• Başkalarının verdiği imkanla ışık saçan biri olma, başkalarının yardımıyla elde edilecek sükunete ihtiyaç duyma.
    Özetle bir adamın kendi başına dik durması gerekir, dik tutulması değil..!
  • 304 syf.
    ·5 günde·9/10
    Bir kadın ve bir kız çocuğu. Renée ve Paloma... Kirpinin Zarafeti’nin unutulmayacak güzel insanları ve bu eşsiz yapıtı, tam anlamıyla bir yapıt yapan mihenk taşları.
    Bütün öykü genel olarak zenginlerin yaşamını sürdürdüğü bir apartmanda geçiyor.

    Renée, kapıcı bir kadın; hani şu apartmanlarda görmezden gelinen, sıradanmış gözüyle bakılanlardan. Kendi hâlinde yaşayıp giden, hayatını bir şekilde idame ettiren birisi. Ancak, Renée bildiğimiz, gördüğümüz kapıcı imajını çizmiyor. Oldukça bilgili, okuyan, ileri görüşlü, düşünen, araştıran bir insan. Edebiyat, felsefe, sinema, psikoloji ve türevi dallarla yakından fazlasıyla ilgili. Küçük dünyasının yalnızlığında, kendi sığınaklarını yaratabilen benim gözümde fazlasıyla üstün bir kadın. Özellikle okura kendini, içini ve zihnini aktarırken takındığı üslup, tutum, düşünüş tarzı ve detaycılığı kendisine hayran bırakıyor. Ayrıca Tolstoy’a duyduğu hayranlığı da söylemeden geçemeyeceğim. Kitap boyunca bunun etkilerini yoğun bir şekilde görüyorsunuz.

    Paloma, apartman sakinlerinden birinin kızı. On iki yaşında. Ancak, yaşından büyük tavırlar ve düşünceler içerisinde sürekli. Ailesini düşünceleri, tarzları bakımından çok tasvip etmeyip gerekmedikçe onlarla konuşmayı pek uygun görmüyor. Çok okuyor, düşünüyor, insanlardan saklıyor, sakınıyor kendisini. Fazlasıyla sessiz ve sakin bir karaktere sahip. Zihninin, iç dünyasının dehlizlerinde, sonsuz bir kayboluş yolunda her daim. Bıkkınlık, isteksizlik, yitip gitme hâli hakim ekseriyetle. Doğumgününde intihar etme düşüncesinde ve bunu nasıl gerçekleştirebilirim diye planlar yapıyor.

    Kirpinin Zarafeti, özetle bu apayrı iki güzel insanın unutulmaz yaşamlarını ele alan yoğun bir öykü olma niteliğine sahip. Açıkça söylemek gerekirse ilk 100 sayfada Renée‘nin kendini aktardığı bölümlerde kitaba girmekte fazlasıyla zorlandım. Anlatım ve dil bakımından dolaylılık, kendine olumlu anlamda takındığını düşündüğüm filozofvari düşüncelerin, sanki karşımda gerçek bir filozof varmışçasına kullanılan üslup beni yordu. Ancak ilerledikçe, sıradan gördüğümüz insanlara kendini geliştirmesinin, konuşurken ve düşünürken çok yönlü olmasının yakıştırılmadığının farkına vardım. Yapıtın, kesinlikle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Özellikle Renée‘de kendinizi görecek, kendinizi bulacaksınız. Misal, ikimizin de ortak noktası, bu çekilmez dünyadan kaçmak adına, edebiyata sığınıyor olmasıydı. Beni kitaba en çok çeken bir detay oldu.
  • 83 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın video incelemesini de yapıp YouTube üzerinden yayımlayacağım. Şuradan takip edebilirsin: https://youtube.com/c/sesliAlinti

    Metin incelemesi, aşağıdadır:

    "Satranç", Zweig'ın ölümünden hemen önce kaleme aldığı bir "entelektüel ölüm" kitabı.

    Kitabın başlangıcı bir Titanic atmosferi sunuyor: bahsedilen o koşturmaca, gemideki ünlüler ve "istifini bozmaksızın güverte konseri veren çalgıcılar". Bu atmosfer okuyucuyu kitaba ve ortama çekmek için gayet başarılı biçimde kurgulanmış.

    Metnin hemen başında, kitabın adından da ötürü, aslında "kilit karakter" diyebileceğimiz şampiyon satranççı Çentoviç tanıtılıyor ve onun entelektüel yoksunluğunun soru sormamaktan, yaşıtı olan çocuklarla oyun oynamamaktan, kendine bir meşguliyet bulmamaktan geldiği anlatılıyor. Bunun vurgulanması, kültürel cehaletin bir yansısı aslında. Yani Çentoviç temelde sorgulamayan, sosyaliteden uzak, kendisiyle bile vakit geçirmekten âciz hâlleriyle bir kültürel cehalet örneği olarak önümüze konuluyor. Çevresi tarafından en azından akademik anlamda yetiştirilmeye çalışılmasına rağmen Çentoviç'in öğrenmeyi becerememesi, onun akademik cehaletini de gün yüzüne çıkarıyor. Bu durumda, kültürel ve akademik cehalet de birleşince, entelektüel cehalet vücut bulmuş oluyor. Günümüzün de en büyük problemlerinden birisi olan bu entelektüel cehaletin timsali olan satranç şampiyonu; günümüzün sorgulamayan, oyun oynamayan, arkadaş edinemeyen, kendine bir uğraş bulup yaratamayan hazırcı nesillerini anımsattı bana. Bu nesil içinden akademik anlamda sadece kâğıt üstünde başarılı insanlar çıkabilse de ne yazık ki bu nesillerin içinde bulunduğu bu entelektüel yoksunluk hâli, insanlığın sonunu bile getirebilecek düzeydeymiş gibi geliyor bana ve bu son derece korkutucu...

