• buranın kitap uygulaması olduğunu biliyorum fakat yazmasam içimde kalacak bir konuyu anlatmak istiyorum. netflix yapımı olan “when they see us” mini dizisini izleyen vardır fakat izlemeyenler için kesinlikle bakmalarını öneriyorum.
    okuduğum yorumlarda insanlar ilk iki bölümü çoğunlukla beğenseler de benim için kesinlikle son iki bölüm çok daha güzeldi. toplamda yaklaşık 5 saatinizi alacak 4 bölümlük mini dizi 5 siyahi çocuğun amerika’nın bozulmuş ya da yönetmeninin ifadesiyle “bu şekilde kurulmuş” adalet sisteminin kurbanı oluşunu anlatıyor. belgesel diyebileceğimiz mini dizi 30 yıl önce gerçekleşen “central park five” olayını bence tam da o zamanlar yaşananlar gibi aktarmış.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
    adlarını hatırlamakta zorluk çeksem bile hikayelerini hiç unutmayacağım beş çocuk. hayatları karartılmış ve ömürlerinden yıllar çalınmış olmasına rağmen tek bir kez bile özür dilenmemiş beş çocuk. hepsinin yaşadıklarına ayrı ayrı üzüldüm fakat ben de herkes gibi en çok korey’e ağladım. arkadaşının yanında olmak için gittiği yerde tecavüzün asıl suçlusu olarak ve yaşı en büyük olan olduğu için de cezaevine gönderildi.
    soruşturmanın başındaki linda fairstein ve elizabeth lederer güç ve ün için kullanılması yasak bir sorgu yöntemi reid’i kullanmış ve çocuklara işlemedikleri bir suçu itiraf ettirmişlerdi. onların yapmadığına dair onca kanıt varken suçsuz beş çocuk göz göre göre hapis cezası aldılar.
    çoğu şartlı tahliye için suçlarını kabul ettiler fakat sadece korey gerçek ortaya çıkana kadar suçunu kabul etmeyi reddetti. bu süre içerisinde gittiği her hapishanede dövüldü ve yıllarca bir hücre içinde kaldı. ona iyi davranan kimse yoktu. sadece -bunu özellikle söylemek istiyorum- tek bir gardiyan onunla arkadaş olmuştu. söylediği cümleyi tam hatırlamıyorum fakat korey ona neden iyi davrandığını sorduğunda oğlu olduğunu ve onun başına da böyle bir şey gelse insanların ona iyi şekilde davranmasını isteyeceğini söylemişti.
    2002 yılında gerçek suçlu suçunu itiraf etmiş ve gerçek ortaya çıkmıştı. tüm gazeteler, televizyonlar ve insanlar bunu konuşuyordu. 13 sene sonra gerçek ortaya çıktığında anlaşıldı ki daha önce aynı şekilde suç işleyen biri vardı ve o çocuğa trisha meili hiç sorulmamıştı. çünkü zaten beş çocuk bu suç yüzünden hapis yatıyordu. suçunu itiraf eden matias reyes’e dna testi yapıldı ve asıl suçlunun o olduğu ortaya çıktı. gençliklerini kaybeden, hayallerini gerçekleştiremeyen bu çocuklara 12 yıl sonra 41 milyon dolar verildi fakat tek bir kez bile özür dilenmedi. antron, oprah’ın bu mini dizi için çektiği bölümünde -netflix’te o da mevcut- parasının olduğunu fakat annesinin kanserden öldüğünü ve annesine böbrek veya pankreas alamadığını, onu kurtaramadığını ağlayarak söyledi. yaşanan onca şeyin sonunda beş kişiye düşen 41 milyon dolar neyi çözer?
    yaşanan tüm her şeyi ağlayarak izledim ve kabullenemedim. bilerek bunu yaşamalarını, masum oldukları halde hayatlarının çalınışını ve en önemlisi masum oldukları ortaya çıktıktan sonra hayatlarını karartanların tavırlarını hazmedemedim. hayatlarından birkaç şey çıkmış, toplumdan biraz dışlanmışlardı o kadar. kimse yargı önünde hesap vermemişti. o çocukların yaşadıkları için hiç üzülmemişlerdi.
    bu mini dizinin bana neler düşündürttüğünü, neler hissettirdiğini anlatmam çok zor fakat izlemeyen herkesin izlemesi gereken bir belgesel. herkesin çıkaracağı dersler farklı.
    ben insanlığımızı kaybetmemeyi öğrendim.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
  • Türkiye’nin karanlık yılları..
    Kardeşin kardeşe kırdırıldığı yıllar..
    CIA’in ortadoğu şefi Paul Henze‘nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var.. 1979 yani.. Karadeniz’in şirin ilçesi Fatsa’da belediye seçimleri yapılacak. Bağımsız aday Fikri Sönmez farklı şeyler söylüyor.. Herşeyi halkla yapacağım.. Belediyeyi halkla yöneteceğim.. Özellikle gençlerden kendisine büyük destek var.. Diğer partiler rahatsız.. Ankara’nın baskısıyla seçim iki kez erteleniyor. Sonunda Fikri Sönmez 3096 oyla belediye başkanı oluyor. CHP’nin oyu 1150.. Adalet Partisi’nin 850..
    MHP ve MSP’yi de eklesen, Fikri Sönmez’in yarısı etmiyor.. Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez bir terzi.. O nedenle Terzi Fikri diyorlar…
    Devrimci, sosyalist biri. Seçimden bir gün sonra Fatsa’da halk örgütleri kuruyor. Halkın direkt yönetime katılmasını sağlıyor.. En önemli sorun çamur.. Halkla bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yollarını yeniliyor.. Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgileniyor. Aracıların, komisyoncuların önünü kesiyor.. Kooperatifleşme çalışmaları yapıyor.. Karaborsacıların üzerine gidiyor..
    İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirliyor.. Ulaşımı ve suyu ucuzlatıyor.. Fatsa’da küçük bir sosyalist düzen kuruyor. Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek veriyor. Ancak, Fatsa’nın halkla yonetilmesi Ankara’daki karanlık odaları rahatsız ediyor..
    Önce ilçeye mazot göndermiyorlar..
    Moskova’dan alsınlar diyorlar. Gazeteler hergün Fatsa’yı kötülüyor..
    Süleyman Demirel Çorum katliamını unutturmak için “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyor. Ülkenin tüm sorunları bitmiş gibi, fındık kadar bir ilçe sürekli manşetlere çıkıyor.
    Özellikle Tercüman ve Hürriyet’te.

