• 151 syf.
    ·1 günde·9/10
    Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

    Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

    Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

    Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

    Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

    İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

    Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
    Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

    Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

    Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

    Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

    Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

    Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

    Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

    O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

    Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

    Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

    Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

    Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

    Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

    Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

    İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

    Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

    Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

    İyi okumalar!
  • 95 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kendi çapımda erişme şansı bulduğum tüm Bernhard eserlerini okumaya çalışırken, bu esere de İl Halk Kütüphanesi'nde rastgeldim. Zaten Bernhard'a ait olan üç kitabı da kütüphane vasıtası ile okumuştum. Kütüphanede, bu eser ile birlikte toplamda dört (evet, tamı tamına dört, hatta sayıyla 4) adet Bernhard eseri bulunması beni aşırı derecede şaşırtan bir durum oldu. Hiç umulmadık yerlerden gizli hazineler ortaya çıkabiliyor demek ki, hayatımızda her yöne bu şekilde bakmak gerek belki de. Kütüphanede başınızı çevirip bir bakıyorsunuz, bir Thomas Bernhard eseri onca kitabın arasından size hayali bir huzursuzluk dalgası gönderiyor. Eğer bir yazarın birden fazla eserini okuduysanız, kitaplıkta, kitabın üstünde kitabın isminden ziyade o yazarın ismini görmek daha öne çıkan bir etmen oluyor bir süre sonra. Çünkü o yazar ismine bizler tarafından artık bir anlam yüklenmiş durumdadır, o anlamın bizde uyandırdığı duygular ve düşüncelerle bakıyoruzdur artık yazarın ismine. Thomas Bernhard ismini görünce bende açığa çıkan ilk duygu, daha önceki Bernhard incelemelerimde bahsettiğim bir duygu hali idi: Huzursuzlukla dolup taşan, zihni sancılar içinde bırakan yoğun bir hal. Bu sancıyı zihnimde belirli bir zaman geçip atlatabildikten sonra kitabın ismine dikkat edebildim en sonunda. Dünya Düzelticisi.

    Eserin oldukça dikkat çekici bir ismi var. Eseri yazan kişi de Bernhard olunca, bu ismi gördükten sonra insan ister istemez, dünyanın düzeltilmesinden çok, onun zihinde yok edilmeye çalışılması üzerine bir eser olduğunu tahmin edebilir hale geliyor. Ama aslında bu da kesin bir yargı değil. Çoğu yazarda bu tahmin edilebilirlik vardır. Birçok eserini okuduğunuz bir yazarın, eğer okumadığınız bir kitabı varsa, o kitabın ismine bakıp, önceki okuduğunuz kitaplardaki anlamları ilişkilendirip bir ilk yorumlama yapabilirsiniz. Bu da zaten aşağı yukarı tutarlı bir yorumlama olur. Ama konu Bernhard olduğu zaman bundan dahi emin olamaz hale geliyorsunuz. Özellikle ben bu anlamda en çok Yok Etme eserinde şaşırmıştım. Eserin kapağında Bernhard'a ait, elinde bıçak tutan, saplamaya hazır, sinirli gibi görünen bir fotoğraf var. Bunu görünce yok etme kavramının zihinsel yönü olduğu kadar gerçekçi anlamında bir yönü olduğunu da düşünmüştüm. Tıpkı Suç ve Ceza gibi; fiziksel olarak bir yok etme çabası olur ve bunun zihinsel olarak kabulleniş, sindiriliş kısmı vardır. Ama beni tamamen ters köşe yapıp şaşırtmıştı. Dünya Düzelticisi de aslında biraz öyle.

    Öncelikle eser bir tiyatro eseri. Altı perdeden oluşuyor ve uzun monologlara dayalı. Bu eserden gördüğüm kadarıyla Bernhard tiyatro ile de oldukça yakından ilgiliymiş meğerse. Tiyatro eserlerini şöyle bir düşünce içersinde okurum sürekli: Her perdeden sonra bu eserin aslında burada, şehrimdeki tiyatroda oynandığını hayal ederim. Karakterleri oynayan insanları izlerken, bu insanların, eserin kendisindeki karakterlere ne denli bürünüp bürünemeyeceğini düşünürüm. Mesela Suç ve Ceza'nın yarı müzikal, fazla uzun olmayan bir tiyatrosu olduğunu düşünün. Bu oyun yüzlerce kez başkaları tarafından oynanmış olsun. Bu oyunlardan hangisindeki Raskolnikov gerçek olanına en yakındır mesela? Ya da oyuncunun gerçekten bir Raskolnikov olabilmesi düşünülebilir mi? Bu gibi düşünceler tiyatro eseri okurken aklımı meşgul ediyor genellikle.

