• 336 syf.
    ·32 günde·8/10
    Bilindiği gibi bugün psikoloji, gerek popüler yayınların, gerek birkaç kişisel gelişim kitabı okuyup "psikoloji bilimi" hakkında "yeterince" bilgi sahibi olduğunu düşünenlerin elinde, Freudyen merkezli, yani tüm nevrozların ve problemlerin altında "cinselliğin" yattığı şeklinde bilinmekten öteye gitmemektedir. Erkek ve kadın öyle ki! bu hayata cinselliği yaşamak, soyunu devam ettirmek, yine cinselliğinden kaynaklı saldırgan eğilimini bir şeye/nesneye/özneye yansıtmak için gelmiştir ve bunun dışındaki bütün yaşam biçimleri yine "libido" kavramına atfedilen cinsellikten türemiştir. Bu görüşün bu yüzyılda bir mezhep gibi tutulması ve insan psikolojisine dair başka olasılıklara yer verilmeyişi ile birlikte, uygarlığın bugünkü hale gelmesinde (örn: normalleştirilen şiddet, cinsiyetçi eylem ve fikirler, tüketim biçimleri, romantik ilişkiler, bir tabu olarak görülen "aile" kavramı) etkisi vardır.
    Jung, her ne kadar analitik psikolojinin kurucusu olarak bilinse de, insana tutumu ve yaklaşımı varoluşçu bir anlayıştan geçiyor. Zaten bu sebeple, Jung için ne kadar sancılı bir süreç olsa da bir zamandan sonra bu konudaki fikirsel ayrılığını Freud'a ve "insana" iletmek zorunluluğunu kendinde hissediyor. Burada Krishnamurti'nin bir yazısını alıntılamakta fayda var.
    "Neden seks bir sorun haline geldi?
    Daha doğrusu şöyle soralım: Neden insanın özgürce yaptığı şeylerden geriye sadece seks kaldı? İnsan seks yaparken kendini tamamen kaybediyor; o anda artık tüm acılardan, anılardan, eziyetlerden, rekabetten, saldırganlıktan, şiddetten ve kavgadan sıyrılıyor, yok oluyor. Yok olduğu için de önemli bir şey gerçekleşiyor; o zaman "ben" ile "sen", "biz" ve "onlar" ayrımı ortadan kalkıyor. Bu ayrım son buluyor ve o anda belki de büyük bir özgürlüğe kavuşuyorsunuz. Herhalde içinde böyle bir özgürlüğü bulabildiğimiz, geriye kalan tek şey seks olduğu için son derece önemli bir şey haline geliyor seks. Geri kalan hiçbir şeyde özgür değiliz."
    Uygarlığın bizden istediği de, devamlılığının sağlanması için bu aslında. Bütün yaratıcı eylem ve faaliyetlerin cinsellikten türediğini düşünürsek (Freud böyle söylüyor) bir süre sonra yaratıcı faaliyetlerimiz bize anlamsız gelmeye başlar. Bir şeyleri ödünlediğimizi, belki cinsellikteki eksikliğimizi(?), yoksunluğumuzu(?), düzenli bir cinsel hayatımızın olmayışını(?), partnerle yaşanan problemlerimizi yaratıcı bir eylem, okumak, sanat vs. yoluyla bastırdığımızı, böylece yücelttiğimizi düşünürüz. Çünkü insanın nevrotik olmaması ancak cinsel güdülerini seks yoluyla doyurabilmekten geçmektedir. Hatta Freud bu meseleyi ileriye götürerek "Vajinal orgazmı yaşamamış bir kadının, henüz tam bir kadın olmadığını" söylemektedir. Malesef Jung'u revaçta olan Psikanalitik Kuramdan ayırmanın ve tanımanın yolunun, Freud'la ayrılan bu noktasına değinmekle olabileceğini düşündüğüm için bu konuyu irdeleme ihtiyacı duydum. Jung bu noktada bir farklılık yaratıyor ve, varoluşumuzun temelinde çocukluk anılarımızla beraber, sonraki dönemlerin de etkili olduğunu, nevrozlarımızın altında yatan tek sebebin anne-baba kaynaklı olmayabileceğini söylüyor. Kitapta, psikiyatr olarak geçirdiği ilk yıllarından bahsettiği bölümde bazı psikiyatrik tanılar konulmuş kişilerin (şizofreni, majör depresyon..) kilit anılarına inip tanılarından kurtulmalarını sağladığı vakalar olmuş. Bunun yolunu, "bize yüz çevirmiş ruhların öbür yüzünü görmeye çalışmak" ile bulmuş. Bu konuda terapiste büyük bir sorumluluk düşüyor. Yani bir terapist kendini iç görü anlamında da geliştirmeli, sezgilerini, toplum bilimini, sembollerini... çok şeyi katmalıdır. Bu insana dair umut vadeden bir düşünce. İnsanın, dünya üzerinde hala "anlamlı" bir varlığının olabileceğini, bunun bazı kalıp şemalara bağlı olmadan, yani farklı bir yolla da gerçekleştirilebileceğini söylüyor bize. Ve sanatla, bilimle geçirilen bir gençlik döneminin, Freud'un aksine sadece bir bastırma aracı olmayacağını, bu yolla kişinin erken dönemde korkularını, kompleksini tanıyabileceğini, arketipler ile karşılaşabileceğini ve bu karşılaşmanın, bilincini nasıl yönlendirdiğini göstereceğini söyleyerek şiddeti, depresyonu, savaşı olumlayan psikoloji anlayışına karşı çıkıyor.
    Jung kalıplarımızı yıkmada, "normal ve anormal" kavramının toplumda insanları nasıl manipüle ettiğini görmede, psikoloji biliminin ticarete dönüşürken kendindeki kuşkulu yanları görmeyip insanları öteki'ne nasıl mecbur kıldığını görmede ve bazen ciddi zararlar verebilmekte olduğunu fark etmekte önemli diye düşünüyorum.
    "Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir.” Jiddu Krishnamurti.
  • 277 syf.
    ·6/10
    İçeriği bu kadar dolu gözüküpte; gerçeklikten bu kadar uzak, çelişkilerle dolu, akıl verip çözüm üretmeyen, özgürlük diyerek ütopya sunan bir kitap daha okumadım. Elbette toplum baskısından, dogmatik düşüncelerden, bize dikte edilmeye çalışılan şeylerin farkında olmalıyız, ideolojilere saplı kalmamalıyız, kendimizi yetiştirip bir birey olmalıyız. Bunlar zaten yeterince klişeleşmiş şeyler. Ancak yaşamın idamesi için gerekli olan şeyleri yok sayarak; toplumsal hayatı, hukuku, düzeni sanki insanın sadece yaratıcılığı engelleyen, özgürlüğünü kısıtlayan, hiç işe yaramayan şeylermiş gibi göstererek ya da seçme eylemi(tercih yapmak) insanı böler, özgürlüğüne kısıtlar gibi romantik laflar ederek sorunlara çözüm sunmuş olmuyorsun. Bu şuna benziyor: serbest oksijen radikalleri kanser yapıyor, kanser olmamak için nefes almamalıyız. Nefes almak totaliter demesinden korktum açıkçası.

