sssulemmm, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
 25 dk. · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Hepimiz çoğu zaman bu kaçamak yolu tercih etmişizdir. Ama bize gerçekten kötülük yaptıran içimizdeki şeytan mıydı yoksa bizim bir türlü engel olamadığımız tembelliğimiz , nefsimiz veya acizliğimiz miydi? Bunu çok güzel bir şekilde gözler önüne seren Sabahattin Ali içimi okşayayacak , ısıtacak ve duygularıma tercüman olacak yazımıyla yine beni etkiledi. Bir yerinde “ Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazan bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek
kadar seviyorum, bazan da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu
nefret filan değil... İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile... Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim
oluyor ki, etrafımda küçük bir
hareket, en hafif bir ses bile
istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle
değişilmesi mümkün olmayan
muazzam hayaller, bana her şeylerden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor... Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu
beynimde geçen şeyleri teker teker,
uzun uzun anlatacak birini. O zaman
ne kadar hazin bir hal aldığımı
tasavvur edemezsiniz. “ demiş Sabahattin Ali.

*Yemek yapanlar da, yemek yiyenler de mutlaka bu yazıyı OKUMALI!*

```Bir keresinde Allahü Teala'nın Büyük Evliyalarından Şah-ı Nakşibend (ks), Gadyut denilen bir beldeye gitti.```

Orada sevenlerinden birisi onlara yemek ikram etti. Bu Büyük Veli bir müddet yemeğe baktıktan sonra buyurduki; *Biz bu yemeği yiyemeyiz.*

Yemek sahibi: Efendim kazancım *helal yoldandır,* dedi. Şah-ı Nakşibend (ks) buyurduki;

"Evet bu yemekler helal yoldan temin edilmiştir. Lakin *Bu yemekleri pişiren kimse, öfke halinde onu pişirmiş."*

```Eğer biz de bu yemekten yersek bizde de öfke hali oluşur. Onun için biz bu yemeği yiyemeyiz, dedi.```

Sonra şöyle devam etti:
*"Bir yiyecek şayet gaflet içinde, öfkeyle hazırlansa, onda hayır ve bereket olmaz.* Çünkü *ona nefis ve şeytan karışmıştır.* Böyle bir yemeği yiyen kimsede *mutlaka bunun tesiri meydana gelir,* dedi.

```Demek ki, insan yemek hazırlarken hangi halette ise o hali yemeğe tesir ediyor. O yemeği yiyene de o halet mutlaka tesir ediyor.```

O zaman Yemek yapan kişinin üzerine *bazı yükümlülükler geliyor.* Her kim yemeği yapacaksa o esnada güzelce *Abdest Almalı* ve İhlas ile *KALBTEN* yapmalıdır.

*Besmele ile başlayıp, zikirle devam etmeli, salavat ile bitirmeli ki, o zikrin o salavatın ve güzel niyetin tesiri oluşabilsin. Ve sürekli yemek hazırlarken dilini o esnada Allahü Teala'nın zikri ile meşgul etmeli.*

Ve şöyle niyet etmeli;

```"Ya RABBi, kim bu yiyeceklerden ve içeceklerden yerse, onlara öyle bir güç ve kuvvet ver ki, SENİ zikredebilsinler, SANA ibadet edebilsinler, Salih ameller yapmaya muvaffak olabilsinler"```

Böyle yapılırsa Allahü Teala'nın izni ile o yemeklerden yiyenlere Allahü Teala'nın hoşnut olacağı bu güzel hasletler oluşur inşaAllah!

_Not: Bu yazıyı okuduysanız, başkasının istifadesi için paylaşınız lütfen._

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
44 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

Aziz Nesin'in Galip Amca'sı
Bir Cuma günü de beni başka bir camiye götürdü.
Öğle namazından sonra bir adam Kur'an okudu.
Çok güzel okumuş. Babam o adamla tanıştı, bizim eve getirdi.
Adı: Galip, Ali Galip... Benim Galip Amcam oldu...

Galip Amcam bir roman: Arapça, Farsça, Fransızca
ve yüksek matematik bilen, şiirler yazan bir rüfaî ve kadirî dervişi...
Zamanına göre çok devrimci, ilerici bir adam olduğu için,
ne hocalarla, ne şeyhlerle uyuşabilirdi; buyüzden işi gücü de yoktu.
Hem de hattat'tı, hem de beste yapardı, hem de marş bile bestelerdi.

