• 1256 syf.
    ·56 günde·Puan vermedi
    Selam..Haruki Murakami “1Q84”.. Yazarın üç kitaplık serisinin, tek ciltte birleştirilmiş olarak yayımlanmış hali “1256” sayfa. Öncelikli tavsiyem, okuyacak olanların üç kitaplık versiyonu alması. Tek cildin, okuma konforu olarak birden fazla olumsuzluğu var, bunlardan ilki, elbette eserin fiziki ağırlığı. İki aylık süreye yaydığım kitabı, altı günlük okuma sonrası ara verip (başka kitaplarla devam edip) + üç gün, toplamda dokuz günde tamamladım. Bölümler halinde, iki ana karakter üzerinden zikzaklar halinde anlatılan giriş kısmı (burada 1. kitap), karakterlerin özellikleri, geçmişleri, yaşam koşulları, meslekleri ve ilişkilerini zemin ediniyor. Tüm kurgu, toplamda birkaç prensiple şekillenmiş, sırası geldikçe değineceğim. “Aomame ve Tengo” isimli esas kız ve oğlumuz, birbirlerinden farklı zamanlarda, yaşadıkları dünyanın değiştiğini keşfedip bu dünyaya, yine farklı isimler veriyorlar. “1Q84’teki Q / Ouestion mark’ın Q’su /İngilizce soru işareti” zamandaki ve dünyadaki belirsizlik manasında Aomame’nin verdiği isim. Tengo’nun uygun gördüğü isim ise “Kediler Şehri”. Genel karakter profilini oluşturan, dört beş isim ve etraflarındaki bir o kadar yan karakterle, tüm kitap totalde sekiz on kişi arasında geçiyor. “Entelektüel bir yazar adayı, profesyonel bir katil, disleksi gizemli genç kız ve avukat eskisi bir dedektif”, ana hattı çiziyor. Mezhepler, tarikatlar, dini ve felsefi göndermeler, paralel evrenler, klonlama ve ahlaki açmazlar, metaforlar metaforlar şeklinde, birbirine karşıt ve böyle sıralandığında alakasız olarak duran köşeler, eserin içinde birleştirilip bazen de tamamen ayrıştırılıyor. Sözün en başında, George Orwell’in kült anti-ütopik eseri “1984”e minik göndermeler, ilerleyen satırlarda Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”ye evriliyor. Her karakterin ortak özelliği “yalnızlık” ve hayatlarında onları yalnızlaştıran sürecin irdelenmesi.

