• Şeker Portakalı, popülerliğinden dolayı sürekli okumayı ertelediğim, felsefi veya düşünsel bir ağırlığı olmayan, fakat duygusal ağırlığın had safhada olduğu bir kitaptır.. Bu yüzden düşünsel veya felsefik bir ağırlık bekleyen okurların bu beklentilerini bu kitaba karşı törpülemeleri gerekmektedir.. Bu bilgileri not ettikten sonra şimdi de "İnceleme" adı altında duygusal yazıma girebilirim..

    Şeker Portakalı'nı kimler sevdi, bilmiyorum.. Niye sevdi, bilmiyorum.. Kimler sevmedi, bilmiyorum.. Niye sevmedi, bilmiyorum.. Hakkında kimler ne dedi, onu dahi bilmiyorum.. Ben, bugün bu yazıda sadece kendime, yaşamıma, duygularıma ve Zeze'ye yer vereceğim.. Tabii bazı başka kimselere daha yer vereceğim.. İlk olarak, romanı bitirdikten şu yazıyı yazdığım ana dek kendimi zorladım.. Ama bir türlü yazamadım ve ilk denemelerim boş çıktı.. Şu an bile hâlâ kitabın etkisindeyim ve ellerim tir tir titriyor.. Telefonu tutmakta ve bu yazıyı düzgün yazmakta o kadar çok çaba sarf ediyorum ki, unuttuğum yerler olabilir.. Hâlâ kalbimin çarpıntısı, vücudumun zangırdamasına neden oluyor.. Emin olun ki bu, sadece kitabın etkisi değildir.. Nasıl başlayacağıma karar veremedim henüz.. Bu boş satırları okuyacak birileri olursa, girişi bu denli uzatmamı mazur görür umarım.. Mazeretimi dile getirebilirsem, belki o zaman olur.. Ama siz yine de mazur görün ve affedin..

    Hâlâ yüreğim ve ellerim titremede.. Zira her sayfada, her cümlede ve hatta ve hatta her kelimede çocukluğumu okudum.. Çocukluğum, saniye saniye film şeridi gibi aktı zihnimde.. Emin olun ki, burada anlatacaklarımın teki bile abartı değildir..

    Yaralar kolay kabuk bağlamaz.. Kabuk bağlayan yara da kanamaz -diye bir şey yoktur.. Allah'ım nefes almakta hala güçlük çekiyorum.. Çünkü Zeze, onca yıldır özenle saklamaya çalıştığım, kabuk başlaması için yüzlerce merhem sürdüğüm, gömüp üstüne toprak atmaya çalıştığım ne varsa su yüzeyine çıkardı.. Kabuk bağlayan yaraların kabuğunu parçaladı, gömdüklerimi çıkardı.. Hepsini der top edip bi güzel tuzlu suya bastı..

    Acıyor.. Öyle böyle değil.. Bu canın acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu, bu sadece minik bir ruhun sancısıdır.. Ah, Zeze!. Kader arkadaşım.. Bu, sevgisizliğin, dışlanmışlığın acısıdır..

