beyhan alkan, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ne garip bir oyuncak şu insan. Yürür, konuşur ve aci çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinası. İplerini başkalari çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir, bilinmez.Sınırsız olan yalnizhayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde çırpınan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının.Arabaya hükmeden atlar.Buda haklı. Var olmak icin yok olmak lâzim. Parça bütüne kavuşacak ki, hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk. Bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak?.. Ne olacağini bilen var mi? Kader hep oynayamayacağı rolleri yükler insan ve ıslıklar. Alkiş sahtekarlarin...

Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 398)Jurnal Cilt 1, Cemil Meriç (Sayfa 398)
Kajin, Ağır Roman'ı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

YAPISAL İNCELEME

    Ağır Roman

             Ağır Roman Adlı Kitabın Özeti


     Metin Kaçan’ın ilk romanı olan “Ağır Roman”, İstanbul’un varoş mahallelerinden biri olan Kolera’da Gıli Gıli Salih isimli karakterin çevresinde geçenler üzerine kurulmuş bir hikâyedir. Romanın başkarakteri olan Gıli’nin çocukluk, gençlik ve olgunluk döneminin anlatıldığı “Ağır Roman” özellikle Metin Kaçan, karakterlerinin kullandığı yerel dili anlatıcı olarak da tercih etmiştir.

     Kolera mahallesi şehrin merkezine çok yakın olmasına rağmen, kültür yapısı bakımından şehirden oldukça farklıdır. Kolera’nın kendine özgü bir yapısı bulunmaktadır. Kolera’da birçok farklı etnik gruba ait insanlar bir arada yaşamaktadırlar: Rumlar, Süryaniler ve Müslümanlar. Hikâyeye konu olan kişiler genelde esnaflık yapmaktadırlar. Demirciler, hurdacılar, tamirciler, marangozlar vb. Gıli’nin babası olan Yıkık Köprülü Ali de esnaftır. Yıllar evvel askerliğini yaptığı Kolera’ya memleketini geride bırakıp eşi ve çocuklarıyla taşınmıştır. On üç yıldır aynı dükkânda berberlik yapmaktadır. Geçen bu süre zarfında Berber Ali, Kolera’ya her açıdan uyum sağlamıştır. Sadece Kolera’nın tehlikeli yaşamıyla mücadele etmemiş, aynı zamanda renkli gece hayatına da kendini kaptırmıştır. Eşi İmine’nin, kendisinin çapkınlığına engel olmaması için şehrin çok kötü olduğunu ve dışarı çıkarsa başına birçok olayın geleceğini söyleyerek pencere kenarına bağımlı yaşamasına neden olmuştur. Gıli ve abisi Reco babalarının otoriter tavrı yüzünden çocukluklarını yaşayamamaktadırlar. Arkadaşları oyun oynarken onlar hayat mücadelesine girişmişlerdir. Gıli, babasının yanında çalışmaktadır. Abisi Reco ise sanata ilgi duymaktadır. Bu yüzden Berber Ali’den çok azar işitip dayak yemektedir.  

     Kolera’nın gecesi ve gündüzü çok farklıdır. Geceleri pek çok yasadışı olay yaşanmaktadır. Bu olaylara sebep olarak kullanılan uyuşturucuyu gösterebiliriz. Uyuşturucu kullanımı mahalleli için son derece normal bir davranış olarak göze çarpmaktadır. Hatta bu durum mahallede ölen kişiler için yapılan helvalara uyuşturucu madde karıştırmaya kadar gitmektedir

