(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir!)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

BU UZUN YAZIYI BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/
Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

İnsan, olayları yaşarken ne yaşadığını tam anlamıyla idrak edemez. Oysa dışarıdan bir bakış olup biteni daha net görmeyi sağlar. Bu, bir nevi yükselmek, olaylara yüksekten bakmak demektir. Yazarın mekan olarak bir dağı seçmiş olması bu bakımdan manidardır.

Eserin başında, kahramanlar hakkında verilen bazı küçük detaylar o kişilerin karakterleri hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olur. Herkesin Yusufbay diye çağırdığı bilim doktoru Yusuf Tatayeviç, bu yemyeşil dağa piknik yapmak üzere gelmiş ve rahat kıyafetler giyinmiş dostlarının aksine ütülü takım elbise giyinmiş ve kravat takmıştır. Bilim doktoru olduktan sonra arkadaşlarının kendisine Yusufbay demesine tahammül edemeyen, kendisini Yusuf Tatayeviç olarak tanımlamaya başlayan karakterin bu hali arkadaşları arasında da alay konusu olur.

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Sadi Gzl, bir alıntı ekledi.
17 May 09:28 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Neyse ki dediği gibi yaptı ve otobüs kalkmadan önce koltuğumu değiştirdi yazıhanedeki çocuk. Onunki de ne tuhaf bir hayattı düşününce. Vardiyalı çalışıyordur, tüm hayatını o vardiyaya göre ayarlıyordur. Geceyle gündüz arasına sıkışmış bir hayat. Bir gün arkadaşlarınla kahvede oyun oynarsın gündüz vakti, bir gün mahallenin gececi tayfasıyla bira içersin gece vakti. Bir çok işini ertelersin, çevrendekilere yetişemezsin, onlar gibi planlar yapamazsın. Hoşlandığın kızın da olacağı bir arkadaş toplantısına bir türlü denk gelemezsin mesela, diğer elemanla vardiya değişemezsin çünkü onun da bir planı vardır mutlaka. Müsait olduğun gün de herkesin evinde oturacağı tutar, bir başına kalırsın. Söyleyemediğin cümlelerle, kursan da yaşayamadığın hayallerinle geçirir durursun günlerini. Günler kaçarken kovalamaktan da yorulursun sonra, bir noktadan sonra pes edersin. Geç kalmışlık hissi yerleşir benliğine, dışarıda kalmışlık, unutulmuşluk hissi yerleşir. Herkes gibi olma isteğiyle kendini kabullenme mecburiyeti arasında süregiden savaş bitkin düşürür seni. Dedim ya, pes edersin. Sonra elin oğlu gelir yok tekli koltuk yok cam kenarı sütun falan diye bir şeyler söyler durur karşında, "tamam canım abim" dersin otomatiğe bağlanmış bir ses tonuyla. Her şeye rağmen işini iyi yapmaya gayret edersin. İşini iyi yapman, işini çok sevdiğinden değildir. O zaten gereksizdir ve o gereksiz işle olan ilişkini sadece o saatlerle sınırlamak, hayatına iyice yayılmasını engellemek için o saatlerde en iyi şekilde yapmak ve orada noktalamak istersin. Hayatın ne kadar boktan da olsa, işi ona bulaştırmak istemezsin.

Çünkü o boktan hayata dair, zulanda her zaman ufak da olsa umut kırıntıları vardır. Bir gün bir mucize olabilir. Olmaz da, ufak bir ihtimal işte, hani olur ya? İşte tam da o mucizenin olacağı anda, gündüz kestiğin yanlış bir biletin sonucunda karışan hesapları düzeltmek için gece fazladan mesaiye kalmayı istemezsin mesela.

Güzel Kaybettik, Caner YamanGüzel Kaybettik, Caner Yaman

Siz,Biz,Onlar...
O an saplandı...
Yakıcı, bir o kadar yıkıcı...
Nasıl bir his...
Boynum da asılı kalan sancı...

