kadın eşyası bu, kolay satılmaz ki.» Sesi öfkeliydi.

    Beyaz mantosuyla kalabalığa karıştı. Tentelerin bittiği yerde gökyüzüne baktı.
    Yerdeki bir su birikintisinden güneşle birlikte yansıdı. Sonra su birikintisi
    kalabalıklaştı; lekesiz görüntüsünü, irili ufaklı gölgeler çevirdi.
    Mantosunu seyretmek için eğilince, henüz şaşkınlığı geçmemiş
    ve onu nasıl karşılamak gerektiğini bilemeyen topluluğu gördü suyun içinde. Mantosunun eteklerini kirletmemek için su birikintisinin çevresinden dolaştı.
    Onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken
    ıslanarak yarı yolda kaldılar.
    Arkasına bakmıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Konuşulmuyordu;
    fakat ne de olsa topluluğa katılanlar gittikçe
    arttığı için hafif bir uğultu geliyordu peşinden. Yüksek
    duvarlarla çevrili küçük bir cami avlusunu geçtiler.

    Meydandaki kahvenin gölgesinde serinlemek için kalanlar
    olduysa da, çaylarını çoktan bitirerek ne yapacağını bilemeyenler onların
    yerini aldı. Çok kalabalık sayılmazlardı; gene de, avlunun kemerli kapısını
    geçerken hafif bir itişme oldu. Sonra, karşılarına çıkan beklenmedik birkaç
    basamaktan inilirken yaşlıca bir adam, iki çocuğun üstüne düştü.
    Küçük bir karışıklık çıktı. Bazıları da duvarlardaki, işçi arayan yüzlerce ilâna
    kapıldı bir süre. Kısa bir duraklama dönemi geçirildi. İki duvar arasına
    sıkışmış basamaklardan kurtularak genişledikleri zaman biraz ferahladılar
    doğrusu; fakat, mantolu adamı bulamadılar.
    Gitmişti. Bazı küçük tartışmalar çıktı; iş arayanlara ve henüz, düştüğü
    basamaktan kalkma fırsatını bulamayan ihtiyara çatıldı.
    Bir sonuç alınamadığı için kalabalık dağıldı.


    Yakıcı bir güneş vardı. Adımlarını yavaşlattığı halde alnından kayan
    ter damlaları sakalını ıslatıyordu. Büyük bir köprünün üstünde parmaklıklara yaslanarak bir tarak satıcısının gölgesine sığındı. Mantosuyla, sakalıyla
    ve gelip geçenlerin üzerinden aşan bakışlarıyla satıcıya yararı dokundu;
    İşsiz güçsüz takımından, onu seyretmek için duranlar oldu; ağır yük taşıyanlar,
    tam orada dinlenmeyi uygun buldular. Birkaç tarak satıldı bu arada.

    Hareketsiz, ifadesiz, öylece durduğu için önce yanma yaklaşamadılar.
    En çok konuşulan yabancı dilden bildikleri birkaç kelimesi onun üstünde
    deneyenler çıktı. «Bu adam turist değil,» dedi birisi.
    «Kendini yutturmaya çalışıyor.»
    Bir başkası da yabancı dilden bir küfürle yokladı onu. Karşılık alınamadı.
    Cebinden Amerikan sigaraları görünen bir tombalacı, «Yok yahu, bu herif İngiliz,» dedi. O dilden de küfür edildi. Sonra ona dokundular, mantosunun
    eteklerini çekiştirdiler; canlı olduğu anlaşıldı. Yürüdü, oradan uzaklaştı.

    Köprü uzundu; başka satıcıların yanında da dikildi bir süre.
    Hattâ bir tanesi, filtreli sigaralar satan kasketli bir genç, kendi yerine
    bıraktı onu, çişe giderken. O kısa süre içinde beş paket sigara,
    üç kibrit satıldı. Satıcı dönünce de birer filtreli sigara yaktılar
    kendi tezgâhlarından; parmaklıklara dayanıp, balık tutanları seyrettiler
    konuşmadan. Mantosunun üst iki düğmesini çözdü, gene de serinleyemedi.
    Alnına biriken terleri mantosunun geniş yakasıyla sildi. Köprünün ucuna çevirdi gözlerini; karanlık sokaklar vardı orada. Mantosunu ilikledi, eliyle belirsiz
    bir hareket yaptı satıcıya ve ayrıldı oradan.