     Gıli Gıli Salih’in kendisine örnek aldığı kişi Kolera’nın kabadayılarından Arap Sado’dur. Arap Sado, zenginden alıp fakire dağıtan, hapiste, hastanede veya zor koşullarda yaşamaya çalışan düşkün, yetim ve öksüzlere yardım eden ve bu sayede mahallede itibar gören birisidir. Bir gün mahalleye dadanan yazarın yengeç herifler diye tabir ettiği birkaç kötü niyetli kişi Arap Sado’ya tuzak kurup onu öldürürler. Sado ölmeden önce namını ve her şeyini Gıli’ye bıraktığını söyler. Gıli berberlikte pek de başarılı değildir. Babası ona eğer berberlik yapmayacaksa başka bir zanaat öğrenmesi gerektiğini söyler. Geçen sürede Berber Ali, oğlunun berberlik yapamayacağına kanaat getirip, onu marangoz Mimi Usta’ya teslim eder. Orada da tutunamayan Gıli, soluğu yakın arkadaşı Tilki Orhan’ın da çalıştığı Fil Hamit’in tamirhanesinde alır. Gıli’nin arabalara karşı ayrı bir tutkusu vardır. Kısa zamanda Fil Hamit’in sayesinde zanaatında ustalaşır. Hatta Hamit Usta, bir gün onaramadığı bir araba için Gıli’den yardım dahi ister. Arabayı onarmak için tutya madeni gereklidir. Gıli bu madeni nereden bulacağını çok iyi bilmektedir. Şair Adam Mickiewicz’in heykelinin bir bacağı artık yoktur. Gıli acemi hırsız süsü vermek için heykelin bacağını eğri büğrü kesmiştir. Heykelin parçalarını eriterek arabanın çamurluğuna eklerler. Çamurluk kısa zamanda onarılmıştır. Berber Ali, her akşam Gıli’nin ellerini kir pas içinde gördüğü için onu azarlamaya devam eder. Bu azarlamalardan Gıli’nin abisi Reco da nasibini alır. Bu duruma artık dayanamayacağını hisseden Reco evi terk edip şehre gider. Berber Ali, bir gün kendisinden hoşlanan Madam Eleni’yle dükkânda perde arkasında ilişki yaşarken, eşi İmine’nin ona yemek getirmek için iş yerine girmesiyle yakayı ele verir. Karı-koca soluğu karakolda alırlar. Komiser, evrak işleriyle uğraşmanın çok zor olduğunu İmine’ye belirtip, ondan kocası Berber Ali’yi affetmesini ister. İmine kabul eder. Fakat hiçbir şey artık eskisi gibi değildir. Bu arada Gıli’de tamirhaneden ayrılıp bitirim olmayı seçer. Katiller, esrarkeşler, satırcılar ve psikopatlarla arkadaşlık kurar. Kısa zamanda manyelcilik ve aynacılık gibi kötü işlerde ustalaşır. Bitirimlik konusunda Şair Baba’dan ders alır. İki oğlu da evi terk eden İmine, saldırganlaşır. Berber Ali, eşi İmine’yi eski haline dönüştürmek için birçok yol dener fakat başarılı olamaz. Son çare olarak İmine’yi hapa alıştırır. Hap etkisini gösterir. İmine artık haplar sayesinde sürekli bir köşede uyuklamaktadır.

     Bir gün Fil Hamit’in tamirhanesinde çıraklar oksijen kaynağını kullanarak kaynak yapmaya çalışırlar. Bu çok tehlikelidir fakat bir şekilde bu işi öğrenmeleri gerekmektedir. Karpit kazanının basıncı yükselince Fil Hamit’in dükkânında patlama meydana gelir. Çıraklardan biri kaçmayı başarırken diğeri saklandığı tuvalette yanarak can verir. Gıli büyük bir kahramanlık örneği sergileyerek üst katta bulunan Tilki Orhan ve Gaftici Fethi’yi yaralı olarak, çırağı da ölü bir şekilde kucaklayarak dışarı çıkarır. Gıli artık mahallede kahramanlık mertebesine ulaşmıştır. Berber Ali’de oğlunun kahraman olmasından dolayı oldukça gururludur. Gıli, bu kurtarma operasyonu sonrasında oldukça bitkin düşüp bayılır. Uyandığında mahalleye yeni taşınan Tina’nın yatağındadır. Aralarındaki ilişki de böylece başlamış olur. Reco şehirde bir arkadaşının evinde yeni bir hayat kurmuştur. Fakat Kolera’yı en çok da Gıli’yi özlemektedir. Kolera’da her gece faili meçhul cinayetler işlenmektedir. Gıli mahalleliye katili polisten önce bulacağına dair söz verir. Eğer bulamazsa Arap Sado’dan yadigâr kalan namı ve şöhreti yerle bir olacaktır. Gıli, sevgilisi Tina’yı Fil Hamit ile yakalar. Bu arada Imine’nin durumu günden güne kötüleşmektedir. Berber Ali, İmine’nin mahallede adlarını kötüye çıkaracak bir şey yapmasından korktuğu için mahalleyi terk ederek şehrin güzide bir yerine taşınırlar. Artık namusuyla çalışmamaya karar verir ve berber dükkânında gizli gizli uyuşturucu ticareti yapmaya başlar. Eski dostu Eleni, Berber Ali’den yüz bulamayınca olayları abartarak polise anlatır. Polis, Ali’ye işkence yapar. Bu işkenceler sırasında Ali delirir ve ölür. Ancak yazar onun ölümünden doğrudan bahsetmez.

