• 96 syf.
    ·3 günde·7/10
    Aristoteles, hocası Platon'un vefatından sonra Büyük İskender'e hocalık yapıp Atina'ya döner ve hocası Platon'un Akademia'sında başa getirilmemesinden ötürü Lykeion'u kurar. Kurduğu bu Lykeion'da öğrencileri, Aristoteles'in derste anlatırken tuttuğu ders notlarından oluşan kitaplarla tanıdığımız Aristoteles, bu kitapta da şiir sanatı üzerine ve tarih bilimiyle arasındaki temel farklılıkları ele almış. Biz tabi ki yine öğrencilerinin ders notları aracılığıyla biliyoruz bunları.

    Çok detaya girmeyeceğim insanların okuma zevkini köreltmemek adına ancak kitap felsefi yönünden çok edebi yönlü bir kitap. Evet, Aristoteles edebiyatı felsefi açıdan irdeliyor belki lakin edebiyat yönü olmayan veya edebiyatla mesafeli olan felsefecilerin zevk alacağını düşünmüyorum. Hoş, felsefeci zevk almasa da felsefe tarihinin baş öğretmeni Aristoteles'in kitabı diye ıkına ıkına da olsa okur.

    Özet geçmek gerekirse, Aristoteles; tarih biliminin olan olayları, şiir sanatının ise olabilecek olayları anlattığını, bu yüzden de şiir sanatının felsefi yanının olduğunu ve tarih biliminden daha üstün olacağını iddia ediyor. Tragedya ve komedya ayrımını dile getirip komedyanın eskiden sanat olarak görülmemesinden sanat olarak kabul görülmesi sürecine ufak bir değiniyor.

    Buraya okumanızı tavsiye ederim etmem yazacak değilim çünkü bu kitabın kitlesi bu değil. Ben yorumumu yapıyorum sadece. İyi okumalar.
  • 160 syf.
    KARAKTER TABLOSU:
    https://i.imgyukle.com/2020/01/21/V3M0NR.jpg

    Kitabı kütüphaneden aldığım için elimde daha fazla hatırası olmasını istedim. Zira unuttuğumda yahut özlem duyduğumda, istediğim zaman, açıp da sayfalarını, karıştırıp, göz atamayacaktım.
    Oysa bu kitabı unutmayı hiç istemedim, bu nedenle benim için ne kadar zor da olsa, uzunca alıntıları not ettim arşivime (yani buraya). Toplamda elli sekiz alıntı paylaşmışım, öldüm! Kitabın yarısına gelmeden evvel pes etmiştim bile artık not almamak konusunda, fakat sonrasında, biriktirdikten ve bitirdikten sonra kaydetme kararı aldım.

    Kitabın bitmesine son beş sayfa kala ara vermek durumunda kaldığımda, etrafıma boş boş, leyla leyla gülümsediğimi hatırlıyorum. Öylesine, kendi kendime, manasızca, biraz da yorgun.
    Yorgundum çünkü kitabın dili ağır, eski kelimeler pek fazla, bununla beraber cümleler çok uzun. İpin ucunu kaçırmadan, dikkatle okumak gerekiyor. Bazı cümlelerin sonuna geldiğimde başını unuttuğum ve tekrardan okuduğum oldu mesela.

    Kitabın bir başka zorluğu ise, karakterler üzerinden yapılan zaman sıçrayışları.
    Yaşlı bir adamın (Behçet Bey'in), yetmiş beşli yaşamından bir kesitle başlayıp, çocukluğuna kadar giden, hayatına temas etmiş insanlara değinmekle birlikte, bu çocukluğun ötesindeki/geçmişindeki yaşamlara doğru yola çıkan bir hikâye sizi alıp götürüyor. Hikâye hem yukarıya, yani geçmişe doğru çıkıyor, hem de yanlara doğru yatay bir şekilde ilerliyor.
    Ve aslında söz konusu olan, tek bir hikâye değil. Dikey ve yatay düzlemde uzanan bir zaman diliminin insanlarının, kendi hikâyelerini konu ediniyor.
    Sanki yazar, bir hikâye kitabında farklı insanlara yer vermektense, aynı romanın içerisinde, birbiriyle bağlantısı olan insanların, birbirinden bağımsız hikâyelerini ortaya koymak istemiş gibi.