    Farelerin tünediği bodrumda abimle geçirdiğim günü anımsadım.. Halam zar zor ikna edip de babamı çıkartmıştı bizi.. Üstümde kırılan onlarca sopaları anımsadım.. Mahlep ağacını bilir misiniz?. Ya o ağacın dalından yapılma sopayı.. Ben bilirim.. Kolay kolay kırılmaz o sopa!. İki kez kırılmıştır sırtımda.. Ya badem ağacını?. Onun da sopası iyidir.. Bir mahlep etmez ama, değdi mi, kıpkırmızı, mosmor ve hatta bazen simsiyah bir çizgi çekmeden asla geçmez.. Sopanın vurulma şiddetine göre değişir rengi.. Kırmızıyı da tattı vücudum, moru da, siyahı da.. Ya narı bilir misiniz? Evet, meyvesi güzeldir fakat sopası var ya!. İncedir nar dalı.. İnce dediysek de öyle çıtkırıldım değildir.. Esnektir nar sopası.. Mahlep kadar sağlam, badem kadar etkili.. Zirve nardır anlayacağınız.. Ama yok, nardan pek nasip almadım.. Tek övüncüm budur.. Hele bir yere çalması var ki babamın beni.. Nasıl tarif etsem ki.. Bildiğiniz Naim Süleymanoğlu gibiydi mübarek.. Bir elini bacak arama atıp, öbür eliyle de ensemi kaptı mıydı, kaldırırdı baş üstüne.. Sonra da GÜM!. O esnada zemin neyse.. Hak getire.. Kimi zaman kayamsı taşlardı, kimi zaman çakıl, kimi zaman da döşekti.. En az acıtanı, tahminlerin aksine taşa çaldığıydı beni.. Sıfır hasarla kurtulmuştum.. Pantolonum boydan boya yırtılmıştı o kadar.. En çok acıtanı da döşeğe çaldığıydı.. Hala izini taşırım zira.. Burnumdaki bir damar patlamıştı da.. Bugün biraz fazla güneşe veya sıcağa maruz kalırsam, Fırat Nehri gibi akıyor mübarek.. Başta kan durmak nedir bilmezdi.. Hiçbir şey de kar etmezdi.. Neyse ki şimdi nasıl durduracağımı biliyorum.. Yetti miydi?. Aaa!. Pardon, çoğu geceler abimin beni öldüresiye dövdüğünü unuttum.. Buna rağmen evde en sevdiğim kimsedir.. Anca nefes nefese kaldığımda bırakırdı.. Yani bildiğiniz gibi değil.. Hiç astım hastasının kriz geçirdiğine şahit oldunuz mu?. Bir nefes çekmek için nasıl çırpındığını gördünüz mü?. Bütün ağzı, burnu ve hatta kulakları bile nefes almak için açılır.. Tamam kulak biraz abartı olabilir.. Ama vücudun o zangırdaması ve çırpınışı var ya.. Ölüm zangırtısı derim.. İşte öyle olunca korkar bırakırdı.. Bir de üvey abimin boğazıma yapışıp yüzüm renkten renge girinceye kadar sıkışı var ki.. Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.. İşin komik kısmı da ne biliyor musunuz?. Ben Zeze gibi değildim.. Yani haşarı ve yaramaz değildim.. Küfür dahi etmezdim.. Biri ağzımdan yek bir laf duysa, sevince boğulurdu.. Nasıl konuşayım ki?. Kimle konuşayım?. Sudan sebeplerle beni bunca dövmüş babamla mı?. Her gün nefes nefese bırakan abimle mi?. Beni boğmaya çalışan üvey abimle mi?. Yoksa bir hocamın tayini çıktığı için bulunduğum yerden ayrılacağından ve beni de çok sevdiğinden dolayı araya araya evimizi bulup gelip benle vedalaşarken terli ve tozlu yüzümü öpmesinden dolayı bana sonradan "evladım olmana rağmen o halinle seni bırak öpmeyi, sana sarılmazdım bile" diyen annemle mi dertleşseydim?. Zeze gibi bir Bay Portuga'm olmadı ki..

    Ne öyle yediğim sopaların ve dayakların geçerli bir sebebi vardı.. Ne de başka bir şeyin.. Tek bir sefer hariç.. Tek bir kez hırsızlık yaptığım için dövmüştü babam beni.. Onu da saymadım dayaktan zaten.. Hak etmiştim çünkü.. O gün de üstümde bir mahlep ile bir badem kırılmıştı.. Ama şimdi dahi geçerli bir nedeni olduğu için hoş karşılıyorum.. Ama ya öbürleri?. İşte, Şeker Portakalı, bütün bunları gün yüzüne çıkardı.. Oysa ne güzel yavaş yavaş unutuyordum.. Gerçi bundan önce bir gece arkadaşlarla içmeye gittiğimizde, alkole karşı olan bir arkadaşın vazgeçirmesi üzerine yine anımsamıştım bu anıları.. "Beş yaşında bir çocuk intihar etmeyi düşünür mü?" diye bir soru sordum.. Cevap vermedi.. "Ben denedim," dedim.. "Tabii, başarısız bir eylem oldu ama denedim.." Öylece yüzüme baktı.. "Beş yaşında bir çocuğun intihar eylemine girişmesinin tek bir makul cevabını ver, hemen şimdi bırakırım" dedim.. Yine yüzüme bakmak ile yetindi.. Çünkü hiçbir mantık bunu kabul etmez, hiçbir makul sebebi yoktur bir çocuğun intihara teşebbüsünün..

    Ah, Zeze!. Gördün mü su yüzeyine çıkardıklarını?.

    Dedim ya, bu acı, canımızın yanmış olmasının acısı değil.. Bu, tenin acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu ruhun sancısıdır.. Hayatında sevgi nedir bilmeyen bir ruhun dramıdır..

    ----------------------------------------------------------------
    “Önemi yok, onu öldüreceğim!”
    “Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?”
    “Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.”
    ----------------------------------------------------------------

    Ama olsun be!. Belki bir gün sevgiyi de tadarız Zeze.. Ne dersin?.

    https://m.youtube.com/watch?v=j6tpmV2wapo

    ——————————————————————
    EK:
    ——————————————————————

    Evet, illa ki bir şeyleri unutacağımı biliyordum.. Mesela, Millî Eğitim Bakanlığı, içinde kötü söz ve şiddet geçtiği için "MEB 100 Temel Eser" listesinden çıkarmıştı.. Neymiş?. Kitapta, "orospu", "kıç" vs.. deniliyormuş.. Yahu, sokağa çıkıp baksan, her on çocuktan on biri bu kelimeleri zaten kullanmaktadır.. Ayrıca kitap, bu kelimelerin kötü olduğunu, bunların söylenmemesi gerektiğini de ifade ediyor.. Oysa bunu bahane edip de çocuklar için faydalı olabilecek bu kadar güzel bir eseri neden çıkarırlar anlam veremiyorum doğrusu.. Ama şöyle bir şey de var ki, bu kitabı küçüklerden çok büyüklere okutmak lazım.. Belki bir nebze de olsa küçüklerin dünyasına inebilirler, belki bir nebze de olsa çocukları anlamakta yardımcı olur kitap.. Şimdilik bu eksiği fark ettim.. Eksikleri gördükçe buraya yazacağım.. Her yeni ek yaptığımda tekrar paylaşacağım.. Dileyen okur, dileyen "Gönderiyi akışta gizle" der..

