• -Sunuş-
    Barnabas aslen Kıbrıslı olup yahudi bir aileden doğmuştur. Asıl adı Joseph (Yusuf) tur. Barnaba ise teselli oğlu anlamında ona sonradan verilmiş bir lâkaptır. Barnabas'ın kaleme aldığı incil, İsa'nın bir şakirdi, yani zamanının çoğunu, mesajını yaydığı üç yıllık süre içinde bizzat îsa'nın yanında geçiren bir kişi tarafından yazılmış ve bugüne kadar gelmiş, bilinen tek İncil'dir. Kabul edilmiş dört İncil'in yazarlarının aksine, o İsa ile doğrudan teması olmuş ve öğretisini doğrudan İsa'­dan almış biriydi. Barnaba İncili ve Tevhid (Allah'ın Birliği) inancının MS. 325'e kadar İskenderiye Kiliselerinde ve asırlar boyu Antakya bölgesinde etkili olduğu gözlenmektedir. Iraneus'un (MS.130-200) yazılarından, bu İncil'in İsa'nın doğumundan sonraki birinci ve ikinci yüzyıllarda elden ele dolaştığı anlaşılmaktadır. Putperest Roma dininin ve Eflâtun'un felsefesinin İsa'­nın aslî öğretileri içine girmesine karşı çıkan İraneus, Eflatuncu Valentinyanlara karşı kendi fikirlerini desteklemek için Barnabas İncili'nden alıntılar yapmıştır.

    Barnabas İncili (Evangelium nomine Barnabae /the Gospel in the name of Barnabas)(M.S 496 yılında Papa I.Glasius tarafından yayınlanan Decretum Gelasianum'da Aykırı Kitap ilan edilmiştir. Bu buyrultu bugüne ulaşan belgeler arasındadır. Aslının fotoğrafı ile latince metnine ve ingilizce tercümesine ulaşmak için buraya tıklayınız..

    Bu buyrultunun son bölümünde Barnabas İncili'nin de içinde olduğu aykırı kitap ve anlatılar ile ilgili şu ifadeler yer alır: "Bunları, sadece red etmekle yetinmeyerek, Roma Katolik Kilisesi'nden bunları tamamen soyutlayarak uzaklaştırıyoruz öyle ki; yazarları ve takipçileri dönüşü olmayan aforoz prangasıyla sonsuza dek lanetli olacaklar!"

    Şiddetli bir tehdit ile biten bu buyrultunun bütününün gösterdiği belirgin gerçeklerden biri Hristiyan dünyasında o dönemde tevhidi benimseyen ve Barnabas İncili'ni esas alanların bulunduğudur. Yine, itikadla(inanış şekli) ilgili tartışmaların etkili şekilde o dönemde de devam ettiği anlaşılmaktadır.

    İznik konsülü öncesinde de tevhidi savunan Hristiyan din adamlarının önemli tartışmalara yol açtıkları görülür. Bu süreçte afaroz edilen Arius bunların arasında en çok tanınanı olmakla birlikte pek çok tevhid savunucusu bulunduğu biliniyor. İskenderiye'de yaşayan Arius ve çok sayıda din adamı Tevhid yanlısı idi. İnanışlarının (resmen) sorulması üzerine Arius ve bazı Hristiyan din adamlarınca kaleme alınan ve 13 din adamı tarafından imzalanan bir deklarasyonda Hz. İsa'ya ilah denilmesine karşı çıkılmakta.. Hz. İsa'nın yaratılmış olduğu ve bir peygamber olduğu gerçeği ilan edilmektedir. O zamanlara kadar savunulmuş tevhid dışı tüm yaklaşımları teker teker reddeten bu deklerasyonu okumak ve İznik Konsülü'nün hemen öncesinde yaşanan yoğun tartışmalar konusunda fikir edinmek için buraya tıklayınız..

    Arius ve arkadaşlarının deklerasyonu tamamen tevhid inancına bağlılığı gösterir. Deklerasyonun girişinde şöyle denilmektedir: "Biz, değiştirilemeyen Tek Doğmamış, Tek Sonsuz, Tek Ebedi, Tek Gerçek, Tek Ölümsüz, Tek Bilge, Tek Makbul, Tek Hakim, Hüküm ve Şefkate Sahip Tek Hakim Olan Tek Bir Tanrı’ya inanırız. Tek doğmuş olanı yaratan, bu Kanunun ve Peygamberlerin ve Yeni Kutsal Kitap’ın Tanrısıdır."

    Teslis İnancı'nı Kabul Etmeyen Hristiyanlar
    Hristiyanlık tarihinde Uniteryenler ile Anti-Triniteryenlere (Allah'ın Birliğine İnanan ve Hz. İsa'yı Eski Ahid'deki Peygamberler gibi bir Peygamber Olarak Kabul Edenler ile Üçleme İnancını Kabul Etmeyenlere) topluluklar, Hristiyan mezhepleri ve önemli kişilikler olarak her zaman rastlanılmıştır. İslam öncesi tevhidi benimseyenlerden bilinen bazıları: İrlanda Eski Kelt Kilisesi (5. yüzyılın başlarından Roma Kilisesi'nin zorla hakimiyet kurduğu 661 Yılına kadar), Antakya merkezli Hristiyan Pavlikan Mezhebi(Antakya Patriği Samosatlı Paul'un 260-272 yılları arasında kurduğu ve İznik Konsülünden sonra da varlığını 11. yüzyıla kadar sürdüren bir mezhep) ve İskenderiye Kilise'sinin önemli unsurları(321 Yılında Arius'un Afaroz edilmesine kadar etkililer).

    "Kimse Meryem'e Tanrı'nın annesi demesin, çünkü Meryem sadece bir insandı" diyen İstanbul Piskoposu Nestorius ise 431 senesinde afaroz edildi.

    Roma Kilisesi teslisi tüm Hristiyan Topluluklara kabul ettirebilmek için bu unsurlarla yüzyıllarca mücadele etmiş ve bazen afarozlar, büyük kıyımlar ve katliamlar uygulamıştır..

    Vatikan'ın en güçlü olduğu coğrafya ve tarihlerde Sosyanistler (Lelio ve Fausto Socianus'un kurduğu akım) Yeni Ahid'i Katolik sınırlamalarından kurtularak okuma yoluna giderek Tevhid(Allah'ın Birliği) inancını benimsemişlerdi. 16'ıncı yüzyılda başlayan bu hareket bir asır kadar sonra 1638'de topluluk üyeleri diri diri yakılarak feci şekilde ortadan kaldırılmıştır.

    Daha önceleri (1553) Tevhidi ve İznik Konsülü öncesi kaynaklara dönülmesi gerektiğini, bu konsül ile Gerçek Hristiyanlığın bozulmaya uğradığını açıkça savunan bir entellektüel yazar olan Michael Servetus'un da akıbeti aynı olmuştu.

    Üniteryenler 18. ve 19. yüzyılda özellikle de Anglosakson dünyasında etkili oldular. Önce İngiltere'de sonra da ABD'de Üniteryen Kiliseler kuruldu. Üniteryen ve Üniversalist Kiliseleri 1961 yılında birleşti. The New Catholic Enycyclopedia, Üniteryen Kiliselerin ortak inanışlarını şöyle özetlemişti:
    «Hz.İsa Tanrı'nın biricik Oğlu ve Kurtarıcı değil, ama Yahudi peygamberleri gibi bir peygamberdir. Dolayısiyle bugünkü haliyle yani geleneksel Hıristiyanlık "Hz.İsa'nın dini" ile değiştirilmelidir.»

    Roma-Pavlus Kilisesi'nin tehdit, yasaklama ve kıyımlarına geçmişte maruz bırakılan ve tevhidi savunan Barnabas İncili gibi metinler, kişiler, topluluk ve mezhepler Hristiyan Dünyasının, başından bugüne tüm Hristiyan tarihi boyunca hep bir gerçeği olmuştur.

    İznik Konsülü 325 Yılında Yüzlerce Yazımla Birlikte Barnabas İncili'ni de Yasaklıyor
    Barnabas İncili'nin ilk yasaklanışı ise 325'te ünlü İznik Konsülü'nde gerçekleşti. Teslis Pavlus Kilisesi'nin resmî inancı olarak ilân edildi ve bu kararın sonuçlarından birini de, o zaman elde bulunan üçyüz kadar İncil'den dördünün Kilise'nin resmî İnciller'i olarak seçilmesi oluşturdu. Bunlar, Matta, Markos, Luka, Yuhannâ'nın yazdıkları İncîllerdir. Özünde Eflâtûnun ortaya attığı trinite fikri, İsa'dan sonra 1'inci ve 2'inci yüzyıllarda kaleme alınan bu İncîllerde yer aldı. İçlerinde Barnabas İncili'nin de bulunduğu diğer înciller'in bütünüyle yok edilmesi emredildi... Geçerliliği tanınmamış İnciller'den birini yanında bulunduranın öldürüleceğine dair emir çıkarıldı...

    M.S. 366'da papa olan Damasus'un (304-384), Barnabas İncili'nin okunmaması hakkında buyrultu yayınlandığı kaydedilir. Bu buyrultu M.S. 395'te ölen Sezarya piskoposu Gelasus tarafından desteklenmiştir. Bu piskopos İncil'i Apoler; fal kitaplar listesine almıştır. Apokrifa (-apocrypha-) basitçe 'halktan gizlenen' demektir. Böylece, daha bu aşamada İncile kitlelerin yaygın ulaşımı engellenmiştir...

    Pavlus Kilisesi 1700 Senedir Barnabas İncilini İmha Etmeye Çalışıyor
    Barnaba Incili'yle ilgili daha bazı buyrultular da vardır. 382'de Batı Kiliseleri Buyrultusu'yla ve 465'te papa Innocentın buyrultusuyla yasaklanmıştır... Tüm bu buyrultular Şansölye Seguier (1558-1672) Kütüphanesi'ndeki B. de Montfaucan (1655-1741) tarafından hazırlanmış Yunanca elyazmalar katalogunda anılmaktadır...

    Barnabas İncili'nin Dikkat Çekici Yolculuğu
    İmparator Zeno'nun yönetiminin dördüncü yılı olan M.S. 478'de Barnabas'ın mezar ve kalıntıları keşfedilmiş ve kendi eliyle yazılmış İncili'nin bir nüshası göğsünün üzerinde bulunmuştur. Bu olay, 1698'de Antwerp'de yayınlanan Acta Sanctorum, Boland Junii, Tome II, sayfa 422-450'de geçmektedir...
    Barnaba încili'nin, buradaki metne de kaynaklık eden, İngilizce çevirisine esas olan el yazması Papa Sextus'un (1589 -1590) elindeydi. Fra Marino adında rahip bir arkadaşı vardı. Bir gün bu rahip Papa'yı görmeye gitti. Birlikte öğle yemeği yediler ve sonra Papa uykuya daldı. Peder Marino Papa'nın özel kütüphanesindeki kitapları karıştırmaya başladı ve Bamabas İncili'nin İtalyanca bir el yazmasını ele geçirdi. Bunu cübbesinin yenine gizleyerek oradan ayrıldı ve kitapla birlikte Vatikan'dan çıktı. Sonra bu el yazma elden ele dolaşıp, nihayet Amsterdam'da, «hayatı boyunca bu parçaya büyük bir değer verdiği sık sık işitilen büyük bir isim ve yetkiye sahip bir kişi»ye ulaştı. Onun ölümünden sonra, Prusya Kralı'nın danışmanlarından John Frederick Cramer'a geçti. 1709'te Cramer bu el yazmayı ünlü 'kitap kurd'u saray prensi Eugene'e sundu. 1738'de kitap, Prens'in kütüphanesiyle birlikte Viyana'da Hofbibliothek'e geçti ve hâlâ oradadır...
    Erken kilise tarihçilerinden önemli bir zat olan John Toland, bu yazmayı incelemiş ve ölümünden sonra 1747de basılmış olan muhtelif çalışmalarında ona atıflarda bulunmuştur. İncil hakkında şöyle der: «Bu, tıpkı kutsal bir kitap görünümündedir.»
    İtalyanca elyazma Lonsdale ve Laura Ragg tarafından İngilizce'ye çevrilerek, 1907'de Oxford Üniversitesi Basımevi tarafından basılıp yayınlandı. Bu İngilizce çevirinin hemen tüm nüshaları birden ve esrarengiz bir şekilde piyasadan kayboldu.

    Bir anlatıma göre, Barnabas İncili'nin basımından habersiz olan Vatikan yayım satım gününden hemen önce haberdar olunca acilen aldığı bir kararla kitabın satışa sunulacağı her kitapçının önünde yüzlerce kişilik kuyruklar oluşturularak tüm basımların alınıp imha edilmesi şeklinde rahip ve rahibelere talimat vermiş. Sonrasında gücünü kullanarak kitabın yeni baskılarının yapılmasının önüne geçmiş.