    Okurken ara verme ihtiyacı hissetmeme sebep olan iki şey vardı. Bir, ağırlığından bileklerimin sızlaması. İki, içerikteki “pedofili, ensest, çocuk istismarının farklı şekilleri” vs. Bu noktada, cinsellik “yetişkin bireyler arasında dahi, normallikten uzak”, kaldı ki konu çocuklar olduğunda, okumak, sindirmek ve devam etmek benim için güçleşti. Konu edilen cinsel birlikteliklerin tümü, tahrik unsurundan uzak, okuru rahatsız etmek üzerine kurulu. Tengo karakterinin (esas oğlan) annesi ile olan belirsiz geçmişi, birinci kitabın sonuna kadar birlikte olduğu kadının, bolca sıfatlarla geçiştirilip, isminin olmayışı, kadının şahsiyetinin hikaye içinde eritilip belirsiz anne figürüyle, paralel noktaya getirilmesine kadar sürüyor. İki aylık zaman dilimini kapsayan üçte birlik bölümde, bahsi geçen cemaati defalarca aynı cümleler ve özelliklerle okuyoruz. Tekrarlar o denli fazla ki, üç değil iki kitapla da bitirilse, bir eksiklik olmayacağı kanaatindeyim. Ki sonrasında, kitabın tümünde tekrarlamalar devam ediyor. Ayrı ciltler ve o ciltleri okurken araya konacak mesafeler, bu yineleme hallerinin yoruculuğunu da hafifletebilir. İkinci kitabın hemen başlarında, birlikte olunan kadın nihayet isim kazanır fakat bu sefer de fiziki varlığı eserden silikleştirilir (akıbet belirsiz). Algılayan ve kabul eden olarak nitelenmiş iki farklı özellikle iki farklı insan profili çizilir, disleksi genç kızın yazdığı bir romandan çıkış bulan bazı gizemler “Little people” nedir, klonlama nasıl gerçekleşir, paralel evrene geçmelerini sağlayan nedir, başka bir zaman ya da paralelinde olduklarını anlamalarını sağlayan, yegane maddi dayanak neden gökyüzünde gördükleri iki aydır diye giden sorular silsilesi, okura eeee nereye gidiyoruz dedirtir. Üçüncü kitaba geldiğimizde tekrarlar devam eder, eserin başından beri Tengo-Aomame / Tengo-Aomame diye iki kafa sesiyle devam eden ritmimize üçüncü bir ses eklenir. Avukat eskisi, dedektif Uşikava, ayrıca benim en sevdiğim karakter
    Alttan gerilimi desteklemek için, sonuna dek muallakta bırakılmış karakterleri saymıyorum, okuyanlar anladı, okuyacak olanlar da anlayacak. Fantastik öğelerle her vesile desteklenen kurgu, kenardan yine bir kutsala nanik yapar. Hiçbir cinsel münasebet olmaksızın, hamile kalınır (Hz. Meryem göndermesi). Aşk aşk diye diye pekiştirilen şey aşk mıdır? Herkesin romantizm anlayışı farklı, aşk diye etiketlenen duygu da öyle. Hayata, insana ve aşka bakışıma uyan bir “aşk formu” bulamadım göremedim. Birçok şeyin anlatıldığı ya da anlatılmaya çalışıldığı, alegorik, metaforik eser, benim gibi bir okuru, onlarca soruyla bıraktı. Yazarın zihinsel mastürbasyonu olarak kabul ettiğim “ben yazdım, sen cevaben ne istersen onu düşün (veya uydur) hali” bitti diyerek kapağını kapattığım ana dek beni çok yordu. Kurgu da olsa, mesnet aradığım doğrudur, bu yine kişilerin tasarruf ve beklentisinde. Böyle uzun bir okuma için, eder bedel değer denklemine girmeyeceğim, her kitap okunmayı hak eder. Yine olsa okur musun? Tercihini bu esersen yana kullanır, vaktini naktini vakfeder misin? derseniz, o kısmı tartışmaya açık️
    Saygılarımla..
  • 72 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    8 Ocak:
    Bu akşam değişik bir şey yapmak ve incelemeyi kitabı okumadan önce yazmak istiyorum.

    Bu çetin kış akşamında yüreğime dokunan öyle bir kadın var ki. Yazdıklarıyla, yaptıklarıyla ve ince ruhuyla. Adeta şiirlerini bir örgü gibi ilmek ilmek örmüş bir kadın. Didem Madak. Ah'ların kadını...

    Çok uzun zamandır Didem Madak okumak istiyordum ve bu akşam pdf'sini buldum. (Teşekkürler; Rahmi Koç ♡) Sanki uzun zamandır vahada kalmış ve soğuk suyu boğazımdan akıtıyor gibiyim. Şiire açım ve doyumsuzum. Didem Madak herkesi sanatıyla tatmin edebilecek bir isim. Özellikle beni.

    Sözleriyle, kitabın içindekiler kısmına 'içimdekiler' yazıp m'sini çizmesiyle, ve kendi kitabını insanlara tanıtışıyla benim idolüm Didem Madak.

    Grapon Kağıtları Didem Madak'ın ilk kitabı. Kendime lezzetli bir yolculuk buldum. Kitabın tanıtımını şu güzellikte yapan bir kadından kim etkilenmez?

    " Bu kitapta yer alan şahıs ve mekânların gerçekle alâkaları tamdır. Kahramanlar hep yanlış ata oynamışlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları... hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazetmeyenler, Grapon Kâğıtları'nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler. "
    -Didem Madak

    Çoook keyifli okumalar. ^^

    10 Ocak:
    Biliyorum incelemeyi kitabı okumadan önce yapmıştım çünkü çok heyecanlıydım Didem Madak okuyacağım için. Kitabı okuduktan sonra da yapıyorum çünkü böyle bir güzelliğe kimse kayıtsız kalmamalı.

