• "Yığılıyorsunuz yakınınızdakilerin çevresine ve güzel sözler ediyorsunuz. Fakat ben derim ki size: yakınınızdakilere duyduğunuz sevginiz kendinize duyduğunuz kötü sevgidir.

    Kendinizden kaçıp yakınınızdakilerin yanına sığınıyorsunuz ve bundan da bir erdem çıkarmak istiyorsunuz: fakat ben sizin "kendinizden vazgeçmenizin" gerçek yüzünü görüyorum.

    Sen, 'Ben'den daha eskidir; 'Sen' kutsanmıştır, fakat 'Ben' henüz değil: bu nedenle kişi yakınındakilerin çevresine doluşur.

    En uzaktaki ve gelecektekilere duyulan sevgi yakındakilere duyulan sevgiden daha yücedir; nesnelere ve hayaletlere duyulan sevgi insana duyulan sevgiden daha yücedir.

    Sizler kendinize bile tahammül edemez ve kendinizi yeterince sevmez iken: yakınınızdakini sevgiye yöneltmek ve kendinizi onun hatasıyla yaldızlamak istiyorsunuz.

    Yakınınızdaki tüm insanlarınıza ve onların yakınındaki insanlarına katlanmamanızı isterdim; böylece dostunuzu ve onun taşkın gönlünü kendi içinizden yaratmak zorunda kalırdınız.

    Kendinizden iyi bahsetmek istediğinizde bir tanık davet edersiniz; onu kendiniz hakkında iyi düşünmeye ikna ettiğinizde, siz de kendiniz hakkında iyi şeyler düşünürsünüz.

    Kimi kendisini aradığı için, kimi ise kendini kaybetmek istediği için gider yakınındakilere. Kendinize duyduğunuz kötü sevginiz, bir zindan yapar size yalnızlığınızdan.

    En uzağınızdakilerdir sizin yakınınızdakilere duyduğunuz sevginizin bedelini ödeyen; ve ne zaman beş kişi bir araya gelseniz, altıncıdır hep ölmek zorunda olan.

    Sizin eğlencelerinizi de beğenmem: çok fazla oyuncu gördüm oyunlarınızda, seyirciler bile oyuncular gibi davranıyorlardı çoğu zaman.

    Insanı öğretmiyorum size, aksine dostu öğretiyorum. Dost olsun sizin için yeryüzünün bayramı ve üst insanın önceden hissedilmesi.