    “Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
    “Devlet Fatsa’da yok..”
    “Dinsizler dini yasakladı..”
    “Halk mahkemeleri kuruldu.”
    Öyle akıl almaz, öyle gerçek dışı şeyler yazılıyor ki.. Sonunda Fatsa’nın, CHP, AP ve MSP örgütleri bile isyan ediyor.

    “Biz burada huzur içinde yaşıyoruz. Burada komünist iktidar yok, kan yok, halk var.” Fatsa kaymakamı bile önce valiye, sonra Ankara’ya mesaj geçiyor. “İlçede bir sorun yok”
    Ama hemen görevden alıyorlar..
    Sonra bir köşe yazarı çıkıyor ortaya. Oktay Ekşi. O günlerde Hürriyet’in başyazarı. 10 Temmuz 1980’de şöyle diyor köşesinde. “Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı” Bunları yazan Oktay Ekşi sonrasında CHP milletvekili oldu. Ve 12 Temmuz 1980’de ordu Fatsa’ya el koyuyor.. Silahlı Kuvvetler 12 Eylül’ün ilk provasını Fatsa’da yapıyor.. Terzi Fikri görevden alınıyor.. Yüzlerce insanla birlikte cezaevine konuyor.. İşkence tezgahlarında sabahlıyorlar. Kenan Evren “Fatsa’da taş taş üstünde bırakmadık” diyor..
    Netekim! 4 Mayıs 1985'de Cezaevinde ağır işkencelere dayanamayan Terzi Fikri öldü. Cenaze namazını yarıda kestiler. Komünistti dediler cenazesini yıkamadılar. Dinsiz bu adam dediler, salasını okumadılar. Öylesine gömüldü. Terzi Fikri ve binlerce Fatsalı..
    Fatsa’yı “Sınırsız ve duvarsız bir kardeş sofrası” gibi açmışlardı..
    Kısa sürdü. 9 aylık rüya kanla bitti. Ama Terzi Fikri’nin şu sözleri hiç unutulmadı. “Ben ne yaptıysam, halkım için halkımla yaptım”Yüreklerini betimsiz sevdalarla dolduranlara ölümün hükmü yoktur. Terzi Fikri için de ölümün hükmü yoktu. ve Can Baba’nın Terzi Fikri üzerine yazmış olduğu sözler; "Her seçim döneminde Göğünü yitirmiş bir ay gibi Karadeniz’e düşerim. Ilık bir düş vaktine dönüşür Fatsa. Gözlerimin tuzu Karadeniz’e, Karadeniz gözlerime dolar, Ağzım dilim dudaklarım arar. ben Fikri’yi ararım"