    Didem Madak'ı uzun zamandır erteleyip okumadığım için o kadar kızıyorum ki kendime. Onun o kendine has üslubu, o tamlamaları, alışılmamış bağdaştırmaları o kadar lezzetli ki. Ben 40 yıl anlatsam açıklayamam Didem Madaktaki özgünlüğü, o kendine haslığı.

    Didem Madak kendi hayatını anlatıyor bize şiirlerinde. Etkilendiği olayları o kadar farklı anlatıyor ki. Annesini şöyle betimliyor:
    'Annem işte öyle bir kadındı
    Aşure getiren çocuklara,
    Teşekkür eder gibi yaşadı
    Öldüğünde gül resimli bir takvim yaprağıydı.'
    Madak 13 yaşındayken beyin kanserinden ölen annesinin ardından hemen başka biriyle evlenen babasını ise şöyle:
    'Babam
    Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan.'

    Didem Madak'ın kötü şeyler yaşamasına üzüleyim mi, yoksa yaşadıkları böyle şiirlere vesile olduğu için sevineyim mi bilemiyorum. Tek bildiğim o kendine haslığının beni girdap gibi içine çektiği.

    Lezzetli yolcuğuma Ah'lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi ile devam edeceğim. Seni okumaktan asla vazgeçmeyeceğim Didem Madak.
  • 374 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Okumaktan ziyade beraber yaşayacağınız, size yoldaş olacak bir kitap. Bir karakterin hayatı, günlük yaşamı, aşkı, sevgisi veya cinselliği bu kadar mı başarılı bir şekilde okura verilir de kitabı okumaktan ziyade okurla beraber yaşatılır. Vatanabe daha ilk sayfadan sizi bir hüznün, burukluğun hatta yaşama sevincinin içine alıyor. Hemen hemen her bir paragrafında bir duyguyu yaşıyor, o duyguya ait düşünüyorsunuz. Okumadığınız anlarda ise Midori’yi, Naoko’yu ve Vatanabe’yi merak edip, kitabın eksikliğini hissediyorsunuz. Kitap bittiğinde ise üzülüyorsunuz, nasıl ve ne şekilde kitaba ve karakterlere bağlandığınızı kendinize açıklamak ise inanın zor oluyor. Karakterlerin başından çok büyük olaylar geçmiyor, çoğunluk olarak günlük olayları ve günlük olayların arasına serpiştirilmiş kitabın ana konusunu okuyoruz ve inceden inceye kitaba, karakterlere bağlanıyoruz. Sanki kitabın içindeki oynanmamış, gündelik cümlelerin içindeki bir sihir insanı etkisi altına alıyor.

    Kitapta aslında ana mesaj olarak verdiği Japonya’daki intihara meyilli olan gençler ve intihar etmeleri diyebiliriz. Kitapta birçok karakterin ağzından intihar kelimesi geçiyor ve bazıları da gerçekten intihar ediyor. İntihar, kitap boyunca farklı karakterler tarafından farklı şekillerde karakterlerine göre yorumlanıyor. İnternette kısa bir araştırma yapınca da Japonya’daki intihar oranlarının özellikle gençler arasında ne kadar çok olduğu bilgisine kolaylıkla ulaşmak da mümkün. Yıllık 30 bin gibi bir rakam söz konusu, gerçi bu rakam son zamanlarda artmış, kitabın yazım yılı olarak ve konusunun da yazım yılına göre daha eski zamanlarda geçtiğini düşünürsek Murakami belki o zamanlardan bu rakamı ön görerek kaleme almış olabilir veya direkt olarak bulunduğu zamana da dikkat çekmek istemiş olabilir.

