• 192 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Objesi insan olan yazılı sanat diye tanımlayalım mı romanı? "Hayvan Çiftliği" olsa da insan hakkında, "Hayvan Mezarlığı" olsa da. Ne var ki içinde insan olduğu halde, insan psikolojisi bulunmyan hikayeleri okuduk bolca. Okuyoruz da... Bu canlı, rasyonel ve yekpare değil oysa ki. İçinde insan psikolojisi olan her şeyde ikiyüzlülük, hinlik, hainlik, hiddet, şehvet ve nefret ararım. Buldum. Ve ben romanda fert-vicdan, fert-fert ve fert-cemiyet çatışmasına bakarım. Gördüm. Sevgili dostum Arzu Saçlı, eğitiminin verdiği kavrayış ve insanlar ile çalışmanın verdiği deneyim ile objesi insan olan bir "HİÇ KİMSE" yazdı. Okudum. Herkes ve hiç kimse hakkındaydı. Hayata 5-0 yenik başlamışlara ithaf edilmişcesine çocuk kalbine ve hüzne dokunmuştu. Cemiyete, ferde, vicdana dokunmuştu. Hepimize ve hiç kimseye... Oyuna alınmayan bir çocuk olarak bana da dokundu. Kaleminde kıvraklık, okurunda bolluk dilerim sevgili yazarım. Ve masal kitabından sıkılanlara ısrarla tavsiye ederim.
  • 256 syf.
    ·370 günde·Beğendi·10/10
    .
    Bu senin hikayen. Insanların mışıl mışıl uyuduğu saatlerde gözleriyle tavana pencereler çizen ve o pencerelerden başka bir dünyaya uzanan senin. Yürüyüşünden tanıyorum seni. Kaldırımın tozuna karışıp yok olmak ister gibi duruşundan, herkes saçak altına saklanırken başını gökyüzüne kaldırışından, kahkahana karışan gözyaşından, kaygılı-ürkek bakışından, yorgun duruşundan, çokça susuşundan...
    .
    Bu senin hikayen. Yazılmak için okunmuş, okunmak için yazılmaktan çok. "Öteki" olarak doğmuş olmak yazgısı üzerine bir ağıt. Oyuna alınmayan çocuğun feryadı. O çemberin dışında kalan çocuk sensin. Büyüdükçe çember büyüdü, yaşadığın mahalle oldu, şehir oldu, dünya oldu. Ama sen hep o çocuk kaldın. Sonra sana benzeyen başkaları geldi yanına. Bu kez hep birlikte "öteki" oldunuz. Bireysel dışlamanın toplumsal itilmeye dönüşmüş hali. Öyle olunca daha da dışına itildiniz çemberin, ezildiniz, silindiniz ama hep sizdiniz. Sonra biri aldı kalemi eline, kendi çemberini çizmeye başladı kendini merkeze koyup. Çemberi de benzerlerinden çizdi ki, bu kez sizin #ötekiler dışarda kaldı. Işte o çemberin ortasında yakılan mumun alevinden oluştu bu kitap.
    .
    #emretimur kalemini bilenler bilir, yaşayan karakterleri vardır O'nun; nefes alan, iç/dış seslerini bolca duyuran, zihninizde ete kemiğe bürünüp karşınızda oturan, kişilikleri/ karakterleri/yaşanmışlıklarıyla hayatın ortasında törpülenmiş karakterler yaratma ve dönüştürme ustasıdır. Kendi içinde doğurup, büyütüp olgunlaştırdıktan sonra okurun insafına sunar ki sonrası siz ne kadar anlam yüklerseniz o kadardır o.
    .
    Dil ve anlatım için denilebilir ki sancılı bir çağda sancılı hikayeler anlatmak için yola çıkmış bir anlatıcının en az yazar kadar Türkçe'ye hakim olması ve okurun yüreğine değebilmek için bazen bir kelimeyi bile yerli yerinde kullanması gerek. Hele de hicve ve şiire bu kadar yakın duruyorsa. Hikayeye serpiştirdiği ve hikayeyi bütünleyen ince mizahi dokunuşlar için de yazarı ayrıca kutluyorum. Kalemi daim olsun.
    .
    Şayet okumaya niyetiniz varsa kendinizden soyunup varoluşu giyinmeniz gerek ki dayanıklı değilseniz bu elbise değişimi sırasında rahatınız epeyce kaçabilir. Yine de bir şans verin.
  • 104 syf.
    ·5 günde·10/10
    Bizim evde hiç avize olmadı biliyor musunuz.. Taşınması zor olan cam eşyalar, her eve sığmaz denip alınmayan büyük mobilyalar, sadece o eve uyan perdeler, halılar... Hiçbiri olmadı.
    Sırf bu yüzden kendi evime çıktığım ilk gün mahallenin Çin malı ürünler satan ucuzlukçusuna gidip tuvalete kadar avize almıştım.
    Tuvalette mor florasanlı ışık!

