• 208 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    H E R K E S Ö L D Ü R Ü R S E V D İ Ğ İ N İ
    Ah biten bir güzellik daha. Kitaba başladığımda Ramiz dayı’yı tanıyordum sadece kitap bittiğinde Hamo Ağa , Gardiyan Ali Emmi , Hamal Hasan , Keşanlı Ali , Şeyh Bedrettin ve daha nicesini tanıdım . Şehir şehir , ülke ülke ; azmini , başarısını , dostluklarını , arkadaşlarına olan sevgisini en çok da Yılmaz Güney’e olan sevgi ve saygısını öğrendim . “ Bir gün ölürsem , Yilmaz Güney’İ göresim gelmiştir “ diyor. Anlayın ne kadar çok sevdiğini , saydığını , özlediğini. Bizden de selam söyle Çirkin Kral’a.. Bir kitaptan alabileceğiniz kadar bilgi alabilme şansınız varsa şuan tam da o kitaptan bahsediyorum. En başından doğduğu günden , öldüğü güne kadar öğrenmek istediğiniz ne varsa bu kitapta bulabilirsiniz . Babasının isteği ile Hukuk fakültesine kayıt yapılıyor ama aklı hayallerinde olduğu için bölümden bölüme atlıyor ama hiç birini de bitiremiyor bu onun için bir eksiklik değil bence benim için de değil çünkü o yarım bıraktıklarına rağmen hayallerine kavuşmuş bizim için de büyük bir yer edinmiş. Benim için hep Ramiz Dayı olarak kalan adama büyük haksızlık etmişim bu kitabı okuyunca farkettim . Eksiklerinizi tamamlamak için tam yeri ,tam zamanı . İzlemem gereken bir sürü oyun ve film listesi yaptım ama kitapta büyük bi sürprizle karşılaşınca o listeye bile ihtiyaç duymadım . Sürpriz çok da uzakta değil , buyurun siz de başlayın derim .
    Keyifli okumalar
  • İmam Rabbani (kuddise sirruhu)’dan hikmetli sözler
    Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk’a kavuşamaz.

    Ehlin gönlü için (ailenin gönlünü almak için) günah işlemek ahmaklıktır.

    Farzı bırakıp, nafile ibadetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.

    Gına sahiplerinin yani zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lazımdır.

    Kalbin tasviyesi (temizlenmesi); İslamiyet’e uymakla, sünnetlere yapışmakla, bid’atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikir ve rehberi, doğru yolu gösteren âlimi sevmek bunu kolaylaştırır.

    Kalbin birçok şeyleri sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefsdir.

    Kâfirlere kıymet vermek, Müslümanlığı aşağılamak olur.

    Kelime-i tevhid; putlara ibadeti bırakıp, Hak Teâlâ’ya ibadet etmek demektir.

    Küfür, nefs-i emmarenin isteklerinden hâsıl olur.

    Malı zarardan korumanın ilacı, zekât vermektir.

    Mubahları gelişi güzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar.

    Büyükleri sevmek, saadetin sermayesidir. Muhabbete müdahane, gevşeklik sığmaz.

    Nefs bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkeb olmuştur.

    Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.

    Rezzak olan Hak Teâlâ, rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.

    Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır.

    Seadet-i ebediyyeye kavuşmak, peygamberlere uymağa bağlıdır.

    Sohbeti ganimet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve kemallerin üstüdür.

    Sünnet ile bid’at birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.

    Zahid, dünyaya gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır.

    Zekât niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.

    Salih ameller İslam’ın beş şartıdır. Salih amelleri yapmadan kalp selamette olmaz.

    Cennet ile Cehennem ‘den başka ebedi bir yer yoktur. Cennet’e girmek için iman ve dinin emirlerine uymak lazımdır.

    Dünyayı maksat edinmemeli. Dünya, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünya ve ahiret bir arada olmaz. Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyaya düşkün olanlar ahirette zarar görür. Dünyaya düşkün olmamanın ilacı, İslamiyet’e uymaktır.

