• Masum insanları yönetebilecek güç yoktur. Herhangi bir hükümetin tek kozu, suçluların tepesine binmektir. E, ortada yeterli sayıda suçlu yoksa, o zaman onları yaratmak gerekir. O kadar çok şeyi suç olarak ilan edersiniz ki, insanların yasaları ihlal etmeden yaşaması mümkün olmaz. Bir ülke dolusu yasaya uyan halkı kim ister? Bundan kimin ne çıkarı olabilir? Ama çıkardığınız yasalar uyulamaz, uygulanamaz, nesnel olarak yorumlanamaz şeylerse, o zaman bir ülke dolusu kanun kaçağı yaratırsınız. Ondan sonra da suçluluktan para kazanmaya başlarsınız. Sistem bu, Bay Rearden. Oyun bu.
  • Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
    Elimi uzatsam tutsam götürsem
    Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
    Anlasan

    Elimi uzatsam tutamasam
    Olanca sevgimi yalnızlığımı
    Düşünsem hayır düşünmesem
    Senin hiç haberin olmasa
    Senin hiç haberin olmaz ki
    Başlar biter kendi kendine o türkü

    Yağmur yağar akasyalar ıslanır
    Bulutlar uçuşur geceleyin
    Ben yağmura deli buluta deli
    Bir büyük oyun yaşamak dediğin
    Beni ya sevmeli ya öldürmeli

    Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
    Böcekler gibi başlamalı yeniden
    Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
    Yan garipliğine yürek yan
    Gitti giden.
  • Hadi gel bir oyun oynayalım <saklambaç> ve birbirimizi arayalım. Eğerkalbime saklanırsan, seni bulmak benim için zor olmaz. Ama kendibenliğinin ardına saklanırsan, hiç kimse ulaşamaz sana.
  • En başında söylemiştim ben demiştim benle oyun olmaz diye.
  • Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
    Elimi uzatsam tutsam götürsem
    Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
    Anlasan

    Elimi uzatsam tutamasam
    Olanca sevgimi yalnızlığımı
    Düşünsem hayır düşünmesem
    Senin hiç haberin olmasa
    Senin hiç haberin olmaz ki
    Başlar biter kendi kendine o türkü

    Yağmur yağar akasyalar ıslanır
    Bulutlar uçuşur geceleyin
    Ben yağmura deli buluta deli
    Bir büyük oyun yaşamak dediğin
    Beni ya sevmeli ya öldürmeli

    Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
    Böcekler gibi başlamalı yeniden
    Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
    Yan garipliğine yürek yan
    Gitti giden
  • Günler giderek evin içinde yaptığım kağıttan gemilere benzemeye başlıyordu. Benim yaptığım kağıttan gemiler, yüzmeyi bilmezlerdi. Sadece o kadar yaşayışın içerisinde yalpalayarak su yüzeyinde kalmaya çalışırlardı.

    Darmadağındı kafamın içi. Yolumu el yordamıyla bulmaya çalışıyordum. Ayda bir gittiğim rutin kontrollerimden birinde benimle beraber kapıda bekleyen iki kişi daha vardı. Leon’daki Mathilda’ya benziyordu biri. Elinde Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık,” kitabını tutuyordu. Belli ki o da yerini garipsemişti. Diğer tarafta ise bir Fransız vardı. Elinde Albert Camus’un “Yabancı,” kitabını tutuyordu. Benim elimde ise Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken,” kitabı vardı. Üçümüz de sıramızı bekliyorduk. Her şey gibi, herkes gibi…

    Sıra bana geldiğinde, psikiyatristimin asistanı kapıda belirmişti.
    "Sergen bey, hoş geldiniz. Emel hanım içeride sizi bekliyorlar buyrun," dedi.

    Fransız ve adının Çiğdem olduğunu o an öğrendiğim Mathilda’ya da ayrı ayrı hoş geldiniz, dedi. İçeri girdim. Psikiyatristim içeri girdiğimde oturmam için eliyle buyur etti, oturdum.