    Murakami aslında iki farklı türün tek bir yazarı. Ya romanlarında masalsı fantastik ile gerçeği harmanlayarak ortaya bir eser çıkartır ya da hayatında bir takım sorunları olan bir kişiyi son derece yalın bir dille hüzün ve burukluğun içinde anlatır. İki türlü eserlerinin de lezzeti çok iyidir, ikisinden de farklı damak tatları olarak tadını alırız. İki farklı türde yazdığı romanlarının ortak noktaları olarak da her bir eserinde bize güzel müzik listeleri vermesi diyebiliriz, biliyoruz ki Murakami yazarlığa başlamadan önce caz bar da işletmiş ve bunun için de müzik tutkusunu ve kalitesinin de ne kadar güvenilir olduğunu şüphesizdir. Her kitabında bizlere yeni müzikler kazandırıp, en azından ben romanlarında sürekli Sporify ve YouTube ikilisini kendime yoldaş ederim. Bir başka ortak noktası ise roman içindeki kediler diyebilirim. Murakami kedisiz bir yaşam düşünemediğini de bir röportajında dile getirmiş ve bunun için de birçok romanında kedilere yer vermektedir, hatta 1Q84 romanında ise kedi şehri diye kedilerin hâkim olduğu bir şehir varken Sahilde Kafka’da ise kedilerin dile geldiği, özellikle yaşadığı zorlukları anlattığı bölümler de mevcuttu. Son olarak söyleyeceğim ortak nokta ise karakterlerin yalnızlığı ve romanlarının özellikle karakterleri için cinsellik içermesi. Evet kulağa belki hem karakterlerin yalnız olması hem de cinsellik içermesi garip gelebilir ama romanları okuyunca bu durum anlaşılır hale geliyor.

    Murakami’yi tanımak, kitaplarını okumak, karakterleri ile beraber yaşamak büyük bir ayrıcalık.
  • 1256 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Mükemmel bir kitabın daha sonuna geldim. Aslında sadece mükemmel bir kitabın sonuna gelmedim, bizimkinden çok daha farklı, heyecan dolu bir dünyadan çıkış yaptım. İstemeye istemeye hem 1Q84 dünyasına, hemde 1984 dünyasına veda ettim. Neden bu denli üzgünüm; ancak okuyarak tadabileceğiniz bu duyguları olabildiğince sizlere sunmaya çalışacağım..
    .
    Aomame ve Tengo adlı iki ana karakterin, farkına varmadan yaşadıkları 1984 yılından ayrılıp, tamamen farklı bir dünyaya geçiş yapmaları ile başlıyor kitabımız. Gökyüzünde iki tane ay bulunan, Little People denilen varlıkların yaşadığı, Paşiva ve Reşiva gibi bilmediğimiz varlıkların bulunduğu bu dünyaya Aomame "1Q84" adını verdi. Tengo ise "Kediler Şehri" olarak adlandırdı. Bu yeni dünyaya hangi amaçla geçtiklerini bilmeyen bu ikili, orada bir çok olay yaşadı. Tengo hayalet yazarlık yaptığı "Pupa Hava" kitabı sayesinde, bütün bu gizemlere sebep olan şeylerle ve tabi ki Pupa Hava'nın gerçek yazarı ve kitabımızda önemli bir yere sahip olan Fukaeri ile tanıştı. Aomame ise yaptığı iş dolayısıyla, bazı "sesler" duyan, Little People'ın ortaya çıktığı topluluğun Lider'i ile tanıştı ve bu yeni dünyanın bir çok gizemini ondan öğrendi. Bundan sonra ve önce de çok heyecanlı ve asla sıradan olmayan olaylar gelişti.. Söylemek istediğim bir diğer şey ise; yan karakterlerin önemi. Mesela Uşikava, Madam, Tamaru. Özellikle Tamaru'nun ara sıra yaptığı sözel şovlar beni çok etkiledi..
    .
    Elbette bu anlattıklarım çok basit ve eksik bir özetti. Canım Murakami kurguladığı bu güzel hikayesini 1256 sayfada anlatmış, ben buraya özeti nasıl sığdırayım değil mi?? Sonuç olarak bu kitabı bitirmek beni çok üzdü. Aynı zamanda çok etkiledi. Aomame ve Tengo arasındaki aşk beni benden aldı, kendilerine hayran bıraktı ve akşam olunca gökyüzüne bakarak orada iki tane ay görme isteği uyandırdı..
  • Bu öykü ‘Aralık Ayı hikaye etkinliği’ kapsamında yazılmıştır.