    Ancak, bu defa bazı kütüphanelere dağıtım öncesi gönderilen basımlar gözden kaçmış. Bugün için, biri British Museum'da, diğeri Washington'da Kongre Kütüphanesi'nde bulunmak üzere, 1907 tarihli ingilizce basımın yalnızca iki nüshası biliniyor. Bu tarihten sonraki ilk baskı ise 1979'da gerçekleşti. Kongre Kütüphanesi'ndeki nüshanın mikrofilm kopyasını alan pakistanlı müslüman bir araştırmacının sayesinde, 72 sene sonra kitabin yeni bir baskısı yapılabildi..(-Jesus, A Prophet of islam, Londra, 1979, s : 39 - 42).

    Pavlus Öğretilerine Uyan Hiristiyanların Barnaba İncilini İnkar Çabaları ve Tarihi Gerçekler:
    Hristiyan literatüründe Barnaba İncili'nin adı nerede geçmişse, oraya bir muhalefet şerhi konmuş, bu İncil'in, sahte ve uydurma olduğu, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Hattâ bu İncil'in, bir müslümanın hayal gücünün bir eseri olduğu iddia edilmiştir. Bu, iddia tarihi hiç bir dayanağı olmadan inkar amaçlı olarak ortaya atılmıştır; çünkü böyle bir kitap müslümanlar tarafından bilinmiyordu. Eğer bilinseydi pek çok eserde ondan söz edilirdi. Taberî, Mes'ûdî, Ya'kûbî, Bîrûnî, İbn Hazm, İbn Teymiyye gibi hiristiyan kaynaklarına vâkıf olan yazarlar, Hristiyanlık ve onun kutsal kitaplarından bahsederken, Barnabas İncili'ne en ufak bir işarette bile bulunmamışlardır.
    George Sale'in, 1734 yılında, Kur'an'ın İngilizce çevirisinde bundan bahsetmesinden önce müslümanlar, Barnabas İncili'nin adını bile duymamışlardı. İbnü'n-Nedîm tarafından 995 yılında ve Hacı Halife tarafından 1657'de hazırlanan, geniş birer bibliyografya eseri olan 'el-Fihrist' ve 'Keşfü'z-Zünûn' adlı kitaplarda da bu İncil'in adı geçmemektedir. Bu eserlerin yanısıra 18'inci yüzyıl öncesi süreçte müslümanlarca kaleme alınan ve bugün bilinen hiçbir metinde bu İncilin isminden ya da içeriğinden bahsedilmemiştir.

    Hz. Muhammed(S.A.V)'in Doğumundan 75 Sene Önce...
    Barnabas İncili'nin müslümanlar tarafından yazılmadığının bir delili de şudur: Hz. Peygamber'in dünyaya gelişinden 75 yıl önce (M.S. 496), Papa I.Gelasius döneminde 'yanlış ve dînî düşüncelere aykırı kitaplar' adı altında hazırlanan listede Barnabas İncili'nin adı geçtiğine ilişkin belge ve görsele yukarıda doğrudan link verilmişti. Buna ek olarak 7'inci yüzyıldan gelen ayrı bir belge de daha Barnabas İncili (The Gospel according to Barnabas) Aykırı Kitaplar arasında tanımlanmıştır. The List Of Sixty Books ya da The Sixty Canonical Books ismi verilen liste de bugüne ulaşan belgeler arasındadır. Listeyi görmek için buraya tıklayınız..

    İznik Konsülü'nden(M.S 325) Decretum Glasianum'un yayınlandığı döneme(M.S 496) kadar Barnabas İncili'ne getirilen pek çok yasaklama, o çağlarda, bu İncil'i yazacak bir müslümanın var olamayacağını açıkça gösteriyor. Çünkü o zamanlar daha Hz. Muhammed(S.A.V) (doğumu 571) bile doğmamıştı.

    Ayrıca yukarıdaki delillere ek olarak şunu vurgulamak yerinde olacaktır: Allah ve bir Peygamberi hakkında yalan söylemek demek olacak böyle bir sahtekarlık; yani bir incil uydurma eylemi; yalancılık ve sahtekarlığa karşı duruşu ve doğruluk ve dürüstluk ahlakını Hz. Peygamber ve Kuran'dan alan bir müslümandan beklenemez. Böyle bir şeyi iddia edebilenler, Bismarck, Dr. Morris, Spinoza, Goethe ve daha nice batılı entellektüeller tarafından tarih boyunca bazı değişikliklerin gerçekleştiği kabul ve ifade edilen 4 İncilin dışında ve 2000 sene önceki orjinalliğinde veya orjinal haline yakın bir metinle karşılaşmanın şoku ile bunu yapıyor olmalılardır.
    Alman Protestan Kilise Komisyonu'nun kontrolünden geçerek basımına izin verilen eski ve yeni Ahid çevirilerinin sunuş bölümü bu metinlerin orjinal hallerinden farklılaştığını şöyle kabul eder:

    «Kutsal kitap gökten inmiş değildir. Eski Ahid (-Tevrat-)'in 39 kitabıyla dört İncil yüzlerce yılda yavaş yavaş gelişmiş ve son şeklini almıştır.»

    Hakkari'de 1983 Yılında Bulunan Barnabas Nüshası
    1983′te Hakkari civarında bir mağarada, İsa Peygamberin konuşma dili olan Ârâmî dilinde ve Süryânî alfabesi ile yazılmış ceylan derisinden bir kitap bulunduğu ve bunun Barnaba İncili olduğu, yurt dışına kaçırılmak istenirken kaçakçıların yakalandığı ve kitabın bir yerde muhafaza edildiği ifade edilmektedir. Kitabı bulanların, kitabın içeriğini anlamak amacıyla, Aramice Uzmanı Filolog Hamza Hocagil'e kitabın ilk sayfasını getirdikleri, Hocagil'in tercüme ettiği sayfaya göre bu kitabın Barnabas İncili olduğu ve aşağıda bulunan incil metninin girişine benzer ifadelerin bu sayfada yer aldığı detayları verilmektedir. (bk. İlim ve Sanat, Mart-Nisan 1986, sayı: 6, s. 91-94).

    Pavlus Öğretileri ve Resmî Roma Hristiyanlığı
    Paulus=Pavlus=Pavlos=Bolis, Tarsus’lu Saul MS 10-67 yılları arasında yaşadı. Pavlus Roma Yurttaşlığı’nı kazanmış yahudi bir aileden geliyordu. Bu nedenle hem Yahudi adı Saul’u hem de Romalı Adı Pavlus’u kullanıyordu. Yahudi önderi I.Gamalyel dönemi’nde Kudüs’de hahamlık öğrenimi gördü.
    İlk dönemlerinde bağnaz bir Ferisi (-yahudi din adamı-) olarak Hristiyanlığı Yahudilik karşısında büyük bir tehdit saydığı için Kilise Üyeleri’ne yönelik kıyımlarda, yüzlerce inananın öldürülmesinde etkin roller oynadı.
    Daha sonraları, «inananların peşine düşerek Şam'a giderken yolda İsa’nın görüntüsü’yle karşılaştığını, böylece tevbe ettiğini» iddia etti. İddiasını doğru kabul eden hristiyanların arasında yaşadı. Kısa bir süreç ardından ise bir topluluğun lideri haline gelerek inananlar arasında önemli ayrışmalara neden oldu. Dini yahudi olmayanlar arasında yayması farklı yönlerinden birisidir.
    Hristiyanlığın bir Yahudi Mezhebi olmaktan çıkıp bir Roma Dini’ne dönüşmesine belirleyici katkı’da bulunan kişidir Pavlus. Tevhid(Allah'ın Birliği) konusunda, Sünnet ve domuz eti yasağı gibi dini emirlerde hassasiyet kazandırılan Musevileri Hristiyanlığın etki alanından çıkaran yaklaşımların ilk sahibidir. Dört İncilin dışında eklenen ve Yeni Ahid'in yaklaşık 1/3 ünü oluşturan mektupları günümüze ulaşmış en eski Hristiyan Metinleri’dir ki bugünkü Hristiyan İlahiyatı’nın temellerini oluşturur. Yeni Ahid’deki Resullerin İşleri Kitabı’nın yarıdan çoğu da Pavlus’un etkinlikleri’ni aktarır.

    Pavlus'un Şam'a inananların peşine düşerek giderken İsa'nın görüntüsüyle karşılaşması ilgili anlattıkları ve getirdiği farklı yaklaşımlara karşı Havarilerden Petrus'un şunu dediğini görüyoruz: “Mesele hayalle olacaktı da, Üstad(Hz. İsa) bizimle senelerce neden dolaştı? O'nun sana göründüğüne nasıl inanalım? Hem sen O'nun düşmanıydın, O'nun aksine düşündüğün halde, O sana nasıl görünür? Peki sen O'nun bir saatlik görünüşüyle her şeyi öğrendiğini, havari olduğunu söylüyorsun, o zaman onun konuşmalarını söyle, Üstad'la beraber bulunmuş havarilerle tartışma, onları sev! Eğer sen hakikate yönelmek istiyorsan, önce bizden İsa’yı öğren ve bizim yardımcımız ol!”(Peder Xavier Jacop, İncil Nedir? Tarihi Gerçekler, Ankara, 1985, s. 10) Bu tartışmalardan daha ilk zamanlar Pavlus’la havariler arasında görüş ayrılıkları olduğunu anlıyoruz.

    Ancak, Pavlus'un çevresindekileri yönlendirmesiyle Romalılar arasında Hristiyanlığın yayılmaya başlaması ve bunun üzerine idam edilmesi ise ortaya attığı yaklaşımlara topluluklar gözünde güç kazandırmıştır.

    Adım adım 3 asırda Romanın resmî dini haline gelen hristiyanlık pavlus'un takipçilerinin dini anlayışını yansıtır. Roma kilisesi=Pavlus kilisesi baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini benimsemiş ve teslisi kabul etmeyip tevhide (Allah'ın birliği inancı) inanan ya da buna yakın diğer hristiyan mezhep ve topluluklarını ortadan kaldırmak için mücadele etmiş. Bu uğurda afaroz (dinden atma) ve ölüm cezaları uygulamış ve bunlarla korkutmuştur.

    Musevilikten Kopuş: Pavlus'un İlk Günah-Keffaret Anlayışı
    «İlk Günah Kavramı - her doğanın günahkar doğduğu iddiası -»'nı ileri süren Pavlus mektup ve etkinlikleriyle, Tevrat'ta yer alan Allah'ın emirlerinin dikkate alınmayarak uygulanmamaları sonucunu verecek biçimde keffaret inancını kurmuştur. (-Keffaret; İsa Peygamberin(A.S) çarmıha çekilerek kendini, insanların günahtan kurtulmaları için feda ettiği, böylece sadece Hz. İsa(A.S)'ya inanmanın sonsuz kurtuluş için yeterli olacağı inanışı. -Barnabas İnciline ve İslam kaynaklarına göre ise çarmıha gerilen kişi, Hz. İsa(A.S)'ya ihanet eden ve bunun cezası olarak mucize ile İsa'ya benzetilen Yahuda İskariyot'tur.-)
    Hz. İsa (A.S) hakkındaki derin fikir ayrılıklarını değerlendiren Pavlus, Tevhid'den ve Musevilikten uzaklaştıran doğrultularda bir itikad kurmuştur. Sadece «kalp temizliği ve İsa'ya inanmayı» yeterli gören, Allah'ın Eski Ahid'de koyduğu kurallar ve O'nun emirlerinden soyutlanan bir din yapılanması ortaya çıkmıştır. Adım adım teslis(Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi) inancıyla da bütünleşen Böylesi bir din anlayışı ne diğer dört kanonik incil ne de Barnabas incilinde Hz. İsa tarafından dile getirilmemiştir.

    Pavlus'un ortaya koydukları ve savunduklarıyla gelişen yaklaşım kabaca şöyle özetlenebilir: Daha önceleri pek çok peygamberler gönderen Tanrı, insanların bir türlü düzelmemesi üzerine sonunda kendisi gelir... İsa karakteriyle ortaya çıkıp çağrıda bulunur ve tüm insanların günahının affı için İsa karakteri çarmıhta kendini feda eder.. Alt alta konulduğunda 'Bir Olan, Herşeye Gücü Yeten ve Sübhan -Tüm Eksiklik, Kusur, Zayıflıklardan Ari ve Uzak- Olan, Tüm Evren ve İçindekileri Yoktan Yaratan Yüce Tanrı' itikadına(inanç şekli) sahip olanların kabul edemeyeceği bir anlayış kendini göstermektedir.