    Ben size dostu ve onun taşkın gönlünü öğretiyorum. Fakat insan taşkın bir gönül tarafından sevilmek istiyorsa bir sünger olmayı da bilmelidir."
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 101 - Doğu Batı Yayınları
  • İki taraf var, oyuncular ve izleyiciler ; bu seyirliklere duyulan sevgi, seyirciler açısından düşük gelişme düzeyinin en doğru göstergesidir, kabul ederim ama...
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 275 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç,babasıyla
    birlikte yaşıyordu.
    Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı.Genç
    okulun futbol takımındaydı.Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve
    tecrübesizliği sebebiyle hoca ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu.
    Bu yüzden her zaman yedek kulübesinde otururdu.
    Buna rağmen babası hiçbir maçını kaybetmez ve her zaman ayağa kalkar
    tezahürat yapardı.
    Liseye başladığında yine sınıfın en sıska öğrencisiydi.Fakat babası onu
    hep
    futbol oynamaya
    teşvik etti;bununla birlikte,e?er istemezse oynamayabileceğini de
    belirtti.Delikanlı futbolu
    seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi.Her idmanda elinden geleni
    yapıyor
    takımın as
    oyuncusu olmaya gayret ediyordu.Ama sürekli yedek kulübesinde
    oturmaktan kurtulamadı.
    İnançlı babası tribünde her zaman ki yerini alıp oğlunu
    desteklemek için tezahürat yapmaya devam ediyordu.
    Genç üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz
    tuttu,ama yine de
    elinden geleni yaptı.Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da
    o bunu başardı.
    Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini,Çünkü her idmana yüreğini
    koyduğunu ve takımın
    diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti.
    Takıma girebildiği onu o kadar heyecanlandırdı ve sevindirdi ki ,
    soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı
    ve babasına müjdeyi verdi.Onun bu ba?arısına sevinen baba mutluluğunu
    paylaştı ve kendine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.
    Üniversitede dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç,
    ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı.
    Futbol sezonunun sonlarına doğru,büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya
    çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde telgrafla antrenörü geldi.Delikanlı telgrafı
    okuyunca ölüm sessizliğine
    büründü.Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyledi
    "Bu sabah babam ölmüş izninizle bu gün idmana gelmesem?"
    Hocası onun şefkatle boynuna sarıldı ve "bu hafta dinlen evlat" dedi.
    Ve cumartesi günkü maçada gelmeyi aklından geçirme."
    Cumartesi geldi çattı,ama okul takımının durumu hiçde iyi
    değildi. Maçın sonlarına doğru sessizce bir
    kişi soyunma odasına girdi,formasını ve futbol ayakkabısını giyip
    sahanın kenarına çıktı.
    Babası ölen ufaklıktı bu!
    Antrenör ve oyuncular bu azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede
    tekrar aralarında görmekten son
    derece şaşkındılar..
    Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi.
    "Bu gün oynamak zorundayım."
    Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme
    maçında takımının en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan
    olmadığını düşünüyordu.Ama genç o
    kadar ısrar etti ki,sonunda ona acıyan hocası razı oldu:
    "Peki,oyuna girebilirsin."
    Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki,hem hoca,hem
    oyuncular hem de arkadaşları
    gördüklerine inanamadılar.Daha önce hiç oynamamış bu meçhul ufaklığın
    her hareketi harika attığı her pas isabetliydi.
    Karşı takımın oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor pas veriyor, savunmaya
    geçiyor ve maçın yıldızı gibi parlıyordu.Sonunda gencin takımı aradaki
    farkı
    kapattı,nihayet atılan
    gollerle de beraberliği yakaladı.Ve son saniyelerde
    ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü
    attı.Maç bitmişti,okulun taraftarları sevinç çığlıkları
    atıyor,arkadaşları
    ufaklığı omuzlarında taşıyordu.
    Seyirciler stadyumu terk ettikten,oyuncular duşlarını alıp soyunma
    odasına
    boşalttıktan sonra,takımın
    hocası ufaklığı bir köşede tek başına sessizce oturduğunu fark
    etdi.Yanına
    gidip "Evlat,inanmıyorum.Bu gün bir harikaydın" dedi.
    "sana ne oldu bunu nasıl yaptın anlat bana " dedi.
    Hocasına bakan genç gözleri dolu dolu şunları anlattı:
    "Babamın öldüğünü biliyorsunuz.
    Peki onun gözlerinin görmediğini de biliyor muydunuz?"
    Delikanlı güçlükle yutkundu,Gülümsemeye çalıştı.
    "Babam bütün maçlara geldi.Çünkü görmediği halde beni desteklemek
    istiyordu.
    Ve ilk defa bu gün beni görebilirdi.
    Ben bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim!!!!!"
  • Gülme için geçerli olan komik için de geçerlidir. Komik de ciddiyet-olmayan kategorisine girer ve gülmeyle belli bir yakınlığı vardır; gülmeyi tetikler. Fakat oyunla ilişkisi ikincil düzeydedir. Oyunun kendisi ne oyuncular ne de seyirciler için komiktir. Yavru hayvanlar veya küçük çocukların oyunu bazen gülünç olabilir ama birbirinin peşindeki bir çift olgun köpek bizi pek güldürmez. Kaba güldürüyü ve komediyi ukomiku diye nitelendirdiğimizde bu komiklik, oyun eyleminden ziyade ifade edilen düşünceler ve durumdan ötürüdür. Palyaçonun güldüren mimikleri ve sanatı hem saçma hem de komiktir ama gerçek oyun diye adlandırılamaz.
  • 336 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    Sahne sanatlarına ilgim ve saygım bitmez. Sahnedeki o heyecan ve gururun tarifi olamaz bence. Spot ışıklarının ve seyircilerin seni takip ettiği bir yerde, bambaşka bir rolle, bir karakterle var olmak.. anlatılmaz yaşanır denilen cinsten bir olay..