    Okuduğunuz için teşekkür ederim; alıntıdır..
  • Ülkede her şey iyiye gitmiyordu. Kürt sorunu giderek büyüyordu, güçlü bir "İslamcı" akım ortaya çıkmıştı ve şeriata donülmesini savunuyordu, 1980'den sonra %60-90 arasında seyreden ve düzenli olarak artış gösteren enflasyon sorunu yakıcı bir gündemdi: 1979'da 35 lira olan 1 dolar, 1983'te 285 lira, 1988'de 1816 lira, 1990'da 2973 lira, 1995'te 59.800 lira oldu. Kentler taşradan karşılayabileceklerinin çok üstünde göç almaya başladılar ve yurtdışına, özellikle Batı Avrupa'ya göç hızlandı.Bugün Batı Avrupa'da çoğunluğu Almanya'da olmak üzere (Fransa'da 250.000) yaklaşık olarak iki buçuk milyon Türk yaşamaktadır. 1946'lı yılların iki partili rejiminin yerine çok partili rejimin kabul edilmesinden beri hükümetler de istikrarsızlık koalisyon hükümetleriyle daha da ciddileşti. Ayrıca mafya operasyonlarına bağlı skandallar, nüfuz çekişmeleri ve uyuşturucu trafiği (özellikle 1998'de yaşanan ciddi kriz) ülkenin sorunlarını ağırlaştırdı.
  • Milli Güvenlik Kurulu 21 Şubat 2001'de toplandığında Cumhurbaşkanı Sezer hükümeti, özellikle yolsuzluklar konusunda sert bir şekilde eleştirmeye başladı. Bir ara doğrudan Ecevit'e yüklendi. Ecevit Cumhurbaşkanını, çıkardıkları kanunları onaylamamak ve devlet denetleme kurulunu çalıştırmakla suçkayacak oldu. Cumhurbaşkanı hukuka uygun hareket ettiğini söyleyip, elindeki anayasa kitapçığını Başbakanın önüne fırlattı. Bardak taşmıştı. Bğlent Ecevit toplantıyı terk etti ve sonrasında basının karşısına çıkıp içeride olanları anlattı ve ekonomide oluşacak krizden cumhurbaşkanının sorumlu olacağını ilan etti. Para piyasaları alt üst oldu. Dolar yükselirken borsa düşüşe geçti. Türk lirası hızla değer kaybetti. Krizin faturası ağır oldu. Enflasyon yüzde yetmişi aştı. Büyük, orta ve küçük ölçekte binlerce iş yeri kapandı; en az bir buçuk milyon kişi işsiz kaldı.
  • gerilir zorlu bir yay
    oku fırlatmak için;
    gece gökte doğar ay
    yükselip batmak için.
    mecnûn inler, kanını
    leylâ'ya katmak için.
    cilve yapar sevgili
    gönül kanatmak için.
    şair neden gam çeker?
    şiir yaratmak için.
    dağda niçin bağrılır?
    feleğe çatmak için.
    açılır tatlı güller
    arılar tatmak için.
    göğse çiçek takılır
    solunca atmak için.
    tanrı kızlar yaratmış
    erlere satmak için.
    insan büyür beşikte
    mezarda yatmak için.
    ve.............................
    kahramanlar can verir
    yurdu yaşatmak için...

