• 206 syf.
    ·14 günde·Beğendi·9/10
    Kitabımız deneme türünde ve her biri bir mektup olacak şekilde 61 bölümden oluşuyor. Büyük ve rahat okunan bir yazı tipi var. Ayrıca yazarın dili de güzel ve kitap bu özellikleriyle ciddi bir akıcılık kazanmış. Ancak, her ne kadar deneme türünde olsa da dilin genel olarak düz yazıdan çok şiire benzemesi ve devrik cümlelerin fazlalığı zaman zaman rahatsızlık verebiliyor.

    İçerik açısından bakarsak zengin bir kitap olduğunu düşünüyorum. Birçok alıntı ve hikayeler mevcut. Ayrıca yazarın ciddi bir teşbih yeteneği mevcut bence. Duygu ve düşünceler bazen bir insana bürünmüş, nesneler konuşmaya başlıyor, yalan kayboluyor ve aranıyor. Bambaşka yerlerden konuyu bağlayabiliyor. Farklı ve özgün bir bakış açısı olmuş ancak bu durum da bazen sıkıcı olabiliyor çünkü yazar ne yaparsa yapsın abartmaktan keyif alıyor sanırım.

    Bölümlerin sonunda genellikle çarpıcı ve konuyu özetleyen kısa bir söz veya cümle oluyor, özellikle bu benim çok hoşuma gitti. İnsanın oturup mektup yazası geliyor ancak günümüzde mektubun yerini birçok şey almış, mektubun o edebi ve güzel yönleri ortadan kalkmış durumda.

    Ben kitabı çol beğendim. Bazen yazarın bir şeyleri tadında bırakmak yerine sıkıcı hâle getirdiğini düşünsem de okumaktan keyif aldım diyebilirim. Tavsiye ederim.
  • 270 syf.
    ·3 günde·9/10
    Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa
  • 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    > Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

    > Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

    > 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

    > Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

    Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
    Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
    Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
    Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
    Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
    Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
    Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

    Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

    Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
    Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
    Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
    Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
    Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
    Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

    > İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

    > Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

    > Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

    > 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

    “Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

    > Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

    > Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    > Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

    > Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

    “Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

    > Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

    “Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

    > Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

    > İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

    > Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

    > Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

    Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

    Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

    Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

    Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

    Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

    BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

    İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

    Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

    “Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

    Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

    “Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

    “George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

    TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

    ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

    > İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

    Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
    “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
    -
    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
    -
    “Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
    -
    ‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

    > Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 167 syf.
    ·189 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • Basra vâlisi Ebû Mûsa El Eş'arî, Hz.Ömer'e bir mektup yazarak Basra'da o yıl Kur'ân'ı ezberlemeye çalışanların çokluğundan bahseder ve Beytülmal'dan bu kimseler için yardım gönderilmesini talep eder.Fakat Hz.Ömer, Ebû Mûsâ Eşârî,nin mektubuna cevap vermeyince vâli ertesi yıl bu isteği yineler ve Kur'an ezberi ile uğraşanların giderek fazla ulaştığını bildirir.Hz Ömer'in ona yazdığı cevap düşündürücüdür: "Onları kendi halleri ile başbaşa bırak.Korkarım ki insanlar Kur'ân ezberleme işiyle meşgul olurlar da anlama işini ihmal ederler ( Kettani, et-Terâtibu'l-İdariyye,c.2,s.280.)
  • 544 syf.
    ·32 günde·Beğendi·10/10
    Türkiye'nin yetiştirdiği en seçkin tarihçilerden biriydi O.
    Dürüst bir insan,
    Yılmaz bir idealist,
    Hırçın bir kalem !
    Düşleri ve düşünceleri uğruna akademik kariyeri, özgürlüğü, özel hayatı dahil gözden çıkaramayacağı hiçbir şeyi olmayan bir RUH ADAM !