    Kitap hakkında okuduğum yorumlarda, kitabın bir konusunun, belirli bir olayının olmadığı, daha ziyade karakter analizleri üzerine kurulu olduğu düşüncelerine rastladım. Konu ve olay olmadığı görüşüne katılmamakla beraber karakter analizi kısmına katılıyorum. Zira, okuduğumuz hikâye kitaplarında olaylar özet olarak anlatılır, bu kitapta da karakter sayısı fazla olduğu için yaşantıları daha çok bir özet şeklinde ele alınmış. Bununla beraber karakter analizleri ön plana çıkmıştır.

    Okurken, geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasındaki ve yatay düzlemdeki gidiş gelişler okuyucunun kafasını karıştırabilir, ve kim kimin çocuğuydu karmaşası ortaya çıkabilir. Zira sonlara doğru bu kafa karışıklığını ben yaşadım. Ve bir kenara bazı kişiler arasındaki bağlantıyı çizmek durumunda kaldım, böylelikle zihnimdeki yerleri daha sağlam oldu. Kitabı bitirdikten ertesi gün de bunları temize geçirdim.

    Karakterlerde genel olarak dikkatimi çeken şey; dış görünüşü pek iyi olmayan, yahut ruhen hassasiyeti fazla olan, kırılgan, yahut da maddi açıdan sıkıntısı olan, yahut da statü bakımından iyi bir konumda olmayan kimselerin; zamanla çok çalışıp, azmedip, kendine yönelik ilgi alanlarını fark etmeleri, kendi potansiyellerini geliştirmeleri; ve bir yöndeki eksikliklerini, başka bir yöndeki başarılarıyla tamamlamaya çalışmaları oldu.

    SPOİLER
    Psikolojik açıdan yorumlamak gerekirse, Adler'in savunduğu; insanın var olan aşağılık duygusuna karşın üstünlük çabasıyla girişmiş olduğu eylemler bütünün, kendine has bir yaşam stili oluşturması üzerindeki etkisi ortaya çıkmaktadır. Tam da Adler'in bahsettiği; fiziken zayıf (insanların cılız diye tabir ettiği), kısa boylu ve antipatik (çirkin) bir adam olarak Behçet Bey çıkıyor karşımıza. Fakat onu insanlar arasında asıl çekilmez kılanı, sahip olduğu yumaşak mizacı. Babası İsmail Molla bile, oğlunun daha sert, atılgan, maceraperet, kadınlarla gönül eğlendirmesini bilen biri olmayışı hasebiyle oğlundan utanç duymaktadır.

    Behçet Bey, annesi ve dadısıyla beraber, harem içerisinde büyümüş, kadınlara has ahlaki düşünceleri ve nezaket biçimini benimsemiştir daha ziyade. Kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi uç/enteresan hobileri vardır. Detaycı bir kişiliğe sahiptir, uzun uzun açıklamalarda bulunan, çalışkan, girişimci özelliklere sahiptir. Bulduğu her fırsatta babasına duyduğu sevgiyi göstermeye ve hissettirmeye çalışır. Bir süre sonra babası da yavaş yavaş oğlunu anlamaya, tanımaya başlar. Vicdanının sesini duysa da artık, yine de oğlunun hassas mizacından utanmaktan vazgeçemez. Fakat Behçet Bey, eğitim hayatını üst üste birinciliklerle tamamlamış, iş hayatında da yaptığı kusursuz görevlerle peş peşe rütbeler atlamasını başarmış bir insandır. Yine de, tüm bunlara rağmen, "beklediği şekilde" bir takdiri göremez.

    Bu minvalde iki örnek daha karşımıza çıkmaktadır. Biri Sabri Hoca, diğeri Agop Efendi.

    Sabri Hoca da, hayatı boyunca unutulan, silik bir karakter olmuştur. Devrinin her türden politik vakasına, en ön saflarda katılan bir ihtilalci olmasına rağmen.
    Babası tarafından terk edilmiştir, ve yanına alınacağına ilişkin söze rağmen; unutulmuştur. Ardından annesi tekrar evlenip birkaç çocuk daha doğurmuş, ve ilk çocuğuyla eskisi kadar ilgilenememiştir. Bunda bir yandan, kendisini terk eden adamın çocuğu olması durumu da etkili olmuştur.
    Adler'in ilk çocuklar için kullandığı "tahtını yitirmiş kral" benzetmesini de yapabiliriz bir yandan. Fakat tacının ve tahtının hiçbir tesirini zaten görememiş bir çocuk olduğunu da unutmamak gerekir.