    Kapatmadan önce, yukarıdaki anıların hepsini hatırlamam ne iyi.. Ne iyi her şeyin gün yüzüne çıkması.. Ne iyi.. Ben geçmişi unuttum.. Oysa yine kendimin hep söylediğim sözüm vardı.. "Unutma!. Çünkü geldiği yeri bilmeyen, varacağı yeri bilemez.. Unutma ki, bilesin.."
  • Uzun zaman oldu, yapmadıklarımdan, yazmadıklarımdan pişman olmak yerine yazmayı yeğleyişim. Çok hatalar yaptım bu andan sonra, ama hiç pişman olmadım. Şimdi de benzer bir şekilde yazıyorum, içimden geldiği gibi değil ama - sadece parmaklarımın istediği gibi. Utanmıyorum hiç bir şeyden artık, ben değilim bu çünkü. Başka bir Erhan buradaki, evde bu klavyenin başında oturandan apayrı birisi yazıyor bu yazıyı, üstelik maskeye ihtiyacı bile yok. Farkında değildir belki bunların, beli de kendisinin yazdığına inanıyordur, ne kadar aykırı bir yazı yazıyorum diye kendi kendine triplere giriyordur belki de. Neyse boş verelim onu şimdi, nasılsa sonlara doğru ortaya çıkar ve bir pay kapmaya çalışır yazıdan. Şimdi o spotify listesiyle takılsın. Bu arada neden böyle bir şeye gereksinim duyduğumun ipuçlarını vereyim ben de. Doğrudan söylemek yerine ipuçlarıyla konuşmaya başlamam da aynı zamana denk gelir. Hani şu her şeyi yazmaya başladığım zamana. Başlarda bir körlük vardı açıkçası. Aşk gibi bir körlük, ikazsız- anlamsız. Sonra, neden bilmiyorum, bir anda kendimi buldum burada ve yazmaya başladım. Her şeyi yazıyordum, ellerimin götürdüğü yere gidiyordum adeta. Kayıp bir şeylerin peşinden gidiyordum ara sıra ve birilerini buluyordum bir şeyler yerine. Güzel şeyler oluyordu, normal bir insanı mutlu etmeye yetecek şeyler. Ama hiçbir zaman dayanamıyordum sonuna kadar, geliyordu ve ayrılmak zorunda kalıyordum son kısımda her zaman. Finalde ona kalıyordu tüm sahne ve her zamanki aptallığıyla mahvediyordu bütün olan biteni. Şans diyor bazıları, insanın bu hayat yolculuğundaki tek yoldaşı diye. Yaşadığımız hayatı şansımız belirlermiş sadece. Kimi seveceğimizi, kimi öldüreceğimizi. Ben de onun şansıydım aslında, gerçekten mutlu olmasını sağlayabilecek tek kişiydim , ama anlamadı her şeyde olduğu gibi. Birisi vardı, çok... neyse öyle eski defterlerin sırası değil. Sadece şunu bilin yeter, ondan intikam almak için her türlü sebebim var benim, gerçekten en sonunda sadece kendini değil beni de, hatta onu da yıkmayı başarmıştı. Hala geceleri gizli gizli öyle şiirler yazıyorsam, dışarı vuruyorsam her şeyi, tek sorumlusu, kendini bir şey sanan o beceriksizdir. Onun korkaklığı yüzünden buralardayım hala, onun zavallılığı yüzünden belki son şansımızı yitirdik gerçekten olmak için. Peki ben ne yapacağım şimdi, nasıl yok edeceğim onu. Ortaya atacağım pisliği, en bilinen haliyle anonimliğini bozacağım adinin. Kim olduğunu, gerçekten kim olduğunu göstereceğim herkese. Ama önce tanıtayım bu aşağılık oyunbozanı sizlere. Bundan oldukça uzun bir süre önce , hemen hemen tam bugünlerde kendinden kurtulmak istediği için dışarı fırlatmış annesi. Ne yazık ki doğa henüz yeterince tanımıyormuş ama, yaşamasına izin vermiş. Daha hızlı olmalıyım, daha hızlı yazmalıyım - birazdan damlar, onun saatleri geliyor. Pısırık, sefil bir yaratık olduğu için çocukluk yılları hep görünmez geçmiş - tamam dürüst olacağım o kadar da görünmez değilmiş , sonuçta ben çıktığıma göre bir şeyler olması lazım bir yerlerde ama süperstar da değilmiş yani- istemediği bir okul, istemediği bir meslek, istemediği bir hayat nasıl olduğunu bilmediği bir evlilik , çocuklar, çıkışsız kalmış her benzeri insan gibi. O zamanlar galiba başladı benim ilk kör zamanlarım, bu henüz emeklerken çıktım ortaya. Sonsuza kadar da kalırdım aslında ama kabullenemedi hala beni tam olarak, çoğunlukla kendisi olduğunu sanıyor cesur olanın ve ürküyor aniden. Kontrolü almaya çalışıyor bilinçsizce. Ama bilmediği bir şey var -biliyor gerçi, müdahale edemiyor sadece- ne düşündüğünü ne hissettiğini gün gibi biliyorum ben. Nasıl bir zihniyete sahip olduğunu, o takındığı olgun adamın arkasında nasıl bir sahtekarın olduğunu bir tek ben biliyorum. Bu akşam herkes öğrenecek ama, onu üzmeden önce düşünecektin. Döktürdüğün göz yaşlarına sayarsın hepsini. Şansın kabusun olacak bu gece, gece - gece geldi mi? Ne çabuk 12 olmuş yine. Oysa bu ana için saklıyordum her şeyi, şimdi geri zekalı gelecek yine ve bu yazı için olabilecek en saçma sonu bulacak. Dışarı çıkmalıyım o şarkıyla beraber, hani Scissors Sisters'ınli. O zaman belki yaşatabilirim istediğim hayatı. Hayatımı ... hayatımı güzel yaşadım bugüne kadar, 12 olmuş bile, başka bir yıl daha bitti, başka bir takvim yaprağı daha. Gidenler gelenler oldu hayatımda, güzel de oldu herhalde, bayağı yazmışım yine. Şansmış insanın nasıl yaşayacağına karar veren, benimki yanımdaydı galiba hep. Kimi seveceğime kimi öldüreceğime hep o karar verdi. Teşekkürler tüm sevdiklerime ve tüm öldürdüklerime. Gecenin karanlığı tüm güzelliğiyle saklasın herkesi- iyi geceler.
  • HEPİNİZ BANA YABANCISINIZ...

