• Cenab-ı Hakk'ın bir güzel emaneti ve hediyesi olan çocukların eğitimi oldukça önemlidir.
    Çocukların öncelikli hedef olarak hem dünya hem de ahiret hayatlarını tehlikelerden korumak ve çocukların maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek anne ve babaların en önemli vazifelerindendir.

    Büyük İslam Alimi Bediüzzaman Said Nursi'nin ''Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer.'' ifadeleri bu konunun ciddiyeti noktasında çok önemli uyarıları, veciz bir şekilde ihtiva etmektedir.


    Konuyla ilgili önemli makale ve röportajlar:

    Pedagog Ayşe Öztürk'ün kaleminden....

    Bu konu çok geniş ve büyük bir konu olmakla birlikte çocuk terbiyesi anne ve babanın hayırlı bir eş seçmesiyle başlar. Bu da kötü ahlâkla tanınmayan, şeriata uygun şekilde yaşayan bir aile seçimi ile başlar. Resulullah (asm) buyuruyor ki “Çöplüklerden kırmızı gül toplamayın” “Kötü bir aileden güzel bir kızla evlenmeyin”. Yine başka bir hadiste “Çocuklarınız yediklerinizden oluşur. Yediklerinize dikkat edin”der. Böylece çocuk terbiyesi noktasında eş seçimiyle başlayan, anne babanın yediği haram ve helal gıdaların önemini, çocuk sahibi olmadan, önce kendi bedenlerini temizlemelerini vurgular.


    Çiftlerin evlenildiğinden itibaren özellikle cinsel hayatlarında, ayet ve sünnet-i seniyye ile çerçevesi çizilen İslâm’ı kendilerine rehber etmeleri gerekir. Aksi takdirde dünyaya gelecek olan çocukta bozukluklar belirebilir. Bu çocuğa da zulümdür ki hesabı-vebali büyüktür. Anne hamileyken huzurlu, sakin, doğayı gezip, tefekkürle, ibadetle, zaman geçirip, mümkünse umreye gitmeli ve Kur’ân hakikatleriyle meşgul olmalıdır. Bunu yaparken kendi yüksek sesiyle okumalı ki bebeği de duysun. Bebeğin içinde bulunduğu anne karnındaki su, dıştan gelen ses dalgalarına göre değişebilir. Bilgisayar, TV, telefon, müzik, kızgınlık; suyun iyonlarını bozuyor ve anne karnındaki çocuk bundan etkileniyor. (Bkz. Masaro Emouto)


    Aslında çocuk terbiyesi fizikî olarak çocuğun doğumuyla başlar. Elbette bebeğin annenin yakınlığına ve sevgisine ihtiyacı çok daha fazladır. Ama kanguru olmamak lazımdır ki anne ve bebek huzurlu gelişsin. Mesela bebeğin belli vakitte yatağında uyuması, uyku saatleri ve banyo vaktinin olması gibi… Bebeğin ağlaması doğaldır ve akciğerler böyle gelişir. Kucağa alındığında şuurlu bir Müslüman olarak Allah’ı zikretmek, uyuyacağında da salavatları söylemek gerekir. Bebekler çok hassas olduklarından aşırı ses, ışık ve koku veren şeylerden kaçınmalıdır. Mesela parfümlü temizlik maddeleri, şampuan vs. ihtiyaç yoktur. Bunun yerine bir avuç doğal tuz bebeğin banyo suyunun içine yeterlidir. Eğer gerekirse doğal zeytinyağlı defne sabunu tercih edilir, sonra zeytinyağı ile yağlanır.


    Anne çocuğun ilk mektebi ve ilk hekimidir. Annenin az çok doğal tedavi ve İslâm’da çocuk terbiyesi konusunda ilim sahibi olması lazım. En önemlisi Resulullah’ın (asm) sevgisi çocuğa küçükken aşılanmalıdır. Bebekle birlikte zikir yapılmalıdır, ki bu taşa yazmak gibidir. Sanal ve teknoloji ortamından çocuğu bir canavardan kaçırmak gibi kaçırmak lazım. İnsanın yaptığı büyük hizmetlerden biri geleceğin neslini büyütmektir. Çocuk, insanın keyfiyeti için verilmemiştir. Allah’tan bir emanet, Allah’a tam bir kul, Resulullah’a layık bir ümmet şuurunda yetiştirmelidir. Çocuğa hayaller de lazımdır. Mesela cennet, bugünkü hayali, yarın onun ulaşmak istediği bir gerçek olmalıdır.