    Şöyle örneklemek gerekirse Türkiye'de örneği ne yazık ki çokça bulunan bir tip satranç şampiyonu Çentoviç. Ünlü, zengin, havalı, popüler; ama cahil. Ünlü ve zengin olmasında hiçbir entelektüel yetisinin etkisi olmayan Çentoviç; becerebildiği tek şey ile, satranç oynayabilmek ile bu üne ve zenginliğe sahip biçimde yaşıyor. Hayatında kitabın başında da bahsedildiği üzere aşırı entelektüel cehaletinin, insanların gözüne çarpan hiçbir olumsuz etkisi olmuyor. Sadece yapabildiği tek eylem ile ünlü ve zengin bir insan...

    Biraz da kitaba döneyim tekrar. Gene kitaptaki karakter tanıtımı aşamasında anlatıcı, Çentoviç'ten bir dâhi olarak söz ediyor. Fakat girişte, az önce de dediğim gibi Çentoviç'in entelektüel cehaletin yüz bulmuş hâli olduğu anlatılıyordu. Burada cehalet ile deha arasında nasıl bir bağ kurulmak istendiğini anlayamadım. Salt bir konuda uzmanlaşmış ve başkaca bir insani ve akademik, entelektüel meziyeti bulunmayan bir insan da dâhidir, deniliyor zannımca. Ki zaten tarihte de dehası ispatlanmış birçok insanın sorunlu karakterler olduğunu anlatan bilgileri de bir yerlerden hatırlıyorum. John Nash, Da Vinci, Galilei, Mozart gibi birçok dâhinin farklı psiko-sosyal sorunları olduğunu biliyoruz. Burada da böyle bir mesele mi anlatılmak istenmiş, orası soru işareti olarak kaldı bende.

    Nazizme yapılan atıflar ve eleştiriler ayrıca dikkat çekiciydi. Nazizm, dünyada birçok yıkıma yol açtığı gibi birçok bilimsel gelişmenin de öncüsü olmuş bir hareket aslında. Dr. B. de bu durumu tam olarak karşılayan bir örnek. Yani Nazizmim hem yıkımını veriyor Dr. B. bize hem de bilinçsizce yol açtığı gelişimi... Örneğin bakınız günümüzdeki birçok tıbbi gelişme, Nazi doktorlarının canice ortaya koydukları tıbbi çalışmaların (?) sonucu ortaya çıkmış olarak kabul ediliyor. İnsan bedeninin tanınması gibi ve hatta organ nakilleri, farklı ameliyatlar gibi tıbbi eylemlerin birçoğuna Nazi doktorlarının yaptığı canice deneylerin ön ayak olduğu, konuşulan ve anlatılan bir gerçekliktir. Başka bir örnekle, dünyanın en ünlü uzay markalarından birisi ve hatta birincisi olan NASA'nın kurucu liderlerinin de Nazi Almanya'sından kaçan mühendisler olması, bunun başka bir anlatımıdır. İşte Dr. B. de bu bağlamda hem Nazizmin çilesini çekmiş, mesela NASA'yı var eden mühendisler gibi ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış hem de bu zulmün sonucu olarak bir yeti kazanarak satranç konusunda uzmanlaşmış ve fakat bunu da bilinçsizce yaptığından, gene bir olumsuzluk olarak bu durum ona geri dönmüş.

    Gene Nazizme yapılan bir başka atıfla, yalıtılmış ve toplumdan soyutlanmış insanların işkencenin en büyüğünü çektiği, Gestapo'nun otel odası sorguları sırasında şöyle anlatıyor 41. sayfada: "... etrafımda hep yalnızca masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere vardı, oyalanabilecek hiçbir şey yoktu, hiçbir kitap, gazete, yabancı yüz, bir şeyler not etmek için kurşunkalem, oynayacak kibrit yoktu, yoktu, yoktu. ... Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıların içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla berbat bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o aynılık vardı, hep o değişmeyen, korkunç aynılık vardı."

    Bu durum, tarihte yaşamış bütün toplumlarda bir işkence yöntemi olarak kullanılmıştır. Günümüzde de biz, kendi kendimizi yalnızlaştırarak kendimize işkence ediyoruz sanırım.