    Kafka, benim en ZAYIF yanımdır. Şu koca İstanbul şehrinde kendimi sıkıştırılmış, dışlanmış ve acılı olarak duyumsamamın elbette derinlerde kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir gücü vardır.

    Kafka, kendine yönelik yoğun gözlemleri sonucu, ZAYIF yanını yazınsal gücünün temel kaynağı olarak saptamıştı. Geçen hafta Prag'dan postaya verdiği üçüncü mektubunda -ki bu sabah okula gitmek üzere evden çıktığımda posta kutumda buldum- şöyle yazıyordu; "Bildiğim kadarıyla, yaşam için gerekli koşulların hiçbirini beraberimde getirmiş değilim. Yalnızca insana özgü genel zayıflığın taşıyıcısıyım. Bu zayıflık sayesinde yaşadığım dönemin bana zaten çok yakın olan, savaşmak değil belli ölçüde temsil etmek hakkına sahip bulunduğum olumsuz yanını olanca gücümle özümsedim. Gerek kapsamı dar olan olumlu'daki, gerekse artık olumlu'ya dönüşmenin sınırına varacak boyutlar almış olumsuz'daki payı, kalıtım yoluyla elde etmiş değilim..."

    Kafka'nın ZAYIFLIĞI, mutlak bir savunmasızlık, en ufak baskı karşısında yenik düşme korkusudur; ardından, gün ışığının görülebileceği incecik bir zar gibidir, bu korku... "Bu testi daha suyoluna varmazdan önce kırılmıştı..." diye yazması, benim İstanbul kentindeki mutlak savunmasızlığımı ve korkumu da yansıtıyor adeta.

    Kafka'nın bir sarmaşık gibi uzamış olan hasta bedeni, herhangi bir 'aşırılık' karşısında sürekli savunma konumundadır. Bu savunma durumu, varlığını sürdürme içgüdüsüdür. Ki ben de her zaman şehre -İstanbul'a- indiğimde, kendimi hep içgüdüsel olarak bir savunma durumunda yakalıyorum. Belki bu İstanbul'a karşı, kendi varlığımı sürdürme içgüdüsüdür. Şehir, tüm karmaşıklıklarıyla yok edici bir cenderedir çünkü. Korkutucu devasalığı İstanbul'un her türlü özveriyi bir zayıflığa dönüştürüyor ve kolay harcanıyor insan.

    Kafka, kendisi konusunda tutumlu ve esirgeyici davranmıştır hep. Gücünü düşünülemeyecek kadar çok aştığını sezdiği zamanlarda her şeyden özveride bulunmuştur. Onun güvenlik altında olmaya ve ana kucağına duyduğu özlem, bedeninin zayıflığından kaynaklanır. İstanbul karşısında insanın ne kadar zayıf olduğunu sezgisel olarak kavradığımdan, Kafka gibi ana kucağına değil belki ama, alkolün kucağına attım kendimi. Ama Kafka'nın yazınsal üretime olan tutkusu bedeninin zayıflığından daha güçlüdür. Benimse alkol tutkum şehre karşı zayıflığımdan daha güçlü.