    Bernhard'ın romanlarından da alışık olduğumuz zihinsel (her zaman) ve bedensel (bazen) açıdan hasta insanlardan biri bu eserin de temelini oluşturuyor. Bu eserdeki hastalıklı karakterimiz de Dünya Düzelticisi. Dünya Düzelticisi aslında bir filozof. Uzun yıllar boyunca çalışma yapmış ama bir türlü ciddiye alınamamış bir filozof. Ama son eserinden sonra, ki o eser de zaten mevcut dünya düzenini baştan yeniden düzenlemekle ilgili olan, kendisine de aynı ismi veren Dünya Düzelticisi'dir. Bu eserinden sonra öylesine ünlü hale gelmiştir ki dünya çapında tüm büyük ülkelerde eseri çevrilmeye başlanmıştır. Ama gelin görün ki Dünya Düzelticisi zihinsel olarak hastalıklı olmasının yanı sıra bedensel olarak da hasta durumdadır. Bacakları felçlidir, solunum problemleri vardır ve kendisinin de saymaya çekindiği birçok başka hastalık. Eser evde sevgilisi (sevgilisi ile evlenmemişler ama kadının da bir şekilde onun yanında kalmaktan başka bir çaresi kalmamış) ile geçen bir günün başından, kendisine ünvan takdim etmek için gelen kendi mezun olduğu okulun rektörlüğünün ziyareti arasında geçmektedir. Tabii bu arada, Bernhard'ın romanları kadar olmasa da yine de oldukça fazla sorgulama, insanın zihnine sancılar sokan bazı fikirler var.

    Dünya Düzelticisi'nin bir gününe şahit olurken eserde, onu yaşlı, mızmızlanan insanlara benzettim. Gün boyunca sevgilisine birçok şey yapmasını bazen rica ediyor bazen emrediyor. Ama bunların birçoğu da hastalıklı istekler. Örneğin karşısındaki koltuğun mevkisini defalarca kez değiştirtiyor sevgilisine. Kadın da hiç sorgulamadan her isteği yerine getiriyor. Bu açıdan, eseri okurken aklıma gelen bir fikirden bahsetmek istiyorum. Okuduğumuz eserlerdeki diğer karakterlerin de gözlerinden bakma şansımız olsaydı ne olurdu? Mesela ben bu eseri okurken sürekli kadının aklından ne gibi düşünceler geçiyor, ne düşünüyor, bu 'deli' ile birlikte olmaktan mutlu mu gibi fikirler beynime doluştu bir anda. Çünkü kadının diyaloğu o denli az ki eserde, kadın sanki hissiz duygusuz bir varlık gibi görünmeye başlıyor bazı sahnelerde. Ama bunu öğrenmeyi yazarlar aslında bize bırakıyor. Herhangi bir eserde açıklanmamış olan tüm şeyler bir nevi bizim yorumlamamıza ve hayal gücümüze kalıyor. Bu açıdan edebiyat yazarın yazdığı, sınırlardan taşan bir olgu haline gelmeye başlıyor. Yazar bu sayede yazmış olduğu, olacağı şeyleri yazarken, esere daha o andan yazmadığı şeyleri bile eklemiş oluyor. Bu yazılmayan şeyler bile aklımızı kurcalar hale geliyor biz eseri okurken, benim kadın hakkındaki birçok şeyi merak etmem gibi tıpkı. Bu açıdan edebiyatı varolanın bile dışına taşabilecek esneklikte bir olgu olarak görüyorum artık. İfade edilmişlerin ve ifade edilmemişlerin birlikteliğinden oluşan bir sanat. Hepsini de bir şekilde aktarıyor.