Biz...

Ne idik biz?...
Kim idik biz?...
Ne idüğü belirsiz iki kişilik...
Nerede başlamıştı hikayemiz?...
Hangi sonun başlangıcına denk gelmişti düşlerimiz?...

İki kötürüm idik biz...
Hem kör, hem sağır...
İkimizin yükü kendine ağır...


Dünün yaralarını sakınan...
Bir mecburiyetten mütevellit, benliğimizde mevcut bir delilik...
Her oyun iki kişilik...
Büyüdükçe büyüyen kara, koca bir delik...
Ha yuttu, ha yutacak...


Paslı çivilerle dolu çocukluğumuzun yolları...
Papucumuz hep delik...
Bir damla kan sızar, kurumuş damarımız dan...
Her sokakta, olmazsa olmaz, bir ayak izimiz...
Tetanoz'a kafa tutan adımlarımız...
Kesik, yanık, yara nedir bilmeden...
Koşar adım terk ettiğimiz anılarımız...
Hepsi bir ders oysa, hepsi bir hatıra...
Hepsi bir ben, hepsi bir biz...

Kim idik biz?...


https://www.youtube.com/watch?v=3z0IT3bXm_E

10 LİRA VERİRSEN BARIŞIRIM
Tazmanya canavarını bilir misiniz? Bilmiyorsanız anlattırmayın gidin araştırın. Ya da fikir sahibi olmak istiyorsanız bu hikayeyi okuyun çünkü ergenliğimi tam bir Tazmanya canavarı gibi yaşadım. Tazmanyayı yapanların benden esinlendiğini düşündüğüm için telif davası açmaya karar vermiştim. Ama bu başka bir öykünün konusu olabilir şimdi asıl anlatmak istediğime geleyim. Ergenlik dönemimin en şaşaalı dönemlerinde, birilerinin bana ters bir şey söylemesini bir yana, iyi bir şey söylemesine bile katlanamıyordum. Benden size ne kardeşim? Hadi herkes kendi hayatına baksın, bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda yaşayıp gidiyordum. Tabi bu süreçte işin içine aile girince pek öyle olmuyor.
Annem sürekli:
“Kız senden bıktım valla bıktım gel bana yardım et kıııızzzzzz” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Ama ergenliğimin tam da “zirvedeyim sesin duyulmuyor” evresinde olduğum için yardım etmek ya da odamdan çıkıp aile hayatına karışmamın kıyısında bile değilim. Ama almak istediğim şeyler her zamanki gibi çok olduğu için paraya ihtiyacım vardı. Bizim evde ise paranın yolu annemden geçiyordu. Yaranmak düşüncesiyle yardım etmeye annemin yanına gittim. Annem beni görünce bir duygulandı, gördükleri karşısında bir şok geçirdi ama bu duygusal sahneleri deşmeye pek niyetim yok. Neyse annemle birlikte yere oturmuş mantı kaparken, bir yandan da hayatın zorluğunun, parasız hiçbir şeyin olmadığı gibi konuları konuşmaya çalışıyordum. Niyetimin ne olduğunu biliyoruz o parayı alabilmek! Neyse az gittim uz gittim dere tepe düz gittim sadede geldim.
“Anne bana bir 20 tl versene be, valla ben sana büyüyünce veririm.”
“Tamam, mantıyı bırak odana git, ben yaparım.”
“Siz zaten beni hiç sevmiyorsunuz. Hepinizden nefret ediyorum. Abim isteseydi verirdiniz, ama ben istedim ben isteyince asla olmaz dimi? Ne yaptınız beni sokaktan mı aldınız? Biliyorum, 18 yaşıma girdiğim ilk gün dna testi yaptıracağım belki sabancı benim babamdır!”
“Selam söyle benden sabancı babana. “
Türkan Şoray’ın oyunculuğunu aratmayacak şekilde hemen gözlerimi çeşme pozisyonuna alıp ağlayarak odama geçtim. Hem parayı alamadım hem de yarım saat boyunca mantı kapadım iyi mi! O hırsla annemin çantasından 20 lirayı gizlice alıp odama geldim. Abim her zaman olduğu gibi test kitabından kafasını kaldırıp:
“Ne oldu bir şey mi var?” dedi.
“Of sen sorularını çözmeye devam et yok bir şey!” diyip evden dışarı çıktım.
Saatlerce sokaklarda oyun oynayıp eve su içmeye geldiğimde annemi sinirden kızarmış bir halde gördüm.
“Ne oldu anne?”
“Cebimden parayı sen mi aldın?”
“Abime sordun mu neden hemen bir şey olduğunda bana geliyorsun?”
“Sordum, almamış. Sen aldın kesin. Onun alma gibi bir durumu zaten imkansız.”
“Hayır ben almadım! Onun yalan söyleme olasılığı yok mu?” diyerek yüzsüz yüzsüz abimin yanına gittim.
“Abi ne olursun parayı ben aldım de. Zaten hep ben azarlanıyorum, bir kere sen azarlan bir şey olmaz zaten ne olursun beni seviyorsan ben aldım de.”
“....”
Annemin yanına içeri gittik. Abim, parayı kendisinin aldığını söyledi. Sanki parayı ben almamışım gibi “Gördün mü? Abim almış işte zaten sen hep beni suçla! O canından çok sevdiğin oğlun çantandan para çalmış.” diyerek sokağa çıktım. Ama nasıl mutluyum. Hem para bende kalmıştı hem de ilk defa abimin melek kanatlarından biri zedelenmişti. Hihaha!
Akşam olduğunda eve gittim. Kapıdan içeri girer girmez annem ağzıma burnuma vurmaya başladı. Abim beş dakika dayanamayıp beni ispiklemiş meğersem! Ona güvenemeyeceğimi biliyordum ama beş dakika süreceğini de tahmin etmemiştim! Dayağımı bir güzel yiyip parayı anneme geri verdikten sonra odaya geçtim. Abim ağlamaya başladı. Özürler dileyip durdu. En sonunda “Benimle barışman için ne yapmam gerekiyor? Çok özür dilerim, annem çok baskı uyguladı. Konuşturdu beni. Affet...” dedi. Ben ise fırsat bu fırsat diyerek abime barışma şartımı söyledim.
“10 lira verirsen barışırım.”