    Sabri Bey de çocukluğunu daha çok kayıkçıların yanında gönüllü olarak çalışarak geçirmiş, fakat orada da kimse tarafından ne ilgi ne de bir destek görmüştür. Onca yardımına ve çalışmasına karşılık, yemeklerini yerken kayıkçıların aklına onun da karnının aç olabileceği hiç gelmemiştir mesela (zamanında, daha çok yemek bittikten sonra hatırlanır). Bunun dışında mahallenin mektuplarını yazmak gibi bir görev de edinir kendine, fakat elbette ki bu da hiçbir karşılık alınmadan yapılan bir görev olmuştur onun için. İnsanlar bir teşekkürü bile çok görürken, görevindeki birtakım gecikmeler sonucunda da öfkesini esirgememiştir ondan.

    Fakat medreseye girdikten sonra, birtakım "hürriyet" konulu düşünce dünyasının içerisinde ve çeşitli kavga ortamlarının arasında bulmuştur kendisini. Ve bu kavgaların birinde sağ kulağının üzerine almış olduğu bir kesik darbesiyle kendini kanıtlamıştır.
    Zamanla; yenilikçi düşünceleriyle etrafında dinlenen, fikirlerine kulak verilen biri olmuş, bazı paşalarla bile irtibat kurar hale gelmiştir. Bir yandan rüştiyede hocalık yaparken diğer yandan da çeşitli ihtilal olaylarının içerisinde rol almıştır.
    Öyle ki, yarı sayılan, yarı unutulan/görünmeyen bir adam olmuştur.
    Küçüklüğünden itibaren ezilmiş ve unutulmuş olduğu gerçeğinin üzerine; medrese eğitimleriyle, edindiği hür düşünceler ve geliştirdiği felsefelerle gitmiştir.

    O da Behçet Bey gibi, yaşamda tutunmayı başarabilmesine rağmen, kısmen başarılı sayılabilecek mahiyette biri olmuştur.

    Agop Efendi'ye gelirsek; küçüklüğünde saf bir uşak iken zamanla maruz kaldığı sahtekârlıklar ve zulümler sonucunda, zekâsını kullanmayı öğrenebilmiş bir adam olur. Ve uşaklıktan, sarraflığa kadar uzanan uzun bir yolu kat eder. Yine bir başarı öyküsü...

    Yaşamdaki olumsuzlukların, yaşama tutunabilmek için körüklediği insanlar...

    Neresinden bakarsam bakayım, sürekli Adler'i görüyorum.

    Karakter haritasında verdiğim çoğu karakterin analizi detaylı şekilde yapılmıştır kitapta. Kahramanların buruk başarıları benim gördüğüm ortak noktadır.

    Kitapta aşk ise, neredeyse hiç yoktur. Daha doğrusu olduğunun kokusu verilmiş, fakat görüntüsüne yer verilmemiştir.
    Okurken, karakterler arasında bir şeyler olduğunu sezinliyorsunuz, fakat olayların teferruatına değinmek yerine artık, yeni bir karakterin yaşam öyküsüne başlıyor yazar.

    Kitapta aşkın ön planda olmamasını sevdim, daha doğrusu, aşkın olmamasını sevdim. Zira, hayatımızın sanki ne kadar içerisinde görüyoruz ki aşkı? Hani nerede rastlıyoruz ona?
    Bir film repliği vardı, "Kim, sevdiğiyle evlenmiş ki, sen evlenesin?" diyordu.
    Tam olarak böyle; aşk, her yerde, dizilerde, filmlerde, romanlarda, hikâyelerde, masallarda; fakat gerçek hayatta yok. Gerçek hayatın içindeki kurmacaların içinde var yalnızca. Gerçekte bunca olmayıp da, sahtenin içinde en çok ona yer veriyoruz.
    Bu kitap aşka bu kadar yer vermemişti. Hayata benzeyen bu yönüyle daha çok sevdim bu kitabı.