    Felsefenin daha ilk dersinde öğretilen; hikmet sahibi olmak, kendini bilmek, ‘ÖLÇÜLÜ OLMAK’tan bir hayli uzak. Adeta bedenimizi, biyolojimizi hiçe sayarak salt zihin yapısındaymışız gibi bir algı var kitapta.

    ‘İnsanın aklı ve hayal gücü olduğuna göre, kimliğini sınırlaması ya da zenginleştimesi için biyolojinin düzenlenmesine ve sınırlamasına gerek yoktur’. Yine bir zırva. Bende isterdim salt zihin olmak, ancak bedenim buna izin vermiyor. Beynimin içinde yalnızca hayal kuran bir yer yok, sürüngen beyni de var. Zaten beynin kendisi de totaliter. Ancak yaşamı idame ettirecek kadar. Yani totalitarizm ile özgürlüğün bir dengesi olmalı toplumsal düzen için. Kişi buradan entelektüel birikimiyle, bir birey olarak özgürlüğe ulaşabilir. Eğer toplumsal düzen olmazsa onu da başaramaz.

    ‘Bireyin toplumsallaştırma süreci, özgürlüğün kuruyup gitmesiyle eş anlamlıdır’. İnsan ‘SOSYAL’ bir varlıktır. Topluma karışmalıdır, ancak boyun eğmemelidir. Bu da ancak birey olabilmesi kendini yaratmasıyla mümkündür.. Toplumsal olanla bireysel olan arasında bir denge ile ancak hayatını idame ettirebilir.

    ‘Herkesin aynı biçimde düşünmesini ve davranmasını isteriz. Biraz bireysellik, benzersizlik gösterene tahammül edemeyiz’ ya da ‘ İtaatkar olduğumuz, körü körüne boyun eğdiğimiz için hainler yaratıyoruz. Böylesine zayıf olduğumuz için totaliter oluyoruz’. Hep yapıyoruz, ediyoruz. Kendi varoluşunu sürükleyen, yaratan kimseler yapıp, etmiyorlar ki. Varoluş çabası olmayan da zaten kitap okumaz ki.

    Özgürlük, adalet gibi kelimeler tanımlanmamalı dedikten sonra özgürlüğün 6 defa tanımı yapıyor sevgili yazar. Adaleti yüceltirken toplumların en büyük ‘ANLAŞMASI’ olan hukuku da yermek ayrı bir çelişki.

    Disiplinin, amaç edinmenin totaliter olduğunu söylüyor. Herhalde onca bilim insanı-aydın-filozof, (Teslasından Einsteinina Gazi Yaşargilinden Nietzsche) amaçsız hele de disiplinsiz bir şekilde şu an ki medeniyete katkı sağlamamıştır.

    ‘Psikiyatrist baskıcı bir rol oynar. Onun temel kaygısı bireyin sağlığı ve sözüm ona ruhsal sağlığı değildir’. Deliller özgürmüş, zararları yokmuş vs. Yani baştan aşağı zırva. Şizofrenileri, bipolarları, depresyonu nereye koyacağız? İntihar etmelerini mi bekleyeceğiz, mantıksız fevri kararlar verip çevresine,kendine zarar vermesini mi bekleyeceğiz. Yok deli derken Diyojen gibilerden bahsediyorsan psikiyatri ile ne ilgisi var.

    Kitap bunun gibi çelişkilerle dolu. O halde bende bir çelişki sunayım. Bunca eleştiriye rağmen kitap farklı bakış açıları sunuyor. Gerçeklikten uzak olması hayal gücümüzü besliyor yeni ufuklar doğuruyor. Herkes bu kitabı okumalı ancak bireyin bahsedildiği seçilde özgür olamayacağı unutulmamalı. Özellikle yaratıcılık, sözcükler, sanat vs gibi konularda söyledikleri ufuk açıcı olduğu söylenebilir.
  • Mevlana Celaleddin-i Rumi VE Karl Jaspers'İN BENZEŞEN İNSAN ANLAYIŞI
    Hasan ÇİÇEK



    İnsan, tarih boyunca hem dış âlem, hem de kendisi üzerine düşünmüş ve araştırmalar yapmıştır. Hatta düşünce tarihinin belli dönemlerinde insan üzerine düşünme, dikkatleri insana çekme yoğunlaşır. Böylece düşünce tarihi boyunca insanın özellikleri ve nitelikleri üzerinde kafa yorulmuş ve insanla ilgili farklı anlayışlar ortaya konmuştur. Bu yüzden başlı başına bir alan olarak insan felsefesi gelişmiş, insan da felsefenin ve bilimin konusu yapılmıştır. Örneğin İlk Çağda sofistlerle başlayan, Sokrates(M.Ö.469-399)'le devam eden Yeniçağda da Descartes (1591-1650), Hume (1711-1776), Kant(1724-1804), Hegel (1770-1831), Nietzsche (1844-1900) vb. filozoflarca da dikkat çekilen insan ve sorunlarına ilgi duyma eğilimi, 2O. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren sistemli bir felsefe dalına dönüşür ve insan felsefesi en itibarlı felsefe alanlarından biri olur. Bunun için insan felsefesinin de diğer felsefe dalları gibi uzun bir gelişme tarihi vardır. Batıda 2O. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle iki dünya savaşından sonra insanın uğradığı yalnızlaştırıcı, sefil, biçare, bunalımlı ve aşağılayıcı durum karşısında, isyan bayrağını dalgalandıran egzistansiyalist filozoflar da dikkatleri insana ve sorunlarına çekmek isterler. Bu nedenle egzistansiyalizm bir insan felsefesi olarak da anılır. Çok erken tarihlerde İslam dünyasında da insana ve özelliklerine dikkat çeken düşünürlerden söz edilebilir. Tasavvufu bir düşünme biçimi olarak benimseyen düşünürler, insanla ilgili fikirler etrafında yoğunlaşarak, daha çok "insan gerçekliğinin aşkın boyutunu dile getirirler. Kültürel arka plandaki farklılık göz ardı edilmeksizin, böylesi bir bakışın zaman zaman batıda da ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu nedenle değişik zaman ve mekânda ortaya çıkmalarına rağmen tasavvuf ve varoluşçuluk gibi farklı bu iki anlayışın önde gelen temsilcilerinin insan konusundaki görüşleri benzerlik arz edebiliyor. Bu meyanda ele alacağımız Mevlana (1207-1273) ile Karl Jaspers (1883-1969)'in insana bakışlarında bu tür bir paralellik bulmak mümkün olduğundan, insan konusundaki görüşleri arasındaki benzerlikler bu araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Öncelikle her iki düşünürün insan anlayışlarına kısaca değinilecek ve daha sonra konuyla ilgili benzerliklere dikkat çekilecektir.

    Mevlana'ya Göre İnsan

    Mevlana için insan, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir. Bu konudaki görüşlerini kutsal referanslarla destekler, insanı tanımada ayet ve hadislerin göz önünde bulundurulmasını tavsiye eder. Örneğin "Tin Suresi'ndeki 'insanı en güzel şekilde yarattık ayetini oku' önerisinde bulunarak insanın ne kadar değerli ve onurlu olduğunu belirten kaynaklara dikkat çeker. O, insanın farklılığını ve değerliliğini bir beyitle ne güzel dile getirir:

    "Ey dost, en değerli inci candır.
    En güzel şekil olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.