    (1931)

    01.09.2006 03:25 selim pusat 

    erkeği ağlamaya iten anlardandır. özellikle sevdiğini korurken şehit olan askeri düşünüp içi cız etmeyen bir insan daha tanımadım şimdiye kadar. ha tabi o alnı öpülesi şehit sevdiceğini korurken kimi şuursuz, kendi varlığından habersiz adamı da korumuş olmaktadır ya orası acıdır işte. bin yılın propaganda sözüdür ama doğrudur ne yazık, amerikan bayrağını göğsünden indirmeyen, ayağına kıçına başına nerde marka bulsa onu geçiren, yediğinin nerde ne şartlarda üretildiğini düşünmeyen, ağzı burnu kan içinde gotic ayağı altında resim çektiren, ancak ölüme ilk yaklaştığı anda salya sümük kaçışan insan müsvettelerini korumuş olduğu için bile hakkı ödenemeyecek olan askerimin, ayağına taş değmesin inşallah. o yüzdendir ki ne zaman çanakkale şehitliğinin yanından geçerim, ayakkabılarımı seyrederim yarım saat. biliyorum biraz daha onları düşünsem gözlerim dolar. ağlamak da olmuyor öyle otobüste. "neyin var" dese biri "her şeyim var ulan ben bunu nasıl öderim" diyesim gelir. hakkı ödenmez hiç birisinin, allah mekanlarını cennet eylesin.

    bir de boromir vardır zamanında. onun ölümünün anlatıldığı bölümü okurken ayağa kalkıp "delikanlı olun lan" diye bağırasım gelmişti serviste. o zaman mustafa abiden çekinmiştim, çok psikopat bir servis şöförüydü kendisi. eminim fırsat verilse buz pistinde bile kusursuz kullanırdı o minibüsü. imkan meselasi tabi aynı adam avrupada olsa kesin şumaher olur, raikonen olur. burda servis şöförü oluyor. çok da güzel oluyor ama bak korkudan delikanlı olun bile diyemedik bağıra bağıra, saygı duyduk. şumaher olsa servisin camını kırıp "her ne kadar ork varsa onun anası fahişedir" diye haykırırdım bile, ama mustafa abiye yapamıyoruz, adam koymuş karizmayı.

    devamını okuyayım...

    01.09.2006 04:25 ~ 02.09.2006 01:34 limon kimyon zorro 

    dağ 2 filminde keskin nişancı arif'in film boyunca atışlar öncesinde dizelerini okuduğu şiir.

    06.11.2016 13:28 tumanhan 

    (bkz: dağ 2) astsubay kıdemli üstçavuş arif sayar'ın sniper ile düşman avlarken mısra mısra işlediği şiir.

    07.11.2016 01:33 iribass 

    dağ 2 filminde keskin nişancı arif'in söylediği şiirdir.

    12.11.2016 22:33 peregrintook 

    kahraman türk askerini anlatan dağ 2 filminde yer yer mısralarına yer verilmiş olan epik şiir.

    13.11.2016 15:50 ratinho 

    vaktiyle bir atsız varmış!

    13.11.2016 22:58 siradanbiedebiyatogretmeni 

    2 haftadır dağ 2'de arifin bu şiiri okuduğu sahneleri arıyorum, yok. bulan, duyan olursa lütfen yeşillendirsin. sırf o sahneler için tekrar gideceğim de zamanım yok.

    edit: dayanamadım ben yaptım. video linki
    youtube linki telif hakkı sebebiyle silinmiş. neden olduğunu bilmiyorum, benim gibi bir çok insanın etkileneceği bir sahneydi, kendilerine mail attım ve filme bir zararı olup olmadığını sordum cevap gelmedi henüz. eğer zararı olursa sonradan eklediğim iki siteden de kaldıracağım.

    dailymotion linki
    yandex disk linki

    devamını okuyayım...

