• İsmail Hakkı Tonguç demokrasiyi ''Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olan, öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklik ister. İkincisi kağıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha...'' sözleriyle tanımlamaktadır.
    Ahmet Özgür Türen
    Sayfa 192 - Destek Yayınları
  • SEN İNSAN MISIN?

    Çocukluk yıllarımız, enn masum anlarımız...
    Hiçbir şeyi kafaya takmadan, güle oynaya geçen musmutlu dönemlerimiz, arkadaş ayırt etmeden her çocukla oynadığımız günlerimiz. Senin baban çiftçi, benim babam tüccar, onun babası memur hesabı yapmadığımız, çoğu kez aynı bardaktan su içtiğimiz, ayakkabılarımızı birbirimizle değiştirebildiğimiz, aynı yolları defalarca birlikte geçtiğimiz o yıllar. Hatırlayınca yüzde tebessüm uyandıran saf düşüncelerimiz... Keşke her dönemimiz çocukluğumuzun masumluğu, temizliği gibi geçse, keşke yine tüm bedenimizle hissedebildiğimiz ağız dolusu kahkahalar atabilsek hep birlikte...
    Ama büyüyoruz, büyüdükçe de o günlerin saflığını, masumluğunu unutuyoruz! Büyüdükçe, para-kazanç hesabı, sen-ben ayrımı, mevki farkı, o şehir-bu şehir davası, doğulu-batılı düşüncesi, ayırdıkça ayırıyoruz hayatımızda olan her şeyi ve en önemlisi İNSANI...
    Tüm insanlara önyargıyla yaklaşmaya başlıyoruz, tek bir 'birey' olarak bakmak yerine din, dil, ırk ayrımı yaparak yaklaşıyoruz İNSANLIĞA...

    Tam da bu ayrımın romanı Bülbülü Öldürmek.

    İnsanları nasıl da göz göz kafeslere yerleştirip onlara, ırkına göre ezici, hırpalayıcı, hor görülen ya da yüceltici sıfatlar yüklenip hayat boyunca ve asırlarca bu sıfatların değişmeyişini gösteren, çocukluğumuzun temsili olacak, minicik bir yüreğin dilinden, Scout Finch'in dünyasından, tüm insanlara bu ayrımı anlatan bir roman.
    Kız-erkek ayrımını, yaşanılan bölge ayrımını, sülale soy ayrımını ve biraz daha gün yüzünde olan Zenci-Beyaz ayrımını yaşadığı bölgeyle özetleyen, bu küçük kızın romanı Bülbülü Öldürmek.
    Henüz küçücükken kız olduğu için pantolon giymesini hoş karşılamayan bir hala, bölge bölge ayrılmış ve güçlünün güçsüzü ezdiğine tanık bir okul ve zencilerle beyazları asla aynı kefeye koymayan bir dizi kurallar ve kilise(din). Küçük Scout Finch, tüm bu yapılan ayrımları bize anlatıyor romanında ve tabii aynı zamanda oyun arkadaşı olan abisi Jem ile birlikte. Henüz bir çok kavramın ne demek olduğunu bile bilmeden, büyüklerinden gördüğü insan sınıflandırmasını gözlüyor ve onların söyledikleriyle insanları tanıyor.
    " Walter'lerin paraları asla olmaz ve bu yüzden kimseden para ya da yiyecek istemezler. Ewell'ler kaba saba insanlardır, onlarla kimse dostluk kurmaz." gibi...

    Oysa ki insan olanın vicdanı buna, bu ayrıma izin vermemelidir, esmer olsa da, beyaz olsa da, kürt, zaza, alevi olsa da o bir insandır ve onun bir benzeri daha yoktur düşüncesi sarıp sarmalamalıdır fikrini.
    Bir insan her ne yaparsa yaptığı şeyin yükümlüğü kendisinin olmalı dini, dili ya da ırkının değil. Çünkü hiçbir insan kendisi seçmez esmer olmayı ya da horlanan, dışlanan bir milletin mensubu olmayı...
    ...
    En başta, 'Sen İnsan Mısın?' gibi bir soruyla başladım incelememe, evet sen eğer İNSAN isen, diğer insanlara da İNSAN gibi davranırsın, onlara değer verirsin! Onu kendi yargılarınla yargılamazsın! Mensubu olduğu toplulukla onu hor göremezsin!.. Ve daha bir çok şey...
    Şimdi biz bize soralım, Biz İnsan Mıyız?.. Bu sorunun cevabını 'Evet' verene kadar da çok düşünelim...