    Hem bir kitapsever hem de bir sanatsever olarak bu kitabın tam benlik bir kitap olduğunu düşündüm alırken. Bana çok şey katacak, bana yok gösterecek bir yol arkadaşı bir nevi. Okudukça keşke oyun sergilemeden önce okusaydım dedim kaç defa, belki daha çok konsantre olurdum ve daha başarılı olurdum dedim. Her neyse, başka roller ve karakterler için kılavuzum elimde artık..:))


    “Bir Aktör Hazırlanıyor” gerçekten ders kitabı niteliğinde. Anlatım pratik ve teorik olarak güçlendirilmiş. Biraz derinlere inilmiş, bilinçaltıyla ilişkilendirilmiş.

    Birkaç(!) tane de not aldım tabi, arada bakıp hatırlamak maksadıyla..:) :


    - Sahnede meydana gelen her şey bir amaca hizmet etmelidir.
    - Sahnedeyken oynamak şarttır, ya dışa ya da içe doğru.
    - Sahnedeyken hiçbir koşulda, rol olsun diye içinizde hemen bir his uyandıracak bir eylem olamaz. Herhangi bir eylemi seçerken, hisleri de tinsel içeriği de bir tarafa bırakın. İçinizde doğan bu hislerin hepsi, daha önce meydana gelmiş bir şeyin sonucudur. Bütün dikkatinizi, daha önce meydana gelmiş olan şeyde yoğunlaştırın. Gerisi nasılsa kendiliğinden gelir.
    - Tiyatroda her türlü eylemin mutlaka bir içsel gerekçeye; mantıklı, tutarlı ve gerçek bir gerekçeye dayanması gerekir.
    - Eğer eylemleriniz bir kaldıraç vazifesi görürse, bizi gündelik dünyadan çıkartıp, hayaller alemine götürecektir.
    - Eğer kelimesinde içsel ve gerçeğe dayalı bir canlılık söz konusudur ve bu etkinin de doğal yolla gerçekleştiği gözlenir.
    - Eğer kalıbı bunun dışında, sanatın başka bir temel prensibini hayata geçirmemize katkıda bulunur: ‘bilinçli teknik vasıtasıyla bilinçdışı yaratıcılık.’
    - Puşkin’in bir metninde yazan bir cümle: Duyguların içtenliği, belirli koşullarda doğru görünen hisler.(verili koşullar: oyunun hikâyesi, oyunda geçen olaylar, oyunun dönemi, eylemlerin zamanı ve yeri, hayat koşulları, oyuncuların ve yönetmenin yorumları, mizansen, yapım, setler, kostümler, donatım, ışıklandırma ve ses efektleri. Bir oyuncunun rolünü yaratırken dikkate alması gereken etkenlerin tümüdür.)
    - Oyuncu eyleme geçme dürtüsünü hem fiziksel hem de zihinsel düzlemde içinde hissetmelidir.
    - Canlı bir amaç ve gerçek bir eylem (oyuncunun hakikaten inanıyor olabileceği belirli koşullara temellendiği müddetçe gerçek ya da hayali olabilecek bu eylemler), doğayı doğal olarak ve bilinçdışının etkisiyle harekete geçirir. Kaslarımızı tam anlamıyla kontrol edip, onları düzgün biçimde gerdirecek ya da gevşetecek şey sadece ve sadece doğadır.
    - Sıradan hayatın içerisinde pek umursamadığımız kusurlar, sahne ışıklarının aydınlığında hemen gözle görülür hale geliyor ve seyircinin zihnine işliyorlar.
    - Hiçbir zaman bir oyunu gereksiz yere fazla bölümlemeyin, detayları rehber edinmeyin. Üzerinde iyi çalışılmış ve en ufak detaylarına kadar içi doldurulmuş büyük dilimler oluşturmak suretiyle rotanızı belirleyin.
    - Her amaç kendi bağrında eylem tohumu barındırmalıdır.
    - 1) Amaçlarınız sahne ışıklarının kendi tarafınınızda olmalıdır. Seyircilerde değil, diğer oyunculara yönelik olmalıdır.
    - 2) Amaçlarınız şahsî nitelik taşımalı, ama buna rağmen portresini çizmekte olduğunuz karakterin amaçlarına benzemelidir.
    - 3) Amaçlarınız yaratıcı ve sanatsal nitelikte olmalıdır, çünkü onların işlevi sanatımızın esas amacını (bir insan ruhunu yaratmak ve onu sanatsal bir form içerisinde yorumlamak) yerine getirmektir.
    - 4) Amaçlarınız ölü, yapmacık ya da teatral değil, gerçek, canlı ve insani nitelikte olmalıdır.