    Dr. B.'nin durumunda bir "altın orta" örneği de sezdim ben. Elli dokuzuncu sayfada, kendi kendisiyle satranç oyarken kendi kendisine öfkelenen Dr. B. "... bu durum aşırı tinsel yüklenmenin bütünüyle patolojik bir biçimiydi." diyor. Buradan, Aristoteles'in altın ortasına bir atıf yapabiliriz diye düşünüyorum. Altın orta, Aristoteles’in erdem anlayışının özetidir. Ona göre erdem, ortada olandır. Erdemli eylem, her zaman pratik bilgelik sahibi olan bir kişinin seçeceği türden bir araçtır. Burada Nazi zulmü gören Dr. B. altın ortayı bulamamış ve aşırılığa kaçarak hem kendine hem de satranç meziyetine yazık etmiştir...

    Çarpıcı bir sonla biten kitabı ben genel Zweig tutumum eğiliminde gayet beğendim. Hele ki yukarıda bahsettiğim türden çıkarımları bana sağlaması, beğenimi daha da artırdı. Tek eksik yanı, yeterince alıntı çıkaramamam oldu. Belki ben alımlayamadım, o da olabilir; ama kitaptan beklediğim seviyede alıntı çıkaramadım. Bunu da olay örgüsüne yoğun bağlılıktan kaynaklı olarak görüyorum. Bu bağlamda incelemenin bu kısmını kitaptan yaptığım ve en beğendiğim alıntıyla sonlandırıyorum:

    "... bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir." (s. 10)

    Kendinizi, altın ortanızı bularak, o ortada sınırlayınız değerli dostlar. Yoksa ucumuz bucağımız, kendimize bile faydasız olacaktır...

    Son sözde özetle, çok güzel bir kitap. Entelektüel boşluklardan, bu boşlukların dolduruluşundan ve doldurulamayışından, salt yeteneğin özellikle zekâ gerektiren bir şey olmadığından ve alt ve üst sınırlı aşırılıkların aslında ne kadar zararlı olabileceğinden ve bu zararı kâra çevirebilmenin de entelektüel birikimle bile kimi zaman sağlanamayabileceğinden bahseden, çok hoş bir kitap.

    Hem kısacık. Bir çırpıda okunuyor. Okutuyor da kendini. Kabiliyetli bir yazı bütünü yani.

    Okunmalıdır.
  • Çoğunluğun iyiliğini sağlamanın en iyi yolunun az sayıda insanın yeteneğini cilalayıp pariatmak ve destek­leyip ödüllendirmek olduğuna inanmak doğrultusunda eğitildik ve talim ettirildik. Yeteneğin, doğası gereği dü­zensiz dağıldığına inanıyoruz; bu nedenle bazıları, baş­ kalarının ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar yapamayacakları şeyleri yapmaya yatkındır. Herhangi bir yeteneği olmayan veya yeteneğin bir alt türüne sahip olanların sayısı çokken, yetenek bahş edilmiş olanlarınki son de­rece azdır; aslında, insan türünün üyeleri olarak çoğumuz bu ilk kategoriye dahiliz. Bu nedenle bize ısrarla, sosyal konum ve ayrıcalıklar hiyerarşisinin pirarnide benzediği söylenir: Ne kadar yukarı çıkılırsa, oraya eri­şebilenler kümesi o kadar daralır.

    Vicdan azabını yatıştıran ve egoyu pohpohlayan bu tür inanışlar, hiyerarşinin tepesindekiler için mem­nuniyet vericidir. Bununla birlikte, hüsranı ve kendini paylamayı azaltan argümanlar olarak, merdivenin alt basamaklarındaki herkes için bir tür iyi haber niteliği de taşırlar. Ayrıca, orijinal mesaja kulak asmayıp, do­ğuştan gelen yeteneklerinin izin verdiğinden daha yük­sekleri hedefleyeniere de faydalı bir uyarıda bulunurlar. Özetle, bu tür haberler ihtilaf ve direnme ihtimallerini azaltırken, başarısızlığa boyun eğip teslim olmanın acı­sını hafıfleterek, bizi piramitte erişilebildiğimiz noktalar arasındaki ürkütücü ve esrarengiz bir şekilde büyüyen eşitsizliğe razı olmaya teşvik ederler. Kısacası, sosyal eşitsizliğin tüm şiddetiyle sürmesine ve derinleşmesine
    yardım ederler.

    Daniel Dorling'in belirttiği gibi:

    Zengin ülkelerdeki sosyal eşitsizlik, eşitsizlik doktrinlerine inancın sürmesi sayesinde hayatta kalabiliyor ve yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabi­leceğini fark etmek insanları hayrete düşürebiliyor. Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi ya da tıpkı kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin "doğanın bir kanunu" olarak görüldüğü gibi, günümüzdeki çok büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor.
  • 90 syf.
    Önsözde, Schopenhauer ile birlikte 19. yy'da felsefenin bir dönüşüm yaşadığından bahsedilmiştir: Felsefede genel olarak insanın düşüncesi yani zihni üzerine bina olunma, Schopenhauer ile birlikte beden üzerine bina olunmaya doğru kayma göstermiş. Schopenhauer'a göre hayatın temelinde 'irade' bulunur. Bu irade'nin temeli ise istemedir. İstemenin odak noktası ise türün ve hayatın devamıdır. Beden ise irade'nin barınağı veya kullandığı bir nesnedir. Yani, irade kendini beden aracılığıyla nesneleştiriyor. Bununla birlikte irade kendini; dürtü, içgüdü, yaşam vesaire olarak gösteriyor ve bunlar insanın üzerinde etki de bırakıyor.