     Gıli için her şey kötü gitmektedir. Annesi çıldırmış, babası ölmüş, abisi ise uzun zamandır ortalıkta gözükmemektedir. Artık son bir işi daha kalmıştır bu hayatta. O da Kolera Canavarı da denilen mahalle halkını teker teker öldüren seri katili bulmak ve öldürmektir. Şanslı bir günündedir. Katili bulur fakat katil hiç ummadığı biri çıkar. Mahallenin tatlıcısı Taner’dir katil. Kolera Canavarının iki kulağını da keser. “Gıli Gıli” lakabı da buradan gelmektedir. Arap Sado’dan miras kalan sustalıyla bileklerini keserek intihar eder.




Bakış Açısı

Anlatıcı

Yazar gözlemci bakış açısını kullanıp olaylara bir kameraman gibi yaklaşsa da yer yer kahramanın iç sesi olarak konuşur.


Örnek: Gıli Gıli Salih

   ‘’Gıli’nin terbiyeli bakışlarını yere dikip sert bir hayale daldığı sıra, kırık şırıngaların gölgesinde büyüyen Kolera’nın çocukları, marangoz Mimi Usta’nın dükkânına doluşup tahta oyuncak yapması için yalvarmaya başladılar.’’(Sayfa 6)

Yazar her şeyi bilen, gören, sezen her yerde bulunan ilahi bir niteliktedir. Anlatıcı olarak bazen iç monolog bazen bilinç akımı yöntemlerini kullanmıştır.  

Bakış Açısı

Romanın bakış açısı gözlemci bakış açısıdır. Başkarakter Gıli Gıli Salih’i ve diğer kişileri ve olayları, nesneleri gözlemci bakış açısı ile anlatır.

  Olay örgüsü

    Roman; Gıli Gıli Salih düzleminde kurulmuş bir anlatıdır. Gıli Gıli Salih, yaşadığı yerde yani Kolera’da kendine yer edinme çabası içerisindedir. Kolera’da yaşam tehlikeli, insan hayatı ucuzdur. Her gün birilerinin öldürüldüğü, birilerinin tacize, tecavüze uğradığı, uyuşturucu madde kullanımının hat safhada olduğu bir yerdir.

   Romanda, öykü edilerek anlatım yoluna gidilmiştir. Ağırlıklı olarak Gıli Gıli Salih, Mina, Berber Ali ve Reis karakterleri üzerinde durulmuştur. Karakterlerin özellikleri gerçek hayattan izler taşımaktadır. Psikolojik sorunları olan, aileleri ve çevreleri ile ilişkileri kötü olan tipler seçilmiştir.

   Roman genel olarak, Gıli Gıli Salih karakteri çerçevesinde şekillenmektedir. Gıli Gıli Salih’in, Arap Sado’ya özenip, onun yolundan giderek kendisine saygı duyulmasını, Kolera’nın kabadayısı olmak istediğini anlatmaktadır.

  Roman Karakterleri

Gıli Gıli Salih

  Romanın başkarakteridir. Kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışmaktadır. Arap Sado öldürüldükten sonra Kolera’nın kabadayısı olur.

Tina

 Gıli Gıli Salih’in âşık olduğu kadındır. Aynı zamanda seks işçisidir.

Berber Ali

 Gıli Gıli Salih’in babasıdır. Kolera’nın berberidir.

İmine

 Gıli Gıli Salih’i annesidir. Akıl sağlığını kaybetmiştir.

Reco

 Gıli Gıli Salih’in abisi.

Gaftici Fethi

 Kolera’daki hırsızların başıdır. Entel giyinmeyi sever.

Tilki Orhan

 Gıli Gıli Salih’in çocukluk arkadaşıdır. Eşcinseldir.

Şenol

Gıli Gıli Salih’in çocukluk arkadaşıdır.

Puma Zehra

Ayaklı gazetedir. Kolera’da olup-biten her şeyi haber veren kişidir.

Madam Eleni

Berber Ali’nin dost hayatı yaşadığı kadındır.

Fil Hamit

Gıli Gıli Salih’in ustasıdır. Araba tamircisidir.

Reis

Kolera’yı haraca bağlayan serseridir.

Mimi Usta

Marangozdur.

Tıbı

Mahallenin fakiridir. Atıyla birlikte yaşar (Şermin).

Karakterlerin çoğu kitap içinde geçer fakat bir vasfa sahip değillerdir. Erser daha çok ana karakter üzerinde durur. Romanda birçok karakterin fiziki görünüşünden ve karakterinden söz dilemez. Belirgin herhangi bir özellikleri mevcut değildir.

Zaman

    Metin Kaçan, Ağır Roman’da kesin zaman kavramlarını kullanmamıştır. Olayların geçtiği zamanı romanın içinde yer alan gerçek dünyadaki olaylardan çıkartmak mümkündür. Olay örgüsü ve anlatılan zaman örtüşmektedir.