    Yüksek binaların koruduğu dar bir sokakta bir vitrinin önünde durdu.
    Kendini seyretti. Kumaşların, elbiselerin ve satıcıların dükkanlardan taştığı bir sokaktaydı. Müşterilerin yolu kesiliyordu. Bir süre sonra, vitrinin
    gerisinden gözetlendiğini sezdi. Şişman dükkan sahibi, düşünceli
    küçük gözleriyle onu süzüyordu. Sonra, geniş bir gülümseme kapladı
    yuvarlak yüzü; gözler kısıldı, kayboldu. «Baksana sen buraya,» diye seslendi,
    şişman gövdesiyle kapıyı tutarak. «Nereden buldun o mantoyu?» Baktı;
    karşılık vermedi. Başka birisi yaklaştı o sırada yanına, kolundan tuttu.
    «Hey mister» dedi. Anlamadığı dilden bir şeyler anlattı. Olmadı.
    Sözlerini elleriyle destekledi; ayrıca, kollarıyla da açıklamaya çalıştı ne istediğini.
    Olmadı. Yerde duran bavulunu açtı, saydam kağıtlara sarılı
    gömlekler çıkardı içinden ve mantolu adamın eline tutuşturdu.
    Parmağını mantonun büyük düğmelerinden birine dayadı, «Sen turist,» dedi.
    «Sen getirmek gömlek Fransa Almanya. Yok para. Satmak.»
    Gene de anlaşıldığından kuşkuluydu. Onu vitrinin önünde öylece bıraktı,
    sokağın köşesine gitti. Şişman adam, dükkanının kapısında sonucu bekliyordu.

    Biraz sonra kırmızı pantolonlu, göğsünün kıllan gömleğinin çiçekleri
    arasından kara bir çalı gibi fışkıran bir genç durdu önünde; gömleklere
    baktı: «How much?» dedi. Genç adamın yüzüne bakıldı sadece.
    Sokağın köşesindeki asıl satıcı hırsla ayağını yere vurdu. «Herif esrarkeş,»
    diye homurdandı. Kıllı genç müşteriyi kaçırmamak için yanma yaklaşarak,
    «Sağırdır,» dedi telâşla. «Yüz liraya veriyor.» «Pahalı,» dedi kırmızı
    pantolonlu genç. Asıl satıcı, mantolu adamın yüzüne öfkeyle
    baktı; kararsız durdu bir süre, sonra kulağını onun ağzına dayadı.
    «Seksen liraya indi,» dedi aceleyle. «Ben dilinden anlarım.»
    Mantolu adam, satıcının aracılığıyla sessiz bir pazarlık yaptı.
    Altmış liraya satmış oldu gömleği sonunda. Bir saatten az bir süre içinde bitti gömlekler. Mantonun cebine on lira konuldu ve «Goodbye,» denildi,
    uzatmadığı eli sıkılarak. «Çok şahane!» diye bağırdı
    şişman dükkâncı. «İçeri gelsene biraz.» Durdu, düşündü:

    «Öyle ya, anlamaz.» Bavullu satıcının yolunu denedi:
    «Sen gelmek dükkân burda,» dedi ve daha fazla beklemeden onu kolundan
    tutup içeri çekti. Tezgâhlarla birlikte bir süre çevresinde dolaşarak
    ondan ne yapabileceklerini düşündüler. «Herif de manken gibi duruyor ortada.
    Eline kumaş topunu verip sattıramam ya!»
    Bir süre daha çevresinde dönüldü. «Manken,» dedi şişman
    dükkâncı gene, başka söz bulamadığı için. Bir süre de tezgahtarla birlikte
    söylendiler «Manken, manken,» diye ve çok sonra akıl ettiler onu manken
    olarak kullanmayı. Bir süre de «Canlı manken!» diye bağırdılar sevinçle.