    Hz. Muhammed'in(S.A.V) Allah inancını betimleyen ve Yüce Yaratıcının bin isim, sıfat ve eylemini andığı yakarışını buradan okuyabilirsiniz..

    Barnabas'ta; Hz. İsa (A.S), Tek ve Bir Olan Yüce Allah'ın israiloğullarına gönderdiği bir Peygamberi olarak kendini tanıtır. Hz İsa (A.S) döneminde, Tevrat'taki dini kuralların titizlikle uygulandığı ve doğru inanca sahip olmanın, Tevratta yer alan (-domuz eti yasağı gibi-) yasaklamalardan kaçınmanın ve sünnet olma emrinin uygulanması ve ibadetin samimiyetle ve sürekli yapılmasının Hz İsa'nın temel direktifleri arasında olduğu görülür.

    Bugünku haliyle Yeni Ahid'de (-İncilde-) yer alan şu metin konumuz itibariyle oldukça dikkat çekicidir:

    «Hz. İsa'ya tâbi(uyanlar) olanlar kendisinin yeryüzünde olduğu zaman diliminde ve göğe yükseltilmesinin sonrasında Tevrat’a bağlı Yahudi cemaati ile, Kudüs'teki Mabede gitmeye devam etmişlerdir»(-Resullerin İşleri, 3,1)

    Barnabas İncil'inde Çelişkiler Olduğuna Dair İddialar Hakkında
    Yukarıda sıralananlara gözatıldığında Barnabas İncili'nin tarihsel sürecinde müslümanların bir katkıları olmadığı açıktır. Müslümanların bu İncile ilgilerinin sebebi bir Peygamber olarak kabul ettikleri Hz. İsa'nın gerçek yaşam kesitlerine ve Allah'ın gönderdiği kitaplardan biri olduğuna inandıkları İncilin gerçek haline duydukları doğal meraklarıdır.
    Bu incilin 2000 sene önceki gerçek incilin tam olarak aynısı olduğunu da iddia edemeyiz. Çünkü, Kanonik kabul edilen diğer 4 incil gibi bu incil de Hz. İsa(A.S)'nın dili olan aramice değildir, belki birkaç kere tercüme edilmiş bir metindir; örneğin, Aramiceden, grekçeye , latinceye daha sonra italyancaya çevrilmiş olabilir. Türkçe çeviriye kaynaklık eden ingilizce metin ise halen Viyana Hofbibliothek'te bulunan italyanca nüshadan bu yüzyılın başında tercüme edilmiştir.

    Soyut ve çok yüksek dinsel kavram ve konuların tamamen farklı kültür ve şartlar altında konuşulan, semavi dinlere yabancı bir başka dilin kelimeleriyle (O zamanların grekçesi ve latincesi vs..) ifade edilmesindeki aşılmaz zorlukların yanısıra tercümeler esnasında, mütercimlerin yetkinlik derecelerinin ya da bilgisel yetersizliklerinin; kasıtsız-teknik kelime yanlışlıklarının roller oynayabileceği gözardı edilemez.
    Bu incil vasıtasıyla sezilen ve tarihsel süreciyle varılan sonuç "asıl incil'den" güçlü esintileri yansıtmasıdır.
    Çelişki olarak iddia edilenler metinde yer alan temel konu doğrultularında değildir, tam tersine, Barnabas İncili'ni diğer incillerden ayıracak en açıklayıcı kelime "baştan sona tutarlılık" olacakdır.

    "Nasıra'ya doğru gemiyle yola çıkmak"
    İlginçtir ki; en çok çelişki iddiasının vurgulandığı yer, 151'inci bölümde İsa(A.S) ve Havarileri'nin Nasıra'dan Kudüs'e yaptıkları yolculuğun çok özet anlatımıyla ilgilidir. Kudüs'ten Nasıra'ya yapılan bir yolculuk ise 20'inci bölümde daha detaylı anlatılmıştır. Çelişki iddiasını seslendirenler 151'inci bölümden, "Nasıra'dan Kudüs'e gemiyle gidildi" anlamının çıkarılmasını istemektedirler. Oysa 20'inci bölümde Kudüs'ten Nasıra'ya yapılan yolculuğun güzergahı dönüş yolu için de geçerli olmalıdır.

    Yol güzergahını anlayabileceğimiz 20'inci bölüm "İsa Galile Denizi'ne gitti ve bir gemiye binerek Nasıra'ya doğru yola çıktı. Bu sırada denizde büyük bir fırtına başladı." cümleleriyle başlar.

    Dört İncil'den Matta'da bu konu çok benzer şekilde anlatılmıştır: "İsâ kayığa bindi, denizi geçti ve kendi şehrine geldi" (Matta 9/1)

    Yolculuk esnasında önce Galile Gölü civarına uğranıldığı, yolculuğun bir kısmının Galile Gölü üzerinden gerçekleştiği anlaşılır ve herhangi bir çelişkiden sözedilemez. Yolculuk güzergahları (2000 sene önceki) mevcut yol alternatiflerine, yolların durumuna, güvenliğine veya başka amaçlara uygun olarak belirlenebilir.

    Barnabas İncili'nde güya "Nasıra Limanı'ndan", "Nasıra'ya gemiyle gidildiği"nden ve "Nasıra'dan Kudüs'e gemiyle gidildiği"nden bahsedildiğini ileri süren bir çevre, bir yapay "çelişki" algısı üretmeye çabalamaktadır. Yukarıda yer alan objektif-net-tarihi verilere karşı koymak yerine duygusallığı yansıtan bir alaycılık ve demogojik yaklaşımlara yönelinmesi dikkat çekicidir. Oysa, yolculuğun çok benzer şekilde anlatıldığı Matta İncili bu çevre tarafından görmezden gelinemez.

    Kudüs, Nasıra ve Galile Gölü arasında bugün yer alan karayolları uzunlukları şöyle: Kudüs'ten Galile Gölü'nün Kudüs'e en yakın yeri olan Dganya Bet'e 156 km (5-6 günlük yürüyüş mesafesi), Tiberias yani Galile Gölü'nün Nasıra'ya en yakın yerinden Nasıra'ya 30 km (Bir günlük yürüyüş mesafesi) Kudüs'ten doğrudan Nasıra'ya 160 km (5-6 günlük yürüyüş mesafesi). Görüldüğü gibi bugün mevcut yol alternatifleri arasında bile yol süreleri açısından büyük farklar yoktur.

    Diğer bir çelişki iddiası farklı dönemlerde Romalı valinin (Plate=pilatus=pilotus) ismi hakkında dile getiriliyor ki, bu eğer tercümelerden kaynaklanan bir hata değil ise, iki türlü açıklanabilir: İsa'nın yer yüzünde kaldığı 33 sene boyunca aynı kişinin valiliği sürdürdüğü.. Ya da iki ayrı vali ise aynı ismi taşıdıkları...

    İsa Peygamberin(A.S) 119'uncu bölümde şekerle ilgili verdiği bir örnek sözkonusu ediliyor. Barnabas İncili'ndeki metin anlatımından o dönemde şekerin çok değerli olduğu anlaşılıyor. İsa döneminde şekerin bilinmediğini savunan bazı itirazcılar, şeker kamışından şeker üretimi bilgisinin 7'inci yüzyıldan önce bölgeye ulaşmadığını iddia ediyor. Öyle bile olsa, herhalde durdukça şekerlenen bal ve pekmez gibi tatlı besinlerden de şeker yapılabileceği gözardı ediliyor. Ayrıca, Hindistan'da o dönemde şeker kamışı kristal haline getirilebiliyordu.

    7 ve 9 Sema Sayıları
    Semavat(göklerin) sayısının Barnabas İncili'nde 9 Kuran'da ise 7 olarak bildirilmesinde esasen bir çelişki yoktur. Çünkü Arapça'da 7, 70 ve 700 sayıları çokluk belirtmek için de kullanılır. Kuran-ı Kerim'de bu durumu gösteren başka ayetler de vardır: "...onlar için 70 defa bağışlanma dilesen de.." (9/80). "Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz adet tohum olmak üzere, yedi başak veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimseye kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir." (2/261)

    Türkçe'de de 7 sayısı çokluk belirtmek için kullanılabilmektedir: "7 düvelle savaşmak", "7 memlekete duyurmak" gibi.. Aramice'de de 9 sayısı çokluk manasında kullanılmış olabilir.

    Hz. İsa Peygamber neden "Gelecek O Mesih ben değilim" diyor?
    Mesih nitelemesini İsa'dan sonra gelecek Peygamber hakkında telaffuz edilmesi, Hz. İsa'nın Mesih olmadığından değil, metinden de anlaşılacağı üzere o dönem topluluklarının Mesih denildiğinde bunu en son gelecek Allah'ın Elçisi (S.A.V) olarak algılamalarıdır. İsa, "Sen Mesih misin?" şeklindeki sorulara yanıt verirken kendinden sonra gelecek Allah'ın Elçisi (S.A.V)'nden haber vermektedir. Barnabas İncili'nin ilk başlığında, girişi ve 6'ıncı bölümünde de İsa Peygamber için "Mesih" denmektedir.

    İsa peygamberin "Sen Mesih misin?" şeklindeki soruya verdiği cevabı bu gerçeği gösteriyor:

    «..Çünkü ben, sizin «Mesih» dediğiniz, benden önce yaratılmış ve benden sonra gelecek ve inancı (dini) son bulmasın diye gerçeğin sözlerini getirecek olan Allah'ın Elçisi'nin ayakkabılarının iplerini veya çoraplarının bağlarını çözecek değerde değilim.»(Barnabas, 42. bölüm)

    Burada soruyu soran topluluğun "Mesih" anlayışının dikkate alınarak buna uygun bir yanıt verildiği anlaşılmaktadır. Yoksa Hz. İsa'nın Mesih olmadığı değil.

    Şu da gözönünde tutulmalıdır ki, yukarıda da belirtildiği gibi bazı detaylarda asırlar boyunca yapılan çevirilerde, tercüme ya da teknik yanlışlıklar mümkün olabildiği gibi çelişki iddialarının argümanlarında da duygusal nedenlerden ya da yanlış bilgilerden kaynaklanan bazı yanlışlar olabileceği gözardı edilemez.

    Çünkü, Barnabas İncili Pavlus yaklaşımına sarsıcı bir yalanlama ve karşı çıkışı da barındırmaktadır..

    Tam da bu nedenle asırlar boyu (1700 senedir) tamamen imha edilmek istenmiştir.

    Yeni ve Eski Ahid
    Aslında tarih boyunca gerçekleşen üst üste tercümelerden doğan veya yorumların metne eklenilmesi gibi sorunları konu alan pek çok tartışma Yeni Ahid için sözkonusu olabilir. Bu tür gelişmelerin metnin doğrultu ve yapısına etki etmediğini savunmak hayli güçtür. Alman Protestan Kilise Komisyonu'nun, yukarıda yer alan, incile yazdığı sunuş yazısı da bu gerçeğin başka türlü bir ifadesi gibidir.

    Özellikle Pavlus'un mektupları ve Resullerin İşleri bölümünün de Yeni Ahid'e eklenmesi, yapılan en aykırı yorumlar, hatta görüldüğü söylenen rüyalar (Petrus'un gördüğü iddia edilen rüyası ile domuz etinin serbest bırakılması vb.) ile dinin özünün tamamen farklılaşması... Eski Ahid(Tevrat-Zebur..)'e aykırı bir dine dönüşmesi mümkün olmuştur.

    Hemen herşeyin mübah görüldüğü böylesi bir din anlayışı 4 incilde de bulunmaz: “Sanmayın ki ben Kutsal Yasayı yahut Peygamberi yıkmaya geldim; ben yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim. Çünkü doğrusu size derim; Gök ve yer geçip gitmeden her şey vaki oluncaya kadar Kutsal Yasa'dan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse göklerin melekutunda kendisine en küçük denilecektir." (Matta İncili 5/17-19)

    Barnabas İncili ise, orjininden uzaklaşmış bir dinin özündeki gerçek halini; aydınlık ve açıklığı, Peygamberlerle iletilen ilahi mesajların tazeliğini okuyanlara hemen hissettiriyor.

    Barnabas İncili'nin Matta, Yuhanna, Luka ve Markos ile kıyaslamalı okunuşunda, diğer incillerdeki anlam bütünlüğünün bozulduğu ve cümle düşüklükleri oluştuğu, böylece yarım ya da aralarda kalan konu ve cümlelerin aslında nereden başladığı ve nasıl geliştiği de aydınlığa kavuşuyor.