    O, aslında bunu hakkıyla ifade etmenin zorluğunun şuurundadır. Bunu, "bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar" dizesiyie vurgular. Çünkü onun düşünce sisteminde insan, Aşkın olandan bir öz taşır. Düşünürümüz, "Allah Âdem’e kendi ruhundan üfledi" ayetinden esinlenerek, bu durumu, "bizim vasfımız da onun vasfından bir örnektir" diye dile getirir. İnsanın Yaratıcıdan bir öz taşıdığını kanıtlamak için, ilginç benzetmeler yapar. Bir diğer beyitte şu değerlendirmeye yer verir:

    "Yaratıcı Tanrı da, kendisine şükür ve hamdedilmesini ister.
    Bu yüzden insanın huyu da böyledir. O da kendisinin öğülmesini diler."

    Bununla birlikte Mevlana, insan-Allah ilişkisini/benzeşmesini,
    "Tanrı şah damarından yakındır insana" diyerek, insanın Aşkın olana yakınlığını, özde birlikteliğini vurgular. İnsan böylesine bir öz taşıyınca, hayvan karşısında da melek karşısında da üstün bir yere sahip olmaktadır. İnsanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünü Mevlana, eserlerinde defalarca vurguladığı gibi, bir hadisten esinlendiğini belirterek, Tanrı'nın yarattığı üç tür varlıktan söz eder ; bunların, melekler, insanlar ve hayvanlar olarak sınıflandırıldığını; meleklerin tamamıyla akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibaret olduğunu, secdeden başka bir şey bilmediklerini, yaradılışlarında hırs ve hevanın olmadığım, mutlak nur olduklannı ve Tanrı aşkıyla dirildiklerini anlatır. Hayvanlar ise bilgisizdir, ot otlamakla semirirler. "Onlar ahırdan ve ottan başka bir şey görmezler, kötülükten, yücelikten, iyilikten gafildirler." İnsanlar ise "yan yaradılışları bakımından melektirler yarı yaradılışları bakımından da hayvan. " İnsan her iki yaratığın da özelliklerini taşır, ama onlardan farklı olarak tercihte bulunma/seçme yeteneğiyle donatıldığından, iradeye dolayısıyla özgürlüğe sahip kılınmıştır. Zaten üstünlüğü de buradan gelmektedir. Mevlana'ya göre, melek ve hayvan savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat insan bir sınama yüzünden çatışmayı yaşar. Bu çatışmanın yarattığı durumu, "Âdemoğlu şaşılacak bir macundur, üstünlerden de üstün olduğu halde aşağılık âlemindedir" şeklinde açıklarken, insanın içinde bulunduğu zor duruma da dikkat çeker. Ama kötü (hayvanı) tarafına rağmen, kurtulması kendi elindedir. Çünkü o, kurtuluşunu sağlayacak bir donanıma da sahiptir. Bunun sebebi insanın düşünen ve akleden bir varlık olmasıdır. Mevlana'nın deyimiyle "insan düşünceden ibarettir." Düşünen varlık olması nedeniyle yanlış ile doğruyu birbirinden ayırma konusunda avantajlı bir yere sahiptir. Bu da onu değerli kılan bir özelliktir. Bu nedenle Mevlana, define arayan insanın hal-i pür melaline bakıp, asıl definenin kendisi olduğunu söylerken de, onun değerine dikkat çeker. Başka beyitlerde insanın değerini, "Âlemden maksat insandır" - ya da "Her insan büyük bir âlemdir" biçiminde dile getirir. Mevlana'da insanın dış görünüşü, fiziği değil; esası, iç âlemi önemlidir. Şu beyitte vurgulanan budur:

    "Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez;
    insan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir.

    Mevlana konuyla ilgili görüşünü kavi kılmak için, meyvelerle benzerlik kurarak bu durumu açıklar: "Her meyvenin içi, kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi içi bil! İnsan pek latif bir içe maliktir. İnsansan bir an olsun onu ara!' Yine başka bir beyitte İnsanın içsel özelliğini hayvanla karşılaştırarak anlatır: "Öküzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinden ara!" Bu iç âlem ona göre bilinemez de değildir; ancak yansımalanyla için neliği anlaşılır. Bunları Mevlana bir beyitte dile getirir: "İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıldır, anla". Bu nedenle insanın iç âleminin yansıması olarak eylem ve sözleri ön plana çıkar. İnsan öğrendiği doğru iyi ve güzeli, eylemle ve sözle ortaya koyarak bireysel ve toplumsal görevini yerine getirir. Böylece kendini ve toplumu bilgilendirir ki, öğrendiklerinin kaynağı Aşkın olunca yararlı olur. Mevlana, "Toprağa mensup insan Hak'tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı" diyerek insanın bilgi kaynağı itibariyle de kutsal bir referanstan yararlandığını ve bu nedenle de üstün olduğunu ifade eder.

    Jaspers'e Göre İnsan
    Jaspers'in felsefesinde insan, 'dünya ' (welt), ve 'Aşkınlık' (Transzendenz) ile beraber ele alınan üç temel varlık alanından biridir. Bu temel kategoride 'Ben Varlık' (İchsein) olarak karşımıza çıkan 'insan', Jaspers'e göre evren üzerine düşünen, bilgisi olan ve evreni araştırabilen olağanüstü bir varlıktır. Jaspers'in insan için, 'genel bilinç' (Bewusstsein Überhaupt); 'tin' (Geist); 'varlık olarak insan ' (dasein) ve 'varoluş ' (existenz) olarak saydığı dört varlık biçimi onun insan anlayışının temelini oluşturur. 'Genel bilinç ' (Bewusstsein Überhaupt), "ortak olan, herkeste aynı olan bilinçtir. İnsanda algılamayı sağlayan 'genel bilinç'tir. Her bir varlık biçimi belli nitelikleri kuşattığından, genel bilinç de anlama yetilerimizi kuşattığı için, bir kuşatan olarak adlandırılır. 'Genel bilinç' bazen de genel düşünme öznesi olarak nitelendirilir. Onun insan anlayışında 'tin' (geist), insan yaşamına yön veren bir nitelik olduğu gibi, bir 'kuşatan' olarak insan canlılığını, hayatiyetini kapsayan özellikleri ifade eder. İnsanı ifade eden bir diğer varlık biçimi olan ve sözcük anlamıyla, 'mevcut olmak, hazır olmak, orada, burada olmak' şeklinde Türkçe'ye çevrilebilecek 'dasein', Jaspers'in felsefesinde insanın bilime konu olan yanını, bir varlık olarak onun yalın, varoluş olmadan önceki halini; başka bir ifade ile sıradan insanı, henüz kendi bilincine varamamış bireyi ifade eder. 'dasein' farklı bireylerden oluşsa da diğer bireylerle ortak özelliklere sahip olduğundan, o da insanın nesnel yanını teşkil eder. Onun bilinçsizliğini Jasspers, "dasein kendi üzerine bir şey bilmemektedir' şeklinde ifade ederek bu halin aşılması gerektiğine dikkat çeker. Böylece 'dasein', bilimlerin araştırma nesnesi; 'genel bilinç', bilen, tanıyan bir anlama yetisi ve 'tin ' de insan yaşamına yön veren ve ideler sahibi olan birer ortak insani biçim olarak karşımıza çıkar. İnsan bu özelliklerinin dışında da bazı niteliklere sahiptir. Bu üç varlık biçimi yanında her insanda ortak olmayıp, kişiye özgü olan, başkalarıyla paylaşılamayan, bu yüzden de tamamıyla öznel olan özellikleri ifade eden varlık biçimi olarak 'varoluş', bütün diğer varoluşçular gibi Jaspers'in de üzerinde durduğu kavramdır. Çünkü "insan, varoluş olarak biricik (tek) tir". Bu nedenle insanın da temel hedefi 'dasein' durumunu aşarak, 'varoluş' durumuna ulaşmak, 'varoluş' olarak, her şeyin sebebi olan 'Aşkmlık'tan dolayı kendi kendisinin bilincine erişmek olmalıdır.