    Sonra onu vitrine doğru ittiler, orada durması için
    (ona başka türlü söz dinletilemiyordu ki). Tam vitrinin çıkıntısına doğru adımını
    attıracakları sırada, «Ayakları çok kirli, pantolonu da öyle,» diyerek patronunu
    uyardı tezgâhtar. Onu durdurdular.
    Ayakkabılarının üstüne ve pantolonunun alt ta rafına biraz beyaz bez sarıldı.
    Mantonun örtemediği kısımlarıyla müzedeki bir mumyaya benzer gibi oldu.
    Kollarından tutup vitrine çıkardılar. «Böyle put gibi durmasın,» dedi tezgâhtar.
    «Güzel bir poz verelim ona.» Gene düşündüler. «Kollarını açalım,» dedi patron.
    «Vitrini doldursun.» «Yorulur, kollarını oynatıp durur.»
    Naylon iplerle tavana asmaya karar verdiler sonunda kolları.
    Bir kolu ileri uzattılar, bağladılar ve ipi vitrinin üstündeki bir çiviye tutturdular.
    Öteki kolu da, duvarda boşalttıkları bir rafa yerleştirdiler. Onların çalışmasını seyretmeye başladı birkaç kişi. Sonra, vitrinin önünde birikenlerin sayısı çoğaldı.

    «Cansız bu, kukla.» diyenler çıktı. Tezgâhtar, kapının önünde bağırıyordu:
    «Canlı manken mağazasına buyurun! Serinletici kumaş çeşitlerimizi görün.
    İşte, büyük fedakârlıklarla Kuzey Kutbu’ndan getirtmiş bulunduğumuz Canlı İsveç Mankeni, bu sıcağa ancak hafif kumaşlarımızı giyerek katlanmaktadır.
    İşte, koca manto, onu terletmemektedir. Kumaşlarımızla bir kuş gibi
    havalarda uçarak sizlere en canlı ve en gerçek reklâmı yapmaktadır.
    ‘Saran Kumaşları’ yalnız mağazamızda. Mallarımızın ve mankenlerimizin
    taklitlerinden sakınınız. Israrla arayınız!»

    Önce, onu yakından görmek isteyenler içeri girdi. Bir kadın, ağlayan çocuğunu omzuna çıkararak kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Sonra kumaşlara da baktılar.
    Genç kadınlar onun mantosunu da tuttular, aynı kumaştan olup olmadığını
    anlamak için. Mantonun etekleri açıldı, pantolonun yırtık dizleri göründü.
    Tezgâhtar, müşterinin az olduğu bir sırada onun iki bacağına bir kumaş
    daha sardı. Patron da kloş etekleri açarak ona yardım etti. Eteklerin
    bu durumu ikisinin de hoşuna gitti ve yelpaze gibi açılmış uçlan iğneyle
    oraya buraya tutturdular. Mantolu adam bütün vitrini kaplamıştı.
    Ondan başka hiçbir şey görünmüyordu.
    Bunun üzerine, omzundan, kollarından biraz kumaş sarkıttılar.

    O gün öğle tatiline kadar iyi iş yapıldı. Tezgâhta yemek için oturup
    sefertaslarını açtıkları zaman, «Ona da bir şeyler vermeli,» dedi patron.
    «Yığılıp kalır sonra.» Vitrine gitti, onu çözdü, serbest bıraktı.
    Altına bir tabure çektiler tezgâhın önünde. Sefertasmın kapağına kuru
    fasulyeden ve makarnadan biraz koydular; iki küçük parça ekmeği çatal gibi kullanarak yemeğini yedi. Dükkânın arkasındaki lavabodan' musluğa elini
    uzatarak biraz su içti. Yere oturdu, sırtını tezgâha dayadı; ona bir sigara
    verdiler. Biraz saygı uyandırmış olmalı ki, patron yaktı sigarasını.
    Sonra omzuna vurdu ve tezgâhtara döndü,
    «İşimize yaradı, değil mi?» diyerek güldü. «Yoruldun mu?»
    dedi tezgâhtar, patrona bakarak. Karşılık vermediği için onunla konuşmak zor oluyordu. Sigarasını bitirdi, bir süre daha oturdu. Sonra yavaşça doğrularak kalktı, kapıyayöneldi. «Nereye gidiyorsun?» diye bağırdı patron.
    «Fena mı, para kazanıyorsun işte.» Durmadı. Arkasından koştular,
    cebine biraz para sıkıştırdılar. Patronun, mantonun üstünde unuttuğu iğnelerle ve kollarından sarkan iplerle, beyaz bezler sarılı ayakkabılarını sürükleyerek yürüdü
    gitti. Omzunda kalan küçük bir kumaş parçası da sokağın köşesini
    dönerken yere düştü.