    Bu zamanda dünyayı terk etmek çok zordur. Dünyayı terk lazımdır. Hakikaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki, ahirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nimettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dinin hududundan dışarıya taşmamakla olur.

    Dünyayı terk etmek iki türlüdür; birincisi, mubahların, zaruret miktarından fazlasını terktir. Bu çok iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileri terk edip yalnız mubahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.

    Tesbih okumak (sübhanallah demek), tövbenin anahtarı ve hatta özüdür.

    Vakit çok kıymetlidir. Kıymetli şeyler için kullanmak lazımdır. İşlerin en kıymetlisi sahibine hizmet etmektir. Yani Allahü telaya ibadet ve taat etmektir.

    Gençlik zamanında dinin emirlerine uymak, dünya ve ahiret nimetlerinin en üstünüdür.

    Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyamet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!

    Ayet-i kerimede mealen; “Vallahu basirun= Allah onların ne yaptıklarını görmektedir” buyruldu. Allahü Teâlâ her şeyi gördüğü halde, (insanlar) çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bilseler, vaz geçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak telanın görmesine inanmıyorlar yahut onun görmesine kıymet vermiyorlar. İmanı olana her ikisi de yakışmaz.

    Velilerin hiçbiri, peygamber mertebesine varamaz.

    Velilerin hiçbiri, Sahabe [eshab-ı kiramın] mertebesine çıkamaz.

    İhlas ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibadetler gibi kazanç (sevap) hâsıl eder.

    Her ibadeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanlara hakkını ödemeğe titizlikle çalışmalıdır.

    Dünyanın vefasızlıkta eşi yoktur, dünyayı isteyenler de alçaklıkta ve bahillikte (cimrilikte) meşhurdur. Aziz ömrünü, bu vefasızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun.

    Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslamiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.

    İnsanlar riyazet deyince, açlık çekmeği ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır.

    Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihası olduğu halde ve hepsini yemek istediği halde, dinimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür.

    Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha çok faydalıdır.

    Ölmek, felaket değildir. Öldükten sonra, başına gelecekleri bilmemek felakettir.

    Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için, üç şey muhakkak lazımdır: İlim, amel, ihlas.

    Ölülere dua ve istiğfar etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lazımdır.

    Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü Teâlâ’yı bırakmak ahmaklıktır.

    Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zan etmemeli, nefse güç ve acı gelenleri de şekavet ve felaket sanmamalıdır.

    Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, Allahü Teâlâ’nın beğendiği şeyleri yapmağa çalışmalıdır.

    İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü Teâlâ’ya en çok yaklaştıran şey namazdır.

    Cahillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebep olmayınız! Her işinizin İslamiyet’e uygun olması için, Allahü Teâlâ’ya yalvarınız.

    Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalıdır.

    İhsan sahibinin kapısı çalınınca açılır.

    Gönül dalgınlığının ilacı; gönlünü Allahü Teâlâ’ya vermiş olanların sohbetidir.

    Dünya hayatı pek kısadır. Bunu en lüzumlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzumlu şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi faydalı olmaz.

    Peygamberlere uymak, kişiyi yüksek derecelere ulaştırır; asfiyâ, yani gönlü saf olan büyüklere tâbî olmak, büyük mertebelere vâsıl eder. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- dâimâ Peygamber Efendimiz’e tâbî olarak O’nu tasdîk etme saâdetine koştu ve sıddîkların başı oldu. Lânetli Ebû Cehil ise tâbî olma kabiliyetini nefsani arzularının mezbelesinde ziyan ettiği için mel’unların önderi oldu.”

    “Âlimlerin dünyaya olan düşkünlüğü, güzel yüzleri üzerinde bir lekedir. Bu gibi âlimlerin ilmi, halka fayda verse de kendilerine fayda sağlamaz. Her ne kadar dinin güçlenmesi bunların omuzlarına bırakılmışsa da buna itibar edilmez. Zira dîni takviye, bazen zalim ve günahkâr kimselerin eliyle de olabilir… Hâlbuki âlimler dünyaya düşkünlük göstermez ve makam, riyaset, mal ve üstünlük sevdasını bertaraf edebilirlerse, işte onlar, âhiret âlimleri ve peygamber vârisi olurlar. Ayrıca onlar, mahlûkatın en üstünüdürler.”