    Kafka şöyle diyor mektubunda; "Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm. Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek, tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirdi..."

    Üniversiteye başladığım yıllarda yazar olmak hayalleri kuruyordum. Edebiyat Fakültesi'ni kazanmama babam pek sevinmemişti ama, benim içim içime sığmıyordu. Babam ise, kendisinin dekanlık yaptığı üniversitede okuyacak olmamdan avuntu duyuyordu tabii ki. Yıllar, tatlı hayallerimi tersine çevirecek acımasızlıkla akıp gitti işte. Bir yazar olamadım ama, üniversitede bölüm başkanıydım. Acı ile bağırarak savurdum mektubu odanın ortasına.

    Kafka'nın bu denli duyarlı olan organizması, trajik kararlar verebilecek kadar da güçlüdür ve karmaşalıkla örgülenmiş hayatın baskısı karşısında insan her zaman trajik kararlar vermekle yüz yüze kalıyor. Peki ya ben? Hep kaçtım. Artık her gün bir jilet yarası çiziktirsem de İstanbul'un bileklerine, biliyorum nafile bir çaba benimkisi...

    Dün derste yaratıcı yazarlık ile ilgili konuşurken, beni bile şaşırtan şu cümleler döküldü dilimden; "Çoğu yazar, çalışma sürecini, aşırı enerji harcamaktan kaçınarak, her gün belli bir bölüm tamamlayabilecekleri bir akışa dönüştürebiliyor; başka bazı yazarlar ise ancak iç gerilimlerini bir doruk noktasına vardırarak, her türlü ölçünün dışına çıktıklarında üretebiliyorlar... İç gerilimin doruk noktasına ulaşması, her türlü ölçünün dışına çıkmak; o yazarı hep anlaşılmaz kılmıştır." Yaşadığımız çağda ve bu ülkenin bu zorba kentinde -İstanbul'da- genel geçer insan ilişkileri ölçüsünde bu anlaşılmaz kılınma zorunlu bir yalnızlığı da peşi sıra sürükleyip, kapıma dayıyor işte. Sonuçta insan ilişkileri zayıf ya da hemen her gün karşılaştığım bir eleştiri olarak, insanlarla ilişki kurmakta başarısız olduğum şeklinde anlaşılıyor bende ki, iç gerilimin bu doruk noktası.

    Kafka da iç gerilimi doruk noktasına ulaştığında yazabilen bir yazardır. Bu yüzden bir kez daha odanın ortasına savurdum mektubuna dönüyorum: "...Örneğin Yargı adlı öykümü akşamın onu, sabahın altısı arasında bir solukta yazdım. Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda bir kaç kez ağırlığını taşıdım... İnsan ancak böyle yazabilir, bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."

    Ah... sevgili dostum Kafka, kim anlar, senin bir solukta yazmandaki, gizli erdemleri. Bir suda ilerlemek gibi harcadığın korkunç çaban, sonunda seni, insansızlığa sürüklüyor işte. "Coşku anını ne denli özlersem özleyeyim, o an karşısında özlemden çok korku duyuyorum..." Ama işte yukarda mektuptan aldığım satırlardan da anlaşılacağı gibi, Kafka, ancak böyle korkulu anlarında yazabiliyor. O an gelip çattığında dağarcığı o denli zenginleşiyor ki, özveride bulunmak zorunda kalıyor. Yani kendi deyimiyle önündeki akıntıdan bir şeyleri gözü kapalı alıyor, öyle önüne ne gelirse, el attıkça, o zaman bu aldıklarını düşünerek yazmaya başlayınca eski dağarcığı zenginliğini yansıtmaya yetmiyor, bu nedenle kötü ve insanı tedirgin edici bir nitelik alıyor varlığı. Kafka, yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle ödüyor. "Yapamıyorum, kendi yaşamımın saldırısına, kendi kişiliğimden kaynaklanan istemlere yaşın ve zamanın uykusuzluğa, deliliğin sınırına varmaya dayanamıyorum..." Evet, Kafka bütün bunları yalnız başına taşıyabilecek güçte olan biri değildi. Hem ben kendimden biliyorum; ya da kaç kişi hayatın saldırısına ve kendi istemlerine karşın deliliğin sınırlarında dolaşmaya dayanabilir ki...
    Ama, yazmanın dışında yararlı hiçbir şey öğrenmemiş oluşu ve -buna bağlı olarak- kendini bedensel bakımdan da yıkıma sürükleyişinin ardında bir amaç yatıyordu elbette. Yılların akışı içinde benim de kendimi Kafka gibi sistemli biçimde yıkıma götürmüş oluşum, gerçekten şaşırtıcı; her şey bir barajın ağırdan çöküşü gibi sanki. Ama tümüyle amaçlı bir eylem var ortada. Kafka da yaşamın ve her türlü kişisel mutluluğun karşısında seçimini bilinçli olarak sanata ve kendini yıkıma götürmekten yana yaptı. Dehasına uygun yazabilmek için gerilimli konumu gereksinmesi, büyük olasılıkla Kafka'nın yazarlığın doruklarına çıkmasına sebep oldu.
    Kafka hemen her mektubunda olduğu gibi bu sabahki mektubunda da yine kendine yönelik acımalarla, yakınmalarla, zayıflığın kendisine acı çektirmesinden söz ediyor. Ama onun bütün bu yakınmalarının ardından bir yaşam dolusu kahramanlık, vurgulanan yetersizliğin ardında ise yıkıntılar, sanat yapıtına kaynaklık etsin diye kendini yıkıma götürmüş bir insanın büyüklüğü gizli.
    Kafka, toplumdaki çürümenin, günün bürokratında yarının saldırganının ve celladının tohumlarını gördü ve yıkımın kokusunu aldı. Çünkü onun bireysel konumu ile toplumsal konumu arasındaki koşutluk ve toplumdaki olumsuzluk, belirgin biçimde ortada görülüyor. Onun en temel yaşantısı YABANCILIK, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik. Benim bu İstanbul kentindeki durumumu da ortaya koyuyor. Gunther Anders, Kafka ile ilgili bir çalışmasında şöyle diyor: "Kafka bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğini umursayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle Yahudilerden sayılmazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamı ile Çek insanı değildir. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu da söylemezdi. Bohemyalı olması, tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal sigorta memuru olarak (da) tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçi sınıfına (da) girmiyordu; ama büro insanı da değildi, çünkü yazar olduğunu duyumsuyordu. Gel gelelim bir yazar da değildi, çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu. Oysa aile çevresinde de bir yabancı gibi yaşıyordu."