    Aslında kitabın sonunda Schopenhauer'un bir cümlesi tüm kitabın özeti olarak görülebilir. Nitekim "kitabın özeti" başlığıyla bu sözü alıntılamıştım. (Dışarıda yazdığım için birebir alıntılayarak yazamiyorum) Özetle, irade veya hayat devam etmek ister; onun ahlak gibi bir derdi veya koşulu veya kendini bağlayıcı bir sınırı, etkeni söz konusu değildir; bilakis çoğu kez ahlakla zıt yönelimler gösterir. Çünkü ahlak denilen olgular bütünü, insanın kendisine sınır koyarak toplumun düzenini sağlamaya yöneliktir. Sınır koyulan başat unsur ise insanın içgüdüleridir. İçgüdülerden de en önde gelen bu konuda, cinsel içgüdülerdir. Şöyle ki, bir insanın gün içinde içinden geçen bu güdüleri bir kenara yazılmış olsa sanırım bu insandan soğuruz ama aynı zamanda benzer güdüleri, kendimizin de gün içinde veya başka bir anda duyduğumuzu da 'sessizce' onaylarız. Özetle, hiçbir insan masum değildir. Nitekim masumiyet kavramı da ahlakın içinde insanın önüne koyulan bir ideadır. Bununla birlikte şunu da belirtmemiz gerekiyor: ahlak denilince pek çoğumuzun zihninde, nerede, ne zaman ve kim olursa olsun kabul gören nesnel ölçütler belirir. Lakin ahlak gerçekten bu kıstasları mutlak surette içinde barındıran bir nesnelliğe sahip midir? Yoksa Nietzsche'nin dediği gibi "ahlaki olay yoktur, olayların ahlaksal yorumu mu söz konusudur"? Bence ikincisi geçerli gibi gözüküyor. Yani nesnel bir ahlak pek mantıklı ve tutarlı gözükmüyor. Olsa olsa birtakım ahlaksal yorumların süreç içinde yine belli zamanlarda nesnellik kazanıyor 'oluşu' söz konusu olabilir.