    3 Mayıs 1944 Türkçülük - Turancılık davasının baş kahramanı...

    Gözünü daldan budaktan sakınmayan, atlıyı atından indirecek kadar sağlam kalem sallayan, kaleminin ucundan kan damlayan, eğrisiyle doğrusuyla, hatasıyla günahıyla bu dünyada çilesini çekmiş, çilesini çekmekle kalmamış ardında çok derin izler bırakmış, 11 Aralık 1975' de ebediyete irtihal etmiş bir insanoğlu.


    Nihal Atsız Bey konusu ülkemizde malesef fazlaca dallanıp budaklandırılmış, karşıt görüşlüleri tarafından ziyadesiyle manipüle edilmiş bir konu.

    Biliyorsunuz her devrin kendine mahsus cereyanları olur, Fransız ihtilalinden sonraki milliyetçilik akımı, 1930'lar dan 2. dünya savaşının sovyetlerce kazanılmasına kadarki süreçte faşizm, akabinde komünizm vs. ..

    Belki size ilgisiz gelebilecek bir örnek ama doğum tarihleri 1986-87-...93 e kadar olan jenerasyonda genellikle Galatasaray taraftarlığı gözlemlenir. Bunun sebebi, çocukluğu 1996-2000 denk gelen gençler, Galatasaray'ın başarısının tavan yaptığı dönemi sıkı bir gözlemle yaşadılar. Çocuklarda çevreyi gözlem, öğrenme,etkilenme çok yoğundur.

    Nihal Atsız Bey'in doğum tarihi 1905. Babası asker.
    Osmanlı'nın çalkandığı, Ülkeyi yönetenlerin çaresiz envâi çeşit yöntemler aradığı, bir taraftan modernleşme çabaları bir taraftan baskı kurarak ülkeyi dağılmaktan kurtarma çabaları içinde olduğu,
    Balkanlarda gerek Bulgar gerek diğer etnik grupların -ki bunlar yüzyıllarca Osmanlı'nın hoşgörüsü altında sorunsuz yaşamış milletlerdi, üstelik Arnavut'lar Müslümandı da- isyanlarının yaşandığı bir dönem. Çocukluğu Balkan Savaşları (1912) Cihan Harbi gibi bırakın bir çocuğu yetişkin insanlar için bile çok büyük travmalar yaşatan bir ortamda geçmiş bir insan.

    Balkanlarda işgal edilen bölgelerden akın akın kaçarak Anadolu'ya sığınan insanları görmüş, o topraklarda yaşanan zulmü görmüş, doğrudan yaşayanlardan dinlemiş, Dünya Savaşının acılarını iliklerine kadar yaşamış bir insan. Dünya Savaşında Şerif Hüseyin başta olmak üzere Araplarca sırtından vurulmuş bir milleti görmüş, doğrudan bu acıyı hissetmiş bir insan. Üstüne üstlük müthiş bir tarihçi, konuyu derinlemesine bilen bir insan. Düşünün !

    O dönemlerin insanlarında haliyle milli duygular hat safhada yaşanır, çok derinden hissedilir. Atsız gibi, Mehmet Akif gibi, Ziya Gökalp gibi, Zeki Velidi Togan gibi, Yusuf Akçura gibi,Mustafa Kemal gibi(bakmayın bir çok konu sansürlenir. Atatürk'ün kendi el yazmalarında çok ileri bir milliyetçiliği olduğu niyeyse gizlenir. Unutmayınızki gençliğe hitabe "muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" diyerek biter.)

    Atsız Bey'in yetiştiği, yeşerdiği, zihnî olgunluğu için gerekli olan mayayı aldığı dönem böyle bir dönem.

    Atatürk döneminde hiçbir sıkıntı yaşamamış. Hatta ileriki dönemde de hiç bir sorun yaşamazken 1944 civarı Sovyetler'in Hitler Almanyası'nın ilerleyişini durdurup bozguna uğratmaya başlamasıyla birlikte Atsız Bey başta olmakla, bütüün milliyetçi camianın işi ters dönmüş, Sovyetler'in afedersiniz ... korkusuyla İnönü ve şakşakçıları tarafından günah keçisi ilan edilmişlerdir.