    En önemli noktalardan bir diğeri ise çocuğun nefs-i emmareyi tanımasıdır. Anne babanın çocuğun nefsini çeşitli emir ve yasaklardan bahsederek İslâm’a uygun bir tarzda kıvama getirmelidir. Ebeveynin hayır demesi önemlidir. Çocuğun her istediğine meyil etmemek, kararları kimin aldığını bilmesi açısından önemlidir. Kimin kime itaat edeceği belli olmalıdır yoksa insan Musa (as) gibi kişiler beklerken karşısında Firavun gibilerini bulabilir. Çocuğu terbiyede mükafat-ceza, helal-haram, cennet-cehennem, anlatmak bu doğrultuda amel ederek verilir. Çocuğun Rabbi ile bir bağı ve vicdanı oluşması lazımdır. Hedefsiz çocuk yetiştirmek geleceği sokağa atmak demektir.


    Anne baba yemeğinde, sporunda, arkadaşında, oyununda Kur’ân’ın haya ve edebine göre şuurlu seçim yapması gerekir. Ve mutlaka günlük olarak aile içinde bir araya gelmek için oyun oynama ve sohbetler lazımdır. Çocuk ağızdan çıkan sözden çok anne babanın özüne ve ameline bakar. Taze zihinlere ne doldurmak istediğini iyi düşünmek lazımdır. Bu yapılmazsa TV, bilgisayar, dergiler vs. istediği gibi çocuğu şekillendirecektir. Resulullah (asm) buyuruyor ki “Çocuğun baharı su ve topraktır.” Yani çocukların oyun oynaması, oyun üretmesi gerekir. Mesela kilden, topraktan bir şeyler yapması gibi.


    Çocuk terbiyesi hem annenin, hem babanın görevidir. Resulullah (asm) buyurur ki “Çocuklarınızla 7 yaşına kadar oynayın, 15 yaşına kadar onlarla arkadaş olun, 15 yaşından sonra ise istişare edin.” Çocuk aile içinde görev ve sorumluluk alan bir fert olarak yetişmesi gerektir. “Çocuk” deyip geçmemeliyiz. Ağaç yaş iken eğilir” atasözü boş bir söz değildir. Son yıllarda çocuğun öz benliği moda oldu. Bu enaniyeti çocuğun kişiliğine yerleştiren bir fikirdir. Esasen onun kendine güvenmesi değil, Allah’a teslim olup güvenmesini sağlamak lazım. Hatta insanların kınayışlarından çekinmeyecek derecede ve gerekirse anne-babaya bile hakkı söyleyen bir kişilik yetiştirmek gerektir. Sağlam aile, eşittir sağlam kişi, eşittir sağlam çevre, eşittir sağlam devlet demektir. Resulullah (asm) buyuruyor ki: “Nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz.”



    Sahabe ahlâkında kişilikler oluşmasına gayret etmek gerekir. Aile bir takımdır ve herkes bu takımda bir şeyler yapmak zorundadır. Herkes bir işin ucundan tutmalı ki aile mutlu ve huzurlu olsun. Mesela 3 yaşındaki oğlan çocuğu sofradan baba ile birlikte mutfağa tabak götürebilir. Diğer gün de anne ile götürebilir. İslâm’da kadın ve erkek için farz olan roller belirlenmiştir.

    Son olarak ise çocuğun akıl baliğ olmasıyla artık çocukluğu biter. Bununla birlikte ibadet sorumluluğu başlamış olur. Bu andan itibaren çocuğun özel hayatı başlar. Anne baba bazı şeylere çocuğu zorlayamaz; ama şart koşabilir. “Bu evde yaşayacaksan bu kurallara uymak zorundasın” gibi. Artık bu dönemde zorlamadan, terbiyeden ziyade çocuğu ve yaptıklarını takip etme başlamıştır…

    Şimdi vermezsen ilerde emeğinin karşılığını alamazsın.

    Ağaç yaş iken eğilmeli topluma insanlara vatan ve milletine hayırlı evlatlar yetiştirmeliyiz.
  • Özellikle REM uykusu, öğrendiğiniz yeni şeylerin uzun süreli kayda geçmesi için önemlidir.
  • Ölüm korkusu her bilinçli canlının belirli bir yaştan sonra hissettiği bir korkudur. buna sadece korku olarak bakmak yanlış aslında, her insanda görülen varoluşunu sorgulama da diyebiliriz. Abartılı hallerde thanatafobi olarak adlandırılan bu korku, bazı durumlarda başka birine zarar vermekten korkma olarak da görülebilir. Ne olursa olsun stres dolu bir günlük yaşam, korku dolu saatler, uyku ve yeme-içme sorunları, asosyallik ve elbette kötü bir yaşam kalitesi/düşük savunma mekanizması olarak gözlenir.