    “Dünya âhiretin tarlasıdır. O tarlayı ekmeyip verimli toprağını boş bırakan ve amel tohumlarını zayi eden kişiye yazıklar olsun! Bilmek gerekir ki, toprağın boş bırakılıp zayi edilmesi ya oraya hiçbir şey ekmemekle olur, ya da oraya çürük ve bozuk tohum atmak suretiyle olur. (Yani kişi ya ömrünü boş geçirmek ya da nefsani arzularla ziyan etmek suretiyle ebedî hüsrâna düşer.) Herkesçe mâlûmdur ki, zâyî etmenin bu ikinci kısmının zararı, birinci kısma göre daha fazladır.”

    “Müstehapların yerine getirilmesi hususunda gevşeklik gösterilmemelidir. Zira müstehaplar Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve razı olduğu şeylerdir. Kişi, yeryüzünün bir köşesinde Hak Teâlâ’nın sevdiği ve razı olduğu bir ameli bilir ve onu yapma imkânı olursa bunu ganimet bilmelidir. Bu durum, birkaç kırık saksı parçası ile değerli taşları satın alan kişinin hâline benzer.”

    “Bilesin ki, hususi bir hâdise üzerine nâzil olan bir sûre veya ayet, onu okuyan kişiye o mevzuda tam bir fayda sağlar. Meselâ nefs tezkiyesiyle alâkalı bir ayeti okumanın, nefsi kötü huylardan arındırmada büyük bir tesiri vardır. Diğerleri de bu şekildedir.”

    “Bu fakire göre insanların üstünlüğünün sebebi, dini desteklemeleri ve dinin hükümlerini tebliğ için malı ve canı feda hususunda öncü olmalarıdır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hususta herkesten daha önde olduğu için, her mü ‘mine emsalsiz bir örnek olmuştur. Aynen bunun gibi, dini destekleme ve tebliğ hususunda öncü olan diğer kişiler de arkadan gelenlere örnek olmuşlardır.”

    Cenâb-ı Hak kullarına şu duâyı tâlim buyurur:“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsân eyle ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (el-Furkân, 74) Yani takvâ sahibi olmak kâfî değildir, takvâda önder olmaya gayret etmek lâzımdır.

    “İnsanın yaratılış gâyesi, kulluk vazifelerini yerine getirmektir. Kime yolun başında veya ortasında aşk ve muhabbet bahşedilirse, bundan maksat, Hak Teâlâ’nın dışındakilerden alâkayı kesmesini sağlamaktır. Yoksa aşk ve muhabbetin kendisi asıl maksat değildir. Bilâkis bunlar, kulluk makâmını elde etmek için birer vâsıtadır. Sâlik, mâsivânın esâret ve kulluğundan tamamen kurtulduğu takdirde ancak Allah Teâlâ’nın kulu olabilir. Velâyet mertebelerinin en üstünü de ubûdiyet (kulluk) mertebesidir. Velâyet mertebeleri içerisinde bundan daha üstün bir makam yoktur.”[7]

    “İnsanın yaratılışındaki maksat, kendisine emredilen ibadetleri yerine getirmektir. İbadetlerin edâsından maksat da îmânın hakîkati demek olan «yakîn»i elde etmektir.”

    “Muhabbette hîleye yer yoktur. Çünkü seven, artık sevgilisine tutkun bir kara sevdâlı olup ona muhâlefet edemez ve sevgilisinin muhâliflerine de aslâ meyledemez. Onlara hiçbir şekilde tâviz veremez.”

    “Allah Teâlâ, siyah-beyaz bütün ırklara gönderilen Beşeriyetin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hürmetine bizi ve sizi yaşanmayan sözden, amelsiz ilimden kurtarsın! Âmîn!..”
  • Dinle beni Azrail!
    Gitmenin henüz zamanı değil
    Yaşanmamış hikayeler, bavulda beni bekler
    Pelerininde biriktirdiğin ölüler
    Oyuna devam edemezler
    Oyun dediğin azizim;
    Bir sana ,
    Bir de bana benzer.