    Dünya Düzelticisi, dünyanın nasıl düzeltilebileceğinden elbette ki bahsetmiyor eserde. O çok ünlü yazınından pek bir bilgi öğrenemiyoruz. (Eserde yazılmamış olan ama yine de beni yazılmamış bir şey üzerine düşünmeye, gerekirse kurmaca yapmaya sevk eden bir durum, tıpkı az önce bahsettiğim gibi). Aslında bu bahsedilmeme durumunun bile temsili olduğunu düşünüyorum. Bir olasılıkla dünyanın düzeltilmesi imkansız olduğu için bu yüzden içerikten bahsetmemiş olabilir Bernhard. Oysa ki kendisi dünya ve devletler hakkında çok keskin düşüncelere sahiptir, bunları ifade etmekten de hiç çekinmez. Dünyanın düzeltilmesi imkansızdır belki de bu yüzden gerçekten de. Eserde Dünya Düzelticisi'nin çeşitli fikirleri ile karşılaşıyoruz. Söz arasında. Sevgilisine acıktığını söyledikten sonra, sevgilisi odadan çıkınca bir anda sesli olarak düşünüyor mesela. Hatta bazen o denli kaptırıyor ki düşüncelerine kendisini, bir anda bağırıyor. Çaba harcamak konusunda önemli fikirlerini dile getiriyor bu beklenmedik zamanlardan birinde. Biz insanlar eğer bir şey üzerinde çok aşırı çaba göstermişsek, çaba harcamayı ve uğruna çaba harcadığımız şeyi ne olursa olsun doğru sayıyoruz. Belki de uğruna çaba harcadığımız şey aslında bomboş bir şey ama biz o anda bunun farkında değiliz, bundan kim emin olabilir? Olağanüstü çabalar insana kendisini haklı çıkarabilecek yanılgıya düşmesini sağlar. Bir şeye çok emek vermek o şeyi doğrulamaz. Bizler bir yandan da çaba harcadığımız bir şeyin bomboş bir şey de olabileceği düşüncesini aklımıza sokmaya cesaret edemiyoruz. İnsanda zaman, onun için önemli bir değerdir, belki de bu yüzden zamanımızı çok kaplamış olan bir çabayı yanlışlama cesaretini gösteremiyoruz. "O kadar çaba gösterdim, uğruna çaba gösterdiğim şey doğru, doğru olmasa bu kadar çaba gösterir miydim" diye düşünüyoruz belki de. Ama çaba, amacı doğrulayıcı bir etmen değildir, yanlışlayan bir etmen de olmadığı gibi. Amaç en başında ne ise odur, biz çabamız ile onu olduğundan daha iyi, daha doğru göstermeye çalışırsak bu mantıksız ve tutarsız bir davranış olur.

    Başka bir önemli konu daha, insanlar kendilerini uzmanı saydıkları bir dal ya da konu dışında bir şeyle ilgilenmemeleri, bundan da bahsediyor Dünya Düzelticisi. Bu aslında gerçekten doğru bir fikir. Mesela rahipler din felsefesi dışında bir şeyle ilgilenmezler ona göre. Felsefenin başka dalları ile ilgilenmek şöyle dursun başka dalların isimlerini bile öğrenmeye tenezzül etmezler. Ama bir felsefe ya da bilgi dalının uzmanı olmanın bir yolu varsa da, bu o yol değildir. Daha doğru olan şey şudur. Bir felsefe ya da bilgi dalına, diğer dallardan daha hakim olduğunu düşünen biri kendini bu dal ile sınırlandırmamalıdır. Diğer dallarla ilgisini inceleyip yorumlayabilmelidir ki, uzmanı olduğu dalın gerçekten uzmanı olabilsin. Din felsefesi ile ilgilenen biri varoluşçuluk akımına da bakabilmeli, elinden gelirse onları sentezleyebilmelidir. Tabii bu sadece din felsefesine özgü bir durum da değil, benim bu örneği vermemin sebebi, eserde rahiplerin din felsefesinden başka bir şeyle ilgilenemediklerinin dile getirilmesindendi. Kendi alanı içine sıkışıp kalan insan asla uzman olamaz. Kendi alanı ile katı sınırlar çizen insan uzman değil, ancak ve ancak korkaktır.

