Geri Bildirim
  • 1k etkinlikleri iyi ki var! Farklı türleri keşfet etkinliği kapsamında, yine uzun zamandır aklımda olan bir kitabı okumuş bulunmaktayım. Etkinlik için Necip Gerboğa’ya
    ayrıca teşekkürler.

    Oğuz Atay’ı tam olarak anlamayı, özümsemeyi çok isterdim. Nitekim bunun içinde epey gayret gösterdim. Ne derece başarılı olduğum meçhul olsada bu yolda sarf ettiğim çaba için bile mutluyum diyebilirim. Oğuz Atay’la ilk tanışmamış yaklaşık bir buçuk sene evvel Tutunamayanlar’la oldu. Çok iyi bir tanışma oldu diyemem maalesef çünkü kitabı yarıda bırakmıştım. Fakat pes etmedim, muhakkak anlayamadığım bir şeyler olmalı diye düşünerekten kısa bir aradan sonra Tehlikeli Oyunları okudum. Tehlikeli Oyunları, Oyunlarla Yaşayanlar izledi ve son olarak da Günlük. Her kitaptan sonra Oğuz Atay’a inen kanallarım biraz daha genişledi sanki.

    Günlük 1970-1977 yılları arasında yazılmış.Daha ilk sayfasından “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana, bunu da yaptınız” gibi bir cümleyle sarsıyor bizi.
    Günlük dedimse, yazarın kendiyle ilgili bir şeyler öğrendiğim bir kitap gelmesin aklınıza. Günlüğün en önemli özelliği belki de kişinin hayatından izler taşımasıyken bu kitapta bu izlere pek rastlanmıyor. Daha çok kitaplarının oluşum aşamalarından, içeriklerinden bahseden bir taslak demek yanlış olmaz sanırım. Eserlerini nasıl bir titizlikle yazdığına tanık oluyoruz. Tehlikeli Oyunlar ve daha ziyade Oyunlarla Yaşayanlar’ın oluşum sürecine yer verilmiş uzun uzun. Tehlikeli Oyunları okurken takıldığım, anlayamadığım bir çok yer olmuştu Günlük sayesinde taşlar biraz daha yerine oturdu benim açımdan. Bu yüzden Günlük, Oğuz Atay’ın en son okunması gereken kitabıymış izlenimi de verdi bana.


    Yazdıklarını kimsenin anlamadığına içerleniyor Atay. Belki önemsenecek şeyler yazmadım, diyor. Kitaplarının şuanki okunma durumunu görse duygulanır sanırım. Bugün yazdıklarını anlayan kitle genişledi mi bilmem ama anlamak için çabalayan bir topluluğun olduğu esas.

    Kitabın en sevdiğim kısmı arkasında yer alan Oğuz Atay’ın fotoğrafları, anıları ve mektuplarından oluşan “Albüm” bölümü oldu. Üniversite yıllığında yer alan bir bölümde keman sanatçısı Suna Kan’ı çok beğendiğini, üç gece art arda rüyasında Suna Kan’ın konserini dinlediğini duyunca pijamalı oluşundan utanıp ertesi gece takım elbiseyle yattığına dair söylentiler çıkmış. :) Bu olayın gerçek olup olmadığına dair çok söylentiler olsa bile böyle bir konuya dahil olmak için bile incelikli bir ruha sahip olmak gerek diye düşünüyorum. Bir başka ilgimi çeken şey ise kızı Özge ile olan mektuplaşmaları oldu. Sürekli kızının yazım yanlışlarını düzeltmeye çalışması aklıma annemle olan mesajlaşmalarımızı getirdi, tebessüm ettirdi. :) Albüm kısmının biraz daha uzun olmasını ve Oğuz Atay hakkında daha çok şey öğrenmiş olmayı dilerdim bu sebeple albümde yer alan yazıları dönüp dönüp okudum, tadı damağımda kaldı :)