Beni Galip Amcam okuttu. İlkin ondan okuma - yazma öğrendim,
sonra Arapçaya başladık; Emsile, Bina, Maksut...
Sekiz yaşımda hafız oldum...
(...)
Büyük Cami'de Kur'an okumuştum yine bigün...
Benimle konuşan müezzin,
— Cuma namazına neden gelmiyorsun?
Cuma günü bu cami meleklerle dolar,
bu kubbede melekler uçuşur... dedi.

Uçuşmak eylemi, kafamda kuş çağrışımı yarattı.
Melekleri, süslü, güzel, kocaman, uzun ve
renkli kuyrukları olan somut kuşlar sandım.

Ondan sonra gittiğim cuma namazlarında hep sordum:
— Galip Amca, melekler nerde?
Galip Amcam, meleklerin görünmediğini anlattı.

(...)

Artık okul yok. Galip Amcam okutuyor beni.
Mahalle Mektebi'ne göndermiyorlar.
Geredeli Derviş Ali Galip, Kasımpaşa'nın Çürüklük Tekkesinde
bir küçücük odada yatıp kalkıyor, küçük, pis, tahtakurulu bir oda...
Bu odada O'ndan ders alıyorum.
«Hüsn-ü hat» öğreniyorum, yani güzel yazmak, kaligrafi...
Hesap, hendese, (aritmetik, geometri) öğreniyorum.
Arapça dersine başladık:
«Nasara, yansıru, nasran veve nasırun, vezâke
mansurun... Lem yansur, lemma yansur...
(...)
Patlıyorum, boğuluyorum...
Çocukluğumu hiç yaşamadım.
Çember çevirmedim, zıpzıp, bilya alamadım elime.
Uçurtma uçurmadım. Elbende, sobe, körebe, birdirbir,
uzuneşek, kovalamaca oynamadım... Hiç, hiçbişey...
Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda...
Oysa öyle severdim ki koşup oynamayı...

Ders biter. Galip Amcamın odasından çıkarım.
Çürüklük'ten Kasımpaşa'nın Yahyakâhya mahallesindeki
evimize giderken yollarda, arsalarda, çayırlarda oynaşan
çocuklara özenle, imrenerek bakardım.

(...)

Galip Amcam nargile tiryakisi.
Dadandığı kahvaneler var.
Kimileyin dersleri de kahvanede yapıyoruz.

Günde beş saat, altı, yedi saat kahvedeyiz.
Altı yaşında bir çocuğun çilesi bu...
Öğleleri çayla simit yiyoruz.
Pek seyrek olarak babam o sabah Galip Amcama
elli kuruş vermişse, piyazcıya gittiğimiz de oluyor.
Uzunyol üstünde, Büyük Cami karşısında
Hasan Efendi'nin bahçeli, küçücük kahvesi...

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin ("MELEKLER" - "DALGA GEÇMEK" - "YARABBİ ÇOK ŞÜKÜR")Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin ("MELEKLER" - "DALGA GEÇMEK" - "YARABBİ ÇOK ŞÜKÜR")
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
52 dk. · Kitabı okumayı düşünüyor

"Artık okul yok. Galip Amcam okutuyor beni.
Mahalle Mektebi'ne göndermiyorlar.
Geredeli Derviş Ali Galip, Kasımpaşa'nın Çürüklük
Tekkesinde bir küçücük odada yatıp kalkıyor,
küçük, pis, tahtakurulu bir oda...

Bu odada O'ndan ders alıyorum. «Hüsn-ü hat»
öğreniyorum, yani güzel yazmak, kaligrafi...
Hesap, hendese, (aritmetik, geometri) öğreniyorum.
Arapça dersine başladık: «Nasara, yansıru, nasran ve
ve nasırun, vezâke mansurun...
Lem yansur, lemma yansur...» öffff!...
Tecvit dersi «Bir harf-i cerrin.. Makablinde Şümulü yoktur,
idgam-ı maalgunne.. idgam-ı maalşemsiye...
İki elif miktarı temdidi lâzımdır » Öfff!
Patlıyorum, boğuluyorum...