    Çevirmenlik konusundaki sorunlara da değiniyor. Çevirmenlik aslında oldukça zor bir meslektir. Birden fazla kişiyi olmayı gerektirir. Bir eseri ana dilinden, sanki o dili kendi ana diliymişcesine algılayıp, ana diline bu ilişkiyi kaybetmeden çevirmelidir ki, etkili bir çeviri olabilsin. Ama bunda da çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çevirmene çok ağır bir iş de düşebilir kimi zaman, zor eserlerde. Çünkü her dil aynı anlatıma sahip değildir. Sadece o dilde olan bir kelimeyi ya da bir kelime oyununu çevirmenin tam olarak doğru bir şekilde çevirmesi imkansızdır. Bu bağlamda, çevirmenin kendisi, diyelim ki Descartes'ı çeviriyorsa bu gibi durumlarda bir anlığına ana konudan bağını koparmadan bir Descartes olabilmelidir. Descartes gibi düşünebilmek, onun gibi ifade edebilmek ve bu ifade etme biçimini öbür dilde en iyi yansıtabilmek için de Descartes'ın her şeyini çok iyi bilmeli, hatta zihninde onunla yatıp onunla kalkmalıdır belki de. Bu yüzden çeviri işi bir imkansızlık işidir. Çevirmenin yaptığı da imkansız kavramının keskin köşelerini yumuşak hale getirmektir. Başka bir deyişle, daha az imkansız hale getirebilmektir çeviriyi. Bu yüzden bir eseri ana dilinden okumak, çevirisinden okumaktan onlarca kat daha iyidir.

    Tarihin kötü şeyleri saklama yetisinden de söz ediliyor. Modernize edilmiş tarih kavramında, insanlara sadece gösterilmek istenen şeyler gösterilir. Yapılan zulümler her zaman gizlenir. Bu bağlamda düşünecek olursak, biz tarihe güvenilir diyoruz, tarihin kesin bir bilim dalı olduğunu söylüyoruz, ama bundan ne derece eminiz ki? Öğrendiğimiz şeyi nereden öğrendik, nasıl öğrendik? Öğrendiğimiz şey nereye dayanıyor? Öğrendiğimiz şeyin dayandığı yer nereye dayanıyor peki? Çağımızdaki kolay ulaşılabilirlik gerçekten dehşet verici derecede kötü bir şey. Tarih tamamen araştırmaya dayalı bir bilimdir, insan tarihten herhangi bir olaya bakarken dahi kendisi yeni bir araştırma içersinde olmalıdır doğru kaynaklarla birlikte, ama biz çağımızda bilgiyi hazır almayı tercih ettiğimiz için tarih biliminin kesinliği de çokca azaldı. Okuduğumuz tarih kitaplarının arkasında kaynakça görüp derin bir oh çekiyoruz, ama sizce bu yeterli mi? Peki ya o kaynakçanın doğru olduğundan yeterince emin miyiz? Kaynakça sayfası, tüm bilgileri doğrulayan bir belge de değildir bu bağlamda, gerekirse o kaynakçada yer alan kaynakları bile didik didik etmemiz gerekiyordur. İnsan emin olamıyor.

    Bernhard'ın diğer eserlerinden aşina olduğum bir saldırı var yine doktorlara. Doktorların dolaplarını fark ettiğimizde her şey çok geçtir, diyor Dünya Düzelticisi. Doktorlara güvenememek konusunda da pek haksız sayılmaz kendisi bana göre. Doktorluk o denli titizlikle yapılan bir meslek olmalıydı ki, doktorluk ile ilgili neredeyse hiçbir kötü olay yaşanmamalıydı. Neredeyse kusursuzluk ile yapılan bir meslek olmalıydı. Doktor konusunda çekincesi olan bir insanın doktorların hataları üzerine birçok şeyi gördüğünü ve duyduğunu hayal edin. Bu insanın güveni bir kez kırılıyor doktorlara karşı. Sonuçta biz doktora gittiğimizde aslında felsefi bir güven problemini de üstlenmiş oluruz. Kendimizi tamamen doktora bırakırız ve yine kendimizi doktorun ağzından dinleriz. Ama ya hata yapma payı varsa ne olacak? O diplomaları boşuna mı alıyorlar diye düşünebilirsiniz. Evet, diplomalar hiçbir şeydir. Önemli olan meslek adabıdır. Felsefi olarak bir güven sorununun üstlenilmesi problemidir aslında bir muayene. Basit sıradan bir muayeneye bile Bernhard 'yüzünden' nasıl bakmaya başlamışım. Zihnim sancıyor.