    Dik bir yokuşun başına gelince durdu. Kaldırımın kenarına oturdu.
    Elinin tersiyle alnına biriken terleri sildi. Çevresine baktı: İlerde, bir elektrik
    direğine tutturulmuş otobüs durağı levhasına takıldı gözleri. Ayağa kalktı,
    bir iki adım attı, gene durdu. Tezgâhtarın ayağına sardığı
    bezier çözülmeye başlamıştı. Belindeki ipi çıkardı, yere koydu.
    Kaldırımın kenarında duran bir taşla ipi ortasından ezerek ikiye ayırdı,
    sargıların üstüne bağladı. Durağa doğru yürürken, mantosunun üstünden pantolonunu çekiştirdi durdu. Bir yoğurtçu geçti yanından; durağın
    arkasındaki eski bir evin kapısından girerken ona çarptı.
    Mantolu adam sendeledi, kapıya baktı; karanlık bir avluda kayboldu yoğurtçu.
    Sonra esmer, kara gözlüklü, dökülmüş siyah saçları yağdan birbirine
    yapışmış bir baş çıkmaya başladı kaldırımın içinden.

    Mantolu adam baktı: Birkaç basamakla inilen bir boşluk gördü yerin
    altında. Gözlüklü kafa büyüdü, yükseldi; bir adam oldu. Kolunda bir sürü
    kemer taşıyan eskimiş bir adam. Koyu renkli bir kemere uzattı elini mantolu
    dilenci. Mantosunun düğmelerini çözdü; fakat, kemeri, geçirecek bir yer
    bulamadı pantolonunun belinde. Biraz yukarı çekiştirmek istedi pantolonunu;
    alt taraftaki sargılar, ipler izin vermedi. Ümitsizlikle kemerciye baktı;
    sonra da kemere baktılar birlikte. Kemerci, çıktığı deliğe yöneldi,
    bir süre kayboldu. Kocaman çengelli iğnelerden yapılmış bir zinciri tutarak
    çıktı ortaya. Pantolonunun beli mantonun iç kısmına bu iğnelerle tutturuldu.
    «Üstüne takarsın kemeri artık, » dedi gülerek. «Daha fiyakalı olur.»
    Öyle yaptılar. Mantosunun cebinden çıkardığı kağıt paralardan
    birini uzattı. Kemerci paraya baktı, sonra aldı ve yandaki bakkala girdi.
    Paranın üstü, bir şişe ucuz şarap ve küçük bir kutu domates salçasıyla çıktı dışarı. Paranın üstünü verdi, şarabıyla salçasını deliğinin yanma koydu;
    birkaç yudum içtikten sonra mantolu adama uzattı şişeyi.
    Onun almadığını görünce, tekrar yerin altında kayboldu. İçerken insanın
    ağzını kesmesin diye kenarlan düzeltilmiş boş bir konserve kutusuyla döndü.
    Teneke, şarapla dolduruldu mantolu adam için. Deliğe inen merdivenin duvarına
    oturdular, ayaklarını aşağı sarkıttılar, birlikte içtiler. Bu arada bir otobüs kaçırıldı;
    ikinci otobüs gelmeden de şarap bitti. Otobüse birlikte bindiler.
    Paraları kemerci verdi ve yokuşun üst başında, mantolu adamdan iki durak
    önce indi.

    Arka sahanlıkta yalnız kalınca ileri yürüdü. Şoförün yanına varmak üzereyken
    bir fren sırasında ön koltuklardan birine oturdu istemeden. Karşı sırada
    oturan bir adam gülümsüyordu. Önce aldırmadı gülümseyen adama.
    Fakat gülümseme bitmedi. Telâşlandı, kemerini düzeltti.
    Gülümseme bir türlü durmuyordu. Yakasına, eteklerine, sargıların üzerindeki
    iplere baktı: Hayır, çözülmemişti. Uygunsuz bir durumu yoktu kılığının, biraz ferahladı.
    Gülümseyen adama tatlı gözlerle baktı. Kendisine bakılmadan gülümsendiğini
    anladı sonunda. Cebindeki küçük bir radyonun ince bir telle sol kulağına
    taşıdığı ve otobüste kendisinden başka kimsenin bilmediği bir müziğe
    gülümsüyordu adam.

    Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. «Tozunu alalım mı abi?» dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne;
    sargıların arasındaki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi.
    Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara.
    Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine,
    «Put gibi olmuş, şuna bak,» dedi. «Çarmıh,» diye düzeltti öteki. Güldüler.
    Parkın kapısında ‘Otuz iki dişe keman çaldıran' bir şişe gazoz içti.
    Gölgedeki banklardan birine oturdu. Bir ihtiyarın, dişleri olmadığı için,
    pek anlaşılmayan dertlerini dinledi.