Çocukluğumu hiç yaşamadım.
Çember çevirmedim, zıpzıp, bilya alamadım elime.
Uçurtma uçurmadım. Elbende, sobe, körebe, birdirbir,
uzuneşek, kovalamaca oynamadım... Hiç, hiçbişey...
Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda...
Oysa öyle severdim ki koşup oynamayı...

Ders biter. Galip Amcamın odasından çıkarım.
Çürüklük'ten Kasımpaşa'nın Yahyakâhya mahallesindeki
evimize giderken yollarda, arsalarda, çayırlarda
oynaşan çocuklara özenle, imrenerek bakardım.
Hem yürür, hem dalga geçerdim.
Büyüyorum, zengin oluyorum...

Biçok odalı bir evim oluyor.
Odalardan birine benden başka hiçkimse giremeyecek.
Çünkü bu oda oyuncak doludur, türlü oyuncaklar,
rayları üstünde giden trenler, kurunca yürüyen otomobiller,
leğen içindeki suda kendiliğinden giden motorlar, mileler (bilya),
zıpzıplar, cicozlar, gazozlar, çemberler,
elişi kâğıtlarından fırıldaklar, balonlar, uçurtmalar...

Koca adamın oyuncaklarla oynaması ayıp olacaktı.
Onun için kimse görmesin diye oyuncak dolu
odamın kapısını içerden kilitleyecektim...

Bu kuruntu içinde eve gelirdim.
Çocukluğumdan kalmadır, dalga geçmesini severim,
insanı avutur, boşaltır, rahatlandırır.
Sanat da bir bakıma dalga geçmektir;
kişinin özleminin dışa vuruluşu..."

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (DALGA GEÇMEK)Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin (DALGA GEÇMEK)
Nergis Bakış, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Sonra bu fakir işçilere bu köpek muamelesi yapmaya neden lüzum görüyorlardı? Evet, Allah onları bir kere fikara yaratmıştı, bunda kimsenin kabahati yoktu, fakat onlar böyle yaratılmışlar diye niçin tepelerine binmeli, onları adam yerine koymaktan niçin çekinmeliydi? Ya Allah bu ağaları ve ağazadeleri de fikara yaratsaydı? Öyle ya, madem hepsini Allah yapıyordu... O zaman kendilerine aynı muamelenin yapılmasını isteyecekler miydi?

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali (Sayfa 33)Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali (Sayfa 33)
Bünyamin Müftüoğlu, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

70'li yıllar gençliği, yüksek sorumluluk duygusuyla toplumsal sorunlara çare arıyordu. Biz nesil olarak ülkeyi hatta dünyayı kurtarmaya kalkmıştık. O yıllarda aşklarda uzun yaşanırdı. Şarkılar daha derin anlamlar yüklü olurdu. Zengin ezgiler, değerli sözlerden oluşurdu şarkılarımız.
Oysa günümüz gençliği daha rahat ve neşeli bize göre... Günümüz elektronik ve hız çağı. Bir elektronik cihazı ambalajından çıkarıp kurduğunuz an, yeni bir modeli piyasaya sürüldüğünden sizin sahibi olduğunuz model artık "eskimiş" oluyor. Şarkılar da starlar da öyle... Yıllık, aylık, hatta haftalık. Sözler ve ezgiler güçlü değil, sound ön planda. Dünyada da böyle...

Türkiye'de Müzik Kültürü, Kolektif (Sayfa 284 - Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Erol Evgin)Türkiye'de Müzik Kültürü, Kolektif (Sayfa 284 - Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Erol Evgin)
Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okumayı düşünüyor

MELEKLER
"Beşbuçuk yaşımda olacaktım,
babam bir ramazan gecesi beni evimizin az ilerisindeki
camiye teravih namazı kılmaya götürdü.
— Önündeki büyükler ne yaparsa sen de öyle yaparsın! dedi.

Teravih namazı bu, kıl kıl bitmez...
En arkadaki safın gerisindeydim.
Yattık, doğrulduk, kalktık...
Yattık, doğrulduk, kalktık...
Kaçıncı rekâttaysa ben bir secdeye varışımda,
başımı halıya dayayıp bir daha kalkamamışım, uyuyakalmışım...