    Hukuksal bir serzeniş de göze çarpıyor eserde. Davaların asıl amacının bir yok etme olduğu ifade ediliyor. Bir insanı fiziksel olarak yok etmek kanunsal olarak bir suç olduğundan dolayı dava açan insan karşısındaki insanı en azından hukuksal olarak yok etmek istiyor. Bu belki de her davada aynı değil, ama bazılarında kesinlikle geçerli. İnsan hıncının alınma yollarından bir tanesi olarak da görülebilir. Amaç aynı, karşındakini yok etmek. Bazen düşünüyorum, biz insanlar kimimiz birbirmizi fiziksel olarak yok etmek için ama çoğumuz zihinsel olarak yok etmek için yaşıyoruz belki de. İmzalar, belgeler, senetler hep bunun kanıtı aslında. Eserde de imza kavramıyla ilgili bir bölüm de var. Yok Etme eserinde Bernhard, diploma kavramına bolca saldırmıştı, bu eserinde de imza kavramına bir saldırı var. Birtakım imzalar tüm hayatımızı kaplamış durumda, onaylama imzası, reddetme imzası, okuyorum kabul ettim (aslında hiç okumadım, okur gibi yaptım) imzası. İnsan hayatı görünüşe göre yalnızca diplomaların arasına değil, imza kavramının katı sınırları arasında da sıkışıp kalmış. İnsanları artık onların benliği ve varlığı değil, birtakım semboller ifade etmeye başladı. Bir imza atıyorsunuz aslında orada bulunup onaylıyorum diyormuşcasına bir etki yapıyor bu. Her şeyi bir kenara bıraktığımızda bu gerçekten de dehşet verici bir durum değil mi? Artık yalnızca imzalar var. Ama aslında en sonunda imzalar dolayısıyla bizi öldüren bir yaşama biçimini de dolaylı olarak desteklemiş oluyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam ölen insanların cenaze formunda bile ölenin yakınlarından biri için imza atılacak bir kısım bulunuyor. Korkunç.

    İnsanlık sıkışıp kaldı gibisinden şikayet ediyoruz ama bir yandan da her şeyin çürüyüp gittiğini izlemek zorunda bırakılıyoruz. Tarihin artıklarını temizlemek için yaşar hale getiriliyoruz devletler tarafından. Dünü temizlemek için yaşıyoruz artık. Hiçbir ilgimizin bulunmadığı bir dünü, sanki doğarken bize sorulup biz de onaylamışcasına temizlemeye zorlanıyoruz. Ama bu yaptığımız da yarını kirletmekten başka bir işe yaramıyor. Yarınlara daha büyük artıklar bırakıyoruz. Hayatımız bu açıdan trajik bir teatral gösteri haline gelmeye başlıyor. Bu açıdan Dünya Düzelticisi'nin yaşayışı, çevresindeki insanlar da tıpkı bu şekilde. Çevresinde onu anlamayan insanların dolup taşmasından ibaret onun yaşamı. Biz insan toplulukları da böyle miyiz? Altıncı perde bitti. Son.
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sihirli Uyumsuzlar, Neil Patrick Harris'in ilk çocuk kitabı ve söylemem lazım adam nasıl yaptıysa kişiliğini kitaba katmayı başarabilmiş ve önümüze çok da eğlenceli bir kitap sunmuş.

    Carter, amcasından kaçıp küçük bir kasabaya kaçmış bir yetimdir. Trenden indikten sonra bir grup sihirbazın garip davranışları onu kasabada kalmaya ve bu garip davranışların sebebini bulmaya iter.