    Derli toplu insanlar, dinlenmek için başka yerlere gittiklerinden kimseye
    garip görünmedi kılığı, kimsenin gözüne çarpmadı. Sonunda, ihtiyarın isteği
    üzerine, onu durağa götürdü koluna girerek. Parktan çıkarken gene peşine
    takıldılar. Önce çocuklar. Durağa oldukça kalabalık geldiler.
    «Allah belâsını versin bu pis yabancıların, » dedi birisi; gömleğini
    pantolonunun üstüne çıkarmış, bütün yüzü bıyık içinde kara bir adam.
    «Bedava yaşıyorlar bu ülkede.» Arabasının kapısına dayanmış,
    müşteri beklerken, yağlı, kıymalı bir şeyler yiyen şoför de bu
    düşünceye hak verdi: «Paramızın değeri de bu yüzden düşüyor abi.»
    İhtiyar, mantolu adamın kolunu çekti, «Beni karşıya geçirin,» dedi.
    Bir taksi geçerken onlara hafifçe dokundu, durdukları halde.
    Dönüp baktılar. «Ne bakıyorsun?» dedi, pencereden uzanan kafa.
    Geri çekildiler, onları izleyen kalabalığa çarptılar. İhtiyar, mantoyu çekiştirip
    duruyordu. Hızla geçen arabalar yüzünden bir türlü ulaşamadılar karşıya.
    Bir iki atılıştan sonra kaldırımın kenarına sığındılar.

    «Hepsi de esrarkeş bunların. Ezersin başına belâ.» Şoförle bıyıklı birer
    sigara yaktılar. «Adama bak,» dedi bir kadın kocasına. Baktılar.
    «Çocuklar kâğıttan kuyruk takmışlar arkasına.» Güldüler.
    Çocuklarla arabaların arasına sıkışıp kalmıştı; ihtiyar adamı bulamadı.
    Kalabalık arttı. «Ayaklan sargı içinde.»
    «Cüzzamlı olmasın.» İtişerek çekildiler. Hiçbir şeyden korkmayan
    çocuklar, yani çocuklann hepsi, eteklerini tutarak çevirdiler onu.
    «Karama çengelli iğneler takmış.» «Kollarına ipler bağlı.»

    «Sakın tımarhaneden kaçmış olmasın.»
    «Deli bu, mantonun üstüne taktığı kemere bakın.» «Manto mu?»
    «Kadın mı?» «Ne kadını? Kafadan manyak.» «Polis çağırın.»
    Gözlerden kurtulmak için başını kaldırdı:
    İlerde, köprünün üstünde bir adam onun filmini çekiyordu.
    «Abi, bunlar filim çeviriyorlar.» Bütün gözler köprüye çevrildi.
    Bu kısa süreden yararlandı, sırtım köprüye döndü, adımlarını hızlandırdı.
    Sonra koşmaya başladı. Uzaktan hızla geçen bir trene doğru koştu;
    bir, duvardan atlarken düştü, bir tel örgü elini kanattı.
    Demiryoluna ulaştı sonunda. Hat boyunca ilerledi. İstasyona vardığı
    zaman soluk soluğa ve ter içinde yığıldı yere. Kalkarken etekleri dolaştı
    ayağına, düştü. Sonra, geri geri giderek uzaklaştı istasyondan.
    Kadınlar helasının duvarına dayandı. Bir iki tren geçti, istasyon tenhalaştı.
    O zaman gişeye yürüdü. Gişedeki memur onun suratına baktı
    ve bu konuşmayan adama ikinci mevki bir bilet verdi.
    Trende, sarı tahtaların üstünde, kendisi gibi kirli, kendisi gibi yorgun,
    kendisi gibi çevreye ilgisiz insanlarla birlikte yolculuk etti.
    Yasak levhasına rağmen onlarla birlikte, onların ikram ettiği sigarayı içti.
    Pencereden denizin göründüğü bir istasyonda da trenden indi.