    Bugünkü haliyle Yeni ve Eski Ahit'te de Hz. Muhammed (S.A.V)'e bazı işaretler olduğu görülmektedir. Konuyla ilgili bazı örnekler için buraya tıklayınız..

    Barnabas İncili'nde 'Muhammed (S.A.V)' İsmi
    Barnabas İncili'nin İtalyanca metninde ve İngilizce çevirisinde Son Gelen Allah'ın Elçisinin adı pek çok kez Muhammed (S.A.V) olarak ifade edilmiştir ki; İngilizce metinden yapılmış olan Türkçe çeviri de bunu yansıtır. Bu konuda ortaya atılabilecek bazı itirazlar olabilir. Bugünkü 4 İncil'de Faraklit isimlendirmesinin Yunanca Kaynağı ile ilgili inceleme bu konuda fikir verebilir. Konuyla ilgili buraya tıklayınız..

    Not: Barnabas İncili (The Gospel in the name of Barnabas) ile Barnabas Mektupları (The Epistle of Barnabas) tamamen farklıdır. Pavlus/Roma Kilisesi tarafından tarih boyunca defalarca yasaklanan The Gospel in the Name of Barnabas(Barnabas İncili)dır. Teslisi benimseyen mektupları(Epistle of Barnabas) ise kaleme alan kişi tarihsel olarak Kıbrıslı Joseph(Barnabas) olamaz. Zira, Kudüs'teki Yahudi Tapınağının Romalılarca yıkılışı (Destruction of Second Temple) bu mektuplarda(Epistle) geçmiş zaman kipiyle yer almıştır. Bu olay M.S 70'de gerçekleşmiştir. Barnabas ise M.S 61'de Kıbrıs'ta taşlanarak şehit edilmişti.


    -Sunuşun Sonu-
    Barnabas İncili
    -Tam Metni-

    Mesih Denilen, Allah'ın Dünyaya Gönderdiği Yeni Peygamber İsa'nın Gerçek Kitabı: Havarisi Barnabas'ın Anlatımına Göre
    Mesih denilen Nasıralı İsa'nın havarisi Barnabas, yeryüzünde oturan herkese barış, huzur ve teselli diler.
    Pek sevgili, yüce ve ulu Allah, büyük öğretme ve mucizeler merhametinden şu son günlerde peygamberi İsa Mesih aracılığıyla bizi ziyaret etmiştir; şeytan tarafından aldatılan pek çokları, dindarlık maskesi altında en dinsiz akideyi va'z ederek, İsa'ya Allah'ın oğlu demekte, Allah'ın sonsuza değin emrettiği sünnet olmayı red etmekte ve her türlü kirli etin yenmesine izin vermekte olduğundan, —bunlar arasında bulunan, kendinden üzüntü duymadan söz edemediğim Pavlus da aldatılmıştır— kurtulasınız, şeytan tarafından aldatılmayasınız ve Allah'ın hükmü önünde hüsrana uğramayasınız diye İsa ile yaptığım konuşma ve görüşmelerde gördüğüm ve duyduğum gerçeği yazıyorum. Bu nedenle, sana yazdığımın aksine yeni akideyi va'z edecek herkese dikkat et ki, ebedi kurtuluşa eresin.
    Yüce Allah seninle olsun, seni şeytan'dan ve her şerden korusun. Amin.

    1. Bu ilk bölümde, melek Cebrail'in Bakire Meryem'e İsa'nın doğuşunu bildirmesi yer alır.
    Bu son yıllarda, Yahudi (-İsrail oğulları-) kavmi'nin Davud soyundan Meryem adında bir bakire, Allah'ın gönderdiği melek Cebrail tarafından ziyaret edildi. Günahsız, ayıpsız, namazı kılıp oruç tutarak tam kutsal bir hayat süren bu bakire bir gün yalnızken odasına melek Cebrail girdi ve «Allah seninle olsun, ey Meryem» diye onu selamladı.
    Bakire, meleği görünce ürktü; fakat, melek şöyle diyerek onu rahatlattı; «Korkma Meryem; çünkü sen, seni kalp gerçeğiyle kanunlarına göre yürüsünler diye İsrail halkına göndereceği bir peygamberin annesi seçen Allah'ın rızasına erdin.» Meryem cevap verdi: «Şimdi ben, hiç bir erkek bilmediğimi görüp dururken, nasıl oğlan dünyaya getireceğim?» Melek cevap verdi: «Ey Meryem; insan yokken insan yaratan Allah, senden de erkek olmadan insan meydana getirmeye kadirdir. Çünkü O'nun için hiç bir şey imkan haricinde değildir.» Meryem cevap verdi: «Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum; öyleyse iradesi yerine gelecektir.» Melek cevap verdi: «Şimdi peygambere yüklü oldun; Adını îsa koyacak ve onu şaraptan, kuvvetli içkiden ve bütün temiz olmayan etlerden koruyacaksın, çünkü çocuk Allah'ın kutsal bir (-kuludur.-) Meryem, tevazuyla başını eğerek şöyle dedi: «Allah'ın hizmetçi kuluna bak, dediğin gibi olsun.» Melek gitti ve bakire Allah'ı tesbih ve ta'zim etti: «Ey kalbim, Allah'ın büyüklüğünü bil ve ey ruhum, Kurtancı'm Allah'ı çok sev; çünkü, O kız hizmetçisinin alçak gönüllülüğünü öylesine saydı ki, bütün milletlerce kutsanacağım; çünkü Kadir Olan beni yüceltti, O'nun kutsal adını tesbih ederim. Çünkü, O'nun rahmeti, nesilden nesile Kendisi'nden korkanlar için yayılır. O Kadir Olan elini güçlü kıldı ve kalbinin tasavvurunda gururu dağıttı. Güçlü olanı oturduğu yerden indirdi ve aşağıda olanı yükseltti. Aç olanı güzel şeylerle doyurdu ve zenginleri eli boş gönderdi. Çünkü, O, İbrahim ve oğluna verilmiş sözleri sonsuza değin tutar.»
  • 512 syf.
    "Çile"yi anlatmaya nasıl bir cümle ile başlayacağımın kararsızlığını yaşadım. 'Gaiblerden bir ses gelse' de, o sesin kılavuzluğuyla mı yazsam dedim. Sonra düşündüm ki, 'gaiblerden bir sesin gelmesi' ister gerçek, ister mecazi, isterse ki, üslubun kazandırdığı anlam bakımından olsun, ne demek olabilir acaba? İlk mısranın hissettirdiği çileye bakınız! Bu kitaba başka hangi isim bu kadar güzel (uygun) yakışabilirdi!?

    "Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
    Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!"

    Yaşım 18... Beni benden alan iki misracık... Bu iki mısrayla şiirin tamamına ve dolayısıyla onun yazarına kapı açışım...

    Elimde, sükutun nabzını dinle,
    Dinle de gönlümü alıver gitsin!
    Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
    Nemli gözlerime dalıver gitsin!

    ... ... ...

    Sonra divan edebiyatı, tasavvuf, altın halka, Abdülhakim Arvasi.... Artık, Necip Fazıl'a farklı bakış, farklı dönüş... "Çile" devleşiyor gözümde...

    İnanır mısınız, "Çile"yi defalarca okudum. Doyamadım. Doyamıyorum.. Her okuduğumda o derinliğine hayran kalıyorum ya..! Bağırırım, kısa özet geçerim: ÜSTAD!

    NFK bu şiir kitabıyla, hiç şüphesiz, benim şiir listemde bir numaradır. Öylesine bir kritere sahiptir ki, onu bir numaraya koyamamak, onun çilesine, ruhuna erişememek demektir. Henüz "altın halka"dan haberimiz yoktur ya da varsa da önemini anlamamışızdır demektir. Evet, "Çile" dolayısız, birbaşa "altın halka"ya (silsileyi aliye/altın silsile) teması olan bildiğim tek şiir kitabıdır. Diğer önemli krtiterler (sebepler) anlam derinliği ve üslubudur.

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kelepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Al sana üslup; al sana deliler köyü, kazan, kepçe, kelepçe.. Al sana dörtlük, al sana derinlik!

    Ateşi bol olsun diyenler, siz, ismini yazacağım şu şiirleri hakikaten okudunuz mu ve hakikaten vicdanınızın ayarlarıyla oynanmadığından emin misiniz?!

    Kaldırımlar
    Sakarya Türküsü
    Aynalar
    Veda
    Zindandan Mehmed'e Mektup
    Anneciğim
    Canım İstanbul
    Ben
    ve tabii ki
    Çile

    Bunlar sadece bir kaç tanesi. Hele ki, beyitler (ikilikler) yok mu, genişletirsen roman'a denk.

    Şiirin izah edilmesinin taraftarı değilimdir. Fakat, "Çile"deki derinliğe inmek için inadına bir kaç şiiri örnek olarak incelemek istiyorum.

    İlk şiirin ilk mısralarından başlıyorum:

    "Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!"

    'Gâib' kelimesinin bir kaç manası vardır. Burada, akılla, idrakle, hayalle, hesap ve tecrübeyle anlaşılamayan, bilinmez anlamındaki 'gâib' kastedilmiştir. İkinci mısrada 'boşluk' kavramı vardır. Boşluk "var"ın olmadığı yer... Toz taneciği bile varsa orası boşluk olamaz. Bu mısradaki boşluk bu anlamdadır. İşte bu yüzden 'ses'i sadece gâiblerden getirmeliyiz. Var'la (var olduğunu bildiğimiz her hangi bir şeyden) ilgili hiçbir şeyi boşluğa getiremeyiz, boşluk olmaktan çıkar. Salt boşluk'u "ense kökünde gezdirmek" için, "ses" ancak "gâiblerden" gelmek zorundadır, keyfi seçilmiş değildir. İlk iki mısra hayret için bana yetti. Daha derinini gidin arayın, ben bulamam! Devam etmek istemiyorum. Çünkü, anlayan anlıyordur veya anlama gayretindedir; anlamayana ne kadar yazsam, açıklasam da boşuna.

    Spoiler uyarısı bırakıp da bir iki mısra daha irdeleyeyim:

    "Ben, kimsesiz seyyahı, meçhûller caddesinin;
    Ben, yankısından kaçan çocuk, kendi sesinin."

    Kimsesiz seyyah olmak için gezegenimizde veya evrende tek başına olduğumuzu düşünelim. Ben, benim dışımda kalan herşeyle yüz yüze... Gittiyim, baktığım her yön "meçhuller caddesi"... Böyle bir durumda sesinin yankısı bile meçhul, ürkersin, "çoçuk" gibi "kaçarsın"...

    Ve benim favori iki mısram:

    İnsan, bir mes'ut zâlim, insan mağrur bir cahil;
    Tekne kırık, su azgın ve kayıplarda sahil...

    Bu ise destandır benim için; insanı özetleyen..

    Bu yaptığım çirkin bir iştir. Emeğe, gönül vermişliğe saygısızlıktır. Fakat, sözümün de yerde kalmasını istemedim.
    Bu sebepten bir kaç mısrayı yarım yamalak irdeleme çabası göstermiş oldum.