    17.11.2016 13:11 ~ 05.12.2016 11:20 rozzenans 

    vaktiyle araz elses'in besteleyip çok güzel okuduğu bir şiir: https://www.youtube.com/watch?v=vumyqzlxn4m

    tam dinlerken sol frame'de çıkması da cabası.

    17.11.2016 13:15 nostalgiaman 

    dağ 2 sonrası gündeme gelen, atsız kaleminin en güzel eserlerinden birisidir. bir şehidin büyük hatırasına yazılan şiir, aslında toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi dizilenlere aittir.

    en güzel yorumu tabii ki araz elses'ten dinlenir, daha iyisi de söylenmez.

    "insan büyür beşikte
    mezarda yatmak için.
    ve...
    kahramanlar can verir
    yurdu yaşatmak için... "

    19.11.2016 01:34 tamerlane 

    12/2»

    

     

     

     

    iletişim reklam kariyer kullanım koşulları gizlilik politikamız sss istatistikler sub-etha instagram twitter facebook

    size daha iyi hizmet sunmak için ekşi'de çerezler kullanıyoruz. ekşi'yi kullanarak çerezlere izin 

    Hüseyin Nihal Atsız
  • SONER YALÇIN ''TÜRK TARIMINI BİTİRDİLER, BİZE ZEHİR YEDİRİYORLAR. BİR ÜLKE, BİLE BİLE İNTİHARA SÜRÜKLENİYOR.''

    "Gıda terörünü ve bunun arkasındaki karanlık isimleri yazdım" diyen Sözcü yazarı Soner Yalçın, yeni kitabında Türkiye'deki tarıma ilişkin 5 yıl boyunca araştırdığı konuları ele aldı. Yalçın, Türkiye'deki tabloyu, "Türk tarımını bitirip insanlarımıza zehir yedirmeye başladılar. Bir ülke bile bile intihara sürükleniyor. Zehir tacirlerine fırsat veriliyor. Yoksullara soykırım yapılıyor" diyerek özetledi.

    Sözcü'den Nil Soysal'ın sorularını yanıtlandıran Soner Yalçın'ın açıklaması şöyle:
    "İnsanlar aydınlansın istedim"

    – Hikayeyi başa saralım; bu kitabı yazma fikri ilk nasıl doğdu?
    Kafamda hep şu vardı: Gıdalar korku kaynağına dönüştürüldü! Hekimler, uzmanlar yazıyor, konuşuyor, uyarıyor: “Aman şunları yemeyin! Aman bunları içmeyin!” Dedikleri doğru ama konuyu “gıda sağlığına” sıkıştırıp bırakıyorlar. Bu “çağdaş esarete” sebep olanlar görmezden geliniyor, gizli amaçları üzerinde durulmuyor. Eksik olan bu. İşte Saklı Seçilmişler kitabı bu ihtiyacı gidermek için yazıldı. Kimyasal yiyecekler-içecekler insan sağlığı için tehlikeli zehir ise niye satılıyor? Demek meselenin gizlenen sırrı var! Bakın çevrenize; kısırlık ve kanser ne kadar arttı. Şeker hastalığı inanılmaz boyutlarda. Bu rahatsızlıkların sebebi yediklerimiz, içtiklerimiz. Mesele sadece sağlık değil; bunun ekonomik-politik yönü var! Bu zehir düzenini kimler, nasıl kurdu? Beslenmenin-gıdanın ekonomik politiği üzerinde kimse durmuyor. Dedim ki içimden; “İnsanların kafasını aydınlatacak, gıda terörünün arkasındaki karanlık isimleri ve politikaları ortaya çıkaracak kitap yazmalıyım.” “Saklı Seçilmişler” böyle doğdu…

    "Bu işin içinde başka bir iş var"
    – Okurken delirmekten korktum. Siz yazarken benzer duygular yaşamadınız mı?