    Ömür Uzel
  • 488 syf.
    Uzun zamandır Wattpad'den yeni çıkmış, bilmediğim yazarların kitaplarını okumuyordum ancak fuar zamanı bu kitapla karşılaşınca arka kapak yazısı çok ilgimi çekti ve hemen almaya karar verdim ve çok büyük hayal kırıklığına uğradım.

    Kitabın arkasında bahsettiği gibi gelişseydi olaylar yine 3 yıldızlık mükemmel olmayan ama iyi vakit geçirerek okunmuş bir kitap olabilirdi ama onun yerine yazar 400 sayfa boyunca aksi bir sürü olay olmuş olmasına rağmen saçma bir şekilde her şeyin bir oyun olduğunu ileri sürdü. Bunu güzel ve mantıklı bir şekilde yazmış olsaydı yine sözüm olmazdı ama her şeyi mahvetti o noktadan sonra yazar. Madem vurulma yoktu ortada, o kadar kan nereden geldi? Madem her şey Burak'ın da içinde olduğu bir plandı, niye 400'üncü sayfaya kadar hep her şey kendinden bağımsız gerçekleşiyormuş gibi davrandı, daha doğrusu kendinden bağımsız gerçekleşti? Hadi Wattpad'de yazarken sonradan aklına gelmiş olabilir yazarın böyle bir dram eklemek her şeye ama kitap basılırken buraların sonuca göre düzenlenmiş olması gerekirdi, potansiyeli olan bir konu harcanmış yazarın elinde resmen.

    Zaten karakterler hiç gelişmedi, yan karakterlere bitki gibi davrandı resmen yazar. Arada bir ortaya koyup, su verdi. 400 sayfa boyunca ne olduğunu anlamadan bir birbirlerine aşık oldular sonraki 80 sayfa boyunca dinlemeden etmeden birbirlerini yargılamakla geçti ve bir de en son 25 yıl önceden bir bağları varmış gibi epilog bölümü ekleyerek bütün saçmalıkları tek bir kitaba topladı yazar. Olmasa hiçbir şey değişmezdi, neden bizim yazarlarda bu kadar drama boğma isteği var her şeyi anlamıyorum zaten.

    Çok kızgınım gerçekten 7 ay boyunca birbirlerinden haberi olmadan geçirdiler, adam geldi beni affet dedi, kadın hemen yelkenleri suya indirdi sonsuza dek mutlu yaşadılar. Daha saçma bir şey olabilir mi anlayamıyorum. Birbirlerini anlamadan, dinlemeden 500 sayfa boyunca yargıladılar ve birlikte hiçbir sorun yaşamadan bir aile oldular, bir tek bizim kitaplarda var herhalde bu, o kadar İngilizce roman okudum böyle bir saçmalıkla karşılaşmadım henüz elime aldığım Türkçe kitapların %70'i böyle. Yazdıkça daha çok sinirleniyorum. En iyisi burada bırakmak. Kısaca okumayın, saçma sapan bir kitaptı, vaktinize değmez.
  • 96 syf.
    Bu kitap 1991 yılında ‘Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanıyor. Yazarı Nurten Ay. 30 yaşlarında Sekreter, Giyimiyle, eğitimiyle, görünüşüyle alt yapısı olmayan bir kadın,gözüyle görülüyor o dönem ki edebiyat çevrelerinde..ve böyle bir kitapla bu edebi değeri yüksek öykü ödülünü alması şaşırtıyor. Nurten Ay gidip ödülü alıyor. İmza günlerine, hatta programlara katılıyor..Ama burada bir oyun olduğu aşikar.. Hatta daha sonra dijital, üslup uyumuna ilişkin bir yöntem geliştiriyor akademisyenlerden birisi.. Bu kitabı kim yazmış olmalı diye bir kaç eşleştirme çabası da sonuçsuz kalıyor.. Ali Teoman ilk kitabından aldığı bu ödülden sonra (sadece kendisinin ve dostu Nurten Ay'ın bildiği) ... sessiz kitaplarını yazmaya ve kendi adıyla yayınlamaya devam ediyor.. zaman içinde Nurten Ay adına yayınlanan başka kitapta çıkmıyor..