Melek yeter, Teneke'yi inceledi.
 05 May 23:39 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Bu kitabı okumama vesile olan YAŞAR KEMAL ETKINLIĞI'ne bu etkinliği başlatan Lİ 3 arkadaşıma ve kitabın yazarı YAŞAR KEMAL'E teşekkürlerimi sunarım

Doğruyu yanlışa tercih etmek her zaman kolay değildir. Sokakta top oynarken ip atlarken başlar bu savaş ; benim sıramdı , bendeydi top diye hakkımızı idda ederiz çocuk aklımızla ve haksızlığa düşmüşsek boğazımızda düğümlenir birşeyler

O yaşta bilemiyoruz tabi hayatta neler var , dünya biz çocuklardan ibaret sanki o yüzden anlamiyoruz büyüklerin umursamadan ' tamam büyütecek birşey yok ,ne farkeder , çocuk işte , bunun için ağlanır mı? , yarın unutursun , birşey olmaz....
Ne demek ya ,derdik değil mi , ne demek bunun için ağlanır mı? Şaşardık içten içe " ya ne için ağlanır ki"

Gülerlerdi, "çocuk aklı bir oyun için ağlıyor kavga ediyor , biz nelerle uğraşıyoruz onun derdi ne, ah ah! şimdi çocuk olmak vardı , dert yok kayt yok " Bu sözler bile içimizi yumuşatmaz ama bir yandan da şüphelenirdik acaba büyüyünce bundan kötü ne olabilir diye.. haksızlıktan daha kötü ne olabilir ki.. Oysa haksızlığın verdiği acı değişmiyormuş , haksızlığın türü değişiyormuş ve ona verdiğimiz tepki..

