• "Fereiba, dilimizde eş için söylenen en güzel sözcük nedir biliyor musun?"
    "Nedir?"
    "Hamsar.. Düşünsene, aynı akla sahip olan, demek. Biz de öyleyiz değil mi?"
  • 64 syf.
    ·2 günde·7/10
    ''Amok mu?.. Sanırım hatırlıyorum... Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk...''
    ''Bu sarhoşluktan daha fazla bir şey... bu delilik, bir tür insan kudurması... ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali.''

    Stefan Zweig'i okumayı çok seviyorum ama onun insan psikolejisinin derinlemesine inmesini daha çok seviyorum. Zweig bu kitabında; Almanya'da doktorluk okumuş, tıp dergilerinde boy göstermiş başarılı bir bilim insanının dominant ve küstah kadınlara olan ilgisini ve ona getirdiği sonuçlarını okuyoruz. Replikte de açıkladığım gibi Amok bir cinnet halidir. Kişinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir. Genelde Güneydoğu Asya kıtasında ortaya çıkar. Psikolejik terim olarak derin bir depresyon olarak tanımlanır. Bu kitapta da doktorun nasıl bu hale geldiğini bir gemi yolculuğunda kendisinden dinliyoruz. Hikaye beni etkiledi mi? kesinlikle. Stefan Zweig bu hikayeleri yazarken aslında kendininde bir Amok koşucusu olduğunu bize yansıtmış. Trajik sonu hepimiz biliyoruz.
    Bu kitap nedense bana günümüzü hatırlattı. Dünyamızda kadınlara yönelik olan şiddet olsun, insan davranışları olsun, psikolejik unsurlar olsun hepsi tanıdık geldi ve kendime şu soruyu sordum?
    ''Hepimiz bu hayatta Amok Koşucusu değil miyiz?'' bence öyleyiz.
  • Piyanoya yaklaşarak parmaklarını tuşlarda gezdirdi. Tellerden biri ansızın kopuverdi, sesi titrek bir vınlamayla havada dağıldı. Aleksandra Mihaylovna hüzünlü bir heyecanla piyanoya bakıyordu:
    -İşte biz de öyleyiz Netoçka; bir tel fazla gerilirse kopar... Sesi ne kadar acıydı, değil mi?
    Güçlükle konuşuyordu. Duyduğu keder ve ıstırap, yüzünden okunuyordu, gözleri dolmuştu. Silkinerek,
    -Hadi Netoçka, fazla üzülmeye değmez; dedi.
    Dostoyevski
    Sayfa 129 - Varlık Yayınları
  • Ama hayatta kalmak, düştüğümüz dikenli bahçede kanayarak dolaşmak değil mi zaten?Sonunda öleceğini bilerek yaşamaya çalışan bütün faniler, aynı tekinsiz yolu adımlıyor. Neye elimizi atsak yetim, neye dokunsak tedirgin, ne yapsak eksiğiz. Hepimiz öyleyiz. Bize vaat edilmiş bir yarın yok, ruhumuzda kelebek sancıları kanat çırpıyor. Fakat buradaysak, gücümüzü ve neşemizi toplayıp yaşayacağız. Düşe kalka, güle ağlaya, şefkatimizi kendimizden, merhametimizi birbirimizden sakınmadan, sevaplarımız, günahlarımız ve elbet hatalarımızla. Coşkuyla. Hem dünyada kalıp hem de hayattan kaçamayız. Bunu kendimize yapamayız.

    (...) Yarın ne getirecek bilmiyorum, ama her şeyi doğru yapmış değil, "yaşadım" diyebilecek biri olarak ölmek istiyorum. Hayat hata yapmaktan korkmak için çok kısa. Korkmuyorum.
  • Yakamızdaki kir, fabrika dumanından
    değil, pislikten, tozdan, mikroptan.Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler?Bu şehirde düşünülemez. Düşünmek iyi değil, sıhhate muzurdur.
    Allah'ı bile düşünemezsin. Düşündün müydü karşına
    onun narnma iğrenç mecmualar, nefesleri yırtık para kokan şairler,ölü bekleyen imamlar çıkar. Avaidini isterler.
    Ben fukarayı severim, dersin kendi kendine, yalandır. Kendin
    de inanmazsın. Hangi fukarayı, nasıl fukarayı? Bu canavar
    gibi dilenci kadını mı? Bu arsız, edepsiz, huysuz çocuğu mu?
    Bu iki paralık adamın önünde secdeye varan balıkçıyı mı? Yoksa
    köşe başında oturup çürüklerini; yüzünden açlığı, kimsesiz liği, hafifçe deliliği, dünyadan bıkkınlığı akan adama yutturan
    külhanbeyi kestaneciyi mi?
    Kimdir şu sevdiğin insan? Anladık fakir, kimsesiz, bahtsız
    . . . Ama kim?
    Kim olacak? Sensin. Kendi kendisinin. Evet, bu şehirde
    herkes dönüp dolaşıp kendisinde karar kılacak. Başkasını seven
    tek adam bulamazsın. Olmasına da imkan yoktur. Hani bazı
    insanlar vardır, iyilik edersin. Bir edersin, iki edersin, üç
    edersin. Sonra ederneyecek hale gelirsin de elinden bir şey yapmak
    gelmez. O zaman bir de bakarsın ki, karşındaki sana düşman
    kesilmiştir. Hepimiz öyleyiz işte. Bütün iyilikleri, bütün
    dostlukları, tulumba gibi emeriz. Sonra dostluklar, iyilikler de
    kuyular misali kurur. İşte o zaman başlar pandomina, kocaman
    dedikodu.
    Çekilecek bir köşemiz olacak. Yatağımız olacak. Yorganı
    gözlerimize çekeceğiz. Belki bir deniz kenan, bir ağaç altı, bir
    rüzgar, bir sessiz kahve, bir bardak çay, bir simit, bir dilim kaşar
    peyniri, bir yarım kilo şarap bulursak dost olarak bu en iyisi.
    Ama insan? Yok kardeşim, yok, insan bulamayacağız. Bu şehir
    bu kadar pisken, bu kadar laubali, bu kadar düşkünken, para
    kazanıp da kendinden ötesini, beygirini kullanan arahacıdan
    daha merhametsizce kullanıp da rahat edenler, sessizce, tereyağından kıl çeker gibi kendini aramızdan çekmişleri bir bakıma haklı buluyorum, gibime geldi. Sonra da düşündüm. Onlar böyle ettiler bu şehri. Belki de bu şehre vebalar, belki de bu şehre koleralar gelecek yakında.