    Artık sona yaklaşırken bir teşekkürü borç bildiğim, bana bu kitabı aylar öncesinden hediye eden canım kitap dostum Merve clb'ye çok çok teşekkür ederim. :) :) Okumayı bu kadar geç bir zamana bıraktığım içinde biraz yüzüm kızarık. :/

    Sevgili canlar, kitapla kalın, İNSAN kalın, sevgiyle kalın...
  • Hikmetin, iyiliği elde etmek manası, Allah sevgisine bağlı olduğu gibi, ondan daha önce gelen kötülüğün önlenmesi manası da Allah korkusuna bağlıdır.

    Saygısız bir ilişki; severken sevilmek arzusundan ve sevilmemek korkusundan etkilenmeyen, kaybolmasından korkulmayan ve endişe duyulmayan, laubali ve ciddiyetsiz bir ilişki; sevgi değil, bir eğlencedir.

    Sevdiğinin rızasını gözetmeyen ve onu her fenalığa razı olur sanarak, hiçbir hareketten nefret ve iğrenmesini hesaba katmayan ve bütün bu tarz düşüncelerinden dolayı, ona karşı hiçbir edepsizlikten korkup çekinmeyen bir kimsenin seviyorum iddiasında bulunması, bir oyun ve eğlenceden başka ne olur?

    En yüksek, en hassas sevgi, en küçük bir karşı gelmeye meydan vermemek için itreyen ve bu titreyişten en yüksek bir edep ve terbiye ilhamı alan kalbin sevgisidir. Ayrıca izzet-i nefsi olmayan sevgilinin ne seveninde, ne de sevgisinde bir değer ve anlam yoktur.

    İzzet ve şerefin ilk hükmü ise heybet, vakar, saygı ve korku telkin etmesidir. Sevginin gereğini yerine getirmeye layık, muhabbeti küstahlığa çevirmeye engel olacak böyle bir ihtişam ve korkudan yoksun olan muhabbet iddiaları, yalandan ve tehakküm etme duygusundan başka bir şey değildir.

    Hiçbir sevgi tasavvur edilemez ki, onda en derin elemlerin ve lezzetlerin çatışmasından çıkan ateşli bir heyecan bulunmasın.

    Gerçek aşığın kalbi en büyük savaş meydanlarından daha fazla heyecanlı, en büyük zevk meclislerinden daha neşelidir.

    Hicran (ayrılık) ile visal (kavuşma)ın çarpışmadığı hiçbir sevgi anı düşünülemez.

    Elektrikte müsbet (artı) ve menfi (eksi) iki zıt akım birleşmedikçe faydalı bir akım meydana gelmediği gibi, kalbde de elem ile haz, korku ile muhabbet kaynaşmadıkça sevgi akımı meydana gelmez.

    Göz yaşıyla temizlenmedikçe hikmet nuru hasıl olmaz. Bundan dolayı Allah sevgisi, hem bilgiyi, hem ameli güzel bir sonuca ulaştıran hikmetin bir kanadı olduğu gibi, Allah korkusu da ilim ve ameli her türlü kötülükten ve bozukluktan koruyan hikmetin başıdır.

    Elmalılı Hamdi Yazır - Hak Dini Kur'an Dili,cild.2
  • Sen,Ben,Biz...

    O an saplandı...
    Yakıcı, bir o kadar yıkıcı...
    Nasıl bir his...
    Boynum da asılı kalan sancı...

    Biz...

    Neydik biz?...
    Kimdik biz?...
    Ne idüğü belirsiz, iki kişilik...
    Nerede başlamıştı, hikayemiz?...
    Hangi sonun başlangıcına denk gelmişti, düşlerimiz?...

    İki kötürümüz biz...
    Hem kör, hem sağır...
    İkimizin yükü, kendine ağır...


    Dünün yaralarından, sakınan...
    Mecburiyetten mütevellit, benliğimizde mevcut bir delilik...
    Her oyun, iki kişilik...
    Büyüdükçe büyüyen kara, koca bir delik...
    Ha yuttu, ha yutacak...