Namaz bitince, beni camide aramışlar da bulmuşlar.
Babam kucağına alıp eve getirdi.
Bunu sonraları sıksık anlatır gülerdi.

Bir Cuma günü de beni başka bir camiye götürdü.
Öğle namazından sonra bir adam Kur'an okudu.
Çok güzel okumuş. Babam o adamla tanıştı, bizim eve getirdi.
Adı: Galip, Ali Galip... Benim Galip Amcam oldu...

Galip Amcam bir roman: Arapça, Farsça, Fransızca
ve yüksek matematik bilen, şiirler yazan bir rüfaî ve kadirî dervişi...
Zamanına göre çok devrimci, ilerici bir adam olduğu için,
ne hocalarla, ne şeyhlerle uyuşabilirdi; buyüzden işi gücü de yoktu.
Hem de hattat'tı, hem de beste yapardı, hem de marş bile bestelerdi.

Beni Galip Amcam okuttu. İlkin ondan okuma - yazma öğrendim,
sonra Arapçaya başladık; Emsile, Bina, Maksut...
Sekiz yaşımda hafız oldum...
Hafız oluşuma babam çok seviniyor, benimle
övünüyor, annem de buna çok kızıyordu.

Cübbe giydirdiler, başıma sarık sardılar.
Kasımpaşa'da Uzunyol yanındaki Büyük Cami'de
öğle namazlarından sonra Kur'ân okurdum,
beni dinleyenler ağlarlar, tecvit bilmeme de şaşarlardı.

Büyük Cami'de Kur'an okumuştum yine bigün...
Benimle konuşan müezzin,
— Cuma namazına neden gelmiyorsun?
Cuma günü bu cami meleklerle dolar,
bu kubbede melekler uçuşur... dedi.

Uçuşmak eylemi, kafamda kuş çağrışımı yarattı.
Melekleri, süslü, güzel, kocaman, uzun ve
renkli kuyrukları olan somut kuşlar sandım.

Ondan sonra gittiğim cuma namazlarında hep sordum:
— Galip Amca, melekler nerde?
Galip Amcam, meleklerin görünmediğini anlattı.

Annemin, kızkardeşimin ölmemesi için yakarışlarını
duymayan 'Tanrının Melekleri' görünmüyordu demek ki..."

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz NesinAziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin

Bu kitabı hiç beğenmediğimi dile getirmek istiyorum. Çünkü “Bir Delikanlının Hikayesinde” cinsel isteklerini kadını çok fazla kullanarak tatmin etmesi gerekiyormuş gibi anlatması beni o kadar rahatsız etti ki. Bu hikayeden sonra kitaba olan okuma isteğimi alıp götürdü çok ara vermemin sebebi de bu.
Birkaç alıntı yapmam gerekirse
“Kadın gene benim en zayıf tarafımdır. Fena bir zamanımda bana her haltı ettirebilir.”
“Kadın benim etimin, kemiğimin, kanımın ve muhayyilemin müthiş bir ihtiyacıdır.”
“İliklerimin içinden bile “Kadın” diye bağıran sesler işitirim”
“O zaman genç, ihtiyar, güzel, çirkin, herhalde bir kadına malik olmak, benim için su içmek gibi bir şeydir. Hatta bu ihtiyacım derece ve şiddetini anlamak için muhayyilemde kabaran kadın hayallerini gittikçe çirkinleştirir, kötüleştiririm. Nihayetinde öyle bir an olur ki, bu hayal pis ve korkunç bir acuzeye kadar iner. Ve ben, ben onu da isterim. Böyle zamanlarımda kadınları yalnız bir tek hissimle severim, hatta anamı bile... Her gelişinde boğmaya mecbur olduğum bu hislere gitgide daha çok esir oluyorum.”
Bu kitap hakkında Sabahattin Ali şu sözü söylemiştir. “Şiir ve hikayelerim arasında yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmını çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibinin ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkta suçlandırmakta tereddüt etmem.” Kendisinin de söylediği gibi okuyup vakit kaybetmenizi istemeyeceğim türden bir kitap. Keşke Kürk mantolu Madonna gibi bir his bıraksaydın ben de. Oysa bunu okuduğum için çok pişmanım.