    "Nasılsın Sergen bu günlerde, kendini nasıl hissediyorsun," diye sordu.

    "Her gün kadınların öldürüldüğü, şiddet ve tecavüze uğradığı, çocuk istismarının kol gezdiği, her sokak başında kocaman insanların dilendiği, her gün bir insanın çaresizlik içinde bir hastalıktan öldüğü bir dünyada ne kadar iyi olabilirsem, o kadar iyiyim." dedim.

    Doktorum, belli belirsiz iç geçirdi. Ayağa kalktı. Pencereyi açtı. Derin bir soluk aldı. Sonra çekmecesini açtı. Çekmecesinin ilk gözünden Passiflora şurubunu aldı, içti. Belli ki onun da düzeltemediği birtakım sıkıntıları vardı.

    Klinikten ayrıldım. Henüz kahvaltı yapmamıştım. Karşıdaki büfeye oturdum. Bir kaşarlı tost ve bir de çay söyledim. Her zaman yaptığım gibi can sıkıntımı giderebilmek ve bazen de oyalanmak için kendimce uydurduğum bir oyunu oynamaya başladım. Oyun şuydu:  Bu coğrafyada yaşamamış insanlar, bu coğrafyada yaşasaydı şimdi ne yaparlardı?  Orwell, gişe memurluğunda üçüncü yılını doldurmuş olurdu. Dostoyevski, “İnsancıklar” romanını yakar, bütün gün kahvede çayına, gazozuna okey oynardı. Keynes, bir bankada veznedar olurdu. Freud, atanmayı bekleyen bir Felsefe mezunu olurdu. Proust, sakızlar için mani yazardı...

    Benim çay ve tostumu getirdi garson. O ara, ağır adımlarla
    Mathilda’da geliyordu büfeye doğru. Mathilda geldikten sonra garsondan bir çay ve bir de kül tablası istedi. Çantasından sigarasını ve zipposunu çıkardı. O ara zaman biraz yavaşladı, uzaktan bir yerden  Nina Simone “Feeling Good,” çalıyordu. kulağıma. Vanilyalı sigarasını yaktı, derin bir nefes aldıktan sonra birkaç damla gözyaşı masmavi gözlerinden usul usul akmaya başladı. Ve birden anlamsız bir gök gürültüsü duyuldu. Yağmur yağmaya başladı. Hep böyle olmaz mıydı? Nedensiz bir kadın ağlardı ve bir şehre yağmur yağmaya başlardı.

    Yağmur tüm şiddetini artırmış bir şekilde yağarken, bu sefer büfeye Fransız geliyordu. Yarı Fransız yarı Türkçe aksanıyla bir karışık tost istedi garsondan. Bu sefer de MFÖ “Buselik Makamına” çalmaya başladı. Belki de çalmıyordu, bu da zaman geçirmek için oynadığım oyunlardan biriydi ya da Fransız tatil için geldiği bu şehirde geçen ay trafik kazasında kaybettiği eşini hâlâ çok seviyordu. O kadar çok seviyordu ki onun belki bir gün çıkıp geleceği umuduyla bekliyordu ve unutamıyordu. Hatta ekliyordu geldiğinde beni bulamazsa o çok üzülür. O yüzden onsuz bu şehirden asla ayrılmam da diyordu. Kim bilir…

    Yağmur dinmişti. Yağmur dindikten sonra, Fransız ve Mathilda farklı istikametlere, hiçbir yere doğru yürümeye başladılar. Ben, bir taraftan Frank Sinatra’dan “If You Go Away” dinliyor diğer taraftan Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinin dizelerini mırıldanarak yürüyordum. Umudu dürtmeye, umutsuzluğu yatıştırmaya çalışıyordum. Tabii mümkünse…

    Her yere yetişilir

    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

    Gördün mü bak?

    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile.

    Gelse de,

    öyle sürekli değil.

    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün,

    o kadar çabuk,

    o kadar kısa

    İşte o kadar…
  • "İnsanın kalbiyle oyun olmaz"