    2020 Öngünü

    ''Ocak ayına kadar birikintileri kullanmam gerekiyormuş, telefonuma mesaj geldi.'' diyerek D&R kartımı kasiyer çalışana uzattım, ekstra bir indirim olabilir miydi? Çalışan ‘’… kuruş beyefendi’’ diye yanıt verdi. ‘’Ulan D&R’’ deyip gülerek uzaklaştım.

    Sonbahardı, hava esip gürlüyordu. Şehir Van Gogh’un, *‘’Yıldızlı Gece’’ tablosunun siyah beyaz versiyonu gibiydi. Parklardan birinde sekizgen kameriyelerden birinin altına sığındım. Yağmur damlacıkları çukurlu yollarda çamurlu sulara dönüşmüş dolup taşıyordu. Soğuk kendisini hissettiriyordu azgın bir yağış söz konusuydu. Her zaman ortalarda gözüken kediler en masum halleriyle oynarmışçasına sinyal taşıyan kuyruklarıyla etrafta dolanmıyordu. Günlerden pazardı. Kitabımı poşetinden çıkarıp okumaya başladım. Yarım saat kadar sonra farkında olmadan şöyle düşünmeye başladım: Hayli sürükleyici bir kitap, yazarını ilk defa okuyordum. Sürükleyici olan pek çok kitap vardı var olmasına fakat bundaki olağanüstü ayırt edici yön yazarın kültürel birikimiydi ilaveten yaşamın süzgecinden geçmiş olması çarpıcı biçimde diğerlerinden farklı biçimde etkiliyordu. Kitaba dalıp gidiyor o sırada pek çok şey düşünüyordum. Yazarın tuhaf bir mizahı vardı bu mizahı anlamınız için sizin de zengin okumalarla yaşam pratiklerinden daha önce geçmiş olmanız gerekirdi. Sonsuz gibi gelen sayısız karakterin dâhil olduğu bir olay örgüsü vardı, fakat yine de doyumsuz biçimde okuma keyfini kesintisiz alıyordunuz. Gri, kül rengi ateşten sonra oluşur, gri yüklüydü sanki dört bir yan özellikle bu mevsimle de birleşince gökyüzü, asfalt, yollar gri soluk bir dünyayı gözler önüne seriyordu ve geçmişteki gibi insanlar birbiriyle yemeğini değil yalnızca fotoğrafını paylaşıyordu. Oysa kitaplar sundukları fikir demetleriyle, gerçeğin tohumuyla başka dünyalarla renkliydi, kitaplar insanlara parayla sahip olunamayacak değerli servetler sunuyordu. Bu sayede geçmişin ve geleceğin koridorlarında dolanabiliyordunuz. Bir süre sonra gitmek gerek diye düşündüm niye oturuyordum ki yürürken ısınır eve gidince sıcak çay içer kendime gelirdim. Fakat okumaktan kopamıyordum roman uzundu 2. cildin henüz ortalarındaydım ne kadar okusam o kadar iyiydi. – Hava soğuk olsa da dışarıda okumanın keyfi başkaydı - Sokak ve park ıssızdı, sadece yağmurun uzakta çalışan otomobillerin sesi duyuluyordu. Konsantre olabilmek hoş diye aklımdan geçirmekteydim ki, 50'lerinde bir adam bıyıklı, gözlüklü, ince uzun biriydi, dış görünümü itibariyle - giyim kuşam ve davranış - okumuş bir kimseye benziyordu. Derin, derin soluyarak benim karşımda yer alan kameriye girişinin solumda yer alan kısmına oturdu, karşılıklı selamlaştık. Elinde alışveriş poşetleri vardı, paltosundan yağmur damlıyordu. Bir süre sonra dostça ‘’Hangi kitap?’’ diye sordu. ‘’Alexandre Dumas, Monte Kristo Kontu’’ dedim. ‘’Ben okudum’’ deyip Üç Silahşor kitabını okumak istediğini belirtti, fakat ucuz baskısını bulamıyormuş. ‘’Kitaplar pahalı’’ diye ekledi, haklıydı, ‘’oysa internetten alışveriş yapmak ucuzluk bakımından daha avantajlı. Okumak zengin insanların ayrıcalığı olmamalı.’’ diyordu, enflasyon, vergi zammı filan konuştuk. Sonra sigarasını fırlatıp atarak gri dünyanın içinde kaybolup gitmeden önce sordu ‘’Bu kış kar yağar mı?’’ Merak ediyormuş. ‘’Geçen sene doğru dürüst kar tutmamıştı’’ dedi. ‘’Bilmem’’ dedim. O gitti. Bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi ‘’Kışın kar, yağar mı bilmem?‘’ dedim kendime, ama ‘’Kar, kışın yağmalı.’’

    *Google-Ressam tabloda; kendisinin sanatoryumdaki odasındaki pencereden, Saint-Rémy-de-Provence köyünün gece vakti görünüşünü resmetmiştir.
  • Dün katıldığım bir eğitimden hayvanseverler için yararlı olduğunu düşündüğüm bazı notları anlatabildiğim kadar anlatmak istiyorum. Biraz detaylı olacak ama konuyla ilgiliyseniz özellikle sokaktaki hayvanlar için bunları bilmenizde kesinlikle fayda var.


    BAZI GENEL BİLGİLER
    Sokak hayvanlarıyla ilgili genel bilgilerden başlamak gerekirse bugün köpeklerin kurtlardan evrimleştiğini biliyoruz. Kurtların evcilleştirilen ilk hayvanlar olduğunu da biliyoruz. Köpeklerin ilk olarak evcilleştirilmesi de 15 bin yıl kadar önceye gidiyor. Bu yüzden insanlara bu kadar yakınlar. Kedilerin ataları ise Afrika Vahşi Kedileri. 130 bin yıl önce atalarından ayrıştıkları ve Orta Doğu'da ortaya çıktıkları tahmin ediliyor. Kedi türünün hala evrimini tamamlamadığını ve -atalarının insanlarla pek alakası olmamasına da bakılırsa- hala kedi türünün tam olarak evcilleşmediğini söyleyenler var. 

    Çevreyi duyumsamalarına değinecek olursak köpekler ve kediler görmede insanlar kadar iyi değil ama hareketi algılamada kat kat daha iyiler. Sonuçta evrimsel süreçte bir avın renginin hiçbir önemi yok. Bu yüzden köpekler çevreyi bilinenin aksine siyah beyaz olmasa da mavi ve yeşilin tonlarıyla görürler.> https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...KsuBmI1xLmdhwBz0wEe3 Bu da bir kedi görüşü > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GKyrmxxGZWAKY4ECR6PC
    Koklamak köpekler için çok fazla önemlidir çünkü görmekten ziyade koklayarak çevreyi algılarlar. İnsan beyni köpek beyninden 10 kat daha büyüktür ama köpeğin beynindeki koku merkezi insanınkinden 4 kat daha büyüktür. İnsan burnunda 5 milyon, köpek burnunda 200 milyon koku algacı vardır. İlk kez karşılaşan köpekler koklama sayesinde birbirlerinin cinsiyetini, diyetini ve duygu durumlarını anlayabiliyorlar. Aynı şeyler kediler için de geçerlidir. Belli bölgelerindeki salgı bezleri sayesinde onlar da iletişimlerinde kokuları kullanırlar.