    Panik bozukluğu ve panik atak sorunu yaşayan insanlar için sorun (özellikle ülkemizde) daha belirgin ve rahatsız edicidir. Çoğu insan bu korkuyu çok yoğun yaşamakta ve bu yüzden hastahanelere doktorlara başvurmakta, yakınları ile birlikte bu çileyi çekmektedir.

    Öyleyse ne yapmalı?

    https://panikataksite.wordpress.com/...e-merak-edilenler-5/
  • Uyku ve erde hakkında çok iyi konuşabilen bir bilgeyi övdüler Zerdüşt’e: O,  bu yüzden çok saygı görmekte ve ödüllendirmekteymiş ve tüm gençler onun kürsüsü önüne oturdu. Ve şöyle konuştu bilge:

    ‘’Uykuya saygı duyun ve ondan utanın! Bu başta gelir! Ve iyi uyumayan ve gece uyanık duran her şeyden sakının!

    Hırsız bile utangaçtır uyku önünde, hep sessizce süzülür gecenin  karanlığı içinde. Oysa utanmazdır gece bekçisi, utanmadan taşır borusunu.

    Basit bir sanat değildir uyumak; onun iç ve ondan utanın! Bu başta gelir! Ve iyi uyumayan ve gece uyanık duran her şeyden sakının!

    Hırsız bile utangaçtır uyku önünde, hep sessizce süzülür gecenin  karanlığı içinde. Oysa utanmazdır gece bekçisi, utanmadan taşır borusunu.

    Basit bir sanat değildir uyumak; onun için bütün gün uyanık durmak gerekir.

    Gün içerisinde on kez başa çıkmalısın kendinle; bu iyi bir yorgunluk getirir ve ruhun afyonudur..

    On kez barışmalısın tekrar kendinle; çünkü kendini aşmak acıdır ve kötü uyur dargın olan.

    Gün içerisinde on gerçek bulmalısın; yoksa gece de hala gerçeği ararsın ve ruhun aç kalır.

    On defa gülmelisin gün içinde ve neşeli olmalısın; yoksa o sıkıntı babası miden seni gece rahatsız eder.

    Çok azı bilir bunu; ama insanın iyi uyumak için tüm erdemlere sahip olması gerekir. Yalancı şahitlik mi yapacağım?  Zina mı yapacağım?

    Komşunun bekçisiyle mi oynaşacağım? Tüm bunlar iyi bir uykuyla çelişirler.

    Tüm erdemlere sahip olunsa bile bir şeyin daha bilinmesi gerekir: Erdemlerin de uykuya uygun zamanda gönderilmesi.

    Bu terbiyeli kadıncıklar, senin yüzünden birbiriyle kavga etmesinler diye, ey talihsiz kişi!

    Tanrıyla ve komşuyla barışık olmak: Bunu ister iyi uyku.

    Ve komşunun şeytanıyla da barış! Yoksa bütün gece seninle uğraşır.

    Baştaki yöneticileri say ve onlara itaat et, hatta kötü yöneticileri de! İyi uyku böyle ister. Güç yamuk bacaklar üzerinde gezmeyi seviyorsa ben ne yapabilirim ki?

    Benim için koyunlarını en yeşil çayıra süren çoban hep en iyi çoban olacaktır; O zaman bu uykuyla çelişmez.

    Ne çok saygı ne de büyük hazineler istiyorum; bu dalakta iltihaplanma yapar. Fakat iyi bir adın ve küçük bir servetin yoksa da, iyi uyunmaz.

    Küçük bir toplum benim için kötü bir toplumdan iyidir; ama o da uygun zamanda gelmeli ve gitmelidir. Bu iyi bir uykuyla da uyuşur.

    Kıt akıllılar da çok hoşuma gider benim; onlar uykuyu teşvik ederler. Mutludur onlar özellikle kendilerine devamlı haklı oldukları söylenirse.

    Böyle geçer erdemlilerin günü. Gece geldiğinde de uykuya seslenmekten çekinirim! Erdemlerin efendisi olan uyku kendisine seslenilmesini istemez!

    Aksine gün boyunca ne yapmış ve ne düşünmüş olduğumu düşünürüm. İnek benzeri bir getirmekteyken sorarım kendime: Hangileriydi ki senin kendini on kez aştığın durumlar?