Ardından kulağımıza çalışan o kirli cümle
" Büyüyünce geçer"

Çeltik, pirincin yetişme alanı. Pirinç suyu sever bu yüzden yetiştiği yerde bataklık olur ve bataklıkta sinek ve sinekle sıtma ve sitma ile hastalık ve onunla ölüm. Böyle anlatınca anlamayacak birşey yok . Neymiş efendim böyle alanlar hastalıklı ve ölümlü imiş , eee ne yapmak gerekmiş böyle yerlerden uzak durmak gerekmiş, biz anladık , köylü anladı Çeltik de anladı.. anlamayan kimse yok fakat vazgeçmeyenler var . Yok canım daha neler insanları bile isteye öldürecek değiller ya , öldürüyorlar.

Bu çeltikler köyleri mahvediyor cocukları öldürüyor kanun da mi yok? Kanun var ama uygulayan yok? Bazen uygulayan da var ama uymayan kazanıyor.. Ne anlar diyorlar köylü için .' Ordu gıdasız , memleket parasız mı kalsın' En iyisi çocuklar ölsün diyorlar

Ve saf , tertemiz bir Kaymakam. Aklı bir karış havada geliyor köye , o ne karşılama , bu ne iltifat . Kaymakam ruhsat verecek Çeltik için bölgenin güçlü adamlarına ; ne iyidir o vakit

Sonra Zeyno çıkıyor köylünün karşısına yüzlerine tükürüyor, ' böyle oturacak mısınız' diyor . ' Varıp gidelim kaymakama üstümüz başımız zaten çamur , görsün ne haldeyiz '
Kürt Mehmet başından beri karşı çeltik işine, ama eşkıya imiş eskiden zor tutuyor kendini. İçi kan ağliyor ,Zeyno ana konuşunca utanıyor insanliğından. Yarı Kürtçe yarı Türkçe ' Dogri der zeyno ane ' der, ve giderler kaymakamın kapısına

Kaymakam gerçekleri anlıyor. Meğer bu Çeltikci kısmı bunu kandırmışlar , meğerse bunlar insan kamı emiyorlarmış..

Kaymakam savaşmaya başlıyor , tehtitlere rağmen ödün vermiyor, korkuyor da, ama izin vermiyor haksızlığa

" bak kaymakam gençsin yiğit ve namuslu ve de vatanseversin. Bunun için kendine güvenirsin..
kendine güvendiğin için yalancı değilsin. Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin"

" yalan bu kadar güçlü mü?"

"yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir.Yalan teşkilat kurmuş , doğru yalnızdır"

.....

çocukken bize yalan söylemişler , büyüyünce geçmiyor ; büyüdükçe çoğalıyor...

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden

Gülten Akın

insan_okur, bir alıntı ekledi.
04 May 20:15 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Yaratıcı hayatın ana daman, özü, beyin kökü oyundur, terbiye değil. Oynama itkisi bir içgüdüdür. Oyun yoksa, yaratıcı hayat da yoktur. Uslu olunursa, yaratıcı hayat olmaz. Sessizce oturulursa, yaratıcı hayat olmaz. Sadece ağırbaşlı bir şekilde konuşulur, düşünülür, davranılırsa, çok az yaratıcı özsuyu çıkar. Kadınların garip olanı aşağılamasını; yeni ve olağandışı olandan kuşku duymasını; ateşli, coşkulu, yenilikçi
olandan kaçınmasını; kişisel olanı kişisellikten arındırmasını yüreklendiren herhangi bir grup, toplum, kurum ya da örgüt, bir ölü kadınlar kültürü istemektedir.

Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes (Sayfa 262 - Ayrıntı Yayınları)Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes (Sayfa 262 - Ayrıntı Yayınları)