    Yıllarca o ilden bu ilçeye tayin olan sadece babamız değilmiş aslında. Sizin çocuk da çok girişken maşallah diyen komşu teyzeler..
    Girişken olmak zorundaydık biz. Her sınıfta, her mahallede yeni gelen çocuktuk çünkü.
    Çünkü girişken olmayanı kimse zile basıp oyuna çağırmıyor teyzeciğim. Mevzu bu.
    Biz Konya'da etli ekmek, Urfa'da halay başı, Kırklareli nde Kakava şenlikleri olmak zorundaydık.
    Sevgili Güzin Özyağcılar bu kitapta lojman kapısından uzaklaşan beni elimden tutup nizamiyeye teslim etti yeniden. Her ev aynı bize, girişte emanet fortmanto, solda salon sağda mutfak, depoya dönmüş tuvalet...
    Yaz gelince balkon demirlerine mavi branda- sardunya...
    İyi ki varsın Güzin Abla
  • Kadın günümüzün bütün söylemlerinin temel taşı oldu. Dünyanın hiçbir işi kalmamış ve tek uğraşı nasıl bu olmuş çok merak ediyorum. Bu ay size biraz bu konudan bahsedeceğim. Kadın olmak nasıl bir şey bunu anlatacağım. Eşitlik söylemi ne kadar basit geliyor değil mi? Eşitsizlik yaşamadıkça. Çok basit bir anlatım kullanacağım bu yazıda. Birkaç örnekle başlayalım. Doğduğunuzda sahip olduğunuz faktörlerle başlayalım. Mesela sesiniz. Kimse bana medeniyetin zirvesinde olduğumuzu ve bazı şeyleri aştığımızı söylemesin; çünkü hala sokakta parkta herhangi bir yerde kahkahanıza dönüp bakan insanlara sahibiz. Bence biraz rasyonel davranmakta fayda var; çünkü her ne kadar ilerlemeleri kabul etsek de aşamadığımız büyük meselelerimiz var. Örneğin sahip olduğumuz organların faaliyetleri hakkında bilişsel bir zayıflığımızın olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu konuyu biraz açalım. Bedenimiz; iç organlar, kas faaliyetine dayalı hareket organları, cinsel organlar gibi sınıflara sahipler. Bacak bir kas faaliyetine dayalı hareket organıdır. Görevi yürümeyi sağlamaktır. Kollarda keza aynı kategoride yer almaktadır. Bunların komik bir şekilde eş değer tutulduğu bir diğer kategori de cinsel organlardır. Bunların isimleri ise kadınlarda vajina erkeklerde penis olarak geçer ve bu organlar üremeyi sağlar. Dolayısıyla bireylerde cinsellik çağrışımını uyandırması beklenen muhtemel organlar bunlardır. Yani buradan varacağımız sonuç; bacaklar cinsellik çağrışımını uyandıran organlar değillerdir ve bir kadın bacaklarını gösteren bir şey giyiyorsa bunu size cinsellik çağrışımını yapmak için değil o kıyafetlerle rahat ettiği ya da o kıyafeti beğendiği için giyiyordur.

    Temel meselemizi bir şemayla özetlediğimize göre geriye kalan yüz milyon konuyu daha kısa bir şekilde anlatabiliriz. Günümüz toplumunu biraz ele alalım. Bugün bir kadın olarak doğmak sizi bir adım geriden başlatıyor hayata. Ve her aşamasında birer adım daha geri atmak zorunda kalıyorsunuz. Bütün toplumsal söylemlerimiz bize yapabilecek ve yapamayacaklarımızla ilgili sınırlar çizmeye başlıyor. Sürekli güçsüz bir bedene sahip olduğunuz kulağınıza fısıldanıyor, naifsiniz diyerek. Ve her kesim tarafından bedeninizin her karesinde yeniden hüküm veriliyor. Her kesim diyorum çünkü bunu sadece geleneksel yaşamda değil modanın tavan yaptığı modern yaşamda da çok sık görüyorsunuz. Sadece beden ile bitmiyor sınırlar. Yapacağınız işlerden tutun oynayacağınız oyuna, kullanacağınız kelimelere kadar size yakışanla yaşamak zorundasınız. Bazen gerçekten düşünüyorum da manavdaki domatesin yaşamından pek de farklı değil. Birileri sizi manava getirene kadar har vurup harman savuruyor ve sonra sizi satın aldığını düşünen başka biri çürük olmanıza dair şikayetini yine bir başkasına yapıyor. Kimse domatese neden çürük olduğunu o tezgâhta, o boyutta, o renkle ve o fiyata satılıp satılmak istemediğini sormuyor. Bence de gidip domatese yaşamını sormamalısınız. Biliyorum domates örneği absürt ama işin en acı tarafı da burada; manav tezgahındaki domatese yaşamıyla ilgili söz hakkı verilmemesinin doğal karşılanması durumu kadına gelince hiçbir değişim göstermiyor. Çok ilginç, halbuki kadınlar domates değildir. İnanın ben de en çok buna şaşırıyorum.

