• Şiir olsun olmasın yazılan her şeyin bir ihkak-ı hakk ve haksızlığa bir tepki olduğuna, en azından olması gerektiğine inanıyorum.
  • Kurtulmak için şiire gitmeyiz, kurtuluş yolunu açmaz şiir. Kurtuluşa giden yola girme çabalarımız varsa, bu çabalarımız içinde şiirin bize kurtuluşta hangi anlamların saklı olduğunu verme gücünü taşıdığını görürüz.
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'ât-ı Cünûn ~ DİLHUN ~ Slh DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan Ben Hakimim Masum Bey Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica N. Kübra Gözüdik @yildizmavi (AyBüke) (Salim) Sevgi Kervancı
  • Özgürlük için şiir yoksa, şiir adına yazılanlar zalimlere birer ihsan yerine geçebilir.
  • 304 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Biz Türkler! Belki bu başlık da olabilirdi. Yahut Cumhuriyet Söylemleri. Ya da Siz Nasıl İsterseniz. Güzel bir soru cevap çalışması altında aslında olanlar, olacaklar ve olması gerekenler. Geçmiş, Günümüz ve Gelecek üçgeninde fırtınaya tutulmuş yelkenli gibi gidip geliyoruz. Dışarısı kapalı ama içimiz, ufkumuz açık. Öylece gidiyoruz. Gidelim.
    --- 1. Bölüm ---
    Gene öyle konulara değiniyoruz ki, insan hepsini öğrenmek, anlatmak, açıklamak, üstüne yorum yapmak ve benzeri isteklere kapılıyor. Türk Kimdir, sorusuyla başlayıp; Son İmparator Abdülhamid’e uzanan bir girişle başlıyoruz kitabımıza.
    İttihatçılara değiniyoruz. Öncesinden gelen manifestoları muazzam kendileri kayıp Jön Türklere değiniyoruz. Ardından İttihat ve Terakki’nin kendilerine ve amaçlarına; ideolojilerinin haklılığı ama başarısızlıkları ve yaşananlara çok güzel değiniyorduk. Hakkını yemeyelim, Küçükkaya’da soruları oldukça güzel sormuş. Resmen kitabın yönünü belirlemiş ve harika bir yazı çıkartmışlar ortaya.
    Hemen akabinde Milli Mücadele Yılları konu ediliyor. Burada Abdülhamid neslinden çıkan insanların (Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa ve Karabekir Paşa) ufkuna ve zekalarına değiniliyor.
    Bu bölümün son konusu da 23 Nisan 1920’de açılan ilk meclisimiz ve Cumhuriyetimizin kuruluşunu konu ediniyor. Bunu da şu cümleyle özetliyor zaten kendisi. “Tarih safha safha ilerler, cumhuriyet nihai safhadır.” Çok güzel sorularla da bu bölümü bitirmiş bulunduk.
    --- 2. Bölüm ---
    Bu bölüm tamamen Mustafa Kemal’e ayrılmıştır. Arkadaşlarının arasından neden sıyrıldığı ve karakterinin, yaşantısının farkı; askeri dehası, hanedanla ilişkileri, doğduğu yer ve büyüdüğü koşullar anlatılıyor.
    Cumhuriyetin, Osmanlı’yı unutturduğu saçmalığını savunan tarihçilere de kapak hatta ‘Logar Kapağı’ mahiyetinde bir cevapla bunu da özetledik. Kendi tarihimizde asırlar sonra hanedan ismi yerine Avrupanın Türkler dediği millet kendi adını yani Türkiye’yi kurmuştur diyerek. Zaten benim de şahsi fikrim İslamiyet ne kadar yüce ise; Arapçılık ve Arapçılığı sevmek de bir Türk için o kadar alçaklık, hainlik ve basiretsizliktir. Bunu çarpıtmaya da lüzum yok, Arapların durumu ortada. Hacca ya da Umreye gidenler bu durumu daha da iyi bilirler. Haydi bende açıklayayım. Arabistan’nın geçmişte put diye mezarları yıktırması ve sıra peygamberimizinkine gelince Atatürk’ün ihbar mektubu ve halen bu mektubun saklanması; bunun yanında yakın dönemde Arapların yaptığı ikinci kötülük de peygamberin kabrine yeni doğan çocukların koyulması olayını kaldırması. Bu yüzden İslamiyet ne kadar yüce ise Arapçılık da o kadar ALÇAKTIR!