    HAYVANLARIN DİLİNDEN ANLAMAK
    Hayvanları korumanın en iyi yolu onları gerçekten iyi şekilde anlamaktan geçer. Öncelikle onların bizden farklı yaşantıları, algıları ve duygularını farklı ifade etme biçimleri olduğunu bilmeliyiz. Bu bağlamda bedenlerini okumak ve davranışlarını gözlemlemek çok önemli. Mesela köpekleri ele alalım. Köpekler hepimizin bildiği gibi temas edilerek sevilmeyi çok severler. Ama ilk başta dokunuşlarınızdan ve ilginizden çok mutlu olan köpek, bu durum aşırıya kaçarsa huzursuz ve korkmuş bir hale gelebilir ve biz bunu insan algılarımızla farklı şekillerde yorumlayabiliriz. Bu yüzden onları severken karşımızdakinin farklı algıları ve iç güdüleri olan bir canlı olduğunu unutmamalıyız.
    Örneklendirmek gerekirse hepimiz mutlaka şahit olmuşuzdur bir köpeğin sevilirken sergilediği davranışlara. Önce bundan memnun olur, daha fazla ilgi bile isteyebilir ama belli bir zaman sonra yere sırt üstü uzanır, gözlerini kapatır ya da belli bir yere diker ve hareketsiz kalır. Bunu hemen karnını da sevdirmek istiyor olarak algılarız. Ne yazık ki bu davranış köpeklerin ölümünden önce görülen son davranıştır. Köpek bitmeyen temasları artık bir ölüm tehdidi olarak algılar ve öleceğini düşünür. Her defasında onun karnını sevdiğinizde bu davranış onda pekişir. Bunu köpeğinize her gün beş kere yaptığınızı düşünelim. Her gün kafanıza beş kere silah doğrultulmasıyla aynı şeyi hissettirir.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...m79qIn-Dn8ee9HZMjmpV
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...zKBxq2JTKkNKYdXfvPqV

    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TySydhfkYkU1YAZCQSTI
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...clTUdu8jKGC9tfwhyPPF
    Görseller gayet normal gözükebilir. Sarılmak bizim için evrensel bir sevgi göstergesidir. Ama köpeklerde sarılmak dominant olanın üstünlüğünü gösterdiği davranıştır ve sevgiyle alakası yoktur. Sarıldığınızda köpek ona bunu gösterdiğinizi algılayacak ve buna göre davranacaktır. Ve fark ettiyseniz profesyonel çekimler haricinde köpekler veya kediler genelde kadraja bakmazlar. Bu onlar için başka bir tehdittir.
    Bizim için sevgiden başka bir diğer temel duygu mutluluktur. Mutlu bir durumda olan kedi rahat görünür, kuyruğu havada hatta kıvrık olabilir. Köpekler için de ağızlarının açık ve muhtemelen dilin dışarda olduğunu söyleyebiliriz, vücut canlıdır, gözler ve kulaklar normal şeklinde durur.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...GCQyPVHv01VfyAmRcOEQ
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...MHFRUB0SD2XVZAkCRorz

    Beden diliyle bir canlının agresif olma durumunu da anlayabiliriz. İnsanlardaki gibi her canlı belli sebepten farklı şekillerde agresyon gösterebilir. Bunları anlamak birlikte yaşadığımız sosyal yaşantımız için çok önemlidir. Özellikle köpeklerin birkaç çeşit agresyonundan bahsetmek istiyorum.

    1)Dominant Agresyon: Mahallenin ağır abileri denilecek alfa köpekler de yaygındır. En dikkat edilmesi gereken agresyon türüdür. Köpek kendinden emindir. Motivasyonu kavga ya da avdır. Gözleri büyümüş ve hedefe odaklanmıştır. Kafası ve kuyruğu dik ve vücudu öne doğru hamle yapar durumdadır. Burnu kırışık ve ağzı 'O' şeklindedir. Ön dişleri gözükür, ısırıp yakalama ve yatırma eğilimi gösterir. 
    https://encrypted-tbn0.gstatic.com/..._3DYuVooXp-h42VPtMjt

    2)Koruyucu Agresyon: Bu tür agresyonda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafası daha aşağıdadır. Hedefe bakmaz. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır. Bütün dişleri gözükür ve ağzı 'V' şeklinde açıktır. Motivasyonu onun için önemli bir şeyi korumaktır. Isırıp kaçma eğilimi gösterir.