    Evet kendisi hakkında çok ağır ithamlarda bulunulmaktadır, hatta Hitler hayranı olduğu iddia edilir ama o kendi ağzıyla bunu:
    "Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmeyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitler'inkine benziyormuş diye beni Hitler'ci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki onbinlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya.."
    diyerek (ki o dönemin Türkiye'sinde öyle herkes hakkında istediği gibi kalem oynatmak yürek ister.) inkar etmiş, yalanlamıştır.

    Kendisi hakkında bir karara varmak ise insanların onun hakkında yazdıklarını okumak ile pek mümkün görünmemektir. Bunun en iyi yolu eserlerini okumak olacaktır. ( Ki eserleri tam bir tarihçi, tam bir edebiyatçı olduğunu gösterir.)

    Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor Bir şaheserdir. (Dönemin en çok okunan kitabıdır, Bozkurtlar adıyla birleştirilip basılmış hali mevcuttur)

    Deli Kurt, Türk Ülküsü, Ruh Adam, Yolların Sonu (şiir) eserlerini mutlaka ama mutlaka okumalıdır. Görülecektir ki edebiyatımızda verilmiş en müthiş eserlerdir.

    Fikri kişiliğine dönecek olursak,
    yahu bu cümleleri nasıl kurmuş, nasıl savunmuş diyeceğimiz, okurken yok artık diyeceğimiz bir çok yer olacaktır amma ve lakin gel de adama hak verme arkadaş, eleştiriyoruz ama inanki adam doğru demiş diyeceğimiz, mest olacağımız pek çok yer de mutlaka olacaktır. Bence özgün bir insan olmak da bunu gerektirir.

    Eğer Türkiye'de yaşayıp iyi okuyucu olduğunuzu söyleyecekseniz, günümüz siyaseti ve gelecek hakkında iki cümle yorumda bulunacaksanız bunu Hüseyin Nihal Atsız okumadan kesinlikle yapmamalısınız.

    Her mütefekkirin eksik ve fazla yanı olacaktır hepsini okuyalım kendimizce olumlu bulduğumuz yanını alalım, bulmadığımız tarafını eleştirelim. Okumadan neyi neyle eleştireceğiz? Kimi neyle suçlayacağız?

    Pek çok yazarımız da bu konuda hemfikirdir ki Atsız gibi bir eroğlu er Türkiye'den geçmemiştir.



    Atsız okuyan Türk gencinin başı göğe ermez ama okumayan bence hep eksik kalacaktır.

    ...

    O gece gönlüm de aya vuruldu;
    İçimde küllenen ateş dirildi.
    Dünyada ne varsa yere serildi,
    “O” kaldı... Kalbimi seyreder gibi.

    O gece sevgim coşkun ırmaktı,
    Kalbimden taşarak o kalbe aktı;
    ...................

    Gözlerime en keskin bakışla baktı:
    ”Ben de seni Atsız, ben de ....” der gibi...

    Hüseyin Nihal ATSIZ
  • Sonra ne oluyor biliyor.musun?
    Geçiyor.
    Bir zamanlar uğrina dünyayı karşına alabileceğin insanlar,yabancılaşıyor.
    Adım adım uzaklaşıyor insan
    İp kopuyor en sağlam yerinden
    En güvendiğin kişilerin bıçak izi kalıyor sırtında
    Sarsılıyor hayallerin
    Grileşiyor insan
    Çaresi yok en çok buna yazıyorsun
    Sonra ne oluyor?
    Anlıyorssun
    Çaresizleşiyorsun
    Korkuyorsun
    Sonra da öyle yoruluyorsun ki
    Hayattan bıkmış bezmiş hâle geliyorsun
    En çokta buna üzülüyorsun
    #şiir yazmaya devam #
    😍😍😍😍😍😍