H∆K∆N, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Bilişsel devrimden bu yana Sapiens böyle bir günlük ikilikle yaşıyor.
Bir tarafta nehirlerin,aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği;öte yandan tanrıların,devletlerin ve şirketlerin hayali gerçekliği..
Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi,öyle ki bugün nehirlerin,aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan,tanrılar,milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır.

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah HarariHayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari

Psikiyatri Dünyasını Delirten Çalışma: Rosenhan Deneyi
Psikiyatri tarihinin belki de en çarpıcı deneylerinden biri olan ve “Pat Deneyi” olarak da bilinen “Rosenhan Deneyi”, David Rosenhan adlı bir psikiyatrist tarafından yapılıyor.


Rosenhan’ın deneye başlarken cevaplamaya çalıştığı soru ise “Bir kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığı, akıl sağlığının derecesi kesin olarak anlaşılabilir mi?” sorusu. Kendisi bu konuda bir hayli kötümserdir ve psikiyatri uzmanlarının düşüncelerinin objektif kriterlere dayanmadığını deneylerle kanıtlamaya çalışır.
Peki bu ilginç deney nasıl yapıldı?


Hemen anlatalım. Rosenhan’ın da dahil olduğu ve toplamda üç psikolog, bir psikiyatr, bir öğrenci, bir pedagog, bir ev kadını ve bir ressamdan oluşan sekiz kişi, ayrı ayrı, gaipten sesler işittiklerini söyleyerek bir kliniğe müracaat ederler. Pek tabii ki bu 8 kişinin aslında hiçbir rahatsızlıkları yoktur. Nitekim kliniğe kabul edildikten hemen sonra, bir rahatsızlıkları kalmadığını söylemeleri ve normal davranmaları konusunda anlaşmışlardır ve öyle de yaparlar.
Tam bu noktada çok ilginç bir şey olur ve klinik yönetimi hasta olduklarını düşünerek iddialarını kabul etmez. Israrlı şekilde iyi olduklarını söylemeye devam ederler, fakat en erken çıkan bile klinikte yedi gün kalmak zorunda kalır.

Rosenham çalışmasını burada sonlandırmaz ve devam eder.


Klinikten çıkanlar, aynı iddialarla ve bu sefer farklı isimlerle başka bir kliniğe başvururlar. Grup her seferinde çeşitli sesler duyduklarını iddia ederek başvuru yapar ve bu şekilde toplamda tam 12 tane kliniği ziyaret eder. Hastanelerin ve doktorların kalitesinin deney üzerinde etkili olmadığını göstermek için farklı türde kliniklere başvururlar. Bu klinikler arasında kırsal kesimlerdeki devlet klinikleri, büyük şehirlerdeki üniversite hastaneleri ve bir özel hastane vardır.
Yalancı hastalar da hastaneler gibi, eğitim, meslek, yaş gibi yönlerden birbirlerinden oldukça farklılardır ve tanınma ya da araştırılma riskine karşın takma isimler kullanırlar. Tüm bunlar, deneyin yanlı olmadığını kanıtlamak için yapılır.

İlginç olan şudur ki, bütün klinikler bu 8 kişilik grubun tamamına hastalık teşhisi koyar.



Gaipten sesler duyduklarını söyleyerek kliniklere başvuran 8 hastanın tümü, “boş”, “boşluk”, “nafile” gibi sözcüklerin kafalarında tekrarlandığını iddia ederler, ki bu sözcükler David Rosenhan ve ekibi tarafından, varoluşsal bir krizin sinyallerini verdikleri için özellikle seçilmiştir. Gruptan 7 kişiye şizofreni, 1 kişiye manik-depresif psikoz tanısı konduktan sonra tümü hastaneye yatırılır.
Hastaneye yattıkları andan itibaren tamamen “normal” ve uyumlu davranan, artık ses duymadıklarını söyleyen kişilerin hasta olmadıklarına hekimleri ikna etmeleri, ortalama olarak 19 gün sürmüş, bir keresinde kişilerden biri tam 52 gün hastanede tutulmuştur.

İlginçlikler burada da bitmiyor, çünkü klinik yönetimleri asla hastaların iyi olduğuna inanmıyor.