    Son olarak belirtmeliyim ki; kitap Abdülhamit dönemini, tanzimat sonrasının etkilerini yansıtıyor. Dönemin politikalarına çeşitli felsefi bakış açılarıyla yaklaşılmış ve sorgulanmıştır. İstibdat (sıkı yönetim) ve karşısındaki hürriyet yanlısı düşünceler, şark meselesi, Abdülhamit taraftarları ve karşıtları, çeşitli ihtilaller, paşalar, konaklar, saraylar kendini göstermektedir

    NOT: Kitabın bölümlerini de özet şeklinde, unutmamak adına, "kendim için," daha sonradan ekleyeceğim.
  • 68 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    ( Cemal Süreya demiş ki bir konuda Sezai Karakoç konuşmuşsa onun üzerine başka söz söylemeye gerek yok. Çünkü o söylenecek bir şey bırakmamıştır. Ne de doğru söylemiş. 68 sayfalik eserin her cümlesinin altını çize çize iki günde hayranlıkla okudum.)

    Diriliş Neslinin Amentüsü

    "...Bu sözler bunun bir denemesidir. Ezberlemek için değil, üzerine düşünülmek ve ruha mal edilmek için."sf. 67


    Kitabı tanımak için önce ismini bilmek gerek diye düşünüyorum. Özellikle amentü, kelimesini bilmek geri kalan kelimelerle anlamlı bütünlüğü sağlamayı kolaylaştırır.
    Amentü: Bir fikrin dinamikleri, kuralları, temeli. Diriliş, varolma; nesil, bireylerden oluşan bir çağ, dönem...
    Varolmaya Çalışan Neslin Kuralları diye bir başlık açıklaması yapabilirim.

    Sezai Karakoç, fikri ve yaşayışı itibariyle 'Diriliş' yazarı ve şairi olmuş güçlü bir kalem. Belki de bu kelimeyi kendi patentine almalı veya kendi korumasına almalı. Çünkü baştan sona, etten tırnağa diriliş kelimesini kendi tekeline (tabiki zorlama anlamında degil) almış ve bence de hakkını fazlasıyla vermiştir.

    Diriliş Neslinin Amentüsü, bir davanın gereklerini, ideallerini ve ufkunu açıklayan manifesto niteliğinde başarıyla dile getirilmiş başucu kitabı.

    Kitap 68 sayfa. Bu kadar az sayfa olması sizi kitabın kolay biteceği yanılgısına düşürmesin. Çünkü bu bir Sezai Karakoç kitabı. O yazdıysa bir kereden çarçabuk bitirmek sizi sevindirmesin düşündürsün. Sindire sindire okumadan anlayacağınızı düşünmeyin. Okuduğunuz kitap kısaysa 'özlü olması bakımından' daha tehlikeli bir kitaptır.

    Kitaba gelecek olursak usta yazar ve şair ilk cümleyle sizi kendisiyle bir yolculuğa çıkarıyor ve aynı safta olduğunu hatta taşın altına önce kendi gövdesi koyduğunu ifade ediyor adeta:
    "Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum."
    Tabi bu cümleyle aynı zamanda büyük bir talihe de sahip olduğunu yorumlamak mümkün.
    Sezai Karakoç Diriliş Neslini tarihsel, sosyal ve bireysel yönleriyle örnekler vererek; detaylandirarak açıklıyor. Özellikle tarihsel boyutunda İslam tarihininde müslümanların yaptıklarını, şartlar ne olursa olsun İslamin Allah'ın korumasında olduğu için yüce bir mevkide olacağını ifade ederken bunu omuzlarında sırtlayacak kişilerin kimler olacağını anlatıyor.
    İncelemeyi daha fazla uzatmadan kendi kişisel yorumlarım ışığında bitirerek güzelim eserden sizleri soğutmak istemiyorum.

    Yazara göre amentü bu cağda bir kandildir çünkü otokritiktir. Yani bireyin kendi kendini eleştirip gelişimine katkı sağlamasıdır. Birçok yazarda ortak olan şu ki insan bir toplumu, topluluğu değiştirmek istiyorsa önce kendini değiştirmelidir. Diriliş nesli geçmiş, gelecek ve şimdi zamanı yaşadığı ana getirerek zamanı verimli kullanma yoluyla Zaman kahramanlığı yapmalıdır. Bencillikten ziyade toplumsallığa yönelmelidir.
    Benim en beğendiğim tabirlerden biri de "çünkü ben de sıklıkla kullanırım benzer ifadeyi" İslam insanı, islama çağırıştır. Yani müslüman her haliyle örnektir, davetkardır...
    Son bölümde kullandığı ifadelerle vermek istediği mesajı daha da somut hale getirerek "benim gibi" anlayamayacaklara özet sunmuş gibidir: Diriliş Sitesi'nden bahseder. Diriliş Ideali, Dar-ül İslam(Özülke) ve Kültür birliği, Millet İdeali'nin doğmasını sağlayacaktır.
    Son sayfada yazar bize bir ümit çağrısında bulunuyor: Eğer üzerine düşeni yaparsan Diriliş Nesli:
    "Islamdan çıkarılmış nurdan bir heykel gibi dolaşacaksınız arzda." diyor...