    İnsan nedir? Sorusuna Jaspers, "insan gövde olarak fizyoloji, tin olarak ruh bilim, toplum varlığı olarak toplumbilimce araştırılan bir varlıktır' şeklinde cevap verir. Ama ona göre, "insanın varoluşu bir doğa olayı gibi' sürmediğinden, insanın bu durumunu bilim, bir doğa olayı gibi ele alıp inceleyemez. Farklı bilimler konuları gereği, insanın bir yanını ele alıp incelediklerinden dolayı insanî bütünlüğü parçalarlar. Bu yüzden bilimin ulaştığı sonuç insanla ilgili gerçekliği bize veremez. Çünkü insan daima kendi hakkında bilebileceğinden daha fazla bir varlıktır.

    Buradan da insanın, diğer doğal nesne ve olaylardan farklı olduğu ortaya çıkar. İnsanlar, psikoloji ve sosyoloji sayesinde araştırılabilir olan nesneden daha fazla bir olguyu ifade eder. Bu yüzde bilim yalnız başına insanı açıklamada yeterli değildir. Filozofa göre, çeşitli ideoloji ve teoriler de insanın bir tek yönünü görerek, sadece kendi bakış aççılarıyla olguyu değerlendirdikleri için, neticede hakikate uzak düşer ve onu açıklamada yetersiz kalırlar. Örneğin ırk teorilerinde insan özel bir tür olarak; Psikanalizde kendi bilinçaltı ve onun etkileri düzeyinde, Marksizm'e göre ise üretici bir canlının başarısı olarak kendi üretimiyle doğaya egemen olan, toplum yaşamını sağlayan bir varlık şeklinde görülür. Oysa ki insanın tarihi vardır, bu tarih dolayısıyla kendi biyolojik kalıtı yerine, geleneğin verdiğiyle de iş görür. Onun değerleri, gelenekleri, erdemleri, vardır. İradesi olduğundan, onu özgürlüğü yönlendirir. Bu nedenle, insanı sadece biyolojik kalıtı ile veya bilinçaltı ile görmek insanın sadece bir yanını görmektir. Jaspers haklı olarak bu tür anlayışları, derinliksiz ve hakikatten uzak görmektedir.

    Jaspers, insanın evrendeki merkezi konumunu ve özel yerini, "üzerinde konuştuğumuz her şey insanda buluşur: tabiat, tarih kuşatan' , sözleriyle dile getirirken; "ilkin maddeden biçimlendirilmiş canlılar olarak, hayvanların bir türü olarak tabiata dahiliz diyerek, insanın biyolojik yanını; "düşünen, davranışta bulunan ve yaratan varlıklar olarak tarihin içindeyiz ki, onu meydana getiririz ve aynı zamanda ona teslim oluruz diyerek de onun düşünsel yanını vurgular.

    Ona göre, her ne kadar insan psiko-fizik olarak, hayvan türlerinden biri olsa da, o hayvan gibi sorgusuz sualsiz, sadece biyolojik bir varlık (dasein) gibi yaşayamaz. Çünkü insanın diğer canlılarla ortak özellikleri olduğu gibi, onlardan farklı olan ve onu üstün kılan özellikleri de vardır. Örneğin, insanda utanma vardır, hayvanda yoktur. Bu yüzden Jaspers, insanın evrim geçirmiş "bir hayvan türü olarak" kabul edilmesinin ve algılanmasının insanın üstünlüğüne halel getireceği görüşündedir. Düşünen bir varlık olarak insan, merak eder, soru sorar, irdeler, sorgular, ya da yaptıklarını tahlil ederek, değerlendirme süzgecinden geçirerek, yapıp ettiklerinden sorumluluk duyduğunu ortaya koyar.

    Jaspers'in insan anlayışında önemli bir soru da şudur; "Biz herkesi insan olarak kabul ediyor muyuz, yoksa etmiyor muyuz?" Ona göre başkalarım hor görmek ya da insan olarak kabul etmemek, insanın kendine, cinsine ihanetidir. Çünkü herkes bizim gibi insandır ya da bütün insanlar sadece insandırlar ve bize eşittirler. Dolayısı ile insanın en küçüğüyle ve en büyüğüyle de biraz akrabalığımız vardır. İnsanı insan olarak eşit görmemek konusunda Jaspers hiçbir mazeret kabul etmeyerek, insanın dinsel, etnik ve cinsiyet ayrımına tabi tutulmasını red eder.

    Ona göre insan oluş, onun cinse yeğlenmesini sağlar; erkek ve kadın ilkin insandırlar, sonra iki ayrı cinstirler. Bu nedenle insan, insanın kıymetinin ve birbirine muhtaç olduğunun bilincinde olmalı, çünkü "bizim özgürlüğümüzün kaynağı, aslında insanların da yaşam kaynağı olan, insanların insan olarak birbirlerine bağlılığıdır." O halde baştaki soruya tereddütsüz verilecek cevap olumlu olmalıdır.

    Jaspers'in bu konudaki tavsiyesi şudur: "Herkesi insan olarak kabul edersek, o zaman başka türlü inananları düşman olarak görmemeliyiz; ya da onlar yokmuş gibi davranmamalıyız, veya yok olmalarını arzu etmemeliyiz; çünkü biz, diğer insanlarla birlikte insanız. İnsan haysiyetine yakışanı Jaspers'e göre, Kant ifade etmiştir: İnsan, başka insanlar tarafından yalnız araç olarak kullanılmamalıdır. Her insanın kendisi amaçtır. İnsan bu onur ve sorumluluğun farkında oldukça insan olmanın değerini ve anlamını kavrar. Düşünürümüze göre, insana bu sorumlulukları yükleyen, insanla ilgili metafizik bir boyut vardır. Jaspers'in açıklamasıyla: "Varoluş olarak biz, eşyanın temeli olan Aşkın'la ilişkimizde kendimiz oluruz." Bu nedenle "varoluş yokluktan gelmez; o Aşkın varlığın önündedir." Öyleyse, '"ben'im. Aşkın varlıkla ilgilidir, ona dayanır. İnsan varoluşunu Aşkın varlığa borçludur. Çünkü "varoluşun mümkün olması Aşkın varlıktan dolayıdır."

    Jaspers, insanın tesadüf eseri ve başıboş olmadığını başka bir varlık tarafından yaratıldığını, "ben kendimi yaratmadım, asıl kendim olduğumda kendimin bana armağan edildiğini biliyorum" şeklinde açıklar.