    Ve hangileriydi gönlümü hoş eden on barış, on gerçek ve on gülüş?

    Böyle çeşitli şeyleri muhakeme eder ve kırk düşünceyle sallanırken uyku beni aniden bastırır, çağrılmamış olan, erdemlerin efendisi.

    Uyku göz kapağımı tıklatır; o zaman o ağırlaşır. Uyku ağzıma dokunur; o zaman o açık kalır.

    Gerçekten yumuşak adımlarla gelir bana, hırsızların en sevileni ve benim düşüncelerimi çalar; aptalca dikilir kalırım orada bu kürsü gibi.

    Ama artık uzun zaman dikilmem ayakta; yatmışımdır çoktan.’’

    Zerdüşt bilgenin böyle konuştuğunu duyunca içinden güldü; çünkü içine bir ışık doğmuştu. Ve kendi kalbine şöyle konuştu:

    ‘’Bana göre delinin biri bu bilge, kırk düşüncesiyle; ama uyku konusunu çok iyi bildiğine inanıyorum onun.

    Kim bu bilgenin yakınında oturuyorsa mutludur! Böyle bir uyku bulaşıcıdır, kalın bir duvarın arkasından bile bulaşır bu uyku.

    Kürsü bile büyülü. Zaten gençler de boşuna bu erdem vaizinin önünce oturmuyor.

    Onun bilgeliği şu anlama geliyor: İyi uyumak için uyanık kalmak. Ve gerçekten yaşamın anlamlı olsaydı ve ben saçma olanı seçmek zorunda kalsaydım o zaman bu benim için de en seçilebilir saçmalık olurdu.

    Şimdi açıkça anlıyorum eskiden erdem öğretmeni aranırken en çok neyin arandığını: İyi bir uyku aranıyormuş ve buna ek olarak afyon çiçekli erdemler.

    Tüm bu övülen kürsü sahibi bilgeler için bilgi, rüyasız bir uyku gibiydi: Onlar yaşamın daha iyi bir anlamını tanımıyorlardı.

    Bir gün bile hala bu erdem vaizi gibi olanlar bulunuyor ve her zaman böyle dürüst de değil; ama onların  zamanı geçti ve artık daha fazla ayakta kalamazlar: İşte yere serilmişler bile.

    Mutludur bu uykusu gelmiş olanlar; çünkü onlar hemen uykuya dalacaklardır.’
  • 86 syf.
    ·30 günde·Beğendi·8/10
    Mutlu olmanın kitaplardan öğrenilebileceği bir yanılgı mıdır?

    Mutlu olmak kitaplardan öğrenilebilir mi?

    Hem mutluluk nedir?

    Görünür bir şey mi ?

    Var mı?

    Yok mu?

    Nerede ?

    Kimde?

    Sende.

    Bende.

    Bana kalırsa mutluluk öncelikle insanın kendini tanımasıyladır, kendini nelerin mutlu ettiğini keşfetmesiyledir. Bu keşif aslında bir yolculuk gibidir, yaşam yolculuğunda bunları bulur farkına varırız. Ancak bu yalnız keşfetmekle de bitmiyor. Çünkü insan bir çevre belki de bir çerçeve içinde yaşıyor ve bunun içerisinde de bazen sıkışıyor. İstediklerini elde etmesi, istediği gibi yapması her ne yapmak istiyorsa, zorlaşabiliyor. Ancak bu zorluklardan bahsetmek istemiyorum. Böylelikle onları reddediyorum. Asıl olarak bizim neden kendimize mutluluğu layık göremediğimizi sormak istiyorum. Çünkü mutluluk yalnızca kişinin kendi içindedir.

    Bu kitabı gerçekten keyifsiz olduğum bir anda bir arkadaşımdan aldım. "Hiç mutlu değilim bu kitabı okuyabilir miyim?" dedim. Sonrasında o anda bir sayfa açtım. 38. sayfa. "Yakınlık ve Uzaklık" başlıklı. Bu iki sayfalık deneme beni çok etkiledi ve ben bundan sonra kitabın tamamını okumaya karar verdim. Bu kitap niteliği itibarıyla o kadar değerli ve özgün ki. Günlük hayatta karşılaşılan olaylardan yola çıkıyor ve hepimizin deneyimlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor.

    İncelememi yazmaya ilkin şöyle başlamıştım. "Mesut olma sanatı, insan olma hastalığı." Çünkü yazar insan özelliklerini tek tek ele alıyor; mesut olmak vazifesi, zaferler öfke, sinirlilik, hayali hastalıklar, küçük sebepler, huysuzluk, kader, evlilik, karamsarlık, teselli... Bunların hepsi insan için ama bizler bunları olumlu şekilleri ile var edemiyoruz, onları orantılı bir şekilde yaşayamıyoruz.