    Paslı çivilerle dolu, çocukluğumuzun yolları...
    Papucumuz, hep delik...
    Bir damla kan sızar, kurumuş damarımızdan...
    Her sokakta, olmazsa olmaz, bir ayak izimiz...
    Tetanoza kafa tutan, adımlarımız...
    Kesik, yanık, yara nedir, bilmeden...
    Koşar adım, terk ettiğimiz anılarımız...
    Hepsi bir ders, hepsi bir hatıra...
    Hepsi bir ben, hepsi bir biz...

    Mehmet Ali Aydemir
  • Orlando.... fantastik bir roman mı diyelim, açıkçası bunu dersek kimsenin bizi kınayacağını zannetmiyorum, 4 asır yaşayan cinsiyet değiştirebilen, günlerce ölüm uykularına yatabilen bir Orlando varsa evet buna fantastik diyebiliriz kimsenin de itirazı olmaz; ama bütünüyle oraya takılamayız...
    çünkü bir taraftan bunlar varken diğer taraftan aşk acısı, ihanet, dünya serüvenleri, doğa güzelliklerini tadabilen bir gerçek kişi de var....

    şimdi ise biraz sorgulamalarla anlamaya çalışalım;
    bizi oluşturan temel şey cinsiyetimiz mi? Her şey bunun üzerine mi kurulu? Sevgilerimiz, aşklarımız, yapabileceklerimiz, yapamayacaklarımız, değerimiz, toplumdaki yerimiz, kalbimizdeki arzularımız, düşüncelerimiz..... ve daha bir çok şeyimiz bütününde, hayatımız veya varlığımız... evet bütün bunların temelinde cinsiyetimiz mi yatıyor?... oysa varlığımızı anladığımızda cinsiyetimiz belliydi zaten; yani bizim için sınırlar çizilmişti. O zaman daha fazlası için neden zorlayalım, mı?

    Beden üzerine çizilmiş olan cinsiyet aynı şekilde ruhun cinsiyetini de gösteriyor olabilir mi... insan ruhunun cinsiyeti var mı bedenen erkek ruhen kadın ya da tam tersi ya da aynısı olmak mümkün mü... bunlar, hayatın herhangi bir noktasında beynimizi harekete geçerin düşüncelerden biri oldu mu?
    evet mi, hayır mı... neden evet neden hayır?

    hadi şimdi bütün bunları bir kenara bırakalım sizinle şöyle bir oyun oynayalım; siz ikiniz güzel kız ve yakışıklı erkek evet siz ikiniz, birbirinizi sevdiğinizi kabul edelim mesela kıza sorsam bana çizer misin yeni bir dünya ve içinde sen, tablonun en mutlu yerinde olacak şekilde desem, nasıl çizer acaba?

    Bir şeyler çizer, tahmin ederiz ya da edemeyiz çizdiklerini; ama o erkeği de tablonun en güzel yerinde en güzel bakış açısıyla karşısına oturtacağından en ufak bir şüphemiz olmaz.... peki cinsiyeti kaldırırsak dolayısıyla erkeğe karşı olan duyguları ortadan kalkarsa o zaman o erkeği yine aynı yere oturtur mu, değilse o zaman o en güzel yere neye göre kimi seçer??? (işte muhteşem sorumuz buydu)

    kitabı okumadan "ben" ler üzerine zamanında şöyle bir paylaşımım olmuş.........
    "Sen diye bir şey yok siz var!
    İnsan, kendisinden bir şeyler verip karşılığında bir şeyler alarak devamlı bir değişim ve dönüşüm içinde asla kendisi olarak kalmamaktadır. O zaman ben derken hangi ben?".....