    Mevlana Ve Jaspers'in İnsana Bakışlarındaki Benzerlikler
    Mevlana ile Jaspers'in insan konusundaki görüşlerini genel hatlarıyla belirttikten sonra aralarındaki benzerliklere geçelim. Jaspers de insanı eşref-i mahlûkat olarak gören anlayışa yakın durur. Onun insan hakkındaki bazı değerlendirmeleri Mevlana'ya ilham kaynağı olan, "and olsun ki, biz insanoğlunu üstün kıldık" ayetini çağrıştırır. Mevlana'nın insanı hayvan ve meleklerden ayırması; bu anlamda varlıkları üçlü bir tasnife tabi tutup, bununla yetinmeyerek onlardan üstün tutmasına benzer biçimde, Jaspers de insanı bu varlıklar karşısında üstün görmektedir. Örneğin Jaspers "insan, sadece hayvan karşısında değil, melekler karşısında da seçkindir (kusursuzdur) demektedir. Bu ifade Mevlana'nın konuyla ilgili varlık tasnifini andırır: "Yaratıklar üç kısma ayrılır: Birincisi meleklerdir, bunlar sırf akıldır; ikincisi hayvandır, bunlar sırf şehvettir, kötülükten kendilerini alıkoyan akılları yoktur; geriye akıl ve şehvetten mürekkep insan kalır." Mevlana'ya göre, melek bilgisiyle; hayvan da bilgisizliğiyle kurtulur; insanoğlu bu ikisi arasında seçim yapmak durumunda kalır. Böylece seçmek/karar vermek sorumluluğuna sahip olduğu için diğer varlıklardan üstün olur. Karar verme sorumluluğu aynı zamanda özgürlük sorumluluğudur. Zaten Jaspers ekler; "insan olma, özgürlük ve Tanrı ile bağlantılıdır." Ona, özgürlük sorumluluğunu veren Tanrı olduğuna göre, insan Tanrı'dan dolayı özgürdür ve üstünlüğü buradan gelir. Her iki düşünüre göre de, insanın bu dünyanın dışında bir kaynağı vardır.

    Bu konuda Mevlana,
    "Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen. Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen'' derken,
    Jaspers de
    "sanki aynı zamanda tabiatın ve tarihin dışından gelmişizdir ve kökenimiz oradadır" der.

    Aynı zamanda insanın kökeni ile ilişkisi sona ermiş değildir. İnsan geldiği yere özlem içindedir, bu nedenle oraya yönelmek ister. Jaspers bu durumu, Mevlana'nın "aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar" beyitine benzer biçimde, "ve hedefimiz o geldiğimiz yerde bulunmaktadır" şeklinde dile getirir ve ünlü idealist Alman filozof Schelling (1775-1854)'in, "çünkü insan yaratışın başında oradaydı" sözünü bu görüşlerine dayanak yapar. Mevlana'nın, "âlemden maksat insandır" ya da Şeyh Galib(1757-1799)'in, "Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen" sözünü hatırlatırcasına, Jaspers, "İnsan mikrokosmos'tur" der. Jaspers bununla hem insanın evrene benzerliğini hem de insanın evrendeki değerini ifade eder.

    Jaspers biraz daha ileri giderek "dünyadaki tek gerçekliğin insan" olduğunu ifade eder. Jaspers'e göre biz, yalnız bilinçli değiliz, bilakis kendi kendimizin bilincindeyiz; yani "bende, benden içeru" olan "ben"in de farkındayız. Dünyadaki başka varlıklarda değil, sadece insanda, kendi kendinin bilinci mevcuttur. Buradan anlaşılıyor ki düşünme, kendi kendisini de düşünebilmektedir. Böylece insan sadece dışarıdaki hakikati değil, içindeki hakikati de keşfedebilmekte ve dışarıya yansıtabilmektedir.

    Çünkü der Jaspers, "hakikati görmeye çalışmak insanın değeridir".

    Karşılaştırdığımız iki düşünür de önemsedikleri bilginlerin insanlara öncülük ve örneklik etmeleri itibariyle yöneticilerle ilişkilerini önemseyip, bu konuda bilgin-yönetici ilişkilerinin seviyesinin çok iyi korunması gerektiğini ısrarla vurgularlar. "İnsanlar, bilerek veya bilmeyerek, bilgin olanın ışığından ve aksinden yardım görürler" diyen ve toplumdaki bu rolünden dolayı aydının tavırlarının Önemli olduğunun farkında olan Mevlana, bilginlerin çıkar karşılığında yöneticilerden himmet beklememelerini öğütler. Bu anlamda Mevlana, bilginlere, 'yöneticilerin ayağına gitme' olarak anlaşılabilecek davranışlardan kaçınmayı salık verir ve bu konuda, "bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir" şeklindeki bir hadisi görüşüne argüman olarak kullanır. Jaspers de bu konuyu önemser ve düşünürlerin iktidarla ilişkilerini titizlikle irdeler. Ona göre aydın ve düşünürler iktidarın aygıtları olmamalı, fikirlerini açıkça ortaya koyabilmelidir. Bunun için "İktidarda bulunanlar, filozofların özgür konuşmalarına izin vermelidirler, onların fikirlerini dinleyebilmelidirier ve onlara danışabilmelidirler." Bu durumda yöneticiler, düşünürlerin görüşlerinden cesaretle yararlanabilmelidir. İnsan diye adlandırılan varlığın yalnız yaşayamayacağı ve başkalarına ihtiyaç duyduğu, iki filozof tarafından yalın ve etkileyici bir dille anlatılır

    Mevlana, birlikte yaşama ile ilgili olarak:
    "tutalım ki, ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama topluluk olmadıkça o nesneyi bulamazsın ki. Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla yoldaşlarla giderse birken yüz olur. Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme."

    Bunun gibi Jaspers de birlikte yaşamaya önem verir. Ona göre dünyada yalnızlıktan kurtuluş olmaz, bilakis kendi olmak başkalarına bağlıdır. İnsanı, insan/kendi yapan başkalarıyla birlikte yaşamasıdır. Jaspers'in ifadesi ile, "ben yalnız başkalarıyla varım, yalnız başıma bir şey değilim." Zaten insanın tek başına yaşaması akla sığmaz görünür. Bu nedenle insanın kendini koruması, ayakta durabilmesi için toplumsal düzene ve ailenin de düzenli olmasına ihtiyacı vardır. Bütün bunlar, insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnız başına yaşayamayacağını kanıtlamaya yeter.

    Her ikisi de insanın bir erdemi olarak, alçakgönüllülük gibi davranışları över ve bu davranışların yaygınlaşması için önerilerde bulunur. Jaspers'e göre, büyük bilginleri, bilgileri alçak gönüllü yapar ve insan bilgilendikçe alçak gönüllülüğü artar. Jaspers buna örnek olarak Einstein (1879-1955)'i verir. "Çünkü Einstein, "Tanrı büyüktür ve biz bütün yetkinliğimizle zavallı insanlarız "der. Jaspers'in bu açıklamasını, Mevlana asırlar öncesinden âdeta metaforla anlatır. Alçak gönüllü için: "O azizdir ve bu, ondaki cevherden geliyor" der. Ve metafor yoluyla bunu izah eder: "Üzerinde pek çok meyveleri bulunan bir dalı, meyveleri aşağı doğru eğer; Meyvesiz dâim ucu, selvi ağacı gibi havada olur."