    Yazar iki farklı şey söylüyor, bu çelişkisini kitap bittikten sonra farkettim. Kendisi hem saadetin beklenmeyen anda geldiğini hem de saadete niyet etmek, onu amaçlamak gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa bu ikisinin aynı anda var olması mümkün değil ben bu iki fikirden beklememeyi mantıklı buluyorum. Beklenen genelde gecikir veyahut hiç gelmez. Charles Dickens: " Mutluluk bir armağandır ve işin sırrı onu beklemekte değil geldiğinde memnun olmaktadır." diyor. Mutlu olmak bir sonuç değil süreçtir.

    Mutluluk insanın hep uzakta sandığı ve uzakta aradığıdır.

    Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum, diyor yazar ve sonra bunu şu cümlelerle temellendiriyor.

    Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilemez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını şimdi yaşadıklarını içtenlikle ve sık sık düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.

    Sabahattin Ali ise, mutluluğun farkına varanlardan ve onu tüketmekten korkanlardan. O " Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim." diyor Kürk Mantolu Madonna'sında. Ben Sabahattin Ali'nin kendi hayatında hep buna çabaladığını düşünüyorum. Hep bir mutluluğu biriktirme arzusu yarına da bırakma isteği.

    Mutlu olmak üzerine yazılanlar saymakla bitmeyecektir. Belki de mutlu olmayı kendimize dert ettiğimizden ve bunu hayata şart koştuğumuzdan.

    Bana kalırsa insan yalnız kendisi ile ve kendisi için, kendisine değer vererek yaşarsa, yaşadığı anı kavrarsa, ben şu an buradayım ve şu an en güzel an olabilir derse belki mutluluğa yaklaşabilir ve daha kolay ulaşma şansı artar.

    Bence mutluluk somut bir varlığa büründürülmeye çalışılmadığında var olacaktır.

    Mutluluk somut değildir ama mutluluk veren şeyler somut olabilir. Taze kavrulmuş leblebi kokusu, yeni alınmış bir kitabın ilk sayfasının dokusu, birinin seni anladığını onun gözlerinde okuduğun an, doğduğun şehre döndüğünde alınan ilk nefes, bir çocuğa gülümsediğin, yıllar sonra eski bir dosta rastladığın, anneni kucakladığın, bir leylak kokladığın, çimlerde oturduğun, kuş sesleri duyduğun, bileğinde nabzını hissettiğin, sağlıkla gözlerini açtığın ve bunları bu yeni günde yine yapabileceğini bildiğin her an mutluyum de. Mutluluğu öyle basitleştir ki anlatılamayacak kadar yayılsın her yana. Sese, nefese, gülüşe, öpüşe...

    Konuşmak kolaydır, teori üretmek kolay. Hikayeler uydurabilir herkes ama hikayesini hayatına uyarlamak herkesin harcı olmayabiliyor. Hikayeye dönüştürülecek hayatın ipleri gene bizim elimizde ve kimse mutluluğa geç kalmaz.

    Mutlu olmak vazifesi başlığı vardı kitapta. Bence bu bir vazife, bir zorunluluk olarak bakılabilecek bir şey değil varlığına şükür edilebilecek bir şey. Küçük dertleri veya olumsuzlukları büyüterek çoğaltmamalı. Mesut olmak aslında biraz da kendi kendimize dert tohumları ekmemekten doğar. Mutluluğu aramak belki ama mutsuzluktan kaçmak kesinlikle önemli.

    "Mutlu olmayı ileride görüyorsanız ona şu an sahipsinizdir çünkü ummak mutlu olmak demektir." diyor Alain ve yine "Uyku tutmayacağından korkan adamı kolay kolay uyku tutmaz. " derken de bence mutluluğun beklenecek bir şey olmadığı vurgulanıyor olabilir. Mutluluğun bu kadar üzerine düşmemeli, kaybetme korkusu beraberinde kaybetmeyi getirir.

    Son bir alıntı ile bitirmek istiyorum incelememi. Victor Hugo: "Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunar; kendisi olduğu için sevilmiş - hatta diyebiliriz ki, kendisine rağmen sevilmiş kişiye.

    Her birimizin en yüce mutluluğa ulaşması dileğiyle.