    "Çile" benim çilemdir!
  • Yaşamaktan öte yaşatmak daha güzeldir.
    Yaşamak sınırlı ve sonu vardır fakat yaşatabilmek sonsuzluktur.
    Ne yaşadığınız önemli değil nasıl yaratıldığınız ve yaratılma düşünce gücünüzle
    yaşadığınızda ne yaşattığınız önemlidir.
    Birine dünya olabildiğinizde sonsuzluk sizinledir.
    Yaşadığında değil ne yaşattırdığınla varsın ve varırsın asıl yaşayacaklarına.
    Belkide özel bir özettir yaşanılan hayat ve asıl yaşanacaklara içinden ulaştıran.
    Hayatın içinde yaşam katabildiğimiz kadar daima varız.
    Bazen yaşamak değil, yaşam olabilmektir hayat.
    Ve sonsuzluğu hissederek yaşamış, daha nice yaşanılacak gibi.
    Çünkü yaşam katmak nice yaşamalara ulaştırmak ve ulaşmaktır içinden.
    İçinde yaşattıklarındır daima varoluşun.
    Belki sevgiye yansıma varlığın bir iklim içinden ulaşılan
    bir yaşam.
    Belki yaşama zaman aralığı bir an sonsuzluğun mevsimi duyulan.
    O iklimin içinde sonsuzluğa savrulan içinde ki duyuşun resmidir.
    Yaşadığın andan ulaşılmamış zamanlara, ulaşmış gibi zamanın içinde bulmaktır kendini hayat.
    Dün, dünden önceydi. Bugünün tüm yarınları bugünden yine düne gider.
    Biz bugünden ise sadece düşünceyle daimaya gideriz.
    Yaşayacak sonsuzluk ve ulaşılacak bir aslımız vardır.
    Yaşamak düşüncelerde o halde düşüncelerin sonsuzluğunda;
    en uzak ve ulaşılmazdır özvaroluş.
    Yansımak en yakın şimdiye ait tek an.
    Belki güneş ışığı gibi içine doğan, aydınlanır düşünceler.
    Tüm gerçekliğine dokunabilmek güzel yaşamın.
    Hayat içimizde ki gerçeklerdir.
    Yaşam buyüzden güzel.
    Ve yaşamın içinden yaşamaktan öte
    sonsuzluğa ulaşabilmektir asıl yaşamın özüne varabilmek.
    Ve varolabilmek özüne.
    Yaşamak sınırlı değil sonsuzdur o.
    Yaşamak değil, yaşamaya akmak.
    Yaşamanın ötesinde yaşam olmak.
    Yaşanılmak yaşadıkça.
    Yaşattıkça yaşamak sonsuz varoluştan.
    Yaşamadan,yaşanabileceği ve yaşanabilirliliği seversin.
    Yaşamanın ötesinde varoluşu yaşamadan öğrenirsin.
    Bir sen vardır yaşanacak, yaşanılası.
    Bir sen vardır sonsuz yaşanılacak.
    Bir sen vardır yaşarken kendine dokunmak istediğin.
    Bir sen vardır kendine dokunduğunda oluştuğun.
    İnsan hayattır kendinden hayata dokunan.
    Hayat sadece yaşamaya değil sonsuzluğa ulaşmanın kapısıdır.
    Sonsuzluğun anahtarı kalbin duyuşudur.
    Hayata kalpten dokunmalı, sonsuzca dokunduğunda
    Sonsuzluk içine başka dokunandır.


    Ulaştığın kendinsin herşeyin içinden.
    Bakışlarındadır bazen yaşayacakların.
    Bakışların hem uzak bir o kadar yakın
    ve herşey yarımdır.
    An çoğalır baktığında
    her an zaman olur.
    Gözbebeklerinde büyürsün.
    Oysa yaşarken büyürdü insan.
    Görüşlerde büyür, duyuşlarda yücelirsin.
    İçindeki tek görüş,
    sözsüz bir anlatımdır.
    Aydınlığın yansımasıdır görüşüne yansıyan.
    İşte o an aydınlık olur bakışından öte
    seni içine alan.
    Bakışlarındadır bazen yaşadıkların.
    Sen senden önce hiç yaşamamış gibi.
    Bakışın en gerçek söz gelimi bir izlenim.
    Ve yaşayamadıkların vardır bakışlarında
    Kendinden içeri tutsak kalırsın.
    Kendini sorgularsın bakışlarda
    Bakışların hem uzak, bir o kadar yalındır.
    Bakışlarda yaşarsın.
    Gözyaşı içinden akan öz zamandır.
    Yaşadıkça küçülürsün bazen.
    Oysa yaşarken, büyürdü insan.
    Düşünürken bazen,
    Gözbebeklerinde büyürsün.
    Gözlerin sözlerin olur anlatıma susarsın.
    Henüz zaman yansıyan sonsuz aydınlık.
    Bakışın bir an sonsuza açılan yansımadır.
    Dinlemeyi gerçek anlamda duyduğunda izlemeye gerek kalmaz.
    Duyduğun yaşam yüreğinden içine yansır.
    Dinlemeyi gerçek anlamda duyduğunda,
    zamanla izlemek yaşamak olur.
    Herzaman gerçeklik yaşanır.
    Nasıl bir resim kalıyorsa geçmişten elimize,
    gözlerimizle gördüğümüz yüreğimize dokunan varoluş yansır.
    Daima gerçeklik yaşanacağını duyumsadığında gerçekleşirsin.
    Çünkü duyumsayabilmek içindeki zamandır.
    İçimizdeki gerçekler ile daima varız.
    İçimizdeki gerçeklik bizi yansıttığında tüm gerçekliğe ulaşırız.
    Madde belki birçok şeyi gerçekleştirebilir ancak maneviyat yalnızca kendimizi gerçekleştirendir.

    Önemli olan kalbin ne derece dolu olabilmesidir.
    Dolu bir kalple herşeyin ötesinden gerçekliğe ulaşılabilir ancak.
    Düşüncelerin kadar değil, gerçekliğinin sınırsızlığı kadarsın.
    Gerçekliğinin sınırlarına ise; hiçbir düşünce ulaşamaz.
    Gerçekler daima düşüncenin sınırında başlar.
    Çünkü hissedilen herşey kendi içimizde ki gerçekliktir.
    Özgürlük bir hayaldir onu düşlemek gerek.
    Düşledikçe özgürleşebilmeli ve özgürleştikçe gerçekleşmeli.
    Ve hayat düşüncenin içinden hayal ötesi ulaşmaktır aslına.
    Gerçekliğin sınırsızlığında ise kalp özgürleşir.
    İnsan sonsuzluktur ve kendi sonsuzluğuna ait.
    Öyleyse hangi zaman ve mekan tutsaklaştırabilir ki?
    Sevgi sığabilir mi kalpten başka mekana ?
    Düşündükçe üşür her bir düşünce.
    Yinede kendi içine akarsın aşkla.
    Hayatın içinde ayrı bir yaşam gibi
    sonsuzluğun şiiridir içinden ulaşılan.
    Tek bir an kalbinin derinliğidir.
    Ve tüm zamanlara kendi içinden ulaştığındır.
    Gözlerinin sonsuzluğudur henüz düşüncesiz görülen.
    Yüreğinin dokunuşudur, sonsuzluğun durduğu an.
    Sonsuzluğun içinden ulaşmaktır aşkla bakışın.


    Anları tutarsın bazen içinden daima ulaşılan.
    Oysa ulaştığın sonsuzluktur bir an duyulan.
    Ulaşabileceğin bir varoluştur yaşadığın.
    Yaşanılacak tüm kendi zamanından ulaştığındır yaşam.
    Tüm zamanlar ötesine bir an saydığındır bazen hayat.
    Yalnız aşka ulaşan aynı anda varolmak gibi.
    Zamanın savurduğu belki yaşanılası ve yaşamaya dair olan.
    Hiçbir zamandan söz edemeyiz zamanın kendisidir bazen ulaştıran.
    Başlangıç en eski ve en yeni çocukluk.
    Şimdi bir özgürlük rüzgarı gibi duyulan.
    Hissedilen daima bir ses yüreğimizden.
    Tek andan sonsuz yansıma ve yaşanılmaya ait.
    Daima sevginin aydınlığıdır aydınlatan.
    Sevginin içinden gerçek birliğine ermeli.
    Ulaşıldığında öylesine birşey için değil,
    birbirimiz için diyebilmeli.
    Yaşam için söz söylemeye kelime sınırlıdır.
    Yaşarken en anlamlı cümle olabilmeli.
    Özgürlüğün kokusu kendi ektiğin toprakların içinde ki çiçekten hissedilmeli.
    Topraksızda yaşayabilmeli çiçek.
    Öyle olmalı ki özgürlük; düşüncede sınırsız yetişmeli.
    Birdenbire duyulan bin kez hissedilen tek bir bakış olmalı sevgi içimizden.

    Ne geçmiş nede gelecek tek bir an tutuyorsa seni.
    Zamanın kalbidir yaşanılan.
    Sonsuzluğundur seni sana ulaştıran.
    Sonsuz zamanlara kaybolmuş gibi yaşarsın bazen kendinde.
    Düşündükçe hissedersin yaşamanın sonsuzluğunu.
    Sonsuzluğundan ulaşmış gibi aşkla varırsın kendine.
    Kendinde kaybolacak kadar seversin en varedenden herbir yokoluşu.
    Ve varolmaya yenilenen kalbindir.
    Sonsuzluktur gözlerinle yüreğinden duyuşun.
    Ve bakışın kadar yansır içine herşey.
    Tek zaman tutarsın gözlerinde.
    Baktığında gerçekten görürsün görüleni.
    Görünürlük tüm yaşamanın perdesidir aralanan.
    Süzülür içine bir ışık henüz gözlerini kapamadan.
    İçinde bir sonsuzluk tutarsın.
    Sonsuz şimdi , her anın parçası gibi
    Parça parça olsada tüm düşünceler
    tek düşünce tutar birleştirir içinden.
    Kendine tamamlanırsın.
    Duyarsın varolmanın derinliğini.
    Ellerin kalbinde değil,
    kalbin ellerindedir yaşama sunulan.
    Sevgi görebildiğin kadar değil,
    kalbinden duyabileceğin kadar vardır.
    Düşünürsün yaşamanın ayrıntısını.
    Hissedersin başka bir duyuş.
    Daima varolan ruhumuz ve duyuşumuzdur.
    Yaşarsın herşeyin üstünde öz bir düşüncede.
    İz bulursun içinden bir izlenimdir.
    Ve o izlerde kalbinde derin
    sonsuzluk hissettiğin bir gizdir.
    İçini merhamet sarar yaşama başka varoluş.
    Bir an sitemlerin iç örtüdür tüm haykırışlara.
    Öyle el sürmeliki kalbimize aydınlığa yüz sürer gibi.

    Bazen yaşarken görebildiklerinden çok,
    yürekten bakabildiklerinden ulaşırsın suyun asıl kaynağına.
    Herşeyden mutluluk çıkarırsın bazen.
    Çıkardıkça herşeyin hüzün yanına sarılırsın.
    O an başka mutluluk sarar içini.
    Ve herşeyden bişeyler çıkardıkça başka doğarsın kendine.
    Aramak zordur herşeyde kendini.
    Yaşamak hoştur bulduğun herşeyde kendini.
    Anlam çıkarmak herşeyden, herşeyin kendisi olmak ne güzeldir.
    Tek anlam olmak herşeye, ne zordur herşeyin içinde.
    Herşey olmuşcasına büyürsün hani herşey çok şeydir ya öyle.
    Herşeyi dahi aşarsın herşeye rağmen.
    Özgürsündür içinde.
    Zamanın ötesinde bir zaman var herşeye ulaşabildiğin.
    Bir perde, bir bakış, ve bir duyuş yürekten.
    Gerçeklikten bilince hayatın özünü,
    gerçek aşkın içinden ulaşırsın varlığının varolacağı
    ve varlığını unuttuğun andan varolabileceğin anlara.
    Anlaşılır varlıkta ki yokluğun değeri ve her anı.
    Düşüncenin özünde olabildiğinde,
    olabildiğince gerçeksin ancak.
    İçimize işlenir dizeler.
    Dizelerin her harfindesindir.
    Ruhunun yapraklarında okursun kendini.
    Dizeler hayatın özeti bir özet ki kendine öz anlamdır.
    Dizeler ki değil okudukların
    gördüklerin kendinden.
    Görebilir her bilen okuyabildiği kadar kendini.
    Dizeler hayatın özeti
    ve düşüncede buluşmaktır yüreğinle derinden.
    Sayfalar iç dizelerinle anlam bulur.
    Okudukça çoğalır, çoğaldıkça yazar, yazdıkça yaşarsın.
    Çoğaldıkça herşey artar. Ve herşeyin artmasıyla sen çoğalırsın.
    Amaçta sensin,hiçlikte, yaşamakta sensin, birlikte.
    Yaşamaktan daha özel ne olabilir ki?
    Varolduğunu bilmek gerçeği en büyük bilinçtir.
    Kendine dokun yaşama sarılır gibi.
    Kalbine sonsuzca dokunduğunda
    sonsuzluk içine b/aşka d/okunacaktır.
    Yürek bir kez dokundu mu söz d/okunmaz.
    Yaşamın özü dokunur hayatın s/özü d/okunur içine.