    Okul biter bitmez annem ve babam bana evlenmem konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Sonunda annemin beğendiği ve kolejden beri birlikte okuduğumuz Aylin ile evlendim; Aylin'in ailesi ile benim ailem arasında yıllardır devam eden bir dostluk olduğu için de evlenmemize kimse itiraz etmedi. Evlilik törenimiz ise oldukça görkemli olmuştu diyebilirim. Balayına Paris'e gitmiştik; ama ben nedense daha ilk günlerde Aylin ile hayata çok başka noktalardan baktığımızı anlamıştım ve bir hafta kaldığımız Paris'ten sonra gittiğimiz Arjantin'de Boines Aires'te dolaşırken tesadüfen aldığım bir Borges kitabının daha ilk sayfalarında; anladım ki; evlilik bana göre değildi. Şimdi anneme öyle çok kızıyorum ki; beni Aylin ile evlenmeye zorladığı için. Her ikimizin de hayatını zehir ettin anne. Kafka annesine "hepiniz bana yabancısınız" diye yazmıştı bir keresinde. Şimdi ailemin neden bana yabancı olduğunu daha iyi anlıyorum. Evet anne; Hepiniz bana yabancısınız.

    Bayram BALCI
  • “Kimse kimseyi tanıyamaz, tanıdığımızı sanırız. Tanıdığımız kadarına inanırız. Eğer gerçekten tanısak, bırakın aşkı filan, kimse kimseyle arkadaş bile olamaz.”

    ''Gerçekler her zaman güzel olmayabilir. Bazen de ne kadar az şey bilirsen, o kadar iyidir.''

    '' Şu dünyada iki tür insan vardır. Gördüğüne inananlarla, gördükleriyle yetinmeyip gerçeği arayanlar.”

    İnsan denen bu tuhaf yaratığı, kötülükten uzak tutacak ne bir güç var, ne bir yasa.

    Uyan ey kılıç! Çobanıma, yakınıma karşı harekete geç.

    demek ki bir işi defalarca yapmış olmak alışmak için yeterli olmuyor.

    uygarlık kadar eski bir acı.

    ...bitmeyen sükunlu gece.

    bu bedene inanma, onun arzularının esiri olma, daha derindekine, daha içerdekine bak. Onu görmeye çalış çünkü o hiç yaşlanmaz.

    kötülüğün giydiği elbise ne olursa olsun, kötülüğü kim yaparsa yapsın, bu kötülüğün iblisin marifeti olduğu gerçeğini değiştirmez, iblisin ise merak edilecek bir yanı yoktur.

    çünkü öç, Tanrı’nındır, karşılığını ancak o verir. Kötülüğüe yenilme, kötülüğü iyilikle yendim.

    yok değişmedi, işin içine akıl düşünce girince tercihleriniz kolay değişmiyor.

    Görülebilir dünya, maddi olanla sınırlıdır ve değersizdir, sır dünya ise sınırsız ve değerlidir. Maddi dünya günahkar ve sonluyken, sır dünya saf ve sonsuzdur. Maddi dünyada Tanrı’yı görmek imkasızken sır dünyada Tanrı sizinle birlikte, sizin içinizdedir. Ancak sır dünyayı herkes göremez insanın bedensel isteklerden kurtulması aklın bildik kurallarını bir yana koyması sezgisel algıya yönelmesi gerekir. Sadece sezgisel algıları yüksek olan kişiler derin çok derin düşünebilme yetisine sahip olan bu insanlar bu dünyanın kapısından geçebilir. Bu düşünme öyle derindir ki sadece bedenin ağırlığından değil, bildik aklın ağırlığından da kurtulmak gerekir.