    Monarşiden Cumhuriyet rejimine geçilmesi, Osmanlı Devletinin değil Hanedanın el değiştirmesidir. Toplum aynı toplum, yaşayanlar aynı insanlar, millet aynı millettir. Şunu ele alalım. Şuan ki hükümet gidip yeni bir hükümet geldiğinde devlet yıkılmış mı oluyor? Hayır, içinde yaşan toplum aynı toplum. Eğer Osmanlı Hanedanı yıkılıp yerine Cumhuriyet geldiğinde o toprakta yaşayanlar Fransız, İngiliz olsa yerlerine Türkler gelseydi o zaman bir değişimden söz etmek mümkündü ama Tarih kendisine sıkıcı gelen bir toplum bu tarzda biraz derinlere inmeye başladıkça konuyu bilmediğinden inkar da edecektir. Biz bu tarz şeylere alışmış ve umursamayan bir toplum olmayı başarmışızdır.
    Hemen akabinde Atatürk’ün özel hayatına duyulan ilgiden ve yanlış anlaşılıp saptırmalardan söz ediliyor. Doğru noktalara doğru vurgular yani. Atatürk’ün cephede bile kitap okuduğundan bahsediliyor. Bu konu üzerinde oldukça iyi duruluyor. Günümüzde de askerlerin sivil halka nazaran daha fazla okuduğu göze çarpıyor. Okumaktan daha güzel bir şey olamaz ki zaten Okumak ve Askerlik anlamında dün gece de Sadikkocak24 adlı Instagram hesabımda güzel olduğunu düşündüğüm bir paylaşım yapmıştım.
    Bu konuda ele alınan bir diğer unsur da Atatürk-Din ve İlahiyat fakülteleri. Şimdi bu konu çok ciddi ve benim Rıza Nur ve Nihal Atsız başta olmak üzere okuduğum makalelerden yola çıkarak (Türk tarihini en iyi aydınlatan ve bugün bildiğimiz tarihi borçlu olduğumuz insan Nihal Atsız; onun hocası da Rıza Nur’dur) da yorumlarımı katacağım. Atatürk çok da dini bütün bir insan değildi ve bundan yararlanan –başta cemaatler ki birinin ne olduğu çok geç de olsa anlaşıldı- kişiler onu hemen kötüleme fırsatını kaçırmıyorlar.
    Dinsiz (!) bir insanın çarşaflı kadınla bir arada olması ne kadar mantıklı olur artık onu da size bırakarak başlıyorum. Dini bütün olmamakla dinsiz olmak arasındaki fark nedir? Din yani İslamiyet, bizlere kelimeyi şahadet getirmeyi, namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi ve hacca gitmeyi emrediyor. Bende dahilim, kaçımız namazlarımızı vaktinde eda ediyoruz? Mesela ben uzun zamandır Cuma namazı dışında 5 vaktin 5ini de tam kıldığımı, en son ne zaman kıldığımı hatırlamıyorum. Demek ki dini bütün insan değilim ama bu Müslüman olmadığımı göstermez. Yahut kaçınız oruç tutuyor? Hele yaz ayındayız diye ben o sıcakta çalışıyorken –Simit Sarayı kusura bakmasın, en çok ora kalabalıktı sahilde- Simit Sarayında güzelce yiyip içenlerin kimliğinde dini İslam yazıyor. Şimdi biz kimiz de onlara ne hakla dinsiz diyerek sanki en iyi Müslüman biziz gibi kendimizi yücelteceğiz? Bu gibi düşünceler yalnızca karalama amaçlı yazılardır ve okumayan, bilmeyen hatta yalnızca LAFTA ATATÜRKÇÜ olduğunu söyleyen insanları inandırabilecek ucuz numaralardır. Okuyan, araştıran ve farklı kaynakları MUTLAKA kullanan insanlar bu tarz numaraları yutmaz. Yutmayacaktır.
    Bu başlığımızın son konusu da Kemalizm ve belki de en önemli konulardan ve gündemden düşmeyen başlıklardan birisi. Peki yalnızca ismen mi yoksa gerçek manada da Kemalizm var mı? Bunu bir Din gibi yaşayan yardakçılar mı yoksa İleri Gitme olarak algılayan ve eğitime önem veren toplum yapