• "Merhaba hanımlar ve hanımlar ya da yok sayılanlar, sadece erkeklere hizmet etmek için var olanlar ve bu olup bitene hep seyirci kalanlar! O kadar yoksunuz ki bir çocuk dünyaya gelir gelmez ilk kontrol onun pipisinden başlar. Eğer o fazlalık yoksa orada geçmiş olsun, bir hizmetçi daha açmıştır gözlerini erkeklerin dünyasına zira annesi, babası, teyzesi halası hiç vakit kaybetmeden kocasına güzel yemekler yapısı diye mutfağın oyuncaktan olanını kurar kızımıza. Emzirip büyüteceği bebeğin bir demo çabası sayılan Sindy Barbie koleksiyonu ihdas edilir daha kundaktayken minik yavruya. Temizleyeceği yuvanın, silkeleyeceği halının, paspasın ayrılmazı olan süpürgeler, ana mesleği kabul edeceği ev hanımı misyonuna uygun ütüler, tabaklar, tencereler oyuncak namıyla toplanıp getirilir ve bütün bunlar onun emrine verilir. Gelecekte yaşayacağı sarayın tek kraliçesi olacak çocuk sevinir. Makyaj takımlarıyla da tamamlanır böylece oyuncak faslı ve annesi de bilmez ördüğünün kızına saç değil etrafına duvar olduğunu. Bilmez, bilemezler çünkü onların da sarayları dört duvardandır. Zaten saray dediğin; onun da ona, anasından kalandır.
    Erkek çocuğa ise bunların hiçbiri yakıştırılmaz; ona araba, kamyon, kılıç kalkan, tabanca tüfek gibi toplumda 'erkek işi' diye adlandırılan şebek şımartlar alınır...
    Buraya kadar tamamdır ancak sormaz kimse ; mikroskop, steteskop, teleskop gibi yalnızca bilim adamlarını ilgilendiren oyuncakların neden sadece erkeğe alındığını! Oysa çocuktur bu; ne versen onunla oynar, onunla büyür ve o olur. Üstelik bunu da yeryüzünde bilmeyen kimse yoktur. Henüz 15 yaşındayken pankreas kanseri için geliştirdiği testle devrimler yapan, üç yaşından beri pankreas baktığını söyleyen Amerikalı Jack Andraka'nın ilk oyuncağı mikroskoptur mesela."
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Çocukken , küçük şeyler için ne kadar ağlardık. Bir top , bir oyuncak araba , bir bebek... Şimdi büyüdük , çok büyük olaylar bile ağlatmıyor bizleri . Kavgalar , ölümler savaşlar... Şimdi daha mı güçlüyüz , yoksa daha mı umursamaz ,daha mı alışkın ? Hayata , insanlara karşı hassasiyetimizi kaybediyoruz yavaş yavaş . Oysa bu küçük duyarlılıklar , duygulanmalardır bizi insan yapan.

    =alıntı
  • Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar... Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkış sahtekârların...Cemil Meriç
  • Soyut duygularımız, yani sevgi, saygı, merhamet, vicdan, hoşgörü vb. kullanıldıkça artar.
    Somut duygularımız ise, ev, araba, kiyafet, para, oyuncak, eşya vb. kullanıldıkça azalır.
    Her iki duygunun da ortak bir özelliği vardır, o da paylaşıldıkca artar. Yaşadığımız yüzyılda hem soyut hem de somut duygularda cimri olmaya başladık.
  • Altı yaşlarındaydım, mahallemizde büyük bir boş arsa vardı, burada bütün gün top oynar, günümün nasıl geçtiğini anlamazdım.,oyuna dalar,bazen yemek yemeyi bile unuturdum.Biz fakir bir aileydik, ne bir bisikletim oldu, nede bir futbol topum.Oyun oynadığımız arsanın karşısında, büyük bir oyuncak mağazası vardı, topaçından tut, misket, sapan, telli araba ,o zamanki oyuncaklar bunlardı ve onlara sahip olmak içinde benim için büyük lükstü.Birde eskiden bilirmisiniz , niyet vardı, kartona cikolata yapıştırırlardı, farklı farklı oyuncaklar olurdu, bunları numaralandırırlardı birtanede kazı, kazan kartonu olurdu, buradaki yaldızlı daireleri kazırsın, numara cıktımı ,hangi cikolata ve oyuncağın ustundeki numaraysa, onu kazanıyosun.Tabi coğuda boştu.Ben ,semt pazarının kurulduğu günlerde su satardım, kazandığım paraylada, oyuncakcıdan bu niyeti alıp, arkadaşlara cektirirdim, sonuçta buda benim için kazanç kapısıydı.
    Bir gün oyunakcıda, pilli bir yarış arabası gözüme ilişti, ilk kez bu kadar bir oyuncağı beğenmiştim, fiyatını sorduğumda ,baya bir pahalı gelmişti ama bu oyuncağı bir iki hafta içinde, para biriktirip alabilirdim.Dükkanın sahibi, İbrahim amcaya dedimki, bu niyetleri satayım, oyuncağı almaya geleceğim ,sakın satma, oda tebessüm etti sadece.Hergün dükkanın vitrininden, oyuncağı seyredip ,satılıp satılmadığına bakıyordum, sadece 1 taneydi baş köşede duruyordu.Bu arada, oyuncak parasınıda ,biriktirmeye az kalmıştı.Aradan Birkaç gün geçmişti, ogün semt pazarında su satmış, havanın cok sıcak olmasıyla, baya bir para kazanmıştım.Hemen oyuncak mağazasına doğru yol aldım.Vitrine baktığımda, kırmızı ,pilli yarış arabasını göremedim, hemen daldım içeriye, elimde boş su termosu;
    İbrahim amca, oyuncağı almaya geldim, işte paran !Evlat oyuncağı az önce sattım, sana yeni gelen oyuncaktan vereyim, olmaz dedim dükkanı versen ,o yarış arabasının yerini tutmaz....dedim kendimce, ve dükkandan, üzgün bir şekilde cıktım.Eve gidince annem karşıladı, bütün paramı anneme verdim.Annem aferin oğlum, okula yazdıracağım seni, bu parayla, çanta ayakkabı alırsın dedi, bende tamam dedim.
    Birkaç gün sonra, alt kata yeni taşınan komşumuza, annemle ben Hoş geldin ziyaretine gittik.Alt komşumuzun ,benimle yaşıt, mavi gözlü, Ebru isminde kızları vardı.Büyükler çay yudumlarken, bizde bir köşede Ebru yla, duruyorduk.Bir an gözüme,oyuncakcıdaki alaçağım araba ilişti, arabayı Ebru almış, Ogün hiç unutmam, arabayı bir kez olsun, elletmedi bana.
    Nihayet okullar açıldı, Ebru ile aynı sınıfa düşmüştük.Tenefüste beraber oynuyor, eve de beraber dönüyorduk.Günün büyük kısmını beraber geciriyorduk.İlkokul bitmiş ,ortaokula yazılmıştık, zaman hızla geciyordu.Artık büyümüştük, yaşımız onüç ,ondört falan, ve ben Ebru yu çok seviyordum, bunu bir şekilde ona itiraf etmeliydim ama nasıl ?