    Mutluluk inançtır.
    Çünkü gerçek mutluluk sahip olduğu kişiye daima gülümser.
    Duyulan özgürlüktür yaşanılan hayat.
    Bilmek,görebilmektir kendimizi aynı duyuştan.
    Aslında sade olanı karmaşık yansıtır gölgeler.
    Bazen başka doğar gün, geceden güneş.
    Buyüzden karanlık duyuş, yüzümüz aydınlık ses.
    Kim olsak, en derin şair biraz şiir olur içimizde.
    Şiir olduğumuzda tamamlanırız en özel aşk için.
    Sözsüz,kelimesiz,yazısız bir duyuş gibi.
    Kalbimizde gömülü hazinelerle yaşamak.
    Hazin hayatın içinden sevgi bir hazinedir ellerimizin altından kalpten el sürdüğümüz.
    İnsan herşeyden arınmış bir düşünceyle özüne ulaşabilir ancak
    Derin düşüncenin sizi nereye alabileceğini hiç düşünmeden düşüncenin kendisi olursunuz.
    Düşüncenin kendisi olmak düşünmek değil,
    Düşünce ötesi oluşmaktır.
    Yazı olabilmek; dokunabilmekten öte okunabilmek gibi.
    Anlamlaşabilmek ve anlam katmak.
    Bir noktadan sonra daima varolmak.
    Özümüz düşünceden öte sözsüz başkaldırmaktır kendimize.
    Asla hiçbirşeye başeğmemek.
    Çünkü okurken ancak yazılara başeğilir.
    Kendi oluşumundan sevginin özüne eğilir insan.
    Ancak ruhuna işlediğinde kelimeler
    düşünceyle bakışın ışığına yansıma ulaşılır.
    Bir düşüncede gözyaşı olmayı özlemek gibi.
    Kelimeler kendi iç sessizliği kadar yalnız
    Daima bizi bize yansıtan ve tamamlayandır.
    Yaşamın dışında ki aydınlık,hayatın ışıklarını biraz kısabiliyor ki
    karanlıklarda içimizi görebilelim yansımadan.
    Ve yaşamda kelimeler daima aydınlığa yazılır.
    Öyle olmasaydı okunamazdı hiçbir karartı.
    Önceleri kalbimizi duyarız kalbimizin duyuşudur hayat
    Sonraları ise kalbimizi görmekle başlar yaşam.
    Düşüncenin derinliğinden varolup duyabilmek kendimizi,
    kendimizi, kendimizin ötesinden görebilmektir.
    Önemli olan aynı bakıştan aydınlığa ışık tutabilmektir.

    Kendi içimizden gerçekleşebildikçe gerçeğin kendisiyiz.
    Yok ki gerçeklikten ötesi.
    Özüdür insanın yaşama varolduğu duyuşu.
    İnançtır duyumsadığı ve bilmektir kendini kendi ilminden.
    İmandır kalbinin özü.
    En büyük mutluluk eğilebilmek sevginin birliğine.
    Çünkü sevgi kimlik olmaktır önce kendine.
    Bir kimliğe herhangi bir kimlik giydirilir.
    ama herhangi bir kimlik bir insana asla.
    Ne kadar bilirse bilsin insan,
    kendini sevginin birliğinden bilmek en güzel bilgidir.
    Bilmek ister insan yinede bilmediğini bilginin dışında.
    Sevginin özünü bilen yaşamın özünüde bilir.
    Herşey birşey için varolur o tek şey kendi özümüzdür.
    Kendimize kendimizin ötesinden varolmak.
    Olmak bir andır,oluşmak ise zamanla.
    Çünkü yaşam değil
    daima yaşanacaklardır yaşam ötesi yaşayacak varlığımızdır.
    Mesela yeni bir dünya doğacak, sonsuz derinliğinde yol aldıkça sen.
    Mesela gökyüzü bir resim çizecek mutluluğun resmini görecek insan.
    Sen dile ki o ilham sonsuzluktan aksın içine.
    Güneş, bir çiğ tanesinin içine sığabilecek mesela.
    O an gün, gözlerinde gülümseyiş olacak ıslanır gibi yağmurlu bir ışıkla.
    Mesela zaman ellerinde dokunmalı kendine yürekten.
    Sonsuzluğun ilk hecesinde yeniliktir başlangıca duyuşun..
    Kendimize inanmak yaşama kanmaktır.
    Yaşama kanmaksa onun bize doğru bakışı.
    İşin içinde ya yürek varsa? öyleyse yüreğin sermayesidir alın teri.
    Kalb her işin içinde, bir hazinedir.
    Akıl ise yüreğin orantısında mantıklaşır.
    Yüreksiz bir akıl ise daima akla aykırıdır.
    Yapacaklarına inan ki daha önce yapılan herşey bundan sonra
    yapacaklarının yanında hiçbirşey olsun.
    Ve hiçbirşey engel olmasın, yapmak istediğin ne varsa herşeyden öte bir şey olsun adı yaşam olan.
    İnanç sonsuzluktur.
    Gerçekliğimiz ise düşüncemizdir ulaşılan.
    Gerçekliği duymak düşüncede tüm oluşan hissettiğin şeydir duyulan.
    İçimizden dışarıya yansır,
    bir söz, bir bakış ve gülümseyiştir o.
    Kalbimizle duyabildiğimiz kadar imkanlar içindeyiz.
    Çünkü içimizde ki yaşamak asla dünyanın içindeki biz değil.
    Buyüzden hayat dünyada sınırlı iken sınırsızlık kalbin ulaşabileceği yerdir.
    Buyüzden beden tutsak iken gerçeklik ruhun özgürlüğüdür.
    Dünyanın içinde en özgür olabilen dünyayı gözlerinin dışında görebilendir.
    Gerçek özgürlük içimizde ki inançtır.
    Ve kalbinle duyabilmek gerçekliği yaşamaktır.
    Kalbinle duyabileceğin kadardır hayat, ötesi ulaşabileceğin sonsuzluğun.
  • Markopaşa · 3 Şubat 1947 · Sayı: 9

    Markopaşa'nın bu sayısı ile kadroya Rıfat Ilgaz da katılmış olmalıdır. Ilgaz, Boğazlayan Ortaokulunda hastalanmış, 2 Ocak

    1947'de İstanbul Validebağı Sanatoryumuna gelmişti. Kendi anlatımıyla Boğazlayan Ortaokulundaki görevine başladıktan (2 Kasım 0946'da atanmıştı) bir-iki ay sonra Markopaşa'ya katıldı .



    Bu sayının konu başlıkları ''Alibaba ve Kırk haramiler", "Yıldız Şehriyesi ve Ahtapot" ve "Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Beş Para Etmez" köşesi. Bu köşede 1910'da, 1930'da, 1945'te hürriyet söylevlerinin verildiği ama hapisler, zindanlar, kelepçelerin sürdüğü belirtiliyor. İlerisinde şöyle deniliyor:

    "Sene 1947... Hürriyet kızı, yine arzı endam etmiştir. Millet hakkını arıyor, sendikalar, partiler kuruluyor, yazılıyor, çiziliyor ama ... İşte bu kadar. 16 Aralıkta sürgünler, tevkifler, dayaklar...

    ***

    Evvela, söyletiliyor, sonra da ... Şair ne demiş:



    Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi.

    Ağzını açsan hükümet ağlatırdı ananı.

    Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

    Evvela söyletirler, sonra bellerler ananı.



    Sabahattin Ali'nin başyazısı yine günümüze uzanıyor ve irtica tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor:



    "...Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına

    bir sebep göstermek gerekince, "ara sıra anarşi olur, düzen bozulur gibi sözler etseler bile" asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar.

    Yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz diye yırtınıyorlardı. Nihayet günün birinde yobazlık kara kuvvet, yeşil sarık,

    irtica sahiden hortladı. Ama Menemen'de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil. Ankara'da ve

    kendi aralarında. Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini günden güne yükselten irtica bağırıyor:

    "Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım. Kız öğrencileri köy enstitülerine almayalım..." (Sanki tarlada ve fabrikada da

    kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

    "Ulum-u diniye okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin ... " (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.) Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara

    dalkavukluk ediyorlar. Ankara'nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri

    yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş

    ekmeklerini o kadar emniyette yiyeceklerdir. Daha dün Atatürk'ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu ikiyüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika'da da, İngiltere'de de ahlak dine dayanırmış. Bu ne kadar kökü içeride düşünce böyle? Amerika'da bir sürü de tarikat vardır. Şu halde hemen tekkeleri de açalım. Suriye'ye, Mısır'a giden şeyhleri geri çağıralım, sokakları keşküllü teberli dervişler ile dolduralım. Ne hallere düşmüşler! Demek halkın gözünü boyamak için ellerinde başka çareleri kalmamış."



    Gazetenin ikinci sayfasındaki yazılar arasında "Bizimki Patlıcan mı?" başlıklı şiirsel yazı göze çarpıyor. Şiirin bazı kıtaları şöyle:


    Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin

    O doğru duruşların, o eğri gidişlerin

    Ne yolda dolduğunu bu yaldızlı fişlerin

    Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

    Biliriz yenilen ne, kuzu mudur, tavşan mı?

    Sizinki tatlı can da, bizim ki patlıcan mı ?

    ***

    Yok mu millet malından azıcık pay bize de

    Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede

    Biz de gezmek isteriz Kahire'de, Cizre'de

    İsterlerse gideriz hatta Portekiz'e de

    Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    . . .

    Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz

    Divanda, encümende bulunmak istiyoruz

    Kimiz, neyiz, neciyiz sorulmak istiyoruz

    İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz

    On yıl pösteki gibi sürünen de insan mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    • • •

    Adam olmak sırrına bir türlü eremedik

    Şu ümit ağacından bir yemiş deremedik

    Çalıştık, çabaladık bir rahat göremedik

    Hasılı güme gittik, bir hasır seremedik

    Size apartman, konak, bize delik tavan mı

    Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?





    Bu sayıda yayımlanan "Ali Baba ve Kırk Haramiler -Divanhaneden Röportaj" başlıklı yazı yüzünden yeni bir dava daha açıldı. Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak açılan davanın sorgusunda Sabahattin Ali: " Yazıda müphem ve suizannı bir

    nokta olmadığını, kimseye hakaret kastı olmadığını, Harami'den maksat hırsız ve soyguncu olmayıp, gizlilik kastedildiği, parti divanı toplantılarının gizli yapılması ve divan azasının kırk kişiden terekküp etmesi [meydana gelmesi] dolayısı ile bu şekilde bir espri yaptığını, Ali Baba'nın da gizli toplantıya girmeye muvaffak olmuş muharrir olduğunu" ( Tanin, 28.2. 1947) beyan etti.



    Savcılık anılan maddeye göre sanığın altı aydan iki yıla kadar hapis ve 200 liraya kadar da para cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu ( Tasvir, 4.3.1947) Sanık avukatının, savunmasında, yazının basit bir siyasi toplantı yazısı olduğunu söyleyerek bunun Basın Kanununun 30. maddesi ile ilgisinin olmadığını belirtmesi üzerine yargıç Reşit Nomer, Sabahattin Ali'nin beraatına karar verdi ( Vatan, 4.3.1947).



    Markopaşa · 10 Şubat 1947, Sayı: 10

    Birinci sayfada "Islaha Çalışırken" başlığıyla Markopaşa'nın çıkış zorluklarına değiniliyor ve şöyle deniliyor:

    "...Bu gazeteyi ne kadar müşkül şartlar altında çıkardığımızı bugün anlataınayız. Çünkü zülfüyara dokanır. İstanbul'un bütün matbaalarını mintarafillah [Allah tarafından] (!) veya mimarafiliktidar [iktidarın emriyle] Markopaşa'yı basmazlar. Yazılarımız okunmuyor, baskı fena, klişeler çıkmıyor, bütün bunların hepsini biliyoruz. En yüksek baskı fiyatı vererek, hatta yüz suyu dökerek, ancak bu kadarını çıkarabiliyoruz. Okuyucularımız, içinde bulunduğumuz şartları göz önünde tutarak, bizi maruz görsünler. "Markopaşa" da Halk Partisi'ne döndü. Her sayı biraz daha ıslah edelim derken, biraz daha berbatlaşıyor. Bütün zorluklara rağmen Halk Partisi'ne benzememeye çalışacağız."



    Sabahattin Ali'nin "Ne İstiyoruz?" başlıklı yazısında anlatılanlar oldukça özet ve bugün için de önemli:

    ... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ortak milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında

    taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş

    incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün. Ve insanları sahiden insan eden o en büyük nimet: Hürriyet, riyakar ağızlarda "Adam avlama yemi" olarak kullanılmasın.

    Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölece peşinden girmek değil, bu millerin selametini en iyi sağlayacak yolları MÜSTAKİL olarak seçmek şeklinde kendini göstersin. ·

    İşte biz sadece bunları istiyor ve böyle düşünüyoruz. Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, hemen

    haber versinler, bu suçu işlemekten, yazmaktan, söylemekten vazgeçelim. Yok, bunlar suç değilse, o zaman bize açık veya sinsi yollardan kahpece vurmakran vazgeçsinler. Çünkü namuslu insanlar, bu kadar kirli yollardan girmeye lüzum da görmezler, tenezzül de etmezler."



    "Şakalar" köşesindeki yazının başlığı "Çarıklı Erkanıharp". Yazı, Halk Partisi'ne muhalefet özelliğini en iyi gösteren örneklerden: Bir çok çarıklı erkanıharp gördüm, geçende gördüğüm hepsine baskın çıktı. Bu bir kayıkçı idi. Hem küreğini çekiyor, hem siyasetten konuşuyordu.