    Yazarın kendinden pek iz barındırmasa da eserlerini anlamak bakımından fayda sağlayacak bir kitap olduğunu düşünüyorum, o nedenle Oğuz Atay severlere tavsiye ederim. Herkese keyifli okumalar :)
  • Azra Kohen‘in 3. Kitabı olan Pi, Fi’nin devam ve son kitabıdır. Şaşırtıcı kitabımız bu son kitap ile sona ermektedir. Muhteşem bir seriydi. kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.
    Can'ın sırları iyice ortaya çıkıyor.
    Özge gerçeklerin peşini bırakmıyor ve darbe isimli bir dergi yayınlayarak olanları anlatmaya başlıyor. Sadık Murat Kolhan ise Özge’yi korumaya çalışsa da artık bunu yapamayacağını fark edip kaçıyor. Ada ünlü bir müzisyen oluyor fakat kokain kullanmaya devam ediyor ve bu toz onun sonunu getiriyor. Bilge ise Ali ile bir ilişki yaşamaya başlıyor. Fakat bu ilişki uzun sürmüyor. Bu sırada Can Duru’nun gidişi ile oldukça kahrolur ve kendine bir türlü gelmez. Geçmişte Can’a ilgi duyan Bilge ona yardım etmeye karar veriyor ve Can aslında gerçek aşkın bilge de olduğuna karar veriyor. Çift kısa bir süre sonra evleniyor. Fakat Duru geri dönüyor gene olaylar karışıyor. Duru’nun geri dönüşü ile Can tekrar Duru için bir gösteri merkezi açmaya karar veriyor. Bu durumu gören Bilge Can’dan ayrılıyor. Kısa süre sonra Duru Can’a söylediği bir sözden dolayı Can kıza zarar veriyor ve kızdan ayrılıyor. Bu sırada Can’ı akıl hastanesine kapatmak için Bilge ve Özge bir plan ortaya koyuyorlar ve sonunda Can hak ettiği yere gidiyor.
    Ali'nin Bilge'yle beraber olmasıyla sonlanıyor.
  • Özge Uzun yaşadıklarını, hissettiklerini çok samimice anlatmış. Dağhan'ı görmeden çok sevdim. Özel çocukların anneleri zoru başarıyorlar. Özge Uzun'da onlardan biri, hikayesini okumak size çok şey katacağına eminim. Tavsiye ederim.
  • Bir zamanlar Türkmen boylarında ezberinde Karacaoğlan, Dadaloğlu, Yunus’tan birkaç dize olmayan çok az olurdu.
    Sohbetin sonu da genellikle bu ozanların dörtlükleri ile biterdi ve benim çocukluğum da işte böyle bir Türkmen boyunda geçti.
    Bir gün dayım lime lime olmuş bir Karacaoğlan kitabı verdiğinde galiba “o yaşlı gocaların tekrarlayıp durduğu manileri mi okuyacağım” diye düşünmüş olmalıyım ki, o kitabı okumadığım gibi, sahipte çıkmadım.
    Fakat ondan sonra aldığım bütün şiir kitapları, okuduğum tüm şiirler ve şairlerin bir Karacaoğlan, bir Dadaloğlu, bir Yunus etmediğini görünce Karacaoğlan üzerine yazılan tüm kitapları aradım, buldum, okudum fakat o kıyametini bilmediğim kitabı hiçbir yerde bulamadım.
    Bana göre Karacaoğlan’ı okumayan birsinin insanı, doğayı, çevreyi, dağları, ovaları, yer adlarını, Türkçeyi, bitkileri, canlı türlerini, insan ve doğa sevgisini yeteri kadar tanıması mümkün değildir.