    Mevlana ve Jaspers, aynı çağda yaşamamalarına rağmen, birbirine yakın düşünceler sergilerler. Her ikisi de insanı ve insanın kökenini, niteliklerini, davranışlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve Aşkın varlık karşısındaki konumunu araştırıp, bu konuda özgün düşünceler geliştirir. Çünkü ikisi de birbirine benzer sıkıntıları yaşamış ve benzer konuların sancısını duymuştur.

    http://dusundurensozler.blogspot.com/...n-benzeen-insan.html
  • 360 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Neredesin Prometheus Cem Kumuk’un Kafkas halklarını anlattığı ve son bir kaç yüzyıla ışık tutan bir kitap. Prometheusun tanrılardan çaldığı ateşin Kafkasyada hiç sönmediği Kafkas halklarının var olma mücadelesini anlatıyor. Ayrıca yazarın Tarih bilinciyle yazdığı tarafsız bakış açısını kutluyorum. Topraklarına sahip çıkma mücadelesi veren farklı dinlere , farklı dillere sahip ama aynı kültürde yoğrulmuş kamaları bellerinde özgürlüğe aşık bir halkın hikayesi bu. Evleri yakılmış, sürgün edilmiş, katledilmiş, birbirine düşürülmüş, asimilasyona zorlanmış ama yurtlarından asla vazgeçmemiş bir halkın hikayesi. Kimler yokki sahnede. Petrolün ve doğalgaz kaynaklarının ağızları sulandırdığı bir meydanda Çarlık Rusyası, Bolşevikler, Hindistan ticaret yolunu garanti altına almak isteyen İngilizler, Hitler Almanya’sı, Polonyalılar, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti girmiş sahneye. Kimi dost olmuş kimi düşman. Bir yangın başlamış Kafkasyada, yüzyıllardır sönmeyen bir ateşle kavrulmuş ve o ateş özgür Kafkas Dağlılarının gözlerinde hala sönmeden yanıyor. Kafkas kökenli biri olarak hayret ve biraz da dehşetle okudum yazılanları. İhanetin kol gezdiği, halkların böl parçala taktiğiyle birbirine düşürüldüğü, parçalanan yurtlarında bir an rahat yüzü görmeyen anneler, babalar, çocuklar geçti gözümün önünden.
    .
    .
    Kitabın sonunda yazarın paylaştığı çok güzel bir benzetme var. Bu benzetme her şeyi özetliyor aslında;
    .
    . “ Teşbihte hata olmaz derler. Kafkasya çok güzel bir kadındır. Bir o kadar da zengin. Sevdalısı çok Kafkasya’nın ama O bugüne kadar kimseye yar olmadı. Ne canlar öldü Kafkasya uğruna ve ne canlar ölü gibi yaşadı onun hasretiyle. Onun müthiş güzelliği sanki lanetli bir güzellikti nesilden nesile milyonlarca insanı peşinden sürükleyen. “
    .
    .
    yine devam ediyor yazar sözlerine;
    .
    .
    Kan ve gözyaşının olmadığı, çocukların üzerinde gülerek ve oynayarak büyüdükleri aydınlık bir Kafkasya umuduyla...

    https://www.instagram.com/...?igshid=2bou7c400m0h
  • 567 syf.
    ·9/10
    DİKKAT! BOL BOL SPOİLER İÇERİR.
    (Cümle sonlarındaki ayetleri incelemenizi öneririm.)

    Kitap islamın kadına bakış açısını ve ona layık gördüğü konum üzerinde durmuş. Benim kitaptan bahsedeceğim konuları genel olarak maddelere dökecek olursak :
    - Dönemine göre kadına bakış açısı. (Yüzeysel bir şekilde)
    - İslamda kadının yeri.
    - Kadınların dinen ve aklen dun(eksik) olması.
    - İslamda boşanma.


    Dönemine Göre Kadına Bakış Açısı

    Ms. 500 yıllarında tahmin edileceği üzere kadını yüzeltici pek bir görüş yoktu. Çoğu kültürde kadın erkekten aşağı görülmüştür bazı istisnalar dışında. Mesela yahudilerin kadın ibadetlere katılamaz ve islamdaki eski arap kültüründeki gibi “kirli” olarak görülür. Yazar hristiyanlıkla alakalı “Hristiyanlıkta kadın erkeği kürek kemiğinden yapılmış kabul ederek küçültmek ister.” demiş ama ne ölçüde doğrudur bilemem. Bunların aksine türklerde kadının çeşitli toplantılara katılabilme, bazı durumlar hakanın yerine geçebilme yönünden berki biraz daha iyi durumdadır denilebilir ama daha fazla uzatmak istemiyorum bu çok geniş çaplı bir konu.


    İslamda Kadının Yeri

    İslamda kadın ve erkek net bir şekilde birbirinden ayrılmıştır (Âl-i İmran, 3/36 bu ve benzeri ayetler). Bu ayrımdan kaynaklı olarak erke ve kadına farklı görevler yüklenmiştir. Kadını erkekten ayırdıktan sonra erkeği çeşitli sebeplerden kadından bir üst dereceye atar ve iyi kadını itaakar olarak nitelendirir. (Bakara Suresi 228 / Nisâ Suresi 34). Buradan ve bunun gibi çeşitli hadis ve ayetlerden yola çıkarak yazar “Tanrı erkeği üstün yarattı, kadını da erkeğin emrine verdi. (Allah) Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir diye buyurmuş ve erkeği sayyid/-efendi adını vermiştir.”bu sonuca varmıştır. Bunun yanında kitapta en dikkatimi çeken Âl-i İmrân suresinin 14. ayeti oldu.

    “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Diyanet İşleri)

    Buradan yazar “insana” kadının süslü gösterilmesinden kadının insan yerine konmadığı sonucuna varıyor. Bunların yanında kadının hükümdür olamaması,mirasdan yarım pay alması, bakire kadınların üstün tutularak cinsel bir obje haline getirilmesi gibi konularada değiniyor.


    Kadınların Dinen Ve Aklen Dun(eksik) Olması

    Konu hadis kaynaklı bir konu. Ben kendimce en kapsamlı hadisin tamamını paylaşmak istiyorum aksi halde konunun pek anlaşılmayacağı kanaatindeyim.