    Orlando'da da benzer düşünceyi görmek mümkün....
    "...herkes, kendi deneyimlerinden yola çıkarak farklı ben’lerinin kendisiyle üzerinde anlaşmış oldukları farklı koşulları çoğaltabilir – bunların bazıları kayda geçirilmeyecek kadar gülünçtür........çok çeşitli ben’ler vardı, sığdırabileceğimizden de fazlaydı sayıları, sadece altı-yedi ben’i anlatan bir biyografi bile eksiksiz sayılırken bir insanın binlerce ben’i olabilir....

    tabii ki bu arada konu biyografi yazarlarını eleştirmek üzerine açılmış ama düşüncenin temeline indiğimizde aynı noktaya değindiğimizi düşünüyorum.... ben Virginia'dan etkilenmiyorum zaten o düşünce yapısında olduğum için eserlerine ilgi duymaya başladım bu açıdan bakıldığında diğer okurlar benim hissettiklerimi hissetmeyebilirler bunu da göz önünde bulundurmakta fayda var , diye düşünüyorum..

    düşünsenize dünyaca tanınmış büyük bir feminist yazar romanın bir bölümünü Türkiye'ye ayırıyor gerçekten bunu okumak sizi heyecanlandırmaz mı? Bu eser Orlando

    işte Virginia'nın gözünden İstanbul;

    "...durup, büyülenmiş gibi aşağıdaki şehri seyrediyordu. O saatte sis o kadar yoğun olurdu ki, Aya Sofya’nın ve başka yerlerin kubbeleri siste yüzer gibi görünür, sisin içinden yavaş yavaş ortaya çıkarlardı; kabarcıklar oldukları yerde sabit gibiydiler; şurada Boğaz vardı; şurada da Galata Köprüsü; orada gözleri ya da burunları olmayan, dilenen yeşil türbanlı hacılar; şurada sakatatları yiyen sokak köpekleri; şurada çarşaflı kadınlar; şurada sayısız eşek; şurada da ellerinde uzun sırıklarla at sırtında giden adamlar. Çok geçmeden kırbaçların şaklaması, gong sesleri, ezanlar, katırların kamçılanması, pirinç çemberli tekerleklerin takırtısı bütün şehri harekete geçirir, mayalanan ekmeklerden ve tütsülerden ve baharatlardan gelen ve tiz sesli, rengârenk, barbar halkın soluğuymuş gibi görünen ekşi kokular..."

    Orlando, Virginia Woolf'un diğer kitaplarına oranla daha kolay okunabilin, eserin ana karakteri olan Orlando cinsiyet değiştirebilen dünyanın farklı yerlerinde (bunlardan bir tanesi de Türkiye) farklı insan tabakalarında bulunabilen, bazen gerçek bazen fantastik bir serüven geçiren bir kişinin hayali biyografisidir.
    Aşk, hayat, benlik, cinsiyetsizlik gibi konuların yanında biyografi yazarlarına yapılan eleştirileri de içerir.