    Beklenileceği üzere Schopenhauer, genel kabul gören romantik aşk olgusunu kabul etmeyerek, bunun iradenin kadın ve erkeğin birbirlerini bir araya getirerek üremeyi etkinleştirmeleri için bir araç olarak görmektedir. Kadın ve erkek, karşı cinsinde bu sayede belli özellikler tespit ederek, en iyi yeni nesli meydana getirmek istemektedirler. Yani aşkın temelinde cinsel güdüler, cinsel güdülerin temelinde de türün olabildiğince sağlıklı devamı bulunur. Belgesellerde sıklıkla gördüğümüz bir olay olan, çiftlerin birbirlerinin cinsel uzuvlarını koklamalari ve benzeri kontrol etmeleri, birtakım kuşların karşı cinsini etkilemek için danslar yapmaları, cesaret gösterisinde bulunmaları, süslü kanatlara sahip olmaları ve bunları ortaya çıkarmaları buna örnek gösterilebilir. İnsan özelinde ise Schopenhauer, erkeklerin kadınların göğüslerinin dolgunluğuna karşı veya bir noktaya kadar bellerinin dolgunluğuna veya kilolarina dikkat etmelerini, kadınların erkeklerde daha çok cesaretlerine, fiziki veya mental olarak güçlü olmalarına dikkat etmelerini örnek olarak veriyor. Kitaptan yapılan alıntılardan en çok tepki çeken örnek veya Schopenhauer'un çıkarıminda da benzer bir anlayış söz konusu denilebilir: iradenin insanda içgüdü olarak tezahür etmesinin sonuçları kapsamında erkek, bir kadına karşı doyuma ulaştığında ona duyduğu istek azalır ve başka kadınlara sahip olma eğilimi gösterir. Yani degisiklik arzusu güçlenir. Kadında ise doyumla birlikte değişikliğin aksine sahip olduğu erkeğe bağlanma ve duyulan aşk artar. Schopenhauer buna verdiği örnekte kendince oldukça biyolojik bir bakış ve teknik olarak 'ruhsuz' davranarak, bir erkeğin yıl içinde birçok kadına ilişkiye girerek yüz çocuk meydana getirebilme olanağına sahipken, bir kadının bir yılda sadece bir çocuk meydana getirebilme olanağına sahip olduğunu ve bunlardan dolayi erkeğin aşkta sadakat eğilimin yapay, kadınınkinin ise daha doğal olduğunu ve bunlardan dolayi erkeğin aldatma fiilinin daha bağışlanabilir ve kadininkinin ise daha az bağışlanabilir olduğunu söylüyor. Erkek iradenin isteği olan üremeyi birçok kadından sağlama potansiyelinden dolayi daha çevreye dönük ve daha çok sayıda kadına yonelmekte olduğunu, kadininsa mevcut çocuğun babasına karşı ve başka çocuklarının mevcut adayı olacak kişiye daha çok bağlandığıni söylüyor. Bu noktada, Schopenhauer mantığında yaklaşırsak, bir kadınin doğuma kadar bağlanma veya sadakatinin yüksek oluşu temellenebiliyorsa da doğumdan sonra aynı erkeğe sadakatinin sürekliliğinin temellendiği söylenemez. Çünkü kadın da o halde doğumdan sonra bir başka erkekten yeni çocuk üretimini sağlamaya yonelebilir yani değişiklik eğilimi gösterebilir. O halde belirleyici etken salt üreme olamaz. Yani üremeye ek olarak başka birtakım etkenler devreye giriyor olmalıdır. Bu etken, toplumsal düzen olarak rahatlıkla düşünülebilir. Çünkü eğer irade türün sayıca ve nitelik olarak artmasını sağlama eğilimindeyse, erkek veya kadının farklı farklı kisilere yönelerek yeni çocuklar meydana getirmesinin her açıdan kaosa neden olacağını da hesaba katmalidir. Yine bir -meli/malı ama makul bir -meli/malı… Ayrıca ihanetin bağışlanabilir olmasında biyolojik olarak ölçüt Schopenhauer açısından bakıldığında yukaridaki olgu açıklanabilir
    gibi gözükse de ama yine kaos olgusuna ters düşmektedir. Çünkü belki sayı olarak fazla sayıda çocuk üretimi sağlanabilir ama kaos içinde bu çocukların nitelikli ve sağlıklı olarak gelişimleri sağlanamaz, bunlar büyüyünce gelecek nesilleri üretirken sağlıklı ve nitelikli bir üretim ortaya koyamazlar. Benim nezdimde ise ihanet, bir ilişkide kim yaparsa yapsın affedilemezdir. Ama gözlemlediğim kadariyla çevremde, ihaneti en çok affetmeye meyilli olanlar kadınlardır. Pek çok kez çevremde aldatilan kadın arkadaşlarım oldu, hatta benden bu konuda tavsiye isteyenler oldu ve ben kesin suretle ayrılmalarini tavsiye ettim ama aradan kısa süre geçince arkadaşımın kendisini aldatan erkeğe 'bir şans' daha verdiğini gördüm. Bir şans daha vermek bu konuda, yeniden aldatilmayi kabullenmektir, kimse kusura bakmasın. Bununla birlikte benim gözlemim oldukça dar bir çevreyi kapsadığı için bunlardan edindiğim düşüncelerin veya gördüğüm sonuçların nesnel bir bağlayıcılığı da oldukça düşüktür. Öte yandan Schopenhauer'un verdiği yukarıdaki örnekle ilişkili olabilecek şu örneği verebilirim: genelde yine çevremde veya bizatihi gözlemlediğim bir olgu, cinsel birlikteliğin bitiminde kadın ve erkeğin göstediği anlık reaksiyon veya davranışlar dikkat çekicidir. Erkek cinsel birliktelikte doyuma ulaşınca yani orgazm olduğunda, anlık olarak kendini geri çeker ve kadından uzaklaşmaya meyleder. Örneğin: orgazm olur ve yatakta hemen hafifçe kadından kendini çeker yana yatar ve uzaklaşır, veya kalkar bir sigara yakar vesaire. Kadın ise bilakis daha çok erkeğe yaklaşır, cinsel doyumun ertesinde bir bağlılığın devamını ister. Tabi, bu noktada kadının genelde erkek kadar çabuk orgazm olamaması ve genelde erkeklerin cinsel ilişkide bencillik yaparak salt kendi orgazmlarina odaklanarak kadının orgazm olmasını göz ardı etmeleri de başat bir aktördür. Ama benzer davranışları, orgazm olan kadınlar da sergiler genelde yani cinsel birlikteliğin hemen ertesinde erkekle kurulan kontaktın devamını arzular ve çabalar. Bununla birlikte cinsel birlikteliğin hemen ertesi anlarda erkeklerin soğuma, bıkkınlık hatta tiksinti duyabilmeleri söz konusu olabiliyor. Schopenhauer herhalde bu konuda, işi biten irade'nin yansımaları olarak yorum yapardı. Ya da irade'nin erkeğe gösterdiği büyü bozuldu ta ki cinsel güdünün tekrar etkinleşmesine dek. Tabi, yine bunların nesnel bağlayıcılığı aynı nedenden dolayi düşüktür. Ayrıca kadın doğasını ben mutlak surette bilemem, hatta büyük ölçüde bilemem.