     ‘’Ustura zamanının kapanıp jilet devrinin başlamasıyla sinirleri hayli gergin olan Berber Ali, Salih’in tamirhanedeki puştun, pezevengin yanında çalışmasına bozulup her akşam oğluna öğütler vermeye başladı.’’ (Sayfa 43)

    ‘’Gaftici Fethi, zengin semtlerin birinden arakladığı aletle mahallede gözükünce, Kolera’da günün adamı ilan edildi.’’(Sayfa 46)

    ‘’Aya gidildiğine bile inanmayan softaların televizyonu kabullenmeleri yine Fethi’nin sayesinde oldu.’’(Sayfa 47)

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 2
Yazar: Şimal
Hikaye Adı : Yeşil Flüt
Link: #29336624

Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..

YEŞİL FLÜT
Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..

Sedat, bir alıntı ekledi.
27 Nis 19:36

Sakın büyüme çocuk!
Hiçbir şey o çok sevdiğin oyuncak araba kadar mutlu edemeyecek seni. Ve gün gelecek sen hiçbir şeyi o araba kadar sevmeyeceksin...

Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep ArarSakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar
MERVEKILIÇ, bir alıntı ekledi.
 15 Nis 15:40 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sen sakın büyüme çocuk! Hiçbir şey o çok sevdiğin oyuncak araba kadar mutlu edemeyecek seni. Ve gün gelecek sen hiçbir şeyi o araba kadar çok sevemeyeceksin…

Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 36)Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 36)
hande baydar, bir alıntı ekledi.
07 Nis 03:12

Bu yetişkinler böyledir.
Sana oyuncak bebek alırlar ama saçını kesemezsin, yüzünü boyayamazsın.
Araba alırlar, 'ben bunun tekerleklerini çıkartıp arabanın içine çamur dolduracağım' dersen izin vermezler elinden alırlar.
Onlara göre bebek bebek, araba arabadır.
Bebeğin saçını tarayabilirsin ama kesemezsin.
Kimin koyduğunu bilmedikleri kurallarla yaşamaya fena halde alışmış zavallılar.

Dedemin Bakkalı, Şermin Çarkacı Yaşar (Sayfa 186)Dedemin Bakkalı, Şermin Çarkacı Yaşar (Sayfa 186)
Küçük Şair, bir alıntı ekledi.
01 Nis 22:10

Sen sakın büyüme çocuk! Hiçbir şey o çok sevdiğin oyuncak araba kadar mutlu edemeyecek seni. Ve gün gelecek sen hiçbir şeyi o araba kadar çok sevemeyeceksin...

Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 15 - hayykitap Edebiyat)Sakın Büyüme Çocuk, Muhammet Recep Arar (Sayfa 15 - hayykitap Edebiyat)

21 Mart Dünya Şiir Günü Kutlu Olsun ☆
KIRMIZI ARABA
Süleyman kara bıyıklı bir işçidir 
Ve bu kara bıyıklı Süleyman'ın hikayesidir 
İş bulduğu günlerde evine dik dönmekte 
Ve götürdüğü ekmeği yemektedir 
Karısı Neriman ve oğlu Cevahir'le birlikte 

Ne kadar zalim esse de rüzgar 
Ne kadar belini bükse de ekmek parası 
Aslan gibi bir adamdır işçi Süleyman 

Onun Cevahir’i vardır 
Cevahir altı yaşındadır 
Çünkü gözleri çakmak çakmaktır 
Çünkü Süleyman’a bir başka bakmaktadır 

Bir pazar sabahı 
Tutar babası Süleyman; Cevahir'in elinden 
Ve yanında kader yoldaşı karısı Neriman 
Çıkarlar gezmeye İstanbul’u inadına 
Bir yol düşünür Süleyman 
Ulan bu bahtı kapalı kentte 
Yürümek de parayla değildir elbette 
Üstelik Neriman’a hanidir istediği o naylon terlikle 
Canından özgü Cevahirine 
Bir gazozla bir simidi alabilecek kadar 
Para da vardır cepte 

Yürürler İstanbul şehrinin kalbine 
Önce Nerimanın naylon terliği alınır bir seyyardan 
Sonra da beğenirler simidin en hasosunu umutları Cevahir’e 

Anlatır işçi baba Süleyman 
İş ararken adım adım arşınladığı sokakları 
Bak Cevahir işte şu Yeni Cami 
Hem cami hem güvercinlerinin bakması nasılsa bedavadır 