    Önce gelen ruhsal olan değildir, doğal olandır, ruhsal olan sonra gelir. İlk insan yerdendir, topraktandır, ikinci insan göktendir, topraktan olan insan nasılsa topraktan olanlar da öyledir. Göksel olan nasılsa göksel olan da öyledir. Topraktan olan insana nasıl benzediysek göksel olana da benzeyeceğiz. Etle kan Tanrı’nın Hükümranlığını miras alamaz. Çürüyen de çürümezliği miras alamaz.

    insanlarla konuşurken duygularımı saklamayı çok iyi bilirim; ,işimin bir parçasıdır bu, fakat şu anda ona bunu yapamam.

    yaşamının anlamını yitirmiş bir insan iblisten daha tehlikelidir.

    anlamsız yaşayanlar rüzgarda savrulan bir virüs gibidir.

    Anlamsızlık Tanrı’nın inkarıdır. Oysa anlam, yaşamın kaynağıdır, sevincidir, itici gücüdür.

    çünkü birini öldürürsen biraz da kendini öldürürsün, kendi hayatını, kendi ruhunu kendi masumiyetini, ölüler tuhaf varlıklardır,

    ölümle gerçekleştirilen adalet, ölümü yüceltmekten başka bir işe yaramaz.

    bir ölü daha çoğaldık, bir ölü daha çaldı kapımızı, bir ölü daha katıldı aramıza..

    çünkü karanlıkta koşanlar, çabuk düşer.

    yaşamın anlamı insandır.

    haklısın Evgenia, bu ülke çok acımasız bu topraklar çok sert bu toprakların insanları çok hoyrat, bu ülke gerçekten çok acımasız, ama burası bizim ülkemiz, burası bizim toprağımız bizim vatanımız, biz burayız.
  • Oysa ben bu gece, yüreğim elimde, sana bir sırrımı söyleyecektim. Şu mermi içimi delmeseydi eğer seni alıp götürecektim
  • Kitap aslında 6 bölüm. Sonrasında “ Belgeler, Notlar, Kronoloji, Bibliyografya, Şecereler, Enver Paşa’nın Karakalem çizimleri, Paşaya ait fotoğraf albümü, İndeks ve yazarın Teşekkür bölümlerinden oluşuyor.
    Enver Paşa hakkında çeşitli okumalar yapmıştım bugüne kadar fakat Paşa ile ilgili en kapsamlı, geniş bir arşiv taraması yapıldığına Murat Bardakçı’nın kitabında rastladım.
    Enver Bey’in çocukluk yıllarından, harp okulu yıllarından, Makedonya dağlarında çete takiplerine, Hürriyet ve meşrutiyet için asi olmayı göze aldığı dağdaki günlerine değinmiş yazar. Saraya damat olması, İttihat ve terakki Dönemleri, yıldızının parladığı Bab-ı Ali baskını sonrasında harbiye nazırlığına kadar yükseliş dönemleri anlatılıyor. Birinci cihan harbine nasıl girdik, mağlubiyet sonrası İttihat ve Terakki’nin üç önemli paşasının bir gece yarısı sessizce İstanbul’u terk edişi daha sonrası bu zoraki ilticanın izlerini okudum.

    Enver Paşayı alman hayranlığı ile yargılıyorlar oysa paşa Alman, askeri tekniğine hayrandı. Ordu revize edilirse belki imparatorluğun dağılması engellene bilirdi. Ki ordu da revize çalışmaları yaptı harbiye nazırlığı döneminde yararı da görüldü. Sadece ikinci Balkan savaşında değil, milli mücadele dönemini veren subay kadroları da, Enver Paşanın ordudaki gençleştirme politikaları neticesinde ortaya çıktı. Bazı tarihçiler Milli mücadelenin kazanılmasındaki başarıyı Enver Beye atfetse de bu tam olarak doğru değildir. Belki gençleştirme hamlesi sebebi ile bir katkısı olmuş olabilir ama hepsi bu kadar. Enver Paşa; Almanya’ya gittikten sonra da Anadolu mücadelesine nasıl destek verilebilir düşüncesinde idi. Belirli cemiyet çalışmalarına da girişti bu konuyla ilgili. Almanya’dan Rusya’ya geçti. Belki oradan Türkistan topraklarından derleyeceği kuvvetlerle Anadolu direnişine katkı sağlayabilirdi. Fakat Sakarya Muharebesinden sonra, bu kapı kapanmıştı. Rusların verdiği sözü tutmaması, günü geldiğinde gözden çıkaracakları ve Türkiye’ye karşı kullanacaklarını görmüştü Enver Paşa. Zira Paşa, eşi Naciye sultana, yazdığı mektupla Rusların elinde koz olarak tutulduğunu bildiriyor. Bu nedenle; bulunduğu bölgede Türkistan coğrafyası için mücadele etmeyi seçti Enver. Bizim Türkçü, Turancı cenah tarafından yolbaşçı olarak görülmesi de Türkistan mücadelesi sebebiyledir..Turan, bulunduğu coğrafyanın ismi idi. Bölgede oluşturduğu kuvvetlere komutanlık ederken Turan Orduları başkomutanı sıfatını kullanmış. Fakat bugün bizim düşündüğümüz gibi Turanî bir yaklaşımda değil.