    Bir gün Ebru lar bize misafire gelmişlerdi, evin bir köşesinde hem ders çalışıyor, hemde şakalaşıyorduk.Aklıma bir fikir geldi, bu fikri uygulayıp Ebru yu sevdiğimi itiraf edecektim.Bir oyun oynamaya karar verdim.Sınıftaki on tane güzel kızın ismini yazacaktım bir kağıda katlayıp niyet cekecektim, hangisi cıkarsa sözde ben o kıza aşığımÇaktırmadan, on kağıda da Ebru nun ismini yazıp , katladım.Sıra çekilişe geldi.Ebru en başta seni yazdım, sen cıkarsan kızmak yok ona göre, kim cıkarsa ben onu seviyorum, hatta daha ileri gidip onunla evleneceğim dedim.Kendimden cok emindim nede olsa, Ebru cıkacaktı Ve kağıdı çektim Ebru cıktı, o anda yüzüm kızardı, sesim kısıldı, sanki nefes alamadım, Ebru da cok şaşırmış, oda çok utanmıştı.İşte böyle dostlar ,aşk hikayemiz böle başladı, ikimizde ayn


    ı oyuncağı sevmiş, kader bizi buralara kadar getirmişti.
    Artık Ebru ile evlilik hayalleri kuruyorduk.Lise son sınıftaydık, üniversite sınavlarına hazırlanıyorduk, ve sınava girdik.Ebru yüksek puan tutturdu, ben ise başarısız olmuştum.Sonra ben askere gittim, Ebru avukatlığı kazanmıştı ve gelecek için büyük planları vardı.Askerdeyken Ebru dan uzak olmak, beni kahrediyordu, telefonda ne kadar sesini duysamda ,özlemimi dindiremiyordum.Ailelerimizin bu ilişkiden haberleri yoktu.Bir süre sonra ebru yu istemeye gelmişler, bir tanıdıkları, gurbetci zengin bir aile, Ebru nun annesi hiç düşünmeden vermiş kızı,kıza bile fikrini sormamış.Ebru nun babası ufakken trafik kazasında ,hayatını kaybetmiş.Anneside kızının geleceğini düşünüyor dolasıyla.Bu arada nişan falanda olmuş.Ebru artık beni aramıyor, sormuyordu.Ve askerliğim bitti, bir hafta sonrada Ebru nun düğünü vardı.Düğün günü çattı, düğüne gitmiyecektim, dayanamazdım, onu düşündükce, içim içimi kemiriyordu.Düğün başlamıştı, Birkaç saat sonra Ebru , alt katımızda ilk gecesini gecirecek, ertesi gün Almanya ya, döneceklerdi.Ben bu
    gece evden uzaklaşmam lazım, ne kadar uzaklaşırsam o kadar benim için ,iyi olacaktı,Arabanın benzinini fulledim, benzin bitene kadar gidecektim.İstanbul boğaz köprü cıkışında, açı bir fren sesi , kamyon tekerinin altına girmişim.Beni hastaneye kaldırmışlar, kırk gün yoğun bakımda kalmışım, benden ümidi kesmişler ,yaşamaz demiş doktorlar hatta, mezar bile satın almışlar.Öldürmeyen Allah c.c. Öldürmüyor.Ve eve geldiğimde baş ucumdaki komidinde, kırmızı, pilli yarış arabası vardı.
    (Ece&Cengiz bu hafta öykümüz güzel bayandan teşekürler. siz de böyle gerçek yaşanmış öyküleri atabilirsiniz.)