    - Bey, dedi, Halk Partisi çekilmeye çokran razı ha, ne dersin?

    - Yerin kulağı var, aman sus, dedim.

    Kızdı.

    - Zaten kravatlı millet değil misiniz, dedi, size korkak bile denmez, ödleksiniz. Korkma, suyun kulağı yoktur. Cesaretimi ispat için olabilir, belki de çekilmek istiyor, dedim.

    - İstiyor ama, çekilemiyor.

    - Neden?

    - Delikanlının biri, babasına bağırmış: Baba, hırsız, tutun."

    "Oğlum al da gel."

    -Gelmiyor.

    -Öyle ise bırak da gel."

    - Bırakmıyor.

    Şimdi anladın mı? Halk Partisi de işte böyle.

    - Anlayamadım.

    - Senin karnın aç olsa, cebinde de bir li,ran olsa, bir lokantaya girsen. Cebindeki parayı yeter sanıp, iki kap yemek yesen. Bir de

    listeye baksan ki, bir buçuk liralık yemek yemişsin. Ne yaparsın? Lokantadan çıkamazsın, rezalet var, akşama kadar da oturamazsın. Elbet bir tanıdık gelir de hesabını görür diye, boyuna yemek yersin. İşte Halk Partisi de öyle. Bir tanıdık çıksın da hesabını görsün diye, boyuna yiyor. Lokantadan çıkmaya çoktan razı ama, hesap vermekten korkuyor."



    Bu sayının 2, 3 ve 4. sayfalarında siyasal mizah türünde ilanla ile okuyucu köşesi gibi yazılar yer almış.



    Markopaşa, 17 Şubat 1947 · Sayı: l l

    Bu sayıda, Yeni Sabah gazetesinde Kenan Öner'in (DP İstanbul il başkanı) yazdığı ve Sabahattin Ali'ye çtatığı yazı "Kenan

    Döner'in Marifetleri başlığıyla konu ediliyor. Üç satırda altı kez saçmaladığı vurgulanarak şöyle deniliyor:

    "... Bir kere Sabahattin Ali'nin kızıl mızıl olduğunu nereden uyduruyor? Sabahattin Ali sadece bu yurdun ve bu halkın güzelliklerini, iyiliklerini, dertlerini ve bu yurdun ilerlemekten, bu halkı saadete ulaşmaktan alıkoyan yolsuzlukları, çirkinlikleri, tarafsız ve realist bir şekilde yazmıştır. Kenan Öner dürüst bir adamsa bunun bir tek kızıl satırını göstermelidir.

    ...Sabahattin Ali'nin Ankara'da Nihal Atsız aleyhinde açtığı dava sadece bir hakaret davası idi.

    ..Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi asla himaye etmemiş, hatta günün birinde, hiçbir kanuni ve idari sebep göstermeden,

    "görülen lüzum üzerine" bakanlık emrine almıştır...

    ...Kenan Öner gibi hukukçu ve profesör geçinen bir adamın, bir satırını okumadığı, şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olmadığı

    bir kimse hakkında ve mahiyetini bilmediği hadiseler üzerinde, şunun bunun lafına kanarak kalem yürütmesi, başına değilse

    bile yaşına yakışmaz. Yazık!



    Birinci sayfadaki bir başka yazı da "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Tüyler Ürpertir" köşesinde "Ağustos Böceği ile Karınca"

    başlığıyla verilmiş.



    "..1950 yılında, yine bugünkü gibi lapa lapa kar yağıyordu. Ağustos böceği aç ve perişan, soğuktan tir tir titreyerek, karıncanın

    pencereleri buğu tutmuş apartmanına yaklaştı. Kapıyı çaldı. Şişman ve göbekli karınca, pencereyi araladı. Tir tir titreyen ağustos böceği:

    - Perişanım bayım, bana bir lokma hürriyet, diye yalvardı.

    Şişman karınca, altın dişlerini göstererek sırıttı:

    - Ha ha hayy . . . bayım, aklın nerede idi? Sen, demokrasi, hürriyet misakı, anayasa diye, bütün yaz, cır cır öterken, gönül

    eğlendirirken, ben çalışıyordum. 7 Eylül kararları alıyor; idare kongresi, parti divanı topluyordum. Şimdi ambarımda, dünya

    kadar, çuval çuval hürriyet var ama, onlar yalnız benim malım.

    Allah versin, haydi aşağı kapuya ...

    Ağustos böceği Anglosakson komşunun kapısını çaldı, içeriden bir ses duyuldu:

    - Who are you? (Kimsin)

    - Ben hürriyet dilencisi, Ağusros böceği kulunuz.

    - I do not know Turkish. (Türkçe bilmem)

    Zavallı Ağustos böceği, merdivenlerden yuvarlandı ve karlara gömüldü.

    2950 yılında bu masalı dinleyen minicik Türk çocuğu:

    - Zavallı Ağustos böceği, diye ağlamaya başladı."



    Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).

    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.



    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:

    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)





    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12

    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:

    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler

    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık

    baskısı altına alınıyor .

    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar

    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...

    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."



    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete

    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu

    konuşma geçiyor:

    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?

    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.

    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.









    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13

    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek

    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.

    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:



    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.

    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."



    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında

    şöyle deniliyor:



    Vergisinin hesabını düz verir

    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,

    Bir almadan isteyene yüz verir.

    Milletimin efendisi işte bu.



    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:



    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,

    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.

    Başbakan nutuk verir:

    - Üzerinde önemli duruyoruz.

    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.





    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14

    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:

    "Kitapçılara sorarsınız:

    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?

    Alacağınız cevap şudur:

    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.

    Sorulacak makama sorarsınız:

    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.

    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.

    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:

    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?

    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...

    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:

    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?

    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...

    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:

    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?

    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...

    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?

    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.

    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar

    ağaları yaya kaldı!




    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı

    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:

    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir

    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak

    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).



    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:



    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:

    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili

    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın

    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )

    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan

    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret

    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,

    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın

    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.

    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].

    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi

    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).



    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:



    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen

    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)



    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:

    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira

    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya

    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye

    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.





    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5

    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:



    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü

    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.



    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki

    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:

    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.

    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve

    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.

    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!



    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler

    şöyle yanıtlanıyor:

    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek

    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:

    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.

    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.

    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.

    - Besle kargayı, oysun gözünü.

    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.

    Bir gün bir arkadaş gelir:

    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara

    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,

    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.

    - Yapamam efendim.

    - Neden?

    - Yapamam işte...

    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:

    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,

    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.

    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.

    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.

    - O ne Tevfik?

    - Apteshane ibriği efendim.

    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü

    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?


    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"

    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın

    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.



    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı

    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:



    "İki gözüm Sabahattin Ali;

    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...



    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:



    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)

    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu

    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..

    Haluk Yetiş . . .

    (1 Nisan 1947)





    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6

    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile

    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:

    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar

    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan

    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta

    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.

    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.

    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak

    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...



    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.



    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:



    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.

    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.

    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik

    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:

    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .

    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:

    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir

    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai

    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır

    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.

    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)





    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17



    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip

    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.

    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:

    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok



    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze

    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.



    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye

    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:



    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı
    bir broşürdür.
  • 592 syf.
    ·81 günde·Beğendi·6/10
    Uzun bir yorum olabilir diye özet niteliğinde fikrimi belirteyim. Kesinlikle size bir şeyler katabilecek, içerisinde sizi araştırmaya, yeni bilgiler öğrenmeye ve bu bilgilerden yaşamınıza yön verecek sonuçlar çıkarmaya sevk edebilecek fakat üslubu sıkıntılı, bir roman olarak başarısız, anlatımı okuru yoran ve bazı doğruları kısmen çarpıtarak aktaran bir kitap. Eğer belli bir olgunluğa erişmediyseniz ve bu dönemi ilk defa bir kitaptan okuyacaksanız yanlış bir seçim olur diye düşünüyorum. Şimdi ayrıntılı yoruma geçelim. Madde madde belli konulardan bahsedeceğim.

    1- Neden okudum?
    Ben yazarı zaten takip eden, birçok görüşüne katılan ve araştırmacı kimliğinin kitabı dolu kılacağına inanan biriyim. Ve bu okuyacağım ilk kitabıydı. Söyleşilerinde insanlık, din tarihi ve Sümerler meseleleri dikkatimi çektiği için bu kitabını okuyup kendisiyle tanışmak istedim.

    2- İçerik
    Bilgi kısmı kitabı sevmemin tek sebebi, yazar gerçekten din, insanlık tarihi, Sümerler hakkında ilginç bulduğum ve ileri araştırma yapmak istediğim konulardan bahsetti. Bunu Yabancı uyruklu bir hocanın sınıfta ders vermesi şeklinde kitaba işlemiş. Kimileri kitabın ilk bölümlerini oluşturan bu kısımlardan çok sıkılmış ama benim için okuması çok keyifliydi. Yazarın neden bir aşk romanı içine bu bilgileri sıkıştırdığını bu nedenle anlayabiliyorum. Herkese hitap etmek istemiş.
    Bir dönem kitabı ve yazarın o zamanda iki zıtlığın ortada buluşmasını konu etmeyi amaçladığı bu kitap bence amacına ulaşmamış. Yazar bir taraf seçmiş ve o tarafın temsil ettiği karakterleri yüceltmiş, diğer tarafı yerin dibine sokmuş. Ülke olarak gruplaşmayı ve kendi dışımızdaki insanları ötekileştirip aşağılamayı seviyoruz fakat Azra Kohen bunu eleştiren biriyken nasıl bu kadar manipülatif bir şekilde karakterleri işleyebiliyor, anlayamadım. Halbuki ben kendisinden iki tarafı da gri olarak işlemesini birbirleri arasında ortak bir bağ kurmasını beklerdim.

    Aşk kitabın büyük bir kısmını kaplıyor ve ben bu kısımları okurken hiç hazzetmedim maalesef, hikayeyi farklı kılacak bir aşk hikayesi yoktu bana göre, olay örgüsü de fazlasıyla monotondu. Son kısımları oldu bittiye getirilmiş gibiydi. Hikayesi beni sarmadı yani, fakat sizi sarabilir. Burası birazcık daha kişisel.

    3- Üslup
    Bir dönem kitabı olmasına rağmen kitabın dili günümüze yakın. Yazar bunu açıklık kaygısı güderek yapmış sanırım fakat hikâyeyi okurken o havayı solumanızı engellemiş. Bazı cümle kalıpları ve kelimeler o kadar çok tekrar ediyor ki, bazen aynı paragrafları tekrar okuyormuş izlenimine kapılıyorsunuz. Yazar maalesef Türkçeyi çok örseleyerek cümlelerini kurmuş, “toksik” “aktive etmek” “analiz etmek” vb. gibi kalıplar edebi metinlere yakışmıyor. Verdiği bazı ara bilgiler hikayede eğreti durmuş, yapısına uymamış. Konuşma dilini yazıya aynen geçiriyor gibi geldi bana kitabı okurken. Tüm bu sebeplerden ötürü yazarın, “ben yazar değilim” cümlesine hak veriyorum.

    4- Karakterler
    Karakterler de maalesef çok iyi oluşturulmamıştı, yüzeysellerdi, inandırıcı değillerdi. Uzun uzun kurulan paragraflarda yazarın “bunları ben anlatıyorum karakter değil” diye bağırdığını işitebilirsiniz. Çok siyah ve beyaz karakterler vardı. Çocuklar çocuk gibi davranmıyor. İyi olan herkes yazarın zihniyetini taşıyordu. Karakteristik özellikler kısıtlı ve karakter gelişimleri zayıftı.

    5- Özet olarak;
    Bu kadar eleştirsem de kitabı okuduğuma pişman olmadım fakat Azra Kohen’in iyi bir araştırmacı olsa da o kadar da iyi bir yazar olmadığını anladım. Yukarıda söylediğim şeylere takılmadan sadece kitabın anlatmak istediğine odaklanırsanız boş bir kitap değil. Ben okuduğum için memnunum. Ama ille de iyi bir roman okumak isteyenler çok merak ediyorlarsa ne anlatılıyor diye, yazarın söyleşilerini izlesinler. Bilgilerin özeti oralarda da var. Kitaptan bir alıntıyla bitirelim.
    “Ulaşması gereken şeye ulaşmak için değil, kendini göstermek için yaşayanlar ancak ruhlarının çürüdüğü bir yere varırlardı.”
  • 61 syf.
    ·8/10
    Kitabı çok beğendim
    Keşke tekrar basılsa
    kitap bir solukta okunacak kısalıkta
    verimli çalışma prensipleri
    çalışma metodu
    hafızanın kuvvetlendirilmesi ve okuma için gerekli olan şartları açıklmaktadır.