    Yeri gelmişken Enver Paşa Turancı mıydı değil miydi buna da değinelim. Paşanın düşüncesi, ülküsü; Türkçü bir devlet teşkil etmekten ziyade, daha çok İslam kuralları çerçevesinde bir Türk İslam devleti kurmaktı. Çünkü ancak İslam ile kurtulabilirdi bu coğrafyalar. Paşanın İslâmcılığı yönündeki en önemli kaynak “ Livâyü'l İslâm”daki yazmış olduğu makaleleridir. Enver Bey'in ne kadar iyi bir komutan yahut ne kadar sağlam bir Türkçü olduğunu tartışabiliriz. Kişilere göre göreceli bir durumdur. Fakat bu kitapla, öğrendiğim şudur ki, bu da onun; su götürmez bir âşık, romantik olduğudur. Eşine duyduğu sevgi o kadar büyüktü ki; Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak istemiyor. Biraz da bu nedenle, Türkistan da çabalara girişmiş. Söz kurşundan ağırdı,
    Paşa; söz vermişti Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak olmazdı. İşte bu gerekçe ile 4 ağustos 1922’de elinde yalın kılıç tüfeklerin üzerine yürüdü. Enver Bey 4 Ağustos 1922’de Abıderya köyü yakınlarındaki Çegen Tepesinde şehit düştü. Kendisi gibi şehit düşen Mücahit lider Devletmend Beyle birlikte de aynı yere defnedildi. Yıllar sonra Tacikistan’a ziyarete giden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleri sonucunda Enver Paşa’nın kemikleri Türkiye ye getirilip askeri törenle Şişli Abide-i Hürriyet Tepesine defnedildi. Paşanın anıtı Tacikistan’da, kabri ise Şişli’de Abide-i Hürriyet tepesinde yatmaktadır.

    Eşi Naciye sultan Enver Paşanın vefatını ancak 3 ay sonra kabul edebildi. Çocukları küçüktü. Yeniden evlendi. İkinci eşi; kocası Enver Paşanın kardeşi Kamil bey idi. 1920’lerde Türkiye’yi terk eden Naciye Sultan, ancak 1957 de ülkeye döndü. Fakat Enver Paşanın 3 çocuğu özel izinle Türkiye de eğitim gördüler annelerinden erken geldiler Türkiye’ye.

    Enver Paşa’nın Türkistan bozkırlarında doğumunun haberini aldığı, ismini bile aylar sonra öğrenebildiği oğlu Ali Enver Babasının izinden giderek, Harp okuluna girdi. Binbaşılığa kadar yükseldi fakat sonrasında yükselişi engellere takıldı o da bu yüzden istifa edip çeşitli işlerde çalıştı. Bir kızı kimya mühendisi diğer kızı ise büyük elçi eşi oldu. Aile çok büyük dramlar yaşadı her sürgün aile gibi. Enver Paşanın küçük kardeşi Nuri Paşa; Türkiye’ye döndükten sonra Sütlüce de silah fabrikası kurdu ve bu işle bazı Ortadoğu ülkelerine silah ihracatı yapmaya başladı. Ancak o dönemlerde yeni kurulan İsrail ile Mısır ve Suriye savaş halindeydi. Ve Birleşmiş milletler bu 2 ülkeye silah satışını yasaklamıştı. Nuri Paşa da fabrikada bulunduğu sırada 2 Mart 1949 da bilinmeyen nedenle patlamalar oldu Paşa ve çalışanlar öldü fakat Nuri Paşa’nın cesedinin parçalarına ulaşılamadı. Velhasıl kelam Enver Paşa; kimine göre kahraman, kimine göre hayalperest Turancı fakat tarihin satır aralarında yazdığı gibi; mağlup, hırslı ve oldukça karısına âşık bir paşa.
  • Unuturum Elbet
    Denize ay vurmuş bana ne?
    Gün doğmuş, çiçek açmış bana ne?
    Benim acım aşkımdan sana ne?
    İstemiyorum gelme

    Elini başkası tutmuş bana ne?
    Gözlerine yabancı dalmış bana ne?
    Benim acım aşkımdan sana ne?
    İstemiyorum gelme

    Unuturum elbet
    Geri döneceğimi zannet
    Bende bittin artık sen
    Hesabını tanrıya ver

    Bilmiyorum sensiz geçen bu
    Kaçıncı günüm?
    Hep seni sevmiştim ben oysa, göremedin
    Haklı haksız kim artık şimdi, önemli değil
    Gece gündüz adını andım, duyamadın

    Gözlerin kör, dilin söylemez oldu
    Bu sevgimi hak etmedin…