    Örneğin, Kömür gözlü, Küpeleri kulağında mum gibi yanan, Ceren bakışlı, Yanağı gamzeli, Boğum boğum al kınalı, Gül alıp reyhan veren, Gövel ördek gibi, Çırpına çırpına yüzen, Dividi kalemi elinde, Hünkâra arzuhal yazan, Selvi dalına benzeyen, Ala gözlü, Başı al valalı, Seherde açılan gül gibi, Usul boylu, Gözleri sürmeli, Gerdanı benli, Ilgıt ılgıt esen yel gibi, Bahçe gülüne benzeyen, El göğüste hizmet eden, Cihana emsali gelmemiş, Aynı doğana benzeyen, Top zülüflü, Karakaşlı, Tomurcuk memeli, Eğik başlı, Yavru şahine benzeyen, Evliya hırkası giyinen, Huri gibi, Boyu uzun, Kaşı kara, Ak saya giyinmiş, Nergis bakışlı, Ay yüzlü, Ayın on dördü gibi, Gül yüzlü, Al Yanaklı, Menevşe Bakışlı, Ak benizli, Kırmızı kolçalı, Altın burmalı, Garbi değmiş kavak gibi sallanan, Yavru şahin bakışlı, Yanağı ay tekeri, Ağzı oğul balı gibi, İncecik belli, Ala gözü söbe, Ağca ceren gibi çölde gezen, Türlü libas giyinen, Tülü maya gibi salınan, Keman kaşlı, “Terlisin sevdiğim sil” diyen, Yüzü çifte benli, Dişleri inci tanesi, Bülbül gibi daldan dala konan, Çift memeleri koynuna iz eden, Tatlı dilli, Trablus şallı, Eğnine alınan mor giyinen, Sağ elinde tas ile suya giden, İnce belli, Frenk şekeri gibi, Zemheride gül gibi açılan, Günde beş kere zülfünü bağlayan, Cenneti âlânın nuru, Yavru ceren bakışlı, Kınalı keklik gibi seken, İnci ile mercan dizen, Al şalvarlı, Halka halka zülüflü, Yaz olanda sıtma tutan, Güz olanda terlemeye yatan, Kokuya benzeyen, Ak elleri deste deste güllü, Melil mahzun gezen, Bacasında baykuşlar öten, Deli eden, Yeni doğan gün gibi, Kapısında çalılar biten, Ak topuklu, Has bahçe içinde top nergiz gibi, Halılar dokuyan, Bülbüller gibi şakıyan, Top yanaklı, Servi boylu, Gerdanı benli, Menekşe gözlü, İnce belikli, Altına al üstüne mavi giymiş, Diline doyulmaz, Karın üstüne kan damlamış gibi, Gayet nazlı, Ak göğsü yalaz düğmeli, Telli yemeni giyen, Atlas tumanlı, Kaşları göz ile cenk eden, Kirpiği hançer gibi, Keklik gibi taştan taşa seken, Kırmızı donlu, Çok merhametli, Binden ziyade beni olan, Bu gün dünden güzel olan, Öpülürken dişlenen, Sırma cepkenli, Hilal kaşlı, Dudağına diline bal bulaşmış, İnce kemerli, Eşi menendi olmayan, Güzel seven, Kıl ördek boyunlu, Habeş benli, Bir karış gerdanlı, Tavus kuşu gibi göğsü nakışlı, Göller içinde kuğuya benzeyen, Saçağı dizde bir kuşak kuşanmış, Laleden kırmızı gülden de güzel, Ak göğsünde namaz kılınan, Serçe gibi seken, Göğsün düğmesi sıkça dikilmiş, Ördek gibi yüzen, Kırk beş belikli, Elbistan yanaklı, Ak eline kan gibi kına yakan, Eline el değmemiş, Boyu uzun beli ince, Huma kuşu gibi, Ellenmiş bellenmiş olmayan, Sırma kaşlı, Reyhan gibi kokan, Salına salına gelen, Dostunun halini bilen, Sırma belikli, Koynunda çifte meme besleyen, Söyledikçe şirin dilleri ballanan, Göğsü çifte benli, Elma yanaklı, Uzun boylu, Çitte belikli, Dudu dilli, Kırmızı önlüklü, Turunç memeli, Çağırıp bergüzar veren, Siyah zülfünü mah yüzünde gezdiren, Suna gözlü, Kadife şalvarlı, Güvercin duruşlu, Entarisi Frenk renkli, Kaşın eğmiş, Elleri göğsünde, Göğsü ilikli, Kudretten sürmeli, Saçları topuğunu döven, Hüma bakışlı, Peynir dilli, Seherde suya giden, İnce bele cevahir kemer takan, Huriye benzeyen, Burnu hırızmalı, Ayağı halhallı, Topuğu benli, İnce bele kol isteyen, Ceylan bakışlı, Al yanağı bal gibi, Misk gibi kokan, İnim inim ağlayan, Kalem kaşlı bir güzel gördünüz mü?
    Elbette gördünüz, hem de kaç kez. Belki de o güzel size göz süzdü, gerdan da kırdı ama Karacaoğlan okumadıysanız siz onu hiç fark etmediniz.
    Sevgiliyi bu ve bunun gibi, daha yüzlerce eşsiz betimlemelerle anlatan ozan dere, ırmak, pınar, ova, yayla, gül, lale, nergiz, sümbül, zambak, bülbül, turna, hüma kuşu, ceren, at gibi, doğadaki tüm canlı ve bitkileri de sevgiliden ayrı tutmaz, onları da sevgiliyi övdüğü kadar över.

    Yücesinde sığınlar gezen, Ah ettikçe dumanı tüten, Derin göllerinde bahriler yüzen, Mor sümbüllü, Pınarları çağlayan, Çimeni güllere karışmış, Başında dudu kumru öten, Lale sümbül biten, Başı karlı, Lalesi yetişmiş, Sümbülü taze, Kuzular meleşince gidilen, Engininde şahin süzülen, Kocaman ardıçlı, Soğuk pınarlı, Başında kaval çalınan, Garbi esince buzu eriyen, Başında can otu biten, Yücesinde koç yiğitler gezinen, Seyfisi top olmuş, Yükseği kartal yuvalı, Yel vurunca karları eriyen, Kuzu meleşen, Karları erimeyen, Kışın azgın yüzlü, Başında kurtlar uluyan, Türlü libas giyinen, Yükseğine çıkılmayan, Üstü boz topraklı, Kaplan meşeli, Toprağına taşına altın yağan, Ara yerde yıkılası, Kararıp pusaran, Menevşesi gülü kokan, Biri bin olan, Kışın yolu kapanan, Başı pare pare dumanlı, Nazlı yârin başından aştığı, Cennete benzeyen, Kaplan gezen, Ceren meleşen, Derde dert katan, Balta değip ormanları kuruyan, Gazel olup yaprakları çürüyen, Top top olup geyikleri yürüyen, Avcıların avını aldığı, Sarp kayaları delinesi, Od düşüp döne döne yanası, Bağrı yanık aşığa dönesi, Yarinden, eşinden ayrılası, Tomurcuk güllerini yad ellerin derdiği, Gül memeli eşinden ayrılası, Çıkıp yücesine seyran edilen, Siyeci bozulan, Bağları viran olan, Arab atların aştığı, Yârin emanetini borandan, kıştan saklayan, Ördekler gelmediği için gölleri perişan olan, Kamalaklı, Karaardıçlı dağlar gördünüz mü?
    Tabi ki gördünüz ama ne var o dağların yücesinde hiç merak etmediğinizden, muhtemelen önünden geçip gittiniz.
    Oysa Karacaoğlan okusaydınız başında kartallar süzülen o dağlara elbette gider görürdünüz.