    Kitaba başlarken kafamda şu vardı: ABD-AB ve küresel baronlar daha çok kazanç için bu kirli düzeni kurdu. Her ülkede yerli işbirlikçi patronlar ve iktidarlar buldu. Ya da iktidara getirdi. Dünya Bankası-IMF- Dünya Ticaret Örgütü adlı “şeytan üçgeni” Türk tarımını bitirip insanlarımıza zehir yedirmeye böyle başladı. Bu “şeytanların” ne yaptıklarına odaklanmışken, bir gün kafama dank etti: Bu işin içinde başka iş var! Bu iş sadece para kazanma meselesi olamazdı. Bir sır vardı. Bu sırrın peşine düşünce korkmaya başladım. Öğrendiklerimden dehşete düştüm. Sadece Türkiye değil, dünya yoksullarına soykırım yapılıyor. Dünyadaki fakirleri “biyolojik gıda silahıyla” öldürüyorlar. İnsanları (tek tek isimlerini verdim) yiyeceklerle- eşyalarla- aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebeliği önleyen mısır üretmişler. Kolesterol haplarıyla cinsel hayatlar öldürülüyor. Gördüm ki: Bugün bunu yapan küresel yiyecek şirketleri, global ilaç firmaları dün de Hitler'in destekçisiydi! Tesadüf mü? Aynı aileler gaz odalarıyla değil, gıdayla insanları yok ediyor. Parası olmadığı için sağlıklı beslenemeyen yok ediliyor. Yeni soykırımcılar yeni dünya kurmak istiyor.

    "Sadece ağaç katliamı yok"
    – Kitapta Türk tarımına yapılanlara da çok kapsamlı yer vermişsiniz.

    Çoğu kişi sadece zeytin ağaçları katliamını biliyor. Oysa özellikle Özal döneminde çıkarılan yasalarla başladı büyük tarımsal kıyım. Türkiye'nin milli stratejik sektörü tarımı, yağlı urganla boğdurdular. Çünkü, ABD-AB endüstriyel tarıma geçince elindeki ürünü satmak için yeni pazarlar arıyordu. Türkiye bu pazarlardan biriydi. Size bazı rakamlar vermeliyim: Türkiye'nin 1980 başında tarım ürünleri ihracatı 2 milyar dolar, ithalatı 51 milyon dolardı. İthalat 1999'da 3 milyar 93 milyon dolara yükseldi. Bugün tarımsal ithalat 16.5 milyar dolara ulaştı! Özallar, Erdoğanlar bu açıdan pek eleştirilmedi. Tarımsal üretimde kendine yeten Türkiye, bu dışa bağımlı politikalar sonucu bugün her tarımsal ürünü ithal eder hale getirildi. AKP bu politikayı ısrarla sürdürüyor. Bir ülke bile bile böyle intihara sürükleniyor işte. Zehir tacirlerine böyle fırsat veriliyor.

    "Bu kirli düzeni küresel baronlar kurdu"
    Soner Yalçın, “ABD-AB ve küresel baronlar daha çok kazanç için bu kirli düzeni kurdu. Her ülkede yerli işbirlikçi buldu” dedi.

    "Kitabı yazarken içimden 'İnşallah delirmem' dedim"
    – Bu bilgilere ulaştıkça ne hissettiniz, ne yaşadınız?

