• Akşamın alacakaranlık anında Yaradılışı duydum, bir kuleden çanlar uzun uzun çalarken: Ezgi tükenmek bilmiyor, kendinden dinmeyecek gibi sokakların uğultusu üstünde, akşam göğünde ve deniz melteminde, öyle kederli, aynı zamanda öyle çocukça ve karamsar bir şekilde titreşip duruyordu... O zaman Platon'un sözleri geldi aklıma ve onları birdenbire kalbimin derinliğinde hissettim: "İnsani olan hiçbir şeyi ciddiye almaya değmez, ama yine de.."
  • İnsanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez.
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 346 - Platon, Devlet, 10, 604 b-c
  • 140 syf.
    Moliére...

    Cimri, Kibarlık Budalası ve Hastalık Hastası.. Okuduğum bu üç kitapta da içgüdüsel olarak dinlediğim ve artık bu kitaplardaki oyunlarla özdeşleşen müziği de buraya ekliyorum:
    https://youtu.be/UwxatzcYf9Q


    Beni bu müzikle tanıştıran sevgili NietzsChopin'ye de teşekkür ediyorum..

    Asıl adı Jean-Baptiste Poquelin veya bilinen ismiyle Moliére.

    Fransa'nın neoklasik tiyatro döneminde yaşamış ve yazdığı oyunlardaki müthiş sivri dili ile burjuva sınıfın yaşam tarzını konu edinerek dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış komedyanın üstadı ve aynı zamanda oyuncu.. Kimi oyunları kiliseler tarafından yasaklanmışsa da bu yasakların ardından daha iyi oyunlar yazarak sahneye çıkmıştır Moliére.

    Tiyatrolarını; gelenekler ve toplumsal aksaklıklar üzerine kurmuştur. Onun eserlerinde hayata ve insanlığa dair pek çok kıssa bulunuyor. Okuduğum her üç kitabında da aşkın olmazsa olmaz olduğunu ama asıl konunun bu olmadığını rahatlıkla anlıyorum. Üstad vereceği toplumsal mesajı komedya ile harmanlarken aşkı da oyunlarının süsü olarak kullanmış anlaşılan.. Kibarlık budalalarını, hastalık hastalarını, cimrileri, kendini beğenmiş soyluları, bilgisiz doktorları, iki yüzlüleri büyük bir başarıyla sadece yazmamış aynı zamanda canlandırmıştır.
    İyi tasarlanmış komedyaları ve evrensel temaları ele alışıyla ölümsüzleşmiş büyük bir yazardır. Bu açıdan onu, yani Moliere’i, Fransızların Shakespeare’i olarak ele almak mümkün.

    Ününü Kibarlık Budalası (Okuduklarım içinde benim en çok beğendiğim oyun) ve Hastalık Hastası isimli oyunlarına borçludur.

    Asıl adı, Le Malade Imaginaire yani Hastalık Hastası olan oyununun oynandığı ( Moliére bu oyunda başrol olarak oynamıştır.) 1673’te, oyunun dördüncü sahnesinde, Molière sahnede fenalaşıp yere düşer. Verem hastası olan yazar tüm ısrarlara rağmen rolünü tamamlar, ancak oyundan birkaç saat sonra evinde yeniden fenalaşarak, 51 yaşında hayatını kaybeder.
    Sahnede sonlanan bir ömür... Hayatın sahneye ve tiyatroya adanmışlığının delili..

    Oyunlarının dilinin sadeliği, akıcılığı su misali. Burada yazarın olduğu kadar çevirmenin de etkisi olduğunu düşünüyorum. Zaten bu akıcılıkla "kitap okudum" hissinden ziyade, "tiyatroda izledim" hissi yaratması, yazarın ne kadar başarılı olduğunun kanıtı. Başından sonuna kadar eğlendiren, zihni dinlendiren, güldüren, güldürürken düşündüren zeki adam...

    "Kitap okumak istiyorum ama uzun olmasın, içinde aşk olsun ama çok hüzünlü de olmasın, toplumsal konuları da ele alsın ama ciddiyet istemiyorum; yani gülelim.." Sanırım Moliére tüm bunlardan daha fazlasını veriyor!..
  • Bu yazımı satranca gönül verenler ve taşlarını feda edenler için kaleme alıyorum. Haydi satrançseverlerim toplanın etrafımda, cümbüş olalım. Size keyifli, destansı bir yazı okuyayım.

    Bağımlılık yaratan ve tutkunu olmaktan kendinizi alamayacağınız bu oyunumuz, sizi pür dikkat bu kareli tahtaya tutsak edecek. İşin içine girmeye görün; düşünceleriniz gidip gelir bu siyah beyaz gizemli kareler arasında. Birkaç kez oynamaya görün; satranç krizleriniz tutacak, rüyalarınızda atınızı mahmuzlayıp ileri atılacaksınız. Şah olup, mat olmamak için köşe bucak kaçacaksınız.

    Durgun ve sakin olur satranç tabiatı. Aşırı ciddiyet içerir karşılıklı oturuşlarda. Aksine kol gezer iç konuşmalar bu masada. Ne yaygaralar ne gürültüler kopar da ruhu duymaz kimsenin bu düello esnasında.

    Kesilir dünyayla bağlantınız , olmaz umrunuzda etrafın gürültüsü patırtısı. Geçmek için iyi bir konuma, kenetlersiniz zihninizdeki hücreleri.
    Almamak için pişmanlığın ekşi tadını, yer yoktur hataya ve zayıflığa.
    Bir taş almak için hasmınızdan, seferber etmeniz gerekecek her fitne fesatlığı.