Hastaneden taburcu ederken bile “gerileme dönemindeki şizofreni” teşhisi koyarak yolluyorlar. Rosenhan’a göre bu tanı, akıl hastalıklarının iyileştirilebilir olarak görülmediğini gösteriyor; çünkü gerileme durumunda şizofreniye sahip olmak, aklı başında olduğunuz anlamına gelmiyor. Kimse iyileşmiş bir kanser hastasını kusurlu olarak görmezken, tek bir “çeşitli sesler duyma” şikayeti bile bir hastanın hayatı boyunca üzerine yapışacak bir etikete sahip olmasına sebep olabiliyor.
Rosenhan’ın ortaya koyduğu deneyin ilk sonuçları, psikiyatri camiasında büyük tartışmalara sebep oluyor.


Öyle ki, ülke genelindeki klinikler deneyin sonuçlarına ateş püskürüyor ve kendilerinin diğer hastaneler gibi bu tarz hataları asla yapmayacaklarını söylüyorlar. Hatta bir hastane yönetimi, David Rosenhan ile iletişime geçerek meydan okuyor ve hastanelerine önceden haber vermeksizin yalancı hastalar göndermesini istiyor.
İddiaları, ilk deneydeki durumun kendi hastanelerinde asla yaşanmayacağı, hastanenin doktor ekibinin bu yalancı hastaları gerçeklerinden ayıracağı yönünde.

Rosenhan, bu meydan okumayla karışık teklifi kabul ediyor.

Rosenhan’ın bu teklifi kabul etmesi üzerine, üç aylık süreç içinde hastane ekibi, hastaneye başvuran 193 hastanın 41’inin yalancı hasta olduğunu düşünüyor; ayrıca 42 kişiden de şüphe duyuyor. Hatta bu 41 hastanın 19’unun akıl sağlığının yerinde olduğu konusunda en az bir psikiyatrist ve bir hastane personeli daha görüş birliğine varıyorlar.
Sıkı durun, çünkü Rosenhan psikiyatri dünyasını bu ikinci çalışmayla iyice rezil rüsva ediyor. Şöyle ki, kendisi bu üç aylık süreçte aslında hastaneye bir tane bile yalancı hasta göndermiyor.

Bu ikinci araştırmadan sonra psikiyatri dünyası Rosenhan karşısında teslim bayrağını çeker.


Konuyla ilgili “Psikiyatri kliniklerinde, akıl sağlığı yerinde olanla olmayanı ayıramadığımız apaçık ortada” diyen Rosenhan, “İkiden fazla psikiyatri uzmanının normal zannedip sahte hasta olarak nitelendirdiği 19 kişi gerçekte normal miydi, yoksa akıl hastası mıydı? Bana kalırsa bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz” diye ekliyor.
Deneylerle ilgili bir çarpıcı durum daha var.

Öyle ki, ilk çalışmada hasta olduğu teşhisiyle hastaneye yatırılan 8 kişilik grubu, o an hastanede bulunan gerçek hastaların bir kısmı sahte hasta olarak görüyor.
Tam olarak detay vermek gerekirse, o sırada kliniklerde yatan 118 gerçek hastadan 35’i, bu 8 kişilik grubun bazı üyelerine “Sen deli olamazsın, herhalde hastaneyi teftişe gelen bir gazeteci ya da profesörsün” der, kalan hastalar da bu kişilerin önceden hasta olup şimdi düzeldiğine inanır.

Hastane görevlileri ise, onların birer “sahte hasta” olduğunu hiçbir zaman anlamaz.

Sonuç olarak bu muhteşem deney, psikiyatri dünyasında deprem etkisi yaratmayı başardı.


Ülke genelinde onlarca kliniği ve yüzlerce psikiyatrı çaresiz bırakan Rosenhan’ın çalışmaları sonucunda Amerikan Psikiyatri Birliği, Akıl Hastalıklarının Tanı ve İstatistik El Kitabı adlı rehberini değiştirdi. Ayrıca Rosenhan’ın araştırmaları, akıl hastanelerinde reformun ve hastanelerde tutulan kişilerin taburcu edilebileceği fikrinin yaygınlaşmasına katkı sağladı.

Ne diyelim, bilim böyle aykırı bilim insanları sayesinde büyük adımlar atıyor.