    Kitabın son bölümünde genelde gözden kaçan ve Schopenhauer'un asıl tepki çekmesi gereken bir husus vardır: homoseksüelliğe karşı kullandığı nahos ifadeler. Tabi bunda kendisinin felsefesinin doğal sonucudur bu da. Homoseksüelliği ve oğlancılığı, özellikle yaşı çocuk üretimi konusunda gücün azaldığı noktada olan kişilerin, cinsel güdülerini boşaltım noktası olarak görüyor. İrade, bu insanları homoseksüelliğe ve oğlancılığa yönlendirerek, bu kişileri doğurganlığı yüksek olan insanlardan uzaklaştırıyor.

    Son olarak, her filozof veya insanın fikirlerinin oluşumunda geçirdikleri çocukluk dönemi, ergenlik dönemi ve genel hayatlarında yaşanılanlar ve yaşadıkları dönemin veya çağın etkileri yadsınamaz. Haliyle her filozof veya insanın her konuda çağı aşabilmesi beklenilemez.

    İyi okumalar.
  • Cahil Cesareti: Dunning-Kruger Etkisi

    Darwin, bunu 19. yüzyılda fark etmiş ve şu sözlerle ifade etmişti:
    “Cahillik, daha sıklıkla bilgiyi değil, güveni doğurur; ısrarla şu veya bu problemin bilimle çözülemeyeceğini iddia edenler, çok bilenler değil, az bilenlerdir.”
    Psikolog Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan teorileri özetle, “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” der.
    Bu etki ismini, 1999 yılında yaptıkları bir dizi deney sonucu bu etkiyi keşfeden Cornell Üniversitesi akademisyenlerinden olan David Dunning ve Justin Kruger’dan alır. İkili, bu etkiyle ilgili yazdıkları makalede şu sonuca varmaktadırlar:
    “Cahillerin/beceriksizlerin/yeteneksizlerin ölçüsüzlükleri kendileriyle ilgili algılarındaki hatalardan; yüksek bilgi düzeyine sahip, becerikli, yeteneklilerin ölçüsüzlüğü ise diğer insanlarla ilgili algılarındaki hatalardan kaynaklanmaktadır.”
    Üstelik bu etkinin keşfi de ilginç bir olaydan sonra gerçekleşmiştir: 1995 yılında 44 yaşındaki McArthur Wheeler isimli şahıs, limon suyunun “tuhaf” olarak tanımladığı kimyası ile ilgili çok derin bilgilere sahip olduğu iddiasıyla, yüzünü limon suyuna buladı ve 2 bankayı üst üste soymaya kalktı. İddiasına göre, limon suyunun görünmez yazılar yazmakta kullanılabilmesini sağlayan “gizemli” kimyası sayesinde, kendisini de “görünmez” kılacak ve bankadaki kameralar onu kaydedemeyecekti. Bankaları soymayı başardı; ancak tabii ki kameralar sorunsuz bir şekilde kaydı yaptı ve aynı gün içerisinde polis, Wheeler’ı kolayca yakaladı. Bu ilginç girişimin sebebi, Wheeler’ın cahilliğiydi. Kimya ve muhtemelen genel kültür hakkında derin bir cehalete sahip olmasına rağmen, cahilliğinin farkında değildi ve kendini uzman görüyordu. Dolayısıyla bilgilerinin ortalamadan üstün olduğunu ve polisler ile teknolojiyi kandırabileceğini sandı. Yanıldığı, çok barizdi.
    Ve bunun üzerine bir araştırma başlatırlar. fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
    · Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
    · Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
    · Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
    · Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
    Cornell üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik “nasıl geçti?” sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi…
    Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların “testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini” düşündükleri; hatta “iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları” ortaya çıktı.
    Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70′ ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.
    Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger sendromu’nun metni yazıldı:
    “İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
    Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
    ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.
    Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…
    Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler… Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler… Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar…”
    Araştırma, Cornell Üniversitesi’nde deneklerle yapılan deneyler üzerine 1996’da yayınlandı. 1999’da, araştırma bir adım öteye götürülerek, gerçekten konu hakkında bilgili birinin, cahil birini azıcık eğitmesinden sonra, cahil kişinin kendi bilgisizliğini çok daha isabetli tespit edebildiği ortaya konmuştur. Daha sonradan 2003, 2006 ve 2008’de diğer uzmanlarca yapılan araştırmalarla bu etki doğrulandı ve daha derin detaylar ortaya çıkarıldı. Hatta 2008’de Ehrlinger, bu etkiyi farklı sebeplere bağlamaya çalışan bir araştırma yaptı. Yani etkiyi doğrudan hedef alarak çürütmeye çalıştı. Ancak araştırmasının sonucu, Dunning ile Kruger’ın vardığı sonuçla birebir örtüşüyordu. Bu durum, etkinin geçerliliğini çok daha arttırdı.
    “Beceriksiz ve Farkında Değil: Kişinin Kendisinin Cehaletiyle İlgili Bilgisizliğinin, Kendisini Abartılı Değerlendirmesine Nasıl Neden Olduğu Üzerine…” başlıklı sebebiyle ikiliye 2000 senesinde, Nobel Ödülü’nü satirik bir şekilde alaya alan Ig Nobel Ödülü verildi.
    N’olur fazla mütevazi olmayın!…
    “Siz de çevrenize şöyle bir bakın” diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti…
    Bence Dunning ile Kruger’in, bu çalışmalarıyla 2000’de, nobel yerine harvard üniversitesi‘nin ig nobel’ini alma nedeni;
    ”Cahil olmamalarıydı”
    Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel’in bir sözüyle bitiriyorum:
    “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”
  • 331 syf.
    ·10 günde·Beğendi·7/10·
    "Körlük"ü iki parçada değerlendireceğim. İlk parça, kitabın yapısıyla, içeriği, yazım biçimi ve işleyişiyle; ikinci aşama ise kitabın özüyle, yani anlattığı ve verdiğiyle, özetle de felsefesiyle ilgili olacak.