    İyi okumalar!
  • Zayıflığımızı -kimsesizliğimizi, yalnızlığımızı, savunmasızlığımızı- en çok açığa vurduğumuz zamanlar, özellikle kırılgan olduğumuz uyku, dışkılama ve yemek yeme anları değil midir zaten? Yalnızlara yönelik menü çıkarmada alışveriş merkezlerindeki yemekhanelerin üstüne yoktur.
    Kobo Abe
    Sayfa 64 - Çvr: Barış Bayıksel
  • 208 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    “Kitapları yakmaktan daha büyük bir suç varsa, o da onları okumamaktır.”

    Amerika'da ilk kez 1953’te yayımlanan ve hızla bütün dünyada ün kazanan Fahrenheit 451, devlet sansürünün, totaliter rejimlerin dehşetini anlatan temel yapıtlardan biri sayılmasına rağmen, Ray Bradbury, bu romanı hakkında şöyle der:
    "Romanım hep yanlış ya da eksik yorumlandı. Fahrenheit 451, sansür ve de otoriter devleti eleştirmenin ötesinde, aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu."
    Nitekim, Neil Gaiman‘ın sunuş yazısında belirttiği üzere ,
    Fahrenheit 451 spekülatif kurgudur. ‘Bu böyle sürerse…’ öyküsüdür.
    (Bu böyle sürerse; yani dünyanın her yerinde görüntünün tahakkümü altında, zihin kontrolü vasıtasıyla ve subliminal mesaj bombardımanlarıyla insanlar kitapları terketmek hatta onları yok etmek suretiyle git gide daha da eblehleşerek, yozlaşacak olursa vs.)

    Ray Bradbury, bizim geçmişimiz olan şimdiki zamanı hakkında yazıyordu. Bizi bir şeyler konusunda uyarıyordu; bunların bazıları barizdir, bazılarınıysa aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra görmek daha zor.
    1950’lerde şu espri yapılıyordu: ‘Eskiden kimin evde olduğunu ışıklarının açık olmasından anlayabilirdiniz; şimdiyse ışıklarının kapalı olmasından anlaşılıyor.’
    (O zamanlar televizyonlar küçüktü, siyah beyazdı ve net bir görüntü elde etmek için ışıkları kapamak gerekiyordu.)

    Ray Bradbury, ‘Bu böyle sürerse… artık kimse kitap okumayacak diye düşündü ve “Gelecekte kitapların yakılmasıyla ilgili bir roman yazmak için kütüphaneden daha iyi bir yer olur mu?” diyerek UCLA kütüphanesinin bodrumunda ‘İtfaiyeci” adlı kısa romanının daha uzun bir versiyonunu yazdı. Los Angeles İtfaiye Teşkilatı’nı arayıp, kağıdın kaç derecede yandığı sorusuna aldığı cevaba binaen de kitabının ismini Fahrenheit 451 koydu.”

    Bunca izahatın ardından, kitabın konusuna ve karakterlerine değinecek olursam;
    Guy Montag, karısı Linda ile birlikte yaşayan bir itfaiye personelidir; lakin çalıştığı kurum sembolü ejderha olan ve evleri basarak, buldukları kitapları ateşe vermek suretiyle imha eden bir teşkilattır. Yaşadığı toplumda televizyon, insanların uyuşturulmasını sağlamakta, anlamsız ve amaçsız içeriklerle dolu bir illüzyondan ibaret olan programlar vasıtasıyla kitleler kandırılıp aldatılmaktadır. İnsanların isyan etmemeleri için düşünülmüş bir başka yöntem ise ilaçlar, uyuşturucu ve uyarıcı haplardır. Bu toplumda gazetelerde bile yazı yoktur, sadece resimler vardır. Kitaplar ve yazılar insanı asosyalleştiren, mutsuz eden nesneler olarak resmedilmiştir. Montag, bir gün işten evine dönerken Clarisse ile tanışır ve öğretmen olan Clarrisse’nin etkisiyle, sistemin kuklası olmuş karısının her türlü tepkisine rağmen kitap okumaya ve nihayetinde kendi benliğini ve gerçekleri keşfederek aydınlanmaya başlar.