    okunmasında fayda olacağı kanaatindeyim....
  • Dolmuşta işe kaç dakika geç kalacağımı ya da ne yaparsam kıl payı yetişeceğimi hesaplarken omzumdan hafifçe dürttü biri. Arkamı döndüğünde saçlarındaki beyazlara bakarak yaşlarını tahmin edemediğim bir çift, 20 yaşında yeni sevgililer gibi el ele oturuyorlardı. Ruhları mı genç sevgileri mi acaba diye düşündüm bir an. O arada omzuma dokunan kadın saatin kaç olduğunu sorunca telefonun tuşuna bastım. Saat sabahın 07:45 ini gösteriyordu. Adama dönüp “yetişebilir miyiz ki ?” dedi telaşla. “Gerçi az kaldı. Birazdan ineriz” dedi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Suçluluk hissettim bir an. “Teyzecim bu saat yanlış “ dedim. “12 dakika ileri bu saat.” Yüzende gerilmiş kırışıklıkların gevşemesinden rahatladığını anladım. Nasılda güzeldi teni.. Evet buruşmuştu cildi. Zaman değmişti yanaklarına. Ama hayat fışkırıyordu teninden öyle canlıydı, öyle güzeldi. “Yanlış olduğunu biliyorsun da neden değiştirmiyorsun” dedi gülümseyerek. Hayatta farkında olduğumuz her yanlışı değiştiriyor muyuz diye sormadım tabi bende ona. “Her yere geç kalırım. O yüzden ben ileri aldım saati” dedim. “Bilerek yanlış yaptın yani” dedi. “Haydaaaa” dedim içimden. Ben daha uyanmamışım. Kafamı yastıktan kaldırmışım ama aklımın bir parçası o yastığa kafasını gömerek uyumaya devam ediyor. Niye böyle soğuk su etkisi yapıyorsun teyzecim sabah sabah. “Evet” dedim aklımdan geçenlerinde etkisiyle gülümseyerek. Arkama dönerek konuşmaktan boynum ağrıdığı için tam önüme dönecektim ki “ neden tam 10 dakika değilde 12 dakika ileri aldın saati” dedi bu sefer kadın. Kısık bir sesle ve yaramazlık yapmış bir çocuğun bakışlarıyla bakarken kadına “kızı rahat bıraksana Gülderen” dedi adam. İsmide çok güzeldi kendi gibi. “Sorun değil” dedim adama. Kadına döndüm sonra. Madem onlar bu sabah yataktan yaramaz çocuklar olarak kalkmışlardı. Madem Gülderen teyze uğraşmak istiyordu benimle, bende eşlik edebilirdim onlara. “Kafam karışsın diye öyle yaptım. Eğer tam 10 dakika ileri alırsam hazırlanırken bunu hesaplayıp oyalanmaya devam ediyorum nasılsa daha bir kaç dakikam daha var diye. Ama 12 dakika ileri aldığımı unutuyorum çoğu zaman. Hazırlanmaya çalışırken durup onu hatırlayamıyorum ya da hesaplayamıyorum. Aslında küsuratlı olduğu için unutuyorum çoğu zaman kaç dakika ileri aldığımı. 12 dedim size ama 11 ya da 14 de olabilir emin değilim” dedim. “Anladım” dedi Gülderen teyze. “Zamanla sorun yaşıyorsun yani ?” “Evet çok fazla” dedim. Neredeyse kahkaha atacaktım. Grup terapisi gibi bir şeydi yaşanan. “Zamanla çekişmeyi bırak kızım. Yüzme bilmeyen insanlar gibi boğarsın kendini. Oysa çırpınmasalar boğulmazlar” dedi bu seferde. Şimdi yüzme bilmiyorum sudan da korkarım desem.. Yok en iyisi dememek. Demedim. Konuyu değiştirip önüme dönmekti en iyisi. “ Nerde inecektiniz” dedim. “Ecir’de” dedi. “Benden sonra ineceksiniz inerken hatırlatırım size” dedim ve önüme döndüm.

    Kulaklığı kulağıma taktım. Ama onları dinliyordum. Adam kadına “kalbi kırılmış olabilir” dedi. “Kimseyi kıracak bir şey söylemedim” dedi Gülderen teyze kararlılıkla. “Gülüyordu hem, gözlüğünü evde unutmasan sende görürdün. Dudağı yamuluyordu gülerken onu da görmedin. Şimdi başka yerde görsen gülerken tanıyamayacaksın ama ben tanıyacağım. Nasıl güldüğünü gördüm çünkü” dedi. Adam inatla kısık sesle, kadın inatla yüksek sesle konuşuyordu. Tatlı, aksi, inatçı bir ihtiyardı. “Tamam biraz sessiz ol. Bir daha görürsen bana da göster” dedi kıs kıs gülerken. Resmen yaramaz çocuklardı ikisi de :)