    Annaç, Asrık, Aşkar, Babal, Balaban, Bahri, Baz, Bıldır, Libas, Bedir, Belik, Bergüzar, Bor, Boymul, Cığ, Cırnak, Cüda, Cündi, Çarh, Çeşm, Dağlamak, Davlumbaz, Devre, Didar, Domur, Dulda, Dür, Edik, Eğin, Eğmel, Eke, Emmi, Kayıl, Kavil, Keleş, Kelli, Kemha, Kerem, Kıcı, Kıvı, Kirmen, Kib ü Kar, Koçmak, Kulunç, Konalga, Kor, Koyak, Köşek, Göynük, Kutnu, Küffar, Leb, Libas, Mağrip, Mah, Mahana, Mahfi, Mail olmak, Manca, Maral, Maşrık, Maya, Meles, Melil, Menend, Mestane, Meyil, Mihman, Miri, Mizan, Muhannes, Mürde, Nâçar, Nâgehan, Name, Nar, Nas, Naşi, Nazar, Nevcivan, Nikap, Niyaz, Oflaz, Ola, Onmak, Onulmaz, Örd, Örek, Öşek, Özge, Penah, Perçem, Peyke, Pervane, Pervaz, Pohur, Pısmak, Pus, Pusarmak, Pür, Püren, Rasaf, Rayıha, Reyhan, Revan,',Rüsvay, Sak, Sağrı, Sal, Salak, Sandal, Savran, Savat, Savay, Savsala, Saya, Senk, Sehil, Sıdk, Sufat, Sığın, Sıktırma, Seyfi, Sin, Siyeç, Sokunmak, Soyka, Suna, Söbe, Süllem, Şahbaz, Şakird, Şar, Şavk, Şekva, Şem, Şems, Şeyda, Şıvga, Şelek, Şitil, Şol, Şor, Taam, Tamu, Tatar, Tavk, Taylak, Tehne, Temren, Tezmek, Tımar, Toklu, Tor, Toy, Tuman, Turaç, Turalamak, Tülek, Tülümaya, Uğrun Uğrun, Uluk, Urd, Urum, Üryan Us, Uz, Ün, Üsküf, Üzülmek, Vala, Vuslat, Yad, Yağlık, Yalaz, Yele, Yalaf, Yanal, Yaşın, Yad, Yavıklamak, Yeğin, Yekte, Yelgin, Yemeni, Yerinmek, Yıkmak, Yıkışmak, Yitik, Yolak, Yoz, Yüğrük-Yörük, Yuka, Yumuşlu, Yunaklık, Yuvalamak, Zağlı, Zâr, Zeban, Zemheri, Zerbap, Zıbın, Zehgir, Zibil, Zulâl, Zülüf.

    Ya bu kelimeler ile aşinalığınız nasıl?
    Belki siz bunların ne manaya geldiğini biliyorsunuz fakat çocuklarınız Karacaoğlan okumazsa, bunları çocuklarınıza kim öğretecek?
    Şayet bir gün Karacaoğlan okumaya karar verirseniz, derleyicisinin kim olduğu da çok önemli.
    Zira Karacaoğlan’ın şiirleri ile hiç ilgisi olmayan o kadar çok Karacaoğlan derlemesi var ki.
    Bunlardan birini alır okursanız, okuduğunuza pişman olur Karacaoğlan şiirlerini sevemezsiniz.
    Cahit Öztelli, Mustafa Necati Karaer ve Dr. Müjgân Cumbur’un derlediği Karacaoğlan derlemeleri en iyi derlemeler fakat bunlardan da iyisini bilenler beni de bilgilendirirlerse çok sevinirim.
  • https://www.nadirkitap.com/...ir-kitap8148948.html
    Tam olarak yukarıdaki linkteki kitaptan bahsedeceğim.
    Seyrani'nin yaşamı ve şiirleri hakkında kıymetli bilgiler verilmiş.Seyrani'nin gönül pınarından damlalar sunulmuş.İnsanın içine işleyen menkıbelerle şiirlerinin hikâyesi anlatılmış.Bunlardan bir tanesi Seyrani'nin Sultan Abdülmecid tarafından saraya davet edilişidir.Padişah, bütün atışmalarda 1. gelen Seyrani'nin ününü duyunca merak eder.Huzuruna çağırır ve kendisine samur bir kürk hediye eder.Seyrani saraydan çıkarken ayazda titreyen bir gariban görür.Padişahın kendisine verdiği samur kürkü çıkarıp üşüyen adama giydirir.Bunu görenler, sen padişaha hakaret ettin.Padişahımızın hediyesini başkasına verdin diyerek padişaha şikayet eder.Tekrar padişahın huzuruna çıkarılan Seyrani sürgünle tehdit edilince şu dizeleri okur:
    Hakk'ın mekânından özge bir mekân
    Bulmak mümkün ise bul gönder beni