    "Ey kadınlar, sadaka veriniz istiğfarı çok yapınız. Çünkü bana cehennemlikler gösterildi, çoğu sizler idiniz."
    Bunun üzerine o kadınlar: "Ya Resulallah, bizler ne yaptık da cehennemliklerin çoğu bizden olmuş." diye sordular.
    Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap verdi:
    "Çünkü sizler ötekine berikine çokça lanet eder, kocalarınıza karşı nankörlükte bulunursunuz. Ne gariptir ki, kendine hakim akıllı ve dinine bağlı bir kimsenin aklını, sizin kadar eksik dinli hiçbir kimsenin çelebildiğini görmedim."
    Kadınlar tekrar sordular: "Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?"
    Resulullah (a.s.m.) "Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?" diye sordu.
    Kadınlar "Evet!.." cevabını verdiler. Resul-i Ekrem Efendimiz izah etti ve tekrar sordu:
    "İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman [günlerce bekler] namaz kılmaz, Ramazan`da bir müddet oruç tutmaz değil mi?"
    Kadınlar, "Evet!.." dediler."
    [Hadis için bk. Buhârî, Hayz 6, Zekat 44, İman 21, Küsûf 9, Nikah 88; Müslim, Küsûf 17, (907), İman 132, (79); Nesâî, Küsuf 17, (3, 147); Muvatta, Küsuf 2, (1, 187)]

    Burada kadının şahitliliğin yarısının olması Bakara 282’de de geçer. Kadının eksik olmasından kaynaklı olarak cennette temiz eşler vaat edilmiştir(Nisâ Suresi 57). Sonuç olarak islamda kadının dun ve aşağı olduğunu söylemiştir. Buna karşılık olarak aslında burada kadına karşı bir uyarı manasına geldiğini söyleyen de var. Yani kadınların adet dönemlerinde daha duygusal olduğunu bu yüzden kocalarına karşı nankörlük ve lanet edebileceklerini, psikolojik sorunlara neden olabileceği söylenmiş bu yüzden bu tür zamanlarda kadının dikkat etmesi gerektiğini söylemiş oluyor bunun yanında Allah’ın kimseye zulmetmeyeceği için kadınların söylendiği gibi dikkat ederse sevap alabileceği söylenmiş ( ibadetleri yerine getirmemesine rağmen) . Bunun yanında adet döneminde ibadet yapmanın haram olmasından kaynaklı ve bu yasağı ciğnemediğinden dolayı yine sevap aldığı da söylenmiş.
    (https://sorularlaislamiyet.com/...-mudur-eger-dogruysa)

    Ancak buradaki hadisde ve açıklamada da durum kadınların adet görmesinden kaynaklı yani adetli olma durumu kadınları ibadet yapmaktan alı koyan bir durum. Bunun sebebini temizleninceye kadar dendiği için demek ki adetli olma durumu o zamanki eski toplumlarda olduğu gibi “kirlilik” olarak kabul edilmiş. Şimdi eğer adetli olma durumu kirlilik ise bu kirlilik insan cinsiyetini seçmediği için tanrı tarafından kadına yerleştirilmişti buda tanrının kadını erkekten aşağı yaratması anlamına gelir. Bu bulguyu bazı hadislerde ve uygulamalar destekler nitelikteki artık fark edilmeye başlanmış ki adetliyken oruç tutulur,namaz kılınır diyenler vardır.


    İslamda Boşanma

    Burada da genel olarak erkek ve kadın durumları birbirinden ayrılmıştır. Boşamada erkek artık evliliğin yürümeyeceğini karar verirse herhangi bir şeye danışmadan boşayabilir ancak 3 ay aynı evde cinsel birleşmeden kalacak bunun nedeni kadının hamile olup olmadığını anlamak olarak belirtiliyor( Bakara 228) burada eğer erkek kadına dönmek isterse dönebilir çünkü burada erkeğin kadın üzerinde bir derece farkı vardır. Bu şekilde erkeğin istemesiyle boşanmada mehir(evlilikle beraber kadına verilen bir miktar para) geri alınmaz yani kadında kalır. Ancak bu boşama şekli 3 ile sınırlandırılmıştı( Bakara 230) bu yüzden 3’ten sonra hülle diye bir uygulama vardır. Bu uygulama şöyle 3’ten sonra kadın farklı bir erkekle evlenir ve boşanırsa tekrar aynı erkekle evlenebilir ( Bakara 230). Buda pek etik olmayan bir uygulama. Kitapta bahsedilmemek üzere bir de kadının boşama hakkı vardır ama bunu sonra inceleriz.

    Boşanma konusu bundan daha geniş mesela burada hiç boşanmadan önce eşlerin arasını düzeltme çabalarına hiç değinmedim. Neyse ben burada bunu sonlandırmak istiyorum. Olabildiğince kitapta olan konuları harmanlayarak ve kendi araştırmalarımdan edindiğim bilgileri katarak bir inceleme yazmaya çalıştım ilk incelemem o yüzden kötü olmuş olabilir eleştirilerinizi bekliyorum. Son olarak kitabın sonu ile yazımı bitirmek istiyorum.
    “ve yine hiç kuşku edilmemelidir ki hak ve özgünlüğe duyan hadramut kadınlarının isyankar ruhunu canlandırmadan ve canlı tutmadan islam dünyasında kadının, çağdaş ölçülere yatkın şekilde,özgürlüğe ve şahsiyet bilincine erişmesi mümkün olamayacaktır.”
  • Aziz Augustine: Güzel ve iyi olanın bütününe duyulan tutku, aşağı seviyedeki arzuların tamamından vazgeçmeden var olamaz. İnsanın hayatta kaç farklı şeyi arzuladığını bilirsin. En iyiye olan tutkuya ulaşmadan önce bütün bunları hiçe saymayı öğrenmelisin ki, bu da kişinin ona faydası olmayan bir şeyi buna rağmen sevdiğinde onu daha az sevmemesi anlamına gelmektedir.
    Petrarca: Bu görüşün ne demek istediğini anladım.
    Aziz Augustine: Bana söyler misin, tüm tutkularını söndüren, söndürmeyi bırak, ruhunu akıl ile bastıran ve, “Artık vücudumla işim kalmadı, zamanında bana zevkli görünen şeyler benim gözümde bayağılaşmıştır. Artık daha soylu bir mizacın keyiflerinin peşindeyim,” demeye cesaret edebilecek kaç kişi vardır?
    Petrarca: Böyle adamlar gerçekten az. Hakkında beni uyardığın zorlukların ne olduğunu şimdi anlıyorum.
    Aziz Augustine: Bütün bu ihtiraslar söndükten sonra, sönene kadar değil, söndükten sonra, dilekler ikmal edilmiş ve özgürlüğe ermiş olacaktır. Çünkü ruh kendi asaletiyle bir tarafından cennete yükseltildiğinde, diğer tarafı cismin ağırlığı ve dünyanın cazibeleriyle aşağıya çekilecektir ve böylece aynı anda hem yükselmek hem de alçalmak isteyip zıt taraflara çekilecek ve hiçbir yere varamayacaktır.
    Petrarca: Peki bir kişinin ruhunun zincirlerini kırıp yükseldikten sonra o diyarlara ulaşması için yapması gereken şey nedir o zaman?
    Aziz Augustine: İlk örnekte de söylediğim gibi, bu amaca ulaşmak ölüm hakkında derin derin düşünmek ve ölümlü doğamızı hafızamıza kalıcı olarak yazmaktan geçer.
    (…)
     
    Aziz Augustine: Doğanın derinliklerinde nasıl bir neşeyle dolandığını hatırlıyor musun? Bazen kendini bir çayırlığa atıp dere sularının kayalar üzerindeki çağlayışını dinlerdin; bazen de bir tepenin ucuna oturup ayaklarının altında uzanan ovayı seyre dalardın; yine zaman zaman, öğle vakti vadinin birinde ağaçların altında kestirip sessizliğin tadını çıkartırdın. Asla boş durmayıp kendi ruhunda derin düşüncelere dalardın ve aslında arkadaşlarınla beraberken olduğundan daha yalnız sayılmazdın. Aynı Vergilius’un yaşlı adamının kendini anlatması gibi:
     
    Krallar kadar zengin gün batımında,
    Mutludur o küçük kulübesinin yolunda,
    Masanın üzerinde birazcık yiyecek,
    Çayır çimenden geldi, ne karşılık ne emek.
     