    - 5) Amaçlarınız gerçeğe o kadar uygun olmalıdır ki, siz kendiniz, sizinle beraber sahnede bulunan oyuncular ve salondaki seyirciler topluluğu da onlara inanabilmelisiniz.
    - 6) Amaçlarınız kendinizin de ilgisini çekecek ve sizi heyecanlandıracak nitelik taşımalıdır.
    - 7) Amaçlarınız, temsil ettiğiniz rol açısından etik olmalı, kesin bir nitelik taşımalıdır. Amaçlarınızda hiçbir belirsizliğe meydan verilmemeli, rolünüzün dokusuyla tam bir uyuşma içinde olmalıdır.
    - 8) Amaçlarınız, rolünüzün içsel yapısına uygun bir değer ve içerik taşımalıdır. Sığ olmamalı ya da yüzeyde kalmamalıdır.
    - 9) Amaçlarınız aktif olmalı, rolünüzü durağanlığa itmeyip, bilakis, ileriye götürmelidir.
    - Kendiliğinden duygu patlamalarının beklenmedik olma özelliği, karşı konulamaz ve etkileyici bir gücü temsil eder. Bu meselenin en talihsiz tarafı, kendiliğinden duyguları kontrol edemeyişimizdir.
    - Yaygın olan izlenim, bir yönetmenim dekor, aydınlatma, ses efektleri ve diğer aksesuarlar gibi maddi araçlarının hepsini, seyirciyi etkilemek amacıyla kullandığı şeklindedir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Biz bu araçları daha ziyade, oyuncular üzerindeki etkilerinden dolayı kullanırız. Biz yönetmenler, oyuncuların sahnede dikkatlerini yoğunlaştırmalarını kolaylaştırmak için akla gelebilecek her yol ve yönteme başvururuz.
    - Oyuncu , yalnızca büyük şehirlerdeki hayatın nasıl sürdüğünü değil, taşra kasabalarında, ücra köşelerde, fabrikalarda ve dünyanın başka kültürel merkezlerinde neler olup bittiğini de iyi takip etmelidir. Etrafını kuşatan insanların, hem ülke içindeki hem de ülke dışındaki başka toplulukların çeşitli kesimlerinin hayatları ve psikolojilerini iyi incelemelidir.
    - Bir oyuncu yalnızca kendi çağının hayatını değil, geçmiş ve gelecek çağların hayatlarını da yaratır.
    - Oyuncunun tek amacı, repliklerinin anlaşılmasını sağlamak olmamalıdır. Oyuncunun asıl yapması gereken, seyircilerin kendisinin söyledikleriyle içsel bir ilişki kurmuş olduğunu hissetmeleridir. Seyirciler oyuncunun kendi yaratıcı iradesi ve arzularını takip etmelidirler.
    - Hisleri zekâlarına üstün gelen oyuncular, Romeo ya da Othello’yu oynarken doğal olarak duygusal yanı vurgularlar. En güçlü yanları irade olan oyuncularsa Macbeth’i ya da Brand’ı oynadıklarında hırsı ya da fanatizmi gereğince öne çıkaramazlar. Üçüncü tip oyuncularsa, Hamlet ya da Nathan der Weise gibi bir rolün zihinsel yönlerini bilinçsizce, gerekli olandan daha fazla vurgularlar.
    - Seyircilerin oluşturduğu kalabalık oyuncuyu ezer ve korkutur, ancak aynı zamanda gerçek yaratıcı enerjisini açığa çıkarır. Kalabalıklar büyük bir duygusal sıcaklık yayarken, oyuncunun kendisine ve eserine inanmasını sağlar.
    - Salvini şöyle demiş:’Bir oyuncu sahnede yaşar, ağlar ve güler; bu hareketleri yaparken, kendi gözyaşları ve gülümsemelerini de takip ediyordur. İşte, oyuncunun asıl sanatını oluşturan şey, hayat işe oyunculuk arasındaki bu denge, bu ikili işlevdir.’
    - “Dostoyevski ömrü boyunca Tanrı’yı aramasının sonucunda Karamazov Kardeşler’i kaleme almak zorunda kaldı. Tolstoy bütün ömrünü kendini kusursuzlaştırma mücadelesine adadı. Anton Çehov burjuva hayatının bayağılıyla boğuştu ve bu konu onun edebi eserlerinin büyük çoğunluğunun leitmotifi oldu.”
    - Üstün amacınızı ve bütünsel eylem akışınızı her şeyin üstünde tutun. Ana tamaya yabancı kalan bütün dışsal eğilimlerle amaçlardan uzak durun.
    - Sahnedeyken bizler gerçekliklerin duygusal hafızalarımızda kalan izlerine göre hareket ederiz.