    Velhasıl okuyun efendiler, okuyun. Sezai Karakoç'u sindire sindire okuyun...
    Tekrar okuyacağım kıymetli bir eser.
    Kitapla kalın...
  • 112 syf.
    ·19 günde·Beğendi·9/10
    Dört, beş ve altıncı sınıflarda okutulabilir. Görsellerle desteklenmiş olması - hitap ettiği yaş grubu açısından- çekici hale gelmesinde önemli bir faktör. Osmanlı Devleti ile ilgili özet geçmek isteyenler içinde, kısa zamanda, çok faydalı olabilecek bir kitap. Sosyal Bilgiler dersi ile uyumlu şekilde de kullanılabilir.
  • 160 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "Çoşkunlukla aydınlığa aynı zamanda erişmemizi sağlayacak bir şey varsa, o da açıklıkla içlilik arasında kurulan dengedir."

    Canım Camus...

    Yıllar önce yaşamımda bir dönem aralıksız okuduğum usta!

    Kısaca bendeki özet mesajı : "Yaşamı sorgularken hiçliğe kadar varacaksın elbette ama işte tam da bu sebepten ölmek, yok olmak yerine inadına yaşamak için baş kaldıracaksın...
  • 376 syf.
    ·Beğendi
    ️ Yetişkin İçerik


    Yazardan okuduğum ilk kitap. Genel de Kurt Seyit ve Shura üçlemesi ile tanınıyor ama ben dizisi çekildiği için tercih etmedim. Üstelik dedesiymiş kurt seyit bu özel durumda beni soğuttu o romanlardan.
    Yazarın anlatımı, kurgulaması ve hayal gücü oldukça başarılı. Akıcı anlaşılır cümleler, detaylı betimlemeler ve sade bir üslup var. Sadece dönem kurgusu olduğu için farklı kültürel terimler söz konusu merak edenlerinn araştırması gerekiyor. Ben açıkçası ev dekorunun veya kıyafetin Rus tarzını belirten betimlemelerini çok önemsemedim.
    Roman her ne kadar bir aşk kurgusu olsada içinde bir çok şey var. Fakat cinsellik ön planda. Aşkı her anlamıyla anlatmış yazar.
    Tarih var. Bir çok roman ve hatta tarih kitaplarının! aksine, oldukça doğru anlatılmış bir tarih var. Balkan harbi ve 1. Dünya savaşının başlangıç dönemi oldukça doğru akış ile ifade edilmiş. Bu noktada tepki verdiğim tek konu, belirtilen tarihleri anlatırken "Türkiye" diyerek bahsedilmesiydi. Malum o dönemde resmi olarak Osmanlı Devleti hüküm sürmekteydi. Son derece önemli detay fakat kurguyu etkilemiyor.

    Tarih anlatımı sıkıcı değil, fazlada değil. Yani ana konu aşk hikayesi. Tarih sevmeyenlere duyurulur.
    Sıradışı ilişkileri okumaktan hoşlanmayan, iğrenen ve reddedenler okumasın. Bayağı geniş ruhlu karakterler.

    Kitaptan çıkarttığım özet ise dünyada kıyamet kopsa zengine bir şey olmuyor

    Denk gelirseniz okuyun derim.
  • Herkes benim işim başımdan aşkın diyip tembellik yapıyor. Bu yüzden insanlar insanlara güven vermiyor. İşler ve sorunlar büyüyor. İnsanlık kendi eliyle hayatlarını zorlaştıryor, sorumluluk çöplüğünde bocalıyor önemli olana vakit bulanamıyor. Özet olarak bencilce yaşanan hayatlar, argo tabirle yaralı parmağa işemeyen insanlar, samimiyetsizlik, menfaatçilik ve yakalık doğuruyoruz. Özetle kendimiz gibi olanları sırf işimizi görsünler ve ya da bize minnet etsinler diye kul olduruyor ya da kul oluyoruz. Oysa ki olay basit Allah rızası için sev, çalış, üret, sözünde dur ve övgüyü yalnız Allah a mahsus tut ki Dünya adil ve hakkaniyetli olsun.