    Niye yapmış Ali Teoman, Türk Edebiyatı tarihine geçen ve edebi çevrelerde tartışma yaratan bu oyunu... ? Anladığım kadarıyla yazarla romanı birbirinden ayırmak gibi bir derdi olsa gerek ve bu konu üzerine tartışma yaratmak. Şöyle bir cümlesi var... ''“Amacım, metne aykırı bir yazar profili çizmekti” Kurmacayla gerçeğin birbirinden ayırmak, yazarların yaşam şekilleri de gereksizce yakınlık ve uzaklık ilişkisi okurun !... Bence hoş bir oyun.. Bir yazarın imzasıyla başlıyoruz okumaya.. Anlamsız ön yargılar ve gereksiz ve bazende abartılı sempatilerler .. Bilinmeyen bir yazarı da okuma eğiliminden uzaklaşıyoruz. Rüştü'nü ispat etmesini istiyoruz. Belki de yeni yazarlara şans verilmesi ( okuma eğilimimiz üzerine okuru da düşünmeye itmesi olabilir) Burada hem edebiyat çevrelerini hem de bu çevrenin okura bu durumu nasıl aktaracağını sessizce gözlemek istiyor oluşu da olabilir.. 2011 yılında ölen Ali Teoman'ın bu davranışı bir çok farklı açıdan derinlemesine değerlendirme özelliğiyle oldukça dikkatimi çekmiştir. Bu Oyunu hazırladığı Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı kitabın giriş bölümünde ki bir cümleyle nedenlerini açıklamış bir bakıma. Benim en sevdiğim bölüm.. Masal, hikaye, öykü, gerçeklik, kurmaca ve iç içe geçen karışım :) nefis bir giriş var bence okunmalı.. orada Şöyle diyor yazar..

    ... öykülerdeki kahramanları ya da kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarın kimliğiyle özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belkide imkansız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir... ( sayfa;11)


    Kitaba gelirsek ki eğer.. Spoiler vermeyeceğim kitabın büyüsünü bozmama adına... Birbirleriyle bağlı olduğunu düşündüğüm bütünlüğü olan üç öyküden oluşmakta. O bütünlüğü ise küçük ipuçlarıyla bazen kırılan bir inci kolyenin tanesinin o büyük konağın merdivenlerinden düşerek o zamanı durdurulmuş saatin önünde kendine yer bulması,Hani o tik-taklar var ya '' zamanı, ah düşündünüz mü siz hiç, nedir böyle sürekli erişilmez kılan? Bilmek isterim hep hep '' diyen cümlede.. bazen de gerçeğiyle hemen hemen aynı olan sahte antika işlemelerinin ince işçiliğinde... Eşyalar yaşanmışlığa tanıklık eden o suskun gözlemleyiciler.. bir antikaya eşyaya sahip olmak zamanın içinde ki başka yaşanmışlıkların salınımlarına sahip olmak, belkide.... Belkide yalanları gerçeklikten güzel olan bir dostun mezar taşındaki son seslenişinde... Belkide ..Arzuhalcinin yazmış olduğu sayfalar dolusu yazıyla baş başa kalışı, ve sonra kendi öyküsüne dalışı... Belki de ve belkide kulağında kalmış;

    sebep sensin gönülde ihtilale
    sürüklersin beni sonsuz meale
    bilirsin müptelayım ben ezelden hayale.. hayale ...

    ... diye terennüm eden cümlede ...

    Sonuç itibariyle kitabı beğendim ama yazar böyle bir oyun kurgulamasaydı ve ben bunu bilmeseydim bu denli kitabını dikkatle okumaya ve yazarı araştırmaya meyil etmezdim zannımca... Bu anlamda yazar bence amacına ulaşmış...