    Bu sözleri duyan padişah sürgüne göndermekten vaz geçer.Sarayda uzun bir süre kalır.Tabi "Sadarete geldi hayvan olanlar" gibi mısraları zülf-i yâre dokunur.Öldürmek isterler.Kayserili bir akrabası saraydan kaçırarak hayatını kurtarır.
    Aşık Revayî ile fıkra gibi atışmaları tebessüm ettirirken, Seyraniyle tilki arasında yaşananlar hepimize ders vermektedir aslında.
    Şiirlerini ne anlatabiliriz,ne de okumaya doyabiliriz. Her biri birbirinden kıymetli... "Eski libas gibi aşığın gönlü" zaten bilinir.Diğer şiirleri de aynı güzellikte.Bazen de şiirin tamamı etkili olmasa bile içinde darb-ı mesel olacak iki dize sizi mest eder....
  • Türkmen boylarında Karacoğlan, Dadaloğlu, Yunus’tan ezberinde birkaç dize olmayan çok az olurdu.
    Sohbetin sonu da genellikle bu ozanların dörtlükleri ile biterdi ve benim çocukluğum da işte böyle bir Türkmen boyunda geçti.
    Bir gün dayım lime lime olmuş bir Karacaoğlan kitabı verdiğinde galiba “o yaşlı gocaların tekrarlayıp durduğu manileri mi okuyacağım” diye düşünmüş olmalıyım ki, o kitabı okumadığım gibi, sahipte çıkmadım.
    Fakat ondan sonra aldığım bütün şiir kitapları, okuduğum tüm şiirler ve şairlerin bir Karacoğlan, bir Dadaloğlu, bir Yunus etmediğini görünce Karacoğlan üzerine yazılan tüm kitapları aradım, buldum, okudum fakat o kıyametini bilmediğim kitabı hiçbir yerde bulamadım.
    Bana göre Karacaoğlan’ı okumayan birsinin insanı, doğayı, çevreyi, dağları, ovaları, yer adlarını, Türkçeyi, bitkileri, canlı türlerini, insan ve doğa sevgisini yeteri kadar tanıması mümkün değildir.
    Örneğin, Kömür gözlü, Küpeleri kulağında mum gibi yanan, Ceren bakışlı, Yanağı gamzeli, Boğum boğum al kınalı, Gül alıp reyhan veren, Ala gözlü, Başı al valalı, Seherde açılan gül gibi, Usul boylu, Gözleri sürmeli, Gerdanı benli, Ilgıt ılgıt esen yel gibi, Top zülüflü, Karakaşlı, Tomurcuk memeli, Eğik başlı, Evliya hırkası giyinen, Huri gibi, Boyu uzun, Kaşı kara, Ak saya giyinmiş, Nergis bakışlı, Ay yüzlü, Ayın on dördü gibi, Gül yüzlü, Al Yanaklı, Menevşe Bakışlı, Ak benizli, Kırmızı kolçalı, Altın burmalı, Garbi değmiş kavak gibi sallanan, Yanağı ay tekeri, Ağzı oğul balı gibi, İncecik belli, Ala gözü söbe, Ağca ceren gibi çölde gezen, Türlü libas giyinen, Tülü maya gibi salınan, Keman kaşlı, “Terlisin sevdiğim sil” diyen, Yüzü çifte benli, Dişleri inci tanesi, Bülbül gibi daldan dala konan, Çift memeleri koynuna iz eden, Tatlı dilli, Trablus şallı, Eğnine alınan mor giyinen, Sağ elinde tas ile suya giden, İnce belli, Frenk şekeri gibi, Zemheride gül gibi açılan, Günde beş kere zülfünü bağlayan, Cenneti âlânın nuru, Al şalvarlı, Halka halka zülüflü, Yaz olanda sıtma tutan, Güz olanda terlemeye yatan, Kokuya benzeyen, Ak elleri deste deste güllü, Melil mahzun gezen, Bacasında baykuşlar öten, Deli eden, Yeni doğan gün gibi, Kapısında çalılar biten, Ak topuklu, Has bahçe içinde top nergiz gibi, Halılar dokuyan, Bülbüller gibi şakıyan, Top yanaklı, Servi boylu, Gerdanı benli, Menekşe gözlü, İnce belikli, Altına al üstüne mavi giymiş, Diline doyulmaz, Karın üstüne kan damlamış gibi, Gayet nazlı, Ak göğsü yalaz düğmeli, Telli yemeni giyen, Atlas tumanlı, Kaşları göz ile cenk eden, Kirpiği hançer gibi, Keklik gibi taştan taşa seken, Kırmızı donlu, Çok merhametli, Binden ziyade beni olan, Bu gün dünden güzel olan, Öpülürken dişlenen, Sırma cepkenli, Hilal kaşlı, Dudağına diline bal bulaşmış, İnce kemerli, Eşi menendi olmayan, Güzel seven, Kıl ördek boyunlu, Habeş benli, Bir karış gerdanlı, Tavus kuşu gibi göğsü nakışlı, Göller içinde kuğuya benzeyen, Saçağı dizde bir kuşak kuşanmış, Laleden kırmızı gülden de güzel, Ak göğsünde namaz kılınan, Serçe gibi seken, Göğsün düğmesi sıkça dikilmiş, Ördek gibi yüzen, Kırk beş belikli, Elbistan yanaklı, Ak eline kan gibi kına yakan, Eline el değmemiş, Boyu uzun beli ince, Huma kuşu gibi, Ellenmiş bellenmiş olmayan, Sırma kaşlı, Reyhan gibi kokan, Salına salına gelen, Dostunun halini bilen, Sırma belikli, Koynunda çifte meme besleyen, Söyledikçe şirin dilleri ballanan, Göğsü çifte benli, Elma yanaklı, Uzun boylu, Çitte belikli, Dudu dilli, Kırmızı önlüklü, Turunç memeli, Çağırıp bergüzar veren, Siyah zülfünü mah yüzünde gezdiren, Suna gözlü, Kadife şalvarlı, Güvercin duruşlu, Entarisi Frenk renkli, Kaşın eğmiş, Elleri göğsünde, Göğsü ilikli, Kudretten sürmeli, Saçları topuğunu döven, Hüma bakışlı, Peynir dilli, Seherde suya giden, İnce bele cevahir kemer takan, Huriye benzeyen, Burnu hırızmalı, Ayağı halhallı, Topuğu benli, İnce bele kol isteyen, Ceylan bakışlı, Al yanağı bal gibi, Misk gibi kokan, İnim inim ağlayan, Kalem kaşlı bir güzel gördünüz mü?