    Okumada Geçerli Altın Kurallar

    Bir kitap okurken, ondan daha iyi istifade etmek için uyulması gereken bazı değerli tavsiye ve prensipler vardır; onları şöyle sıralayabiliriz:

    Kitabı, gevşek ve yorgun kafa ile okumamalıdır. Okuma için en uygun zamanı seçmek, üzerinde düşünmeye değer. Bu zaman, bazı kimseler için sabah, bazıları için ise gece vakit olabilir; ama kuvvetli bir yemeğin arkası hiç de müsait değildir.
    Okunan konu üzerine zihin teksif edilmelidir. Yarım saat kadar sonra bir miktar dinlenmek uygun olur
    Özellikle mühim eserler okunurken, elde mutlaka bir kalem bulundurmalı, önemli cümle veya ibarelerin altı çizilmelidir. Bunun, müteakip okuyuş ve aramalarda büyük faydası olacağı gibi, önemli fikirlerin ve yazı iskeletlerinin kaçırılmamasında da yardımı görülecektir.
    Sayfa kenarlarına küçük notlar almalı ve yazmalıdır; kitabın o kısmı hakkındaki fikirlerimiz, itirazlarımız, görüş ve değerlendirmelerimiz böylece kaydedilirse, bunlar, kitaptan ileriki faydalanmalarda rehber olur.
    Eserin baş veya sonunda boş bir sayfaya kendi şahsî fihristimizi eklersek; bizim için önemli olan yerler, özel olarak ilgi duyulan kısımlar, daha sonra aradığımızda kolayca bulunur.
    Belli bir yere, o kitabın özetini ve bizim onun hakkındaki degerlendirmemizi yazmamız, unutup aynı eseri tekrar tekrar ele almayı önler.
    Kitaptaki ilginç söz ve bilgiler fişlenebilir. Böylece zamanla küçük bir özel arşiv oluşturabiliriz. Bu, özellikle ilmî çalışmaya yönelecekler için tavsiye edilir. Kaydedilen söz, şiir... vs. ezber için de kullanılabilir.
    Kitap içinde karşılaşılan her yeni kelimenin anlamı ögrenilmeli, gerekirse lügata bakılmalıdır. Böylece kelime hazinesi gelişmiş, genişlemiş olur. Ayrıca kelimenin telaffuz, imlâ ve cümle içinde kullanılış şekline de dikkat edilmelidir
    Cetvel, grafik, resim ve haritalar atlanmamalıdır; çünkü bunlar hatırda daha iyi kalırlar ve çoklukla özet mahiyetindedirler.
    Okunan eser hakkında nihaî bir hükme varılmalıdır; yâni "Yazar bîtaraf mıdır, konuya hakim midir? Kaynakları güvenilir mi, eser değerli midir?" gibi soruların cevapları düşünülmelidir.
    Konuşma kabiliyetimizi giliştirmek için, edebî eserleri yüksek sesle, telaffuz, vurgu ve mânâya önem vererek tane tane okumak tavsiye edilir ki buna diksiyon denilir ve hitabet, tiyatro ve radyo konuşmaları için önemlidir.
    Kitaptan öğrenilen hususlar,
    a) Geçmişteki bilgilerle irtibatlandırmak,
    b) Kendi kendimize örnekler bulup üretebilmek,
    c) O bilgileri arkadaşlar ile tartışarak,
    d) Tekrarlayıp yakınlaştırarak... zihne daha iyi yerleştirilmelidir. Ayrıca bunların mümkün olanlarını pratikle tatbik etmek ve uygulamak lazımdır.
  • 106 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Abdulkadir Güneş’in bana imzalı şekilde gönderdiği 107 sayfalık kitabı için öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

    Kitabın akıcı bir üslubu var. Okurken yorulmuyorsunuz. Sadece bazı yerlerdeki cümle bozuklukları sizi yorabiliyor. Maalesef bunlar Franz Kafka da bile rastladığım ( özellikle Milenaya Mektuplar kitabında )genelde yayın evinden kaynaklı hatalar oluyor. Benim en beğendiğim öyküsü “Şen Ol - Var Ol” oldu.

    Yazarın yaklaşımı kara mizaha yakın. Bunun ötesinde yazılmış bu öykülere ben bir roman havasında baktım. Çoğu öykü bir romanın parçası gibiydi. Öyküleri bitirdikten sonra karakterlerin hikayeleri ile ilgili merak içinde kalıyorsunuz. Öncesi ve sonrası neydi ne olacaktı? Yazar kesinlikle bir roman yazsa çok daha başarılı olur. Öykülerde karakterler arka plandadır olaylar ön planda. Romanlarda karakterleri tüm kişilikleriyle tanırsınız. Bu kitapta Deneme - Öykü - Roman arasında bir yerlerde kalmış.

    Aile arası ilişkiler, Yalnızlık, Ölüm yazarın çokça vurguladığı konular. Hayattan ve içindekilerden çok uzaklaşmadan yazılmış. Tüm anlatımlar bu yüzden tanıdık geliyor size, kendinizden bişeyler bulabiliyorsunuz. Beni en etkileyen cümlesi “Hepimiz aynıyız” oldu. Basit bir kelimeyle derin bir konuyu anlatmak çok zordur. Bu sadece uzun bir paragrafın ardından seçilecek en doğru özet bir cümleyle yapılır. Hepimiz aynıyız! Hümanizm böyle çıktı ortaya. Daha güzel elbiseler giyebilirsiniz, evleriniz arabalarınız, çokça paranız olabilir ama bu sizi başka bir insandan üstün yapmaz. Sadece zengin bir insan yapar.

    https://www.instagram.com/...?igshid=zhvt61y6sry3
  • 240 syf.
    ·17 günde·Beğendi·7/10
    Kitabın ne anlattığını kitabın kapağındaki ‘Kalıtsal aile travmalarının kim olduğumuza etkileri ve sorunların üstesinden gelmenin yolları’ en iyi açıklayan cümle. Yazar, kitabın anlatımı günlük hayatta okuyan herkesin yararlanabileceği bir seviyede olması için çok terimsel tutmamış. Yine de altını çizerek söylüyorum ki okuması zor bir kitap. Yani psikoloji ile tek bağlandığınız kurgu romanlar, dizi filmler ise bu kitap sizi zorlayabilir, okurken sıkılabilirsiniz. Kitap hakkında bir iki eleştirim olacak. Hemen sonrasında kitabı okumak zor madem ama ben merak ediyorum diyenler için altını çizdiğim yerlerden bir özet geçeceğim. İsteyen * işaretli paragrafa atlayabilir.

    Şöyle ki bu kitabı kesinlikle daha az sayıda sayfada anlatabilirmiş. Sonlara doğru artık sürekli aynı örnekleri okumak çok sıkıcı geldi. Madem bir örnek verdin en az üç defa aynı örneği kullanmasaydın keşke yazarcım dedirtti. Ve içeriğin biraz karışık verildiğini düşünüyorum. Daha düzgün bir planlama yapılabilirmiş.

    *İnsanlar acılarını çabucak yaşayıp bu kötü deneyimi bir an önce sonlandırmak istiyor. Gerçekten acıyı yaşayıp olması gereken sürede atlatamıyoruz. Acıyı gömmeye çalıştıkça acı, yaşanıp bitmesi gerekirken tekrar tekrar yaşanmaya devam ediyor.

    *Sebebini bilmediğimiz duygularımız aslında bize ortak bir aile geçmişinden miras olabilir. Bir anne, bebeği karnındayken doğmamış torununun hücrelerini bile etkileyebilir. Bu fizyolojik olaylar zinciri sonucunda hiç tanışmadığımız anneannemizin karanlık korkusunu miras edinebiliriz. Aile sisteminizden biri ile özdeşim kurduysanız muhtemelen bunu fark edemezsiniz.

    *En önemli adım aslında duygu ve düşüncelerinizin farkına varmanız. En derin korkularımızı ifade ederken kullandığımız yoğun veya anlık sözcükler çekirdek dilimizdir. ‘Çekirdek Dil’ açıklanmamış anılarımızı açıklamamıza yardım eder ve birleştirilmemiş hatta hatırlanmayan olayları ve deneyimleri bir araya getirmemizi sağlar. Çekirdek dili ancak uzman biri çözebilir. Bu kitapla yalnızca çözüm için fikir sahibi olabilir, farkındalığınızı arttırabilirsiniz.

    *Anne ya da babamızdan istediğimiz ilgiyi, sevgiyi, güveni almamış olabiliriz. Ama onları hayatımızdan çıkarmak, yokmuş gibi yapmak bizim hayatımızı daha iyi bir hale getirmez. Öncelikle onların çocukluğunu öğrenip, belki de sevgi almayı bilmediği için vermesini de bilmediğini değerlendirmemiz sonra da onları bize veremediği sevgi için affetmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendimizi ve gelecek nesillerimizi bu kısır döngüden çıkarabiliriz.

    *Kan bağı ile bağlandığımız herkesle beraber bir bütünün parçalarıyız. Bu parçalardan biri çok zor zamanlar geçirmiş olabilir ve bunu bilmeden aynı zorlukları biz de yaşıyor olabiliriz. Önce kendimizi, ailemizi keşfedip, eksikliklerinin sebebini anlayıp, herkesi tek tek hataları için affetmeliyiz. Daha iyi bir hayat ve daha iyi bir gelecek için bunu yapabiliriz.

    https://www.instagram.com/...igshid=1801743hf7d7t
  • 144 syf.
    ·13 günde·7/10
    Cahil Hoca-Jacques Ranciere

    Bilmeyenin bilmeyenle bilmediğini öğrenmesi olarak kısaca özet geçilebilir ama sadece eğitime bakış açısı yönüyle. Öğrenme biçimi ve bu öğrenme biçiminden yola çıkarak toplumsal bir oluş üzerine fikirlerden oluşuyor kitap.
    Öğrenme veya eğitimin, eğitim kurumları aracılığıyla insanları aptallaştırdığı savunuluyor. “ Birine bir şeyi açıklamak, her şeyden önce, ona kendi başına anlayamadığını göstermek demektir.” Günümüz eğitim anlayışına ciddi bir saldırı denilebilecek bu cümle bir manada doğru olabilir. Yapılan açıklamalar, verilen örnekler, öğretici olmadan öğrenmenin imkansızlığını aşılıyor olabilir. Bu duruma çözüm olarak da öğrencilerin bireysel, bağımsız ve özgür öğrenme sahalarını genişleterek öğrenmeye yönelik algılarını değiştirmek mümkün olabilir.
    Yazar ısrarla felsefesini ”tüm zekalar eşittir” düşüncesi üzerine kuruyor. Günümüz eğitiminin ise insanları zekaların eşitliğini bozmaya yönelik hatta aksini aşılamaya yönelik olarak yapılan bir edim olarak görüyor. “Halkı aptallaştıran, öğrenimsizlik değil; zekasının aşağı olduğuna duyduğu inançtır.” Peki tüm zekalar eşitse öğrenmedeki bu dengesizliğin kaynağı nedir? Yazar Cahil Hoca fikrinin çıkışıyla ilgili olarak anlattığı öyküde bunun cevabını şöyle veriyor ve aslında sorunun cahillikten veya bilginlikten olmadığını belli ediyor. “ Yine de öğrencilerin arzularına karşılık vermek istiyordu. Öğrencilerle arasında ortak bir şey üzerine asgari bir bağ kurmak istiyordu.” Bu cümleleri cahil hoca veya bilgin hoca olsun çok mühim olarak addettim. Öğretmek isteyen biriyle öğrenmeyi arzulayan birileri var. Bu iki grup asgari bir bağ üzerine çabalıyorlar. Şu önemli sonuç çıkıyor ki; dikkat, emek ve motivasyon öğrenmenin en ana bileşenleridir.Eğitimde motivasyon zemin, öğrenmeyse şekildir. Zemin olmadan zekalar eşit de olsa üstünde olsa şekil oluşamıyor.
    “Tüm zekalar eşittir.” Düşüncesiyle bilgilerin öğretilmeksizin belli bir çabayla öğrenilebileceği düşüncesi bende antitez olarak şöyle bir sonuç ortaya çıkardı: Amerikayi her seferinde yeniden keşfetmeye gerek var mı? Yani öğretmenler yolu biliyor ve gösteriyor diye kendileri bilgin diğerleri de cahil mi oluyor? Elbette ki iki bilinmeyen arasındaki yol bağımsız ve özgürce, istekle aranırsa bulunabilir. Ama yolu bilen birinden yardım almak aptallık olmasa gerektir.