    Üzerinde ‘Halk Plajı’ yazılı bir kapıdan girdi. Kumların üstünde bir süre
    dolaştıktan sonra, yün ören ihtiyar bir kadının boş bıraktığı sandalyeye oturdu.
    Önce, kumda top oynayan gençlerin ilgisini çekti. Birbirlerini iterek
    onu işaret ettiler. Kafasına bir iki top attılar. Bir toptan kaçmak isterken
    sandalyesiyle birlikte yere yıkıldı. Çevresine toplandılar.
    Çıplak bacakların duvarından ürktü, gözlerini kapadı. «Sarası var,»
    dedi öndeki gençlerden biri. «Ayaklan da sargılı. Kötü bir hastalığı olmalı,»
    diyerek geri çekildi yassı burunlu bir genç kız. Kalabalık büyüdü,
    arka sıralara düşenler onu görmek için itiştiler;
    çevresindeki çember daraldı. Ayağa kalkmadı artık. Üçüncü sırada duran uzun
    bıyıklı bir genç, kalabalığı yardı. «Ne bunaltıyorsunuz hasta adamı,»
    diyerek ön sıradakileri itti. Onların yerini hemen başkaları aldı.

    Kalabalık, bir bütün olarak, yere çakılmış gibi hiç kımıldamadı. Konuşmadılar
    da. Sadece seyrettiler onu. «Bacaklarını havaya kaldırın.» diye bağırdı
    arkadan biri. «Suları aksın.» Bu sözleri duyan bir görevli, duruma el koymanın
    zamanı geldiğini düşünerek, boğulmakta olan adama gerekli müdahaleyi
    yapmak üzere ön safa geçti. Kızgın kumlar ve manto ve kemer ve sargılar
    yerdeki adamı yakıyordu; kalabalık da hava almasını engelliyordu; artık,
    yüzünden akan terleri silmiyordu. Onun uygunsuz durumunu
    tespit eden görevli, mantolu adamı uyardı: «Bu kılıkta bulunamazsın burada.» «Mantosunu çıkarsın!» diye bağırdı ön sıradan biri, vücudu kumlarla
    sıvanmış gibi kıllı bir karaltı. «Belki de içinde bir şey yoktur,» dedi
    mahzun görünüşlü bir genç, yanındakine.
    «Ben buna benzer bir şey okumuştum bir yerde.»
    «Burayı hemen terkedin,» diye diretti görevli.
    «Halkın huzurunu ihlâl etmeye hakkınız yok.»
    Uzun bıyıklı genç onu savundu: «Elbiseyle oturabilir. Buna bir engel yok.»

    «Kadın mantosu!» «Sapık herif» diye bağıranlar oldu. «Dışarı!»
    diyerek kolundan tutup yerdeki adamı kaldırmaya çalıştı görevli.
    «Kendi gider,» dedi bıyıklı genç. «Bırak adamın kolunu.»
    Beyaz mantolu adam doğruldu, kalabalığın üstüne yürüdü;
    hemen açıldılar, geçebileceği kadar bir boşluk bıraktılar halkada.
    Gözleri yanıyordu terden; yüzü kıpkırmızı olmuştu.
    Yürürken sargılar çözülüyordu bacaklarından. «Denize değil!» diye bağırarak peşinden koştu görevli; bıyıklı genç tarafından yolu kesildi.
    Arkalarından koşan kalabalığın içinde kayboldular.
    Su, bileklerini geçince mantosunun eteklerini topladı.
    Kalabalıktan kurtulmuş olan görevli, elbisesiyle daha ileri gidemedi.
    Mantonun etekleri önce suyun üstünde açıldı, sonra ağırlaşıp battı.
    «Dur!» diye bağırdı uzun bıyıklı genç. «Boşver abı,» dediler.
    «Fazla ileri gitmez.» Deniz sığdı; bütün manto suyun içinde kaybolduğu zaman
    kıyıdan çok uzaklaşmıştı. Fazla ileri gitmişti. Yanılmışlardı.

    Bıyıklı genç de çok geç kalmıştı. Beyaz mantolu adamın, boyunu geçen
    yere kadar yürüyeceğini aklına getirmemişti.
    Yerinden fırladı birden; fakat yetişemedi.
    Böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Sonra başka gönüllüler de çıktı. Aramalar bir sonuç vermedi. Uzun bıyıklı genç kıyıya çıkınca soluk soluğa
    kumlara oturdu, elini ağzına siper ederek yere tükürdü,
    «Amma da hikâye,» dedi.
    Oğuz Atay
    Sayfa 13 - İletişim Yayınları - Bütün Eserleri 4 İstanbul 1987 2.Baskı