    Bradbury’nin kitapta yarattığı her karakter onun bir parçasıdır; bir polisin gece vakti kendisini sorgulamasından esinlerek yazdığı “Yaya” öyküsünde erkekken kıza dönüştürdüğü Clarisse McClellan’dan, sonrasında kaleme aldığı ”İtfaiyeci” adlı kısa romanındaki Guy Montag da ‘gelecekte koşan’ yazarın kendisidir, Faber’de gizlenen de odur; orada burada, yolda insanların kulaklarına ne yapmaları gerektiğini fısıldayan kişidir, hatta yıkıcı benliğin yansıması itfaiye şefi bile onun bir parçasıdır.(Bknz.: Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)

    Bradbury’nin yarattığı karakterlerle alakalı bu açıklaması bana Sabahattin Ali‘nin Ayşe Sıtkı’ya 10.08.1933 tarihinde yazdığı bir mektupta benzer bir durumu şöyle ifade ettiğini hatırlattı:
    “Ben zaten nedense yazılarımda doğrudan doğruya veya bilvasıta hep kendimden bahsediyorum. Galiba kendimi çok beğendiğimden. Bundan müşteki değilim, çünkü benim fikrimce “deha” bir nevi megolamandır ve dâhilerin en gülünç olanları mütevazı olanlarıdır. Yazılarında kendilerinden bahsetmeyenler, kendilerine emniyet ve itimatları olmayan korkaklar ve zayıflardır. Veya içlerinde bahsedecek bir şeyleri olmayan başlar. Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum, sonra da yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden bir parça verecek kadar doluyum.”

    Ray Bradbury, Fahrenheit 451’i yazarken, dünyayı bilinçli olarak herhangi bir şekilde değiştirmeyi hedeflemekten ziyade, kitaplar ve kütüphaneler hakkında, bilginin kadar değerli olduğu ve onu korumamızın gerekliliğine dair uyarı niteliğinde bir mesaj vermek istemiştir. (Bknz. : Yazarın 1976 tarihli sesli önsöz açıklaması)
    Neil Gaiman’ın da dediği gibi:
    “Bu bir uyarı kitabıdır. Sahip olduğumuz şeylerin değerli olduğunu ve değer verdiğimiz şeylerin bazen kıymetini bilmediğimizi hatırlatır.”

    Bu arada, bir kitle hipnotize aracı olarak televizyonu konu alan 1976 yapımı ‘Network’ filminden özellikle şu sahneyi izlemenizi tavsiye ederim. (“Televizyon gerçek değildir”; nam-ı diğer ”Tell lie vision”.)
    https://www.youtube.com/watch?v=D5QQhoZAsYE

    Bu kitabın yayımlanmasının ardından 66 yıl geçmiş olmasına rağmen, yazarın işaret ettiği ve uyarıda bulunduğu hususlarla ilgili günümüze dair sayısız çıkarım yapılabilir; ama ben sadece birkaç mühim noktaya temas etmekle yetineceğim: Özellikle bir türlü baş edilemeyen “ekran bağımlılığı” Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor? (internetin akla ziyan etkileri ve idrak safhasındaki negatif tezahürleri üzerine) Görünüyorum O Halde Varım (Var olmanın yolunun düşünmekten değil “görünmek”ten geçtiği sanısının yaygınlaştığı bir dünyada, seyretmeden duramayan görsel kültür insanı faciası... Böyle bir dünyada okumaktan çok seyretmek, bilmekten çok görünmek, akıldan çok göze hitap etmek, kafa yormaktan çok “yorma kafanı” telkinine uğramak.) ve de “görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında…
    İlk olarak, Aynalı Barikatlar‘dan “Görüntünün dayanılmaz tahakkümü” hakkında bir bölüm aktarmak istiyorum:
    “Teknolojinin, konuşmayı kelimelerden ziyade görüntülerle aktarılır hale getirmesi, anlamın yükünü sözden ayırıp görüntüye nakletmesi, algılama ve kavrama tarzında negatif bir devrimdir. Teklifsizliğini bir teklifler bolluğu, kargaşasını geniş çaplı bir rahatlık ve yıkıcılığını sürgit bir inşa faaliyeti gibi gösteren bu devrimin (kötülük derecesi bakımından) birbirinden önemli beş sonucu vardır:
    1-Somutluğun egemenliği altındaki görsellik, soyutluğu su götürmez anlamı kuşatarak muhakemeyi aşındırdı. Yargı, görsel misallerin dayanılmaz çokluğu arasında iğfal edildi; yani anlamın ağırlığı büyük ölçüde çöpe gitti.
    2- Modern emperyalizmin kozu, teknolojik ve kitlesel illüzyonlar üreten silahlardır. Kişiyi kendine bakarken bile yanıltabilecek illüzyonlar!
    3- İmparatorluk elçileri/askerleri, televizyon aracılığıyla az gelişmiş ülkelere dans ederek, şarkı söyleyerek ve/ya da sofradan kalkmaksızın girebiliyor. Dilerseniz şöyle söyleyeyim, Arnold Schwarzenegger oturma odanıza kaç kere geldi ve (huyu kurusun) ortalığı kan gölüne çevirip tekrar görüşmek dileğiyle (asta la Vista deyip) ayrıldı?
    4- Tüketimin merkezi öğesi olan ve yenilenme saplantısı gereği hızla eskiyen/değişen görüntüye iliştirilen anlam, kavranabilir ve ilkeselleşebilir olmaktan çıkarak uçucu hale geldi.
    5- İmaj kreatörlerince saptanarak yığınlara telkin edilen ölçülere uymayan ve/yani görsel beğeni uyandırmayan kişilerin sözleri değerini kaybetti! İşte şimdi can yakıcı bir paradoksun menziline girdik: İyi görünürsen, ne söylediğinin bir önemi kalmaz; kötü görünürsen, söylediklerin önemsenmez!
    Yani, velhasıl kelam; “AĞIZDAN ÇIKAN SÖZE DEĞİL, O SÖZÜN KİMİN AĞZINDAN ÇIKTIĞINA BAKILIYOR.”