    Sanırım kitabı iki günde bitirdim ve doğrusunu söylemek gerekirse hiç bitsin istemedim. Uzun zamandır bu kadar eğlenceli ve içten bir kitap okumamıştım. Kitabı bu kadar çok sevmemin nedenlerinden biri de tabii Neil Patrick Harris oldu. Kitapta araya girip bize karakterler ve olay hakkında bilgi versipi samimi monologları, yarattığı öykü ve arkadaşlık hikayesi... Bu kitabı okuduktan sonra adamı bir daha sevdim.

    Sihirli Uyumsuzlar her ne kadar Carter'ı merkeze alsa da çok tatlı bir arkadaşlık öyküsü de içeriyor. Şahsen arkadaşlık öyküsü okumayı o saçma sapan aşk hikayelerinden daha çok seven biri olarak bu durum beni mutlu etti. Altı küçük sihirbazın eğlenceli dostluk hikayesini şahsen çok sevdim ve ikinci kitap için de gayet heyecanlıyım.

    Kitapta çeşitli sihir numaralarını nasıl yapabileceğimize dair kısa bölümler var ve şüphesiz ki kitapta en çok eğlendiğim ve dört gözle gelmesini beklediğim bölümler onlar oldu. O bölümleri kardeşlerimle deneyip numaraları düzgünce yapmaya çalışmak kitabı okuma maceramdaki ayrı bir eğlence oldu ve ne yalan söyleyeyim kitaba benim için güzel haritalar ve ayrı duygular da ekledi.

    Sihirli Uyumsuzlar'ın genel itibariyle çoğu kitaptan ayrıldığını ve çocuk kitapları kategorisinde apayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum çünkü size sadece bir hikaye sunmakla kalmıyor, sizi o hikaye ile ilgili harekete geçmeye de teşvik ediyor.

    Bence kitabın tek bir kötü tarafı var o da berbat bir uyumadan önce kitabı olması. Sihirli Uyumsuzlar öylesine heyecan dolu ve sürükleyici ki uykuları geleceği yerde kızları uyanık tutuyor ve daha fazlasını okumam için beni zorlamalarla sebep oluyor. 🤷‍️

    Kitap eğer elinizdeyse daha fazla vakit kaybetmeden başlayın derim. Eğer hala kitaplığı mızda yoksa da bir koşu gidip alın artık. @yabanciyayinlari 'nın ikinci kitabı çevirmesini dört gözle bekliyor ve bu yorumu burada bitiriyorum.
  • Olay 14 Ekim 1998'de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş. "Bir kadın, uçakta siyahi bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadığına bakacağını söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu. Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına: "Çok özür dilerim geciktim. Birinci sınıfta bir yer buldum Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi." Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan siyahi adama dönerek: "Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor." Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler. O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi: "İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar!

    #Alıntı
  • 416 syf.
    ·Puan vermedi
    Emily Bronte bu kitapta kendisinin gizemli , içe dönük yapısından bahsetmiş . Kitap öylesine güzel , öylesine özel bir kitap ki elinizden düşüremiyorsunuz. Bir sayfa daha , bir sayfa daha ... Derken kitap bitiyor elllerinizde. Olay örgüsü , karakterleri öyle içten yazılmış ki insan mest oluyor. Herkese öneriyorum.
  • Günümüz insanı için, iktisadî hayattan daha ciddi,üzerinde düşünmeye değer daha önemli bir olay kalmamış gibidir. Kafalar,rızık kaygısı ile öylesine doldurulmuştur ki,artık "her şey" bir meta gibi ,bir alım satım konusu halinde düşünülmektedir.
  • Günümüz insanı için, iktisadi hayattan daha ciddi, üzerinde düşünmeye değer daha önemli bir olay kalmamış gibidir. Kafalar, rızık kaygısı ile öylesine doldurulmuştur ki, artık"her şey" bir meta gibi, bir alim satım konusu halinde düşünülmektedir.
    Artık kimseden hasbi davranışlar bekleyemez hale getirildik. Kimseye " Allah rızasından" bahsederek bir ricada bulunamaz olundu. Komşuluk, dostluk ilişkileri bir ucunda bir çıkar olup olmadığına göre bir değer kazanmakta ya da kaybetmektedir. Hatır-gönül, Allah rızası, hasbi çoğumuz için unutulmuş, uzaklarda kalmış bir hatıradır sanki.