    Bendeki 2017 Kırmızı Kedi baskısının kapak kâğıdı yırtılmaya çok elverişli. Yırtılmanın kolay olması dışında kapağın ıslanınca da kurtarması zor bir kâğıtla yapılması hata olmuş.

    Kitapta karakterler arasında geçen diyalogların paragraflar içinde verilmesi ve sadece her farklı kişinin konuşmasının büyük harfle başlatılarak ayrılması okumayı oldukça güçleştirmiş. Kitaplarda sıkça kullanılan diyalog yapısı, yani şu yapı:

    "- Merhaba

    - Merhaba dostum."

    "Körlük"te kullanılmamış. Bu diyalog şu şekilde verilmiş: "Merhaba, dedi, Ahmet ise ona, Merhaba dostum, diye cevap verdi." Böylece de metinden diyalogları çekip almak çok zorlaşmış. Yazılanlardan hangisi diyaloğun parçası, hangisi anlatımın devamı, bunu fark etmek okuyucuyu yorar bir hâl almış. Bu sebeple okumanın zor olduğu bir kitap oldu benim için "Körlük".

    Kitabın paragrafları çok uzun tutulmuş. Blok blok bir kitap çıkmış karşımıza bu sebeple. Sayfalarca süren paragraflar var ve bu da gene okumayı zorlaştıran unsurlardan birisi. Bu durum bir yerden sonra sıkıcı olmaya bile başlıyor üzülerek söylüyorum ki. Özellikle kitapları parça parça okumayı sevenler, mesela benim gibi paragraf bitmeden durmayıp okumaya kısa bir mola vermeyenler için uzun paragraflar bunaltıcı olabilir. Bana öyle oldu. Bu sıkıcı yapı kitabın sonunda kendini kısmen affettirse de sonuçta canımız bir kere sıkılmış oldu...

    Bu teknik detayların ardından içeriğe de bir göz atalım. İçerik anlamında kitap son derece tempolu başlıyor. İlk vakayı yüksek heyecanla ve merakla takip ettim ben. "Tam filmi çekilecek bir sahne!" diye yorumlanabilecek ilk vakanın anlatımını okurken, kitabın zaten filmleştirildiğini hatırlamak garip bir his uyandırdı bende. Acaba filmi de izlediğim için mi böyle düşündüm, yoksa filmi izlemesem de böyle düşünür müydüm? Bu bir okuma sorusu olarak karşımda öylece duracak. Bu ilk sahne ayrıca bana 2018 yapımı "Bird Box" filmini de anımsattı. O filmde de bu kitaptaki gibi gözler söz konusu ve bu kez "görülmeyenler" değil, "kimilerine görülür olan şeyler" söz konusu. Fakat ben gene de "Bird Box" için bu kitaptan faydalanıldığını da düşünmüyor değilim. Film, bizim "Körlük"ümüzden gayet faydalanmış gibi...

    İlk vakanın anlatımının ardından, ikinci vaka karşımıza çıkıyor; fakat burada kitapta bir kopuş yaşandığını hissettim ben. Anlatımın biçimi değişiyor. Sanki yazar değişiyor. Birkaç sayfa süren bu durum sonradan düzelse de bende uyanan bu his, kitaba dönük önemli bir kişisel notum olarak kenardaki yerini aldı.

    Bunların haricinde, aynı bölümde, yani ikinci vaka sürecinde bir cümle çok hoşuma gitti. Okuma kültürüyle doğrudan ilgili olan bu cümleye bir bakınız: "Göz doktorunun edebiyat zevki vardı ve uygun alıntılar yapmayı biliyordu." (Bkz: #82661018) Alıntı yapabiliyorsanız, edebî meziyetiniz vardır diyor ve okuyana selam ediyor yazar. Alıyorum ben de bu selamı :) ve okumayı sürdürüyorum...

    İlk sayfalardan sonra, yani bütün karakterleri tanımanın ardından konu bir durağanlığa bürünüyor uzunca süre. Aynı mekân içinde aynı insanların yaşadıkları aynı günübirlik şeyleri seyredip duruyoruz. Hatta kitabın ta en son sayfasına kadar bu durağanlık, sıkıcılık hâlini alarak devam ediyor. Bu benim kitabı birkaç kez okumuş olmam ve filmi de izlemiş olmamdan da kaynaklanabilecek bir kişisel algı da olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, yaklaşık 150 sayfa boyunca sıkıla sıkıla aynı şeyleri okuduğumdur. Fırtına gibi başlayan kitap birdenbire durgun sulara açılıyor ve gerçekten de çok beğendiğim o son sayfaya kadar o durgun sularda süzülüp duruyor. Ama bitirişi güzel yapması, hatta felsefenin bütün gücünü kullanarak kendini sonlandırması bu durgunluğu unuttursa da geçen bizim vaktimiz oluyor... Bu durumu yukarıda bahsettiğim uzun paragraflarla da birleştirince ortaya bir okuma çilesi çıkabiliyor.