    Gösterişsiz yerine döner, sahip olduğun iyi şeylerden hoşnut, kendini ölümlü insanların en zengini ve mutlusu olarak görmez miydin?
     
    Petrarca: Ah, ne günlerdi! Şimdi hepsi gözümde canlandı ve pişmanlıkla ah ediyorum.
    Aziz Augustine: Ne ah etmekten bahsediyorsun? Senin dertlerini yazan kim? Bu aslında uzun süredir kendi doğasının gerçek kanunlarını takip etmeye cesaret edemeyen ve zincirlerini kırmadığı için kendini bir mahkûm olarak gören senin kendi ruhundan başkası değil. Şu anda kontrolden çıkmış bir at gibi seni sürüklüyor ve eğer dizginleri ele geçirmezsen yıkıma götürecek. Yapraklarla dolu ağaçlarından, basit yaşam biçiminden ve kırsal topluluktan açgözlülüğün tahrikiyle bıktığından beri, her defasında şehirlerin gürültülü hayatının ortasına daha da derin saplandın. Yüzünden ve konuşmandan nasıl mutlu ve huzurlu bir yaşam geçirdiğini okuyorum; peki o zamandan beri katlandığın acılar neden? Deneyimin öğretilerine karşı isyankâr olduğun için hâlâ tereddüt içerisindesin.
    Petrarca: Heyhat, zannettiğimden daha biçare haldeyim. Ruhumun hiç farkında olmadığım iki zincir ile bağlı olduğunu mu söylüyorsun?
    Aziz Augustine: Ortada apaçık görünüyorlar, ancak güzelliklerinden başın dönmüş ve onların zincir değil, hazine olduğunu düşünüyorsun ve aynı şekilde elleri ve ayakları altın kelepçelerle bağlı biri gibi onlara keyifle bakıyorsun ve kelepçe olduklarını asla görmüyorsun. Evet, sen de görmeyen gözlerinle prangalarına bakıyorsun ama nasıl bir yanılgıyla! Seni ölüme götüren zincirlerden büyülenmişsin ve en kötüsü, bununla iftihar ediyorsun.
    Petrarca: Bu bahsettiğin zincirler neden oluşuyor olabilir?
    Aziz Augustine: Aşk ve şöhret. (…)
    Aziz Augustine: O [Laura] senin zihnini ilahi şeylere olan sevgiden ayırıp Yaratan’dan çok yaratılanı sevmeye meylettirdi: Ve bu yol seni sadece, hepsinden daha da hızlı bir şekilde, ölüme götürür.
    Petrarca: Yalvarırım hemen yargıya varma. Ona hissettiğim sevgi şüphesiz ki beni Tanrı’yı sevme yoluna götürdü.
    Aziz Augustine: Ancak bu asıl sırayı tersine çevirmiş.
    Petrarca: Nasıl peki?
    Aziz Augustine: Her canlı bizi Tanrı’ya olan sevgimizden dolayı sevmelidir. Ancak senin durumunda tam tersi olarak, yaratılanın çekiciliğine esir olan sen, Tanrı’yı sevmen gerektiği gibi sevmedin. İlahi Sanatkâr’ı sanki bütün çalışmalarında senin sevgi nesnenden daha güzel bir şey yapmamış gibi sevdin ki zaten bedenin güzelliği en son dikkate alınması gereken şeydir.
    (…)
     
    Petrarca: Filozofların tartışadurduğu dünyanın küçücük bir noktadan ibaret olduğu, ruhun sonsuz yıllar boyunca yaşadığı, şanın ne dünyayı ne de ruhu doldurabileceği nevinden zihni güzelliğe duyulan sevgiden uzaklaştırmak amacıyla söylenmiş daha birçok sıradan hikâye biliyorum. Ama iddia ediyorum, eğer yapabiliyorsan bunlardan daha sağlam görüşler üreteceksin, çünkü deneyimlerim bana gösterdi ki bütün bunların tamamı inandırıcı değil, yanıltıcıdır. Tanrı gibi olmayı veya sonsuzluğa ulaşmayı veya cennet ve cehennemi kucaklamayı düşünmüyorum. İnsanların sahip olduğu güzellikler bana yeter. İçimi rahatlatan şeylerin hepsi bunlar. Fani (ben), fani nimetleri ister.
    Aziz Augustine: Eğer dediğin gerçekten buysa yazık sana! Eğer ölümsüz şeyleri istemiyorsan, ebedi şeyleri düşünmüyorsan, sen gerçekten de tamamen yeryüzünün bir parçasından ibaretsin: Senin için her şey bitmiş, hiç umut kalmamış...
    Petrarca: Bakış açımın senin zannettiğin kadar akılsızca olduğunu düşünmüyorum. Burada, aşağıda umut ettiğimiz güzellik hakkında konuşmak gerekirse, bence bunu umut etmek şu anda aşağıda olduğumuz sürece doğrudur. Bir kişi cennetteki daha göz alıcı güzelliklerin keyfini ise oraya vardığında ve dünya güzellikleri için herhangi bir isteği kalmadığında çıkarabilir. Bu yüzden fani insanın öncelikle fani şeylerle ilgilenmesi ve bu geçici şeyleri ebedi şeylerin takip etmesi her şeyin gerçek sıralanışıdır, çünkü ebediyetten tekrar zamana geçmek için bize yol açılmış olmasa da buradan oraya geçmek, bize buyrulduğu şekilde hareket etmek demektir.
    Aziz Augustine: Ah evlat, için boş, orada hiç bilgelik yok! O zaman cennette ve dünyada her zevkin tadını çıkaracağını ve her şeyin her zaman ve her yerde hayırlı ve refah dolu olacağını mı sanıyorsun? Bu yanılgı pek çok kişiyi ziyadesiyle aldattı ve cehenneme bir sürü ruh sürükledi. Bir ayağını dünyada, diğerini cennette tutmak isteyenler ne burada (aşağıda) durabildi ne de göklere yükseldi.
    (...)
     
    Aziz Augustine: Hangi ayağının üzerinde durmak istersin, bilmiyorum. Kendini kimsesiz bırakmaya meyillisin. Ben kendi açımdan üzerime düşeni yapmış olacağım ve vicdanım rahat olacak. Daha yüksek doruklara yükselemez, ancak alçalabilirsin. Bu yüzden hepsini bir tarafa bırak, kendine baştan aşağıya sahip ol ve başlangıç noktamıza geri dön ve sen farkında olmadan adım adım yaklaşan sonun hakkında derin derin düşün. Perdeyi yırt, gölgeleri dağıt, gözlerini ve zihnini bütün dikkatinle sadece yaklaşana odakla. Hiçbir şey senin dikkatini dağıtamasın. Kâinat, dünya, deniz – hiçbirisi değişim karşısında dayanamaz. Bütün canlıların en zayıfı olan insan ne bekleyebilir ki?