    Sahne sanatları ile ilgilenen okurlara tavsiyemdir. Keyifli okumalar:)

    Not: Okuyacak olanların not almalarını da tavsiye ederim, gerçekten çok işe yarayacak bilgiler çünkü.
  • 176 syf.
    ·17 günde
    Roman olarak tasarlamış bir oyun, oyun olarak tasarlanmış bir roman: Düş Düşe Uğultular

    İki bölümden oluşan romanda ilk bölümü tiyatro oyunu olarak ‘Uğultular’ oluşturuyor. Burada Fikret Temizöz’ün roman yazma eylemini, Şeyda’ya olan sevgisini okuruz. Tiyatroda sahneye koyulan oyun aslında okumakta olduğunuz romanın ta kendisi. Buna üstkurmaca tekniği deniliyor. Romanda roman yazma eyleminin gerçekleşmesi, yani romana bir yazarın nasıl yazdığının konu olması.

    Romanda geçen “yazarken roman, yaşarken oyun” ifadesi romanın yazılma amacını okuyucuya vermek istediği mesajı ifade ediyor diyebiliriz. Bu anlamda hem yazarın romanı, hem oynayanın romanı Düş Düşe Uğultular.

    İkinci bölüm Düş Düşe. Burada da Fikret Temizöz’un oğlu Tolgay’ın bir arayışı söz konusu, o da babasını arıyor. Elindeki yol haritası ise babasının yazdığı Uğultular metni. Okuduğu metnin peşine düşen Tolgay, Umberto Eco’nun sözünü ettiği ampirik okuru hatırlattı bana. Babasının yazdığı Uğultular metni Tolgay için bir yol haritasıdır ve bunun gerçekliğinin peşine düşerek K. Maraş’tan Amasya şehrine gelir. Romanda geçen: “Kendimi kurguya inandırmışım, bu geçiyor aklımdan. İnanmasam burada işim ne?” (s. 139.) ifadesi de ampirik okur izlenimini desteklemekte.

    Kurguda yer alan öykü ve şiir türleriyle, söz oyunlarıyla deneysel yönü olan bir roman. Bu deneysellik hem yapılanışında bir harekete, hem de zengin bir anlatıma imkân sağlıyor. Kullanılan dil, duyguların aktarımında çok etkileyiciydi. Bazı paragraflar, hatta sayfalar şiir gibiydi. İçinde yer alan rüyalar çok güzeldi. Özellikle Rüya 1’in devam etmesini çok isterdim. Bununla birlikte kitapta pek çok metine ve yazara gönderme yapılıyor. Satırlarda Hasan Ali Toptaş, Marquez, Borges... gibi yazarlara rastlamak güzeldi. Tiyatro oyununda güldüren diyaloglar mevcuttu.

    Seyirciler de yer yer sesini çıkartır bu romanda. “oyun diye geldik adam düpedüz roman yazıyor” diye sesler yükselir. Bu anlamda biraz da okuyucunun aklından geçenleri dile getiriyor diyebiliriz. Buradan yola çıkarak metindeki seyircinin yerini gerçekte kitabı elinde tutan okur oluyor. Romanın içindekiler bir oyun, elimizde tuttuğumuz kitap ise tiyatro sahnesi oluyor. Oyun olarak ortaya koyulan bir romanda okuyucular da bu oyunun bir parçası oluyor. Postmodern metinlerin amaçladığı da budur; okuyucuyu kurguya dahil etmek.

    Romandaki isimler de sembolik olarak kurguya hizmet ediyor. Fikret Temizöz, Şeyda, Tolgay. Tolgay isminin anlamı kitabın sonunda zihnimdeki boşluğu kapattı. Fikret, fikr’den türetilmiş bir kelime. Fikir, düşünce, “zihin tasavvuru” demek. Romanda varoluş sancısı çeken, düşünceli bir karakter Fikret Temizöz.

    Fikret ve Şeyda’nın arketip olarak bana Ferhat ile Şirin’i çağrıştırması aşırı yorum olur mu bilemiyorum. Romana Amasya şehrinin konu olması, âşık- mâşuk ilişkisi, isimlerinin baş harflerinin “F/Ş” olması bana bunu düşündürttü.

    Rahatça diyebilirim ki, yaratıcı kurgusuyla, şiir gibi diliyle bu kitap bu sene en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Edebiyatın değerini bilen, farklı bir kurgu okumak isteyen okurlara tavsiyemdir. Aşağıya hoşuma giden alıntılardan birkaçını ekliyorum. ‍️

    “Her oyun bir gün biter, biliyorum. Oyuncular yorulur, belki oyun tutmaz, belki de oyun bitmek üzere kurgulanmış ve yazılmıştır. Ama bir şeyi daha biliyor ve hissediyorum, oyun bitse de bize hissettirdikleri hep yanı başımızda olacak, içimizde yorgun bir ırmak gibi akıp başka bir bağlamla yeniden can bulup coşkun bir ırmağa karışacak ve biz o gün geldiğinde oyunu değil belki ama oyunun bizde bıraktıklarını çağlayacağız.” s. 35.

    “Bir düştü bu. Bir düşü gerçek bir düşten ayıran ince bir çeperdi şimdi gece. Belki de gece, gündüzün ardı değildi de gündüzü sarıp sarmalayan ince şeridin gölgesiydi. Bu gölgenin her kıvrımına yine gerçek dediğimiz gündüzden yansımalar sıralanmış ve bizi avutmaya devam ediyordu.” s. 87


    "Kelimeler köprü değildi mesela üzerlerinden geçip birbirimize ulaşamıyorduk: Kelimeler, anlaşma aracı değildi sonra; çünkü bütün kelimeler artık zihinlerimizde farklı imgeler uyandırıyordu. Bende sevgiyse, onda cesaret; bende merhametse onda yanılgı; bende tez canlılıksa onda sabırdı. Buradan bakınca kelimeler bir ev olmaktan çıkmıştı bizim için. Hatta kelimeler evden çıkmanın, belki kaçmanın yol başçısı olmuş ve bizi kendi yalnızlığımızdan alıp birbirimizin uzağına atıvemişti."... s. 113