    Bu bağlamda, hazır felsefe demişken yavaş yavaş kitabın felsefesine geçmek istiyorum. Bunu da 66. sayfada geçen şu cümleyle başlatacağım: "Adlarımız mı? Adlarımızın ne önemi var?" diyor doktorun karısı. Polis, hırsız, fahişe, sekreter, doktor, oda hizmetçisi, eczacı kalfası... Hepsi aynı kaderi paylaşıyor insanların. Adlarımızın ne önemi vardır ki hepimiz aynı şeyleri yaşayacaksak? Adlarımızın ne önemi vardır kötüysek, vahşiysek, caniysek?..

    Adların önemsizliği vurgusunun kitapta kimsenin bir isminin olmamasıyla desteklenmesini, hatta hayvanların bile bir isminin olmaması, tutarlılık anlamında kitabın felsefesini destekliyor.

    Kitabın adı da olan "körlük" konusunu da ben tamamen bir felsefi alegori olarak algıladım. Burada bence bir kıyamet sonrası ya da sahte entellerin sıkça kullandığı hâliyle "post-apokaliptik" bir senaryo yok. Bahsi geçen körlük, insanlığın körelmesi ve körleşmesi. İnsanlığın görmez olması, bencilleşmesi... Öteki türlüsü son derece sıradan bir bilim kurguya bağlanıp kalır ki eğer gerçekten de öyleyse ben "Körlük"ü hiç okumamışım demektir. Bu da benim körlüğüm olarak yine benim yorumumu haklı çıkarabilir.

    "Körlük" distopik bir kurgu gibi görünse de az önce de bahsettiğim gibi ben kitabın daha çok ironik, alegorik bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Bütün kitap boyunca geçen meselelerin hâlihazırda yaşamımızı sürdürdüğümüz toplumsal yapıya dönük benzetimsel bir eleştiri olduğu kanısındayım. "İnsan kötüdür." anlayışı çerçevesinde "İnsan insanın kurdudur." şiarının aşırı vurgusu, kişiyi kendini sorgulamaya ve "Acaba?" demeye itmeli burada. İnsanlar çıkarları uğruna her şeyi yaparlar mı? Mesela "sahte körler", "gerçek kör"leri kullanırlar mı? İnsan açgözlü müdür özünde? Körken bile, gözleri aç mıdır insanın? Peki kör müyüz bizler? Neye körüz? Neyi görürüz? Sanırım oturup başımızı iki elimizin arasına almamızın zamanı gelmiş... Düşüneceğiz.

    Kitapta müthiş bir toplumsal eleştiri söz konusu. Toplumdaki sapkın yapı, yoğun anomik ortam aslında iğneli bir dille öyle güzel verilmiş ki. Hırsızlık, hor görü, fuhuş, anlayışsızlık, sabırsızlık... Başlangıç metinlerinde geçen "Sahte ahlak bekçileri ve sözde erdemliler kızın yaptığı türden aşka homurdandılar..." sözcüğü de bunun somutlaşmış hâli, toplumdaki bozulmuş zeminin bir yansıması bizler için. Gene toplumdaki kadın algısı, kadına dönük uygulanan her türlü toplumsal eziyet de kitabın vurgu merkezlerinden. Oysaki kör toplumunun şaşı çocuğa kimin merhametle sahip çıktığına bakınca, bu vurgu merkezinin asıl amacını da görmüş olacağız işte.

    Son sözü kitabın sonuyla yapmak isterdim; ama ne yazık ki okumayanlara kitabı vermek istemem. Bu sebeple sadece gene son kısımdan yaptığım şu alıntıyı verip üzerine iki söz edeceğim ve konuyu noktalayacağım: "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, ... gördüğü hâlde görmeyen körler." (#83557796)

    İnsanoğlu kördür, güzellikleri görmez. İnsanoğlu nankördür, güzel günü unutur. İnsanoğlu değer bilmez. Zamanın değerinden habersiz, aşkın, sevginin değerinden habersiz, yaşamın değerinden habersiz öylece sürüklenir körce... Oysaki bir açsa gözlerini. O cesareti gösterebilip de bir bakıverse ardına, yanına ve önüne, işte o zaman yaşamın değerini çözüp kendi varoluşunu gerçekleştirebilecektir. O zaman ışık anlamlı olacak, çiçek güzelleşecek, hava temizlenecek, dalgalar durulacak, gülümsemeler anlamlanacaktır. Bunlar için tek yapmamız gereken ise gözlerimizi açmamız ve körlüğümüzü fark edebilmemizdir.