Bir küçük devlet düşünün ki, kendini korumak için kurşundan değil sevgiden, toptan değil kardeşlikten, makineliden değil müsamahadan, V2'den değil dostluktan, hidrojenden değil mayıs akşamlarından, zırhlıdan, denizaltıdan değil kayıktan ve balıktan, harpten değil bayramdan silahlarla mücehhez olsun. Toplu, tüfekli, denizaltılı, uçaklı bir başka devlete, "buyur bakalım, sıkıysa saldır bana!" diyor. İşte ben de böyleyim diyeceğim ama, doğrusu benim bu kadar tesirsiz, tecrübe edilmemiş iyi silahlarım bile yok. Benzetiyorum. Teşbihte hata olmaz.
Niçin insanoğlu bu kadar ölmeyecek gibi doğup büyüyor, senin gibi seksenini geçiyor da büsbütün akıl, mantık, fikir kesiliyor da, bütün sırları ayan edecekmiş hale geliyor da, tam mutlu zamanında göçüp gidiyor?
Sizin göreviniz yaşamak! Hayatınızı düşmana sunmak değil, dedim onlara. Hiçbiri yolundan dönmedi. Her biri beni görmezden geldi; bakışları, süngüleri gibi dimdik ve kararlıydı, kaderlerine razıydılar.