    Müzik listeme döndüm. Listeyi karışık çalması için ayarlayıp arkama yaslandım.
    Müziğin kulağıma ulaşmasıyla bir kitabın sayfaları geriye doğru hızla çevrildi sanki. Gözlerimin önünden görüntüler hızla aktı, aktı, aktı. Bir yerde durdu sonra. Bir yerdeyim. Karşımda uzun biri, tavla oynuyoruz. Tavlayı ondan öğrenmiştim. Hayır tavlayı biliyordum. Acımasız hamleler yapmayı ondan öğrendim. Neredeyiz ? Sevdiğim bir yer olmalı. Bu şarkıyı ilk duyduğum yer. Hızlı hızlı geçiyor herşey gözümün önünden. Masada tavla, pulları zarlarıyla, sigara paketleri çakmaklar, Didem Madak’ın Grapon Kağıtları kitabı, bu kitapta en çok “Mutsuza Kim Bakacak?”şiirini seviyorum (bu masadaki mutsuz kim? O. Çünkü beni mutlu etmeye bu şiir yeter. Onu mutlu etmeye yetmez ama) başka ne var masada “iki çay, biri açık”, sonra ellerimiz. Onun elleri küçük. Elleri küçük erkekler gerçek üstüdür hep. Şarkının sözlerine girince ben cebimden telefonu çıkarıp notlara şarkının sözlerini yazıyorum. Gürültüden şarkıyı duymaya çalışıyorum. Elleri küçük adam zarları atıp pulların yerlerini değiştirmeye devam ediyor. Bana uzatıyor zarları. Hızla atıp düşünmeden hamle yapıyorum. Şarkının sözlerini yakalamaya devam ediyorum bir yandan. Oyun bitiyor. Şarkıda bitmek üzere. Ne diyorsun bana elleri küçük adam bir dakika bekle şarkıyı duyamıyorum. Duyabildiğim son sözleri de yazdıktan sonra elleri küçük adama dönüyorum. Tavlayı bana uzatıyor. “Ben sana böyle mi öğrettim. Şarkıya daldın bak kaybettin işte oyunu “ diyor. “Tebrik ederim” dedim. “Oyunu sen kazandın. Şarkıyı ben. Bunun hangi şarkı olduğunu sana asla söylemeyeceğim :D” Güldük ikimizde. Ne güzel dişleri vardı, ne uzun kirpikleri.. Elleri küçük en çok onu hatırlıyorum. Birde elleri küçük adamların gerçek üstü olduğunu. Hepsi bu.. Şarkı kısılarak sonlanıyor kulaklarımda. Bir açlık hisseder gibi o şiiri okumak istiyorum. Kitabın yanımda olması gerekmez her zaman. Telefonumda da kitaplarım var. Sayfayı buluyorum. En sevdiğim yerini arıyor gözlerim.. Tamam. İşte tamda burası. “Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
    Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
    Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
    Bilir misin maviş anne?
    Ben çekildiğim her fotoğrafta
    Defolu bir kelebek gibi çıkarım...”


    Telefonu çantama kaldırıp dolmuştan inmek için hazırlanırken yine Gülderen teyzenin sesini duydum. “Kafası karışık kız indi mi Celal ? Biz ondan sonra inecektik” dedi. Sonunda yaramaz bakışlı amcanında ismini de öğrendim. Kafası karışık kızda oldum :D “Bu çok ayıp oldu ama Gülderen” dedi yüzünü asarken. “Ayıp olmaz Celalim gözlüğün yok diye oluyor hep bunlar. Gülüyor hiç kızmıyor” diyor. Ayağa kalkıyorum oturduğum yerden. Gülümseyerek onlara bakıp “Şimdi iniyorum. Köşeyi dönerken de siz ineceksiniz” diyorum. “Sağol yavrum iyi günler” derken ikiside “Sizde sağolun. İyi günler :)” dedim. Dolmuş yavaşlarken göz ucuyla onlara baktım biraz önce Gülderen teyzenin dokunduğu omzumun üzerinden. Bembeyaz olmuş bir kaç tel saçını düzeltiyordu Celalinin. Adımı mı asfalta atarken kulaklığı kulağıma taktım. Aynı şarkıyı açtım hemen. Sayfalar geri doğru çevrilip ben yine o masaya dönerken kafamın içinde, gözümün önünden hızla geçen resimlerin arasında ele ve yaramaz çocuklar gibi muzipçe gülen Celal amca ve Gülderen teyze de geçiyordu. İstemsizce gülümsedim. Aşk olsun kafası karışık olmayana ve zamanla sorunlarını çözmüş olana dedim. Biraz daha açtım şarkının sesini. Biraz daha. Başka hiç bir şey duymak istemiyordum. Çünkü ben bu şarkı karşılığında elleri küçük adama yenilmiştim. Sadece bunu duymalıydım.. Adımlarım hızlandı. Yine geç kaldığım için değil. Şarkı hızlandırıyordu sanki her şeyi. Onun ritmine uymazsam kaçıracaktım bir şeyleri. Sonra işin yoksa zamanla çekiş.. Ne dedi yılların tecrübesi “zamanla çekişme” dedi. Zamanla çekişmiyorum ki şarkıyı başa alıyorum :)

    https://youtu.be/UYv4TycFt0o