    Özellikle son 6 ayda “inşallah delirmem” dedim. Kötülüğe ve adaletsizliğe inanamıyorsunuz. Örneğin, bu süreçte iki kez ABD'ye gittim. Benzer durumu Güney Kore ve Japonya'da da görmüştüm: Yoksullar evlerinde değil, dışarıda yemek yiyor! Çünkü evde yapmaktan dışarıda yemek daha ucuz! ABD'de doğal gıda ürünlerinin satıldığı butik mağazaların kapısından içeri girmeniz bile zor, çok pahalı. Türkiye'de de öyle; yoksulların doğal yiyecekleri alması imkansız. Bu durumda ne oluyor; kanser çocuklarda görülüyor artık. Türkiye'de resmi rakam 2 bin 600. Bunun gerçek rakamı yansıttığını düşünmüyorum. Saklıyorlar istatistikleri. Çocuklarımızı düşürdükleri durumu yazarken insan duygularına hakim olamıyor. Maalesef insanlar bilmeden bu tuzağa düşüyor; “tatlı zehirler” yediriyor çocuklarına-torunlarına. Fast food özellikle çocuklarda aşırı şişmanlamaya ve şeker/diyabet hastalığına neden olmuyor; zeka geriliğine sebep oluyor! Bu yerlerde her yedi saniyede bir yemek yiyen bir kişide kanser vakası var! Bunu ben değil, ABD Senatosu söylüyor.

    "Şekeri artırılan yiyecekler sindirim sistemini bozuyor"
    – Tohumu yazıyorsunuz, pirinci yazıyorsunuz, şekeri yazıyorsunuz… Bunları hiç yemiyor musunuz?

    Bir kere şunun altını çizeyim: Ekmek, süt, yoğurt, pirinç ya da bir başka tarımsal ürün aslında sahiden ekmek, süt, yoğurt, pirinç mi? Yoksa o görünümde başka bir kimyasal ürün mü? Basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum; sorun sandığınızdan daha büyük! Uzun raf ömürleri vs için ortaya çıkarılan tanımsız “şey” yiyeceklerden bahsediyorum. Şunu demek istiyorum: Milyonlarca yılda oluşması gereken insan ve hayvan evrimi; teknoloji ürünü kimyasal gıdalara, genetiği değiştirilmiş yiyeceklere, yemlere uyum sağlayamıyor. Örneğin, 1970'lerde keşfedilen nişasta bazlı şeker/mısır şurubu her yiyeceğin içinde! İşlenen, lifi alınan, nişasta ve şeker miktarı artırılan vs. yiyecekler sindirim sistemimizi darmadağın ediyor. Yiyeceği sindirmek, moleküllerine ayırmak ve besinleri bağırsaklarımızdan vücudumuzun geri kalanına dağıtmak için milyonlarca yıl içinde programlanan vücudumuz, bu kimyasal gıdaları tanımıyor. Bu da vücudun bağışıklık sisteminin yıkılmasına sebep oluyor. İşte, genler ve yiyecekler arasındaki bu uyumsuzluk, son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığa neden oluyor. Sorunuza gelirsem, bu yiyecekleri yiyip yememek herkesin kendi elinde. Ancak yoksullara başka alternatif bırakılmıyor. Fakirler hep ucuza mal edilen yiyeceklerle beslenmek zorunda kalıyor. Dikkat edin en yoksullar en şişman olanlardır. 50 yıl önce hamburger-patates yiyen kişi 420 kalori alıyordu; bugün 1050 kalori alıyor. 3 kilo yapay tatlandırıcı 750 kilo şekere denk geliyor ve her yiyeceğin içinde. Bu ucuz fast food tarzının da gizli bir amacı yok mu? Tek örnek vereyim: Mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Son on yıllık süre zarfında Türkiye'de diyabet hasta oranı yaklaşık yüzde 100'lük artış göstererek yüzde 7.6'dan yüzde 13.4'e çıktı. Keza insanların büyük çoğunluğu hastalığın farkında olmadan yaşıyor. Yani rakam daha yüksek. Bir gıda terörü ile karşı karşıyayız…
  • Tabii insan kendi içine girmeyi başaran hayvan olduğuna göre de kendinden geçtiğinde alçalma yolunu tutmuş demektir yeniden hayvan düzeyine iner Salt eylemin tanrılaştırıldığı çağların hiç değişmeyen tablosudur bu ortalık cinayetlerle dolar insanların yaşamı değerini bedelini yitirir her türlü şiddet ve soygun olağanlaşır. Özellikle soygunlar bu yüzden Salt ailem adamı figür ufukta yükselip Egemen olmaya başladı mıydı İnsan ilk iş ceketinin düğmelerini iliklemelidir.