    Elbette gördünüz, hem de kaç kez. Belki de o güzel size göz süzdü, gerdan da kırdı ama Karacaoğlan okumadıysanız siz onu hiç fark etmediniz.
    Sevgiliyi bu ve bunun gibi, daha yüzlerce eşsiz betimlemelerle anlatan ozan dere, ırmak, pınar, ova, yayla, gül, lale, nergiz, sümbül, zambak, bülbül, turna, hüma kuşu, ceren, at gibi, doğadaki tüm canlı ve bitkileri de sevgiliden ayrı tutmaz, onları da sevgiliyi övdüğü kadar över.
    Yücesinde sığınlar gezen, Ah ettikçe dumanı tüten, Derin göllerinde bahriler yüzen, Mor sümbüllü, Pınarları çağlayan, Çimeni güllere karışmış, Başında dudu kumru öten, Lale sümbül biten, Başı karlı, Lalesi yetişmiş, Sümbülü taze, Kuzular meleşince gidilen, Engininde şahin süzülen, Kocaman ardıçlı, Soğuk pınarlı, Başında kaval çalınan, Garbi esince buzu eriyen, Başında can otu biten, Yücesinde koç yiğitler gezinen, Seyfisi top olmuş, Yükseği kartal yuvalı, Yel vurunca karları eriyen, Kuzu meleşen, Karları erimeyen, Kışın azgın yüzlü, Başında kurtlar uluyan, Türlü libas giyinen, Yükseğine çıkılmayan, Üstü boz topraklı, Kaplan meşeli, Toprağına taşına altın yağan, Menevşesi gülü kokan, Biri bin olan, Kışın yolu kapanan, Başı pare pare dumanlı, Cennete benzeyen, Kaplan gezen, Ceren meleşen, Kamalaklı, Karaardıçlı dağlar gördünüz mü?
    Tabi ki gördünüz ama ne var o dağların yücesinde hiç merak etmediğinizden, muhtemelen önünden geçip gittiniz.
    Oysa Karacaoğlan okusaydınız başında kartallar süzülen o dağlara elbette gider görürdünüz.
    Annaç, Asrık, Aşkar, Babal, Balaban, Bahri, Baz, Libas, Bedir, Belik, Bergüzar, Bor, Boymul, Cığ, Cırnak, Cüda, Cündi, Çarh, Çeşm, Dağlamak, Davlumbaz, Devre, Didar, Domur, Dulda, Dür, Edik, Eğin, Eğmel, Eke, Emmi, Kayıl, Kavil, Keleş, Kelli, Kemha, Kerem, Kıcı, Kıvı, Kirmen, Kib ü Kar, Koçmak, Kulunç, Konalga, Kor, Koyak, Köşek, Göynük, Kutnu, Küffar, Leb, Libas, Mağrip, Mah, Mahana, Mahfi, Mail olmak, Manca, Maral, Maşrık, Maya, Meles, Melil, Menend, Mestane, Meyil, Mihman, Miri, Mizan, Muhannes, Mürde, Nâçar, Nâgehan, Name, Nar, Nas, Naşi, Nazar, Nevcivan, Nikap, Niyaz, Oflaz, Ola, Onmak, Onulmaz, Örd, Örek, Öşek, Özge, Penah, Perçem, Peyke, Pervane, Pervaz, Pohur, Pısmak, Pus, Pusarmak, Pür, Püren, Rasaf, Rayıha, Reyhan, Revan, ,Rüsvay, Sak, Sağrı, Sal, Salak, Sandal, Savran, Savat, Savay, Savsala, Saya, Senk, Sehil, Sıdk, Sufat, Sığın, Sıktırma, Seyfi, Sin, Siyeç, Sokunmak, Soyka, Suna, Söbe, Süllem, Şahbaz, Şakird, Şar, Şavk, Şekva, Şem, Şems, Şeyda, Şıvga, Şelek, Şitil, Şol, Şor, Taam, Tamu, Tatar, Tavk, Taylak, Tehne, Temren, Tezmek, Tımar, Toklu, Tor, Toy, Tuman, Turaç, Turalamak, Tülek, Tülümaya, Uğrun Uğrun, Uluk, Urd, Urum, Üryan Us, Uz, Ün, Üsküf, Üzülmek, Vala, Vuslat, Yad, Yağlık, Yalaz, Yele, Yalaf, Yanal, Yaşın, Yad, Yavıklamak, Yeğin, Yekte, Yelgin, Yemeni, Yerinmek, Yıkmak, Yıkışmak, Yitik, Yolak, Yoz, Yüğrük-Yörük, Yuka, Yumuşlu, Yunaklık, Yuvalamak, Zağlı, Zâr, Zeban, Zemheri, Zerbap, Zıbın, Zehgir, Zibil, Zulâl, Zülüf.
    Ya bu kelimeler ile aşinalığınız nasıl?
    Belki siz biliyorsunuz fakat siz Karacaoğlan okumazsanız, bunları çocuklarınıza kim öğretecek?
    Şayet bir gün Karacaoğlan okumaya karar verirseniz, derleyicisinin kim olduğu da çok önemli.
    Zira Karacaoğlan’ın şiirleri ile hiç ilgisi olmayan o kadar çok Karacaoğlan derlemesi var ki.
    Bunlardan birini alır okursanız, okuduğunuza pişman olur Karacaoğlan şiirlerini sevemezsiniz.
    Cahit Öztelli, Mustafa Necati Karaer ve Dr. Müjgân Cumbur’un derlediği Karacaoğlan derlemelerinin en iyilerinde fakat bunlardan da iyisini bilen varsa beni de bilgilendirirlerse çok sevinirim.
  • Baki Ayhan'dan:

    Sevgili dostlar,

    Edebiyat dünyası tuhaftır; değişik ve değişkendir. Bu dünyada bazı insanlar vardır, sizin hayatınıza ucundan kıyısından dokunur ama hayat boyu kalacak izler bırakır sizde. Bazı insanlar vardır, sık sık iletişim hâlindesinizdir ama hiçbir iz bırakmaz. Bazıları da vardır ki hem günlük hayatın dağdağasından sıyrılıp buluşmalar vasıtasıyla suretleriniz ve vücutlarınız, telefon vasıtasıyla da sesleriniz birbirine değer hem de edebiyat dünyası içinde sık sık yollarınız kesişir. Enver Ercan, bu sonunculardandı; hiç olmazsa benim için öyleydi.

    Yerel veya ulusal/uluslararası şiir festivallerinde, ödül törenlerinde, sempozyumlardaki rastlaşmalarımızın ardından, 2000’lerin başlarından itibaren Varlık’ın Sultanahmet-Çemberlitaş arasındaki binasında, Yasakmeyve’nin Kadıköy’deki ev-ofisinde veya bazen baş başa bazen de arkadaş gruplarıyla Kadıköy lokantalarında buluşur olmuştuk. En uzun süreli ve düzenli görüşmelerimiz BENUSEN akşamlarında gerçekleşti; birkaç yıl boyunca her perşembe akşamı kalabalık bir masada onun fıkralarını ve anekdotlarını dinledik, dergiciliğin sorunlarına kulak verdik, genç kuşağa dair izlenimlerine tanıklık ettik.

    Genç kuşak demişken… Elbette başkalarının farklı görüşleri, deneyimleri vardır ama benim bilebildiğim, yeni kuşaklara -Yaşar Nabi’den sonra ve elbette onun mirasçısı olarak- Enver Ercan kadar yakın duran başka bir editör olmadı edebiyatımızda. Varlık’ta akademisyenlere ve genç kuşağa her zaman sayfa açtı, Yasakmeyve’nin çıkışında ben dâhil pek çok genç arkadaşa, “Derginin yazı kurulundasınız, dergi sizindir.” deme cesaret ve içtenliğini gösterdi, Eşik Cini’nde ve Siyahi’de genç ve enerjik bir kadroyla çalıştı. Gençlere her zaman inandı ve yayın desteği verdi.