    3)Korkmuş ve endişelenmiş: Korku durumunda köpeğin kulakları geriye yatık ve kafa aşağıdadır. Uzaklara bakar, gözünü kaçırır. Ağız sıkıca kapalıdır. Vücudunu küçültür. Kuyruk bacak arasında ya da aşağıdadır.
    >https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...F8GSJv03BkmWWw&s
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...TMVlHPjVoGN&s=10

    BESLENME
    Beslenme hepimizin temel ihtiyacı ve özellikle kış aylarında her canlı için çok önemli. İlk olarak kuşların diyetlerine bakacak olursak otçul ve hem otçul hem etçil olarak ayrılırlar. Gaga ve ayak yapılarından beslenme şekillerini anlayabilir ve o şekilde besleyebiliriz.
    > https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...ss5NXZY0yaw&s=10
    Kediler etçil ve köpekler hepçil canlılardır. Bu yüzden kedilerin aksine, et kadar bitkisel gıdalar da köpeğin diyetinde bulunur. (Nasıl beslemeliyim diye sorarsanız köpekler ve kediler için özellikle evinizdelerse onların metabolizmasına göre hazırlayabileceğiniz yemekler var. Örneğin pirinç, et, ciğer, mısır yağı ve iyotlu tuzu bir poşetle birleştirip suda haşlamak gibi. Farklılık gösteren oranlar ise 10 kaşık pirinç, 5 kaşık et, 2 kaşık ciğer köpeğin yemeği olur. Kedinin yemeği -zorunlu etçil olduğu için- 10 kaşık et, 5 kaşık pirinç, 2 kaşık ciğer olur. Bunlar haricinde özellikle sokak hayvanlarını beslemek için paketli mamalar tercih edilebilir. Açıkta satılan mamalar herhangi bir besleyici özellik taşımayan o an hayvanın karnını doldurmaya yarayan mamalardır. Etiketli mamalar besleyici özellikler taşır ve ucuzdur bu yüzden tercih edilebilir. Bir de popüler mamalar vardır insan sağlığına uygun standartlarda (HACCP) üretilen kalite garantili mamalardır.) Dün kedilerin inek sütü içmesi, köpeklerin kemik yemesi gibi doğru bilinen yanlışlardan bahsedildi. Sütün kedilerin metabolizmasına zarar verdiğini önceden de duymuştum ama kemik çok şaşırtıcıydı. Kemik köpeğe böyle bir zarar vermese bile ezilmesi zor olduğu için sivri şekilde yutulan kemik köpeklerin iç organlarını parçalıyormuş. Verilirse de toz halinde verilmesi gerekiyormuş.
    Beslenme için son olarak su hayati önem taşıyor. Bu canlar 3-4 günden fazla susuz kalamazlar. Susuzken canlı kurtarılsalar bile böbrek fonksiyonlarının bozulması sebebiyle çok düşük ihtimalle hayatta kalırlar.

    DOĞUMLARI VE BAKIMLARI
    Her canlı doğumdan itibaren belirli evrelerden geçiyor. Bütün bu evrelerden değilse bile sokak hayvanlarının büyüme evrelerinden biri olan ve onların bakımında çok önemli bir rol oynayan sosyalizasyon döneminden de biraz bahsetmek istiyorum. Bu dönem doğumlarından sonra kedilerde 2-7., köpeklerde ise 3-12. haftalar arasında yer alan bir dönem. Yavrular bu dönemde ailesiyle birlikte sosyal hayatı iyi bir şekilde deneyimlerse ilerki yaşamında da sosyal becerileri yüksek canlılar oluyorlar. Bu yüzden özellikle evde sahiplendiğimiz canlar varsa mutlaka bu dönemi dışardaki yaşamı göstererek, deneyimlemelerine izin vererek geçirmelerini sağlamalıyız. Aynı zamanda sosyal olmak, bir yere sürekli kapalı kalmamak her yaştan her canlı için önemlidir. Evet dışarıda onlar için fiziksel acılar getirecek çok fazla ihtimal var ama bir yerde hapsolmak hayatı, doğasını yaşayamamak da onlara büyük bir ruhsal acı veriyor. Ve dün duyduğum en etkili söz bir köpeğin ya da kedinin fiziksel acı duymayı ruhsal acı duymaya tercih ettiği oldu.