    Günde kaç saatinizi ekrana bakarak geçirdiğinizi hesap ettikten ve bir ekran bağımlısı olup olmadığınızı iyice test ettikten sonra bir düşünün:
    Gördüğünüz, “size gösterilen” gerçek olduğu sandığınız ve aslında bir “illüzyon”dan ibaret olan görüntülere ne kadar inanabilirsiniz?
    Bakmak ile görmek arasında bazen korkunç bir uçurum oluşur ki; göz, edilgen bir yapı içinde sadece seyredip tepki de vermeyince, görüntü demagoji yapıp yalan söylemeye başlar…
    Kitle iletişim araçları bize ne düşünmemiz gerektiğini söylemez. Ne hakkında düşünmemiz gerektiğini söylerler! Zihinsel gündemi onlar belirler.
    Gazetelerde, dergilerde veya TV’de medyanın meseleye verdiği önem, insanlara o meseleye kendi düşüncelerinde ne derece önem vermeleri gerektiğini bildirir. Zihinsel gündemleri belirler. TEKRAR, bizim bir iddiaya olan yakınlığımızı arttırır. Aksini kanıtlayacak bir şeyler olmadığı zaman, giderek artan yakınlık hissine, iddianın doğru olduğu hissi daha büyük olasılık kazanarak eşlik etmeye başlar. Bu tekrar etkisi “doğruluk/gerçeklik etkisi”(the truth effect) olarak bilinir.
    Genellikle, eğer herhangi bir şey doğru değilse bir şekilde o konunun tartışılması gerektiğini düşünürüz. Eğer sürekli olarak tekrarlanıyor ve tartışılmıyorsa, zihnimizde bunu muhtemelen doğru olduğu yönünde aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olan bir kanıt olarak görmeye başlarız.
    Yaşadığımız yüzyıl, görüntünün ve görmenin iktidarıyla şekillenmekte olup, ‘global köy’ün fotoğraf, televizyon, sinema, bilgisayar ve internet gibi en ışıltılı teknolojik araçları, ‘düşünen insan’ın yerine ‘gören insan’ı inşa ediyor.
    Dünyayı, anten kültüründen nasiplenmek suretiyle saatlerce karşısına kilitlenerek izlediği televizyondan ve internet zamazingolarından tanıyan ‘ekran çocukları’ndan, görüntü sihrine dayalı propagandaların sürekli bombardımanı altında kalan yetişkinlere kadar, hepimiz bu gücün kuşatması altındayız.
    Ve bu gücün bizleri nasıl yönlendirip, yönettiğinin farkında bile değiliz… Kandırmaca ve yutturmacanın her türlü versiyonunun alenen sahnelendiğini bir oyunun içindeyiz…
    Dijital medya ile yaratılan sözde 'gören insan'ın, nasıl bir uyku imparatorluğu vatandaşına dönüştüğünü sorgulamamız gerektiğini dillendirerek, en azından düşünsel eylemsizliğe bir son vermemiz gerektiği kanaatindeyim…

    İletişim kuramcısı Neil Postman, Televizyon Öldüren Eğlence kitabında diyor ki:
    George Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Aldous Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyen kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley de hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.”
    Orwell ve Huxley’in bahislerine nazaran iki ucu pis değnek misali bir durum söz konusu olsa da, ben yine de iflah olmaz bir optimist olarak her daim okuyan insanların var olacağına ve bilginin gücünü elinde bulunduran bu elit tabakanın dünyaya hükmedeceğine inananlardanım.