    İnsan yönüyle şair-editör-yayıncı yönü bu kadar birbiriyle örtüşen şahsiyet bizde pek az az bulunur. Gençsiniz, edebiyat dünyasına yeni yeni adım atıyorsunuz… Bazı editörler dosya vereceksiniz, şiir veya yazı yollayacaksınız korkusuyla sizden köşe bucak kaçarlar, bazıları da samimiyeti sululukla karıştırıp sizi tetikçi gibi kullanmaya heveslenir, yapamayınca da dünyalar ayrılır. Enver Ercan’da bu ikisi de yoktu; şair Enver neyse editör-yayıncı Enver de oydu. Bunu, birkaç buluşmadan sonra hemen anlardınız. Ha, elbette, karşıdakinin ölçüsüzlüğünü gördüğünde sınırların gerekmeyecek derecede aşılmasına izin vermezdi. Çok sevdiğim bir abim, arkadaşım, sırdaşım, dostumdu.

    Bununla birlikte, editörlüğü ve/veya yayıncılığı sırasında yaptığı her şeyi kayıtsız şartsız onaylayıp imzalıyor muyum? Elbette hayır. Anlaşamadığımız, keşke öyle olmasaydı dediğimiz pek çok konu da vardı. Ama bunda ne var ki? Onun yerine bir başkasını, çok sevdiğim şair arkadaşlarımdan birini, hatta kendimi de koysam durum değişmeyecekti, değişmezdi. İnsan, binlerce kişiyi ilgilendiren tercihlerinde doğru yapıyorum derken yanlış da yapabilir, yanlış yaptığını düşündüğü şey bir gün doğruya ulaşabilir. Önemli olan, içtenliktir; önemli olan, editör veya yayıncının işini içten gelerek yapması, kendisine ve yaptığı işe inanmasıdır.

    Enver Ercan her zaman içten bir adam oldu, onun doğrularını da yanlışlarını da bu özelliğine bakarak değerlendirmek hakkaniyetli olacaktır. İkimizin de dostu olup sonra benimle veya onunla arası açılanların sayısı az değildir. Fakat hiçbir zaman, kendisinden uzaklaşıp bana hâlâ yakın olanlar hakkında tek kötü söz etmemiş, ettirmemiştir. Karşısındakinden de aynı davranışı beklemiştir. Aramızdan ayrılacağı son dakikaya kadar içtenliğini korumuş, hayata sıkı sıkıya bağlı kalmış, “merhaba kardeş” diye açtığı telefonda fıkra anlatmak veya dinlemek istemiş, gülmüş ve güldürmüş, dudaklarından tebessümü eksik etmemek için çaba harcamış ve bir şiirinde dediği gibi bu dünyadan gülümseyerek geçip gitmiştir.

    O öğle vakti, havanın ağır bir hüzünle üzerimize kapandığı o öğle vakti, tabutuna yakın duran insanlara baktığımda gördüm ki henüz üniversiteyi bitirmemiş gençler de var, benim gibi orta yaşını sürenler de, 90’ına merdiven adamış ihtiyarlar da… Hepimizin de onunla ilgili acı-tatlı anılarımız, kısa veya uzun yaşantılarımız, çokça paylaşımlarımız var. Kuşakları bu kadar birbirine yakın tutabilmek, bir editör ve yayıncı için kolay ve sıradan bir iş değildir. Şair olarak da öyleydi; bir yandan kendi kuşağı içinde yer yer Cemal Süreya’ya yer yer de Dağlarca’ya yakın bir dil tutturup kendi şiirini kurmuş, genç şiiri yakından izlemiş, son yıllarında da daha esprili bir dille hayat yorumları yapar olmuştu.

    Vefatı haberini duyduğumda da, Deniz Durukan’la cenaze töreni planlaması için görüşürken de, tabutu başında sevgili kızı Özge Ercan’a sarılırken de Enver Abi’nin öldüğüne inanıyor değildim. En son, Karacaahmet’te onu toprağa verip mezarlıktan ayrıldıktan sonra sisli ve soğuk havaya gözlerimi çevirip göğe bakarken bu acıyı kabullenebildim. Hafta başından bu yana biraz da yaşamıyor gibi yaşıyorum. Sosyal medyadan uzağım, fakülteye gidemiyorum. Okumakta olduğum Ölüyaprak Vuruşu romanının sayfaları arasında kaybolmak, akşamları Enver Abi’nin şiirlerini okumak, arada da Varlık ve Yasakmeyve’nin eski sayılarını karıştırmak dışında pek bir şey yapamıyorum. Salı gününden beri onun için bir şeyler yazmayı çok istediğim halde elim varmadı, ne zaman yazmaya otursam kilitlenip kaldım.

    Zaman akıyor, akmasın da bu acının yakınlığını layıkıyla yaşayalım dediğimiz halde akıyor. Bende her zaman sıcak kalacak olan anısı önünde saygı ve sevgiyle eğiliyorum. Zaman, benim için, onun anısını soğutma gücünden yoksun akacak.

    //:: Baki Ayhan sayfası, 27 Ocak 2018