Bak Cevahir şu dumanı tütenler vapur 
Şu çığlık çığlığa ağıt yakanlar martılardır 
Hem vapurun dumanı hem vapurun düdüğü de bedavadır 
Bak Cevahir şu uzakta görünen de köprüdür 
Geçmesi değilse de onun da bakması bedavadır 

O pazar günü 
Kara bıyıklı işçi Süleyman 
Karısı can yoldaşı Neriman 
Ve gözleri çakmak çakmak olan oğulları Cevahir 
Gezerler İstanbul şehrini böyle bedavadan 

Ve birden mumun alevi söner 
İstanbul’un yalanı biter 
Nasıl olur bilinmez takılır Cevahir’in gözü 
Bir oyuncakçı vitrininde 
Pırıl pırıl yanan kırmızı oyuncak arabaya 
Döner karabıyıklı dağ gibi babası Süleyman’a 
Bana şu kırmızı arabayı alsana baba 
Alsana be Süleyman 
Canına can parçana 
Bir oyuncak araba almayacaksan eğer 
Yuh olsun sana 
Nasıl olsa babası onu çok sevmektedir 
İşin belası küçük Cevahir bunu bal gibi bilmektedir 

Bir vitrindeki kırmızı arabaya bakar Süleyman 
Bir karısı Neriman’a 
Sonra takılır gözleri Cevahirin gözlerindeki umuda inadına 
Ulan alt tarafı bir oyuncak araba 
Dünya yansa yorganın yok içinde Süleyman 
Alem çökse üstüne hayıfın çok Süleyman 
Bakarsın cepteki son gazoz parasına 
Cevahir’in o kocaman umuduna 
Yakışır şu kırmızı araba 

Bırakır karısı Neriman’la Cevahir’i dışarda 
Girer iflah etmez bir umutla dükkana 
Sorar dağ gibi Süleyman 
Usta şu vitrindeki nazlı gelin 
Şu zalımın ışıltısı 
Şu bahtımın kara yıldızı 
Şu İstanbul ağrısı 
Şu Cevahir’in çakmak çakmak gözleri 
Şu kırmızı araba kaç para 
Bir Süleyman’a bakar adam bir arabaya 
Çok para der hemşerim yani çok para 
Süleyman cebinde bir gazoz parası 
Yıkılmış bir dağ artığı 
Bir tufan sonrası perişanlığı 
Döner kapıya çıkmak için dışarı 
Oğlu Cevahir 
Kırmızı arabayı getirecek 
Babasını beklemektedir 
Nasıl olsa babası ordan 
O kırmızı arabayla çıkacaktır 
Nasıl olsa 
Kara bıyıklı dağ gibi 
İşçi Süleyman babasıdır 
Yani Cevahir’in gözünde o 
Dünyanın en güçlü 
Dünyanın en zengin 
Dünyanın en büyük adamıdır 
Süleyman 

Ama Süleyman 
Eli boş çıkar dükkandan 
Sorar Cevahir hani baba 
Hani kırmızı araba 
Sorar hesabı bulutlar dağa 
Nasıl desin Süleyman 
Nasıl desin adam yüreği 
Ben onu sana alamadım 
Benim ona param yetmedi diye 
Başlar ağlamaya Cevahir 
Başlar bulutlar ağlamaya 
Yanar yerin yedi arzı 
Ve güvercinlerin kalbi başlar kanamaya 
Ulan istanbul yanar içine Süleyman’ın 
Sorar Cevahir 
Hani baba hani kırmızı araba 
Martıları gösterir Süleyman 
Bak ne güzel uçuyor 
Cevahir martılar havada 
Boş ver kırmızı arabayı 
Baksana martılara 
Bakmaz martılara Cevahir 
Bakar yangın gibi arabaya 
Ama bak der Süleyman 
Ne güzel uçuyor martılar havada 
Cevahir bir çocuktur küçük yüreğinde yer çoktur 
Takılır gözü martılara 
Gözünden sel olup akan kan rengi yaşlarını siler 
Evet der ne güzel uçuyor martılar havada 
Ve unutur gider Cevahir kırmızı arabayı 

Unutur gider dalar gözleri martılara 
Cevahir unutur unutmasına ya 
Kara bıyıklı dağ gibi işçi baba Süleyman 
Ömrü boyunca unutmaz o kırmızı arabayı 
Her gece döşeğine yattığında 
Uyumak için gözlerini kapadığında 
Demir lokma gibi 
Bir kırmızı araba takılır durdur kursağına 
Bütün ömrü boyunca 

İşte bu 
Kara bıyıklı Süleyman’ın hikayesidir 
Ve herkesin bir yerine 
Birgün bir Süleyman acısı değmiştir
-İbrahim Sadri