    Yazacak o kadar çok şey var ki görmezden gelinen, fark edilmeyen. Ama çok üzücü gözden kaçan bir başka nokta daha var. Bu yazıyı sanki erkeklere yazıyormuşum gibi gelebilir, eğer öyle olsaydı her şey çok daha kolay olabilirdi. Ama bu yazıyı belki erkeklerden çok kadınlara yazıyorum. Bugün bir kadını eleştiren onun hakkında hükümler veren o kadar çok hemcinsi var ki! Bugün, kızına ancak kocasının gölgesinde özgürlüğünü yaşayabileceğini söyleyen anneler var. Bugün, bir kadın sizi çok makyaj yapmakla ya da bakımsız olmakla suçlayabilir her an. Başka bir erkeğe üç gün önce aldığı pantolonu verirmişçesine kızlarını veren babalar var. Sürekli birine aitsiniz.

    Bugün dünyada bir metayız diyoruz. Belki hep meta kalacağız belki de kalmayacağız, bunu bilmiyorum. Ama bildiğim acı bir gerçek; dünyada bazı evlerin içinde bir meta bile olmayan kız çocukları var. Bir hiçmişçesine manav tezgahına çürük diye konulmayan o insanlar varlar ve atmosferde bir yer kaplıyorlar. Bir isimleri var. Mesela sevdikleri bir renk var, belki sorulsaydı yemekten hoşlanmadıkları bir yemek… Onlar varlar, çok değerliler ama yok sayılıyorlar. Bir kitapta okumuştum[2]‘Hiçbir şey bir anda değişmez: Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.’ Bu yazıda size çalıştıkları işte cinsiyeti yüzünden emeğinin karşılığını alamayan, bekaret kavramı yüzünden sevgisine değer verilmeyen, giydiği kıyafete göre orospu ya da edepli olan, doğurma ihtimali yüzünden işe alınmayan kadınlardan bahsetmedim. Çünkü en önce itiraz edilmesi gereken en temel ve basit noktaları görmezden gelir ve kabul ederseniz yarın daha büyüğüne ses çıkarmaya hakkınız olmayacak. Siz kendinize değer vermezseniz bir başkasının vermesini bekleyemezseniz. Bedenini, kimliğini seni sen yapan şeyleri sev, onun sahibi sensin ve sen olarak kalmalısın. Şaka yapmıyorum. Bu televizyonlarda izlediğin 15 saniyelik bir ürün reklamı değil. Bunlar gerçekler. İzlediğin reklamlar yarın başka bir şey satmak isterlerse sana evinde oturmanı da söyleyebilir. O yüzden lütfen biraz üzerine düşünmeyecek, içselleştirmeyecek veya eleştirmeye kafa yormayacaksan yazının devamını okumana gerek yok.

    Burada yazdıklarım bin sözcük bile değil. Bir insanı anlatmak için bile bin sözcük yetmezken bir kadını anlatmaya nasıl yetebilir. Bütün bu yazı fiziksel olarak yaşayabilen kadınlar hakkında yazılmıştır. Biz ÖLDÜRÜLÜYORUZ! Ve ben bu yazıda onlardan bahsetmekten utanıyorum. Çünkü onların her birinin yaşamı benim hayatımda yazdığım ikinci yazıda bahsedeceğim üç satırdan çok daha değerliydi. Bence gazetelerin üçüncü sayfalarında, haberlerin alt bantlarında sadece sayılar ile yer almasından da daha değerliler.

    Bu yazıda kadınları yok sayanlara, sınır koyanlara, umursamayanlara lütfen şunu yapın ya da yapmayın demeyeceğim. Tek seslendiğim o sınırlarla yaşayan sana. Bütün bunların farkındaysan durma öyle. Değilsen farkına var ve harekete geç. Kadın gibi savaş bütün bunlarla. O güzel kahkahanı sakın sakınma insanlıktan. Yoksa kim bilebilir mutlu olduğunda bu kadar güzel güldüğünü?

    [Lilith]Musevilik ve Hristiyanlıkta Havva’dan önce Adem ile birlikte yaratıldığına inanılan ilk kadın. Adem ile eşit olduğunu söylerek onu reddettiği için cennetten kovulduğuna ve Havva’nın ondan sonra yaratıldığına inanılır.

    [2]Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood



    Mina Çetin*