    Okuyun zihnini düşmanınızın, deşifre edin planlarını sessizce. Düşmeyin hazırlanan tuzaklara, düşmüş gibi yapın sinsice. Boğulsun düşmanınız, kurduğu entrikaların içinde.

    Yazarsınız beyninizde tehlikeli kurgular, kazarsınız dibinde derin kuyular. Bilerseniz kabaran hırslar, yaşarsınız dudak uçuklatan şaşkınlıklar. Yaparsanız dolambaçlı kurnazlıklar, atarsınız kenara lüzumsuz taşlar. Dayanırsanız acı sabırlar, toplarsınız değerli taşlar. Dikerseniz keskince bakışlar, görürsünüz ne gizlice hayatlar.

    Saldırıyor Acımasızca rakibiniz. Gördünüz sert ve çetin bir koşulda olduğunuzu. Eksik olmasın bu noktada hafif bir korkuyla tedirginliğiniz, dikkatinizi diri tutacaktır çünkü bu his. Erteleyin saldırınızı. Geri çekin askerlerinizi. Kuşanın kılıcınızı, siper edin kalkanınızı ve savuşturun saldırıyı bir şovalye gibi savaşıp.
    Yoksa şahınız, oturur bir çırpıda düşmanın kucağına. Kalırsınız dımdızlak ortada.

    Benzese de ilk hamleler birbirine. Her oynayışta farklı bir hikaye çıkar ortaya bu oyunda. Ramak kaldığında düşman birliklerinin çarpışmasına, en can alıcı yerindesiniz demektir bu noktada. Yapın en iyi hamlenizi onlarca hamle arasında. Gönderin askerlerinizi şah kanadına. Zorlayın düşmanınızı hataya. Sürün beygirinizi sahasına, alın vezirinizi arkanıza, taşıyın keskin nişancı filleri sırtınıza. Ateşkes isteyecektir düşman, takaslarla. Aldırmayın siz ona. Kollayın bir sızıntı,hasmınızda. Meydana getirince bir zayıflık savunmada, olay mahalline çökün kalabalık bir taburla. Seferber edin fedailerinizi ileri safhaya. Yatın pusuya, sızın içine kan kokan düşman hattına ve indirin en zalim darbenizi alnına. Uğratın rakibinizi bozguna.
    KANA BÜRÜNSÜN SAVAŞ MEYDANI, KIRMIZIYA DÖNÜŞSÜN TAHTA KARELER.

    Yaşattığınızda yenilginin -bozuk- tadını hasmınıza. Yanıp söner ‘ben nerde hata yaptım sorusu’ kafasında. Belirir bir kızgınlık çatık kaşlarında. Kopar fırtınalar suskun görüntüsünün altında.


    - The Killed Şah -
  • 168 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Aslında pek "okunacak" bir şey değil bu, daha çok tiyatroya gidip izlemeniz gereken bir oyun/eser.

    Oscar Wilde özel hayatıyla zamanının sansasyonel adamı olarak kendisine büyük bir ün edinmiş olsa da aynı zamanda büyük bir edebiyatçı ve entelektüel olarak da her daim değerlidir. Özellikle politik duruşu, lafını esirgemeyen ve çoğu zaman sarkastik tavrıyla birleşince ortaya acı-tatlı bir iş çıkmış.

    Bu oyunda yer alan E(a)rnest -siteye kaydolurken aldığım ismin babası olur kendisi- hayatı bir tarafıyla ciddiye alan, bir tarafıyla ciddiye alamayan, bir nevi arada kalmış bir adam. Kır hayatının ciddiyeti, sürekli çalışmaya dayalı döngüsü ve hayatın güzelliklerini pas geçen yaşam tarzı kahramanımızın kendisine Ernest adında hayali bir karakter yaratması ve bu sahte karakterle bambaşka bir dünyaya dalmasına sebep verir. Her şey bir ciddiyetsizlik ve şakadan ibaret gibi başlasa da ileride bu hayali karakteri de ciddiye alan ve hatta işi bu sahte kimlik ile tanıştığı bir kadınla sözlenmeye kadar götüren Ernest, bir yandan da taşralı bir kızla sözlüdür. Bir yanda aristokrat sözlüsü, diğer yanda taşralı sözlüsü ile işler sarpa sarar. Sonunda foyası ortaya çıkınca "ciddi ciddi komik" olaylar dökülüverir ortaya.

    Dönemin siyasi otoritesi (Victorian dönem) kadın erkek ilişkilerine bile karışarak "flört ettiğiniz insanla evlenmeniz ciddiyettendir" benzeri flört karşıtı ve faşist söylemlerde bulunmuş, Oscar Wilde gibi özgür fikirli bir yazar da buna tepkisini bir oyun boyunca bu flört etme, ciddiyetsizlik, aristokrat, seçkin, ciddiyet gibi kavramlarla baştan aşağı ve olabilecek tüm şekillerde dalga geçerek göstermiştir.

    Dediğim gibi, okumaktan ziyade oyununu bulup izlemek çok daha iyi bir seçenektir. Denk gelirseniz mutlaka tiyatroda görün. Zaman zaman çok gülecek, zaman zaman kendinizi çok "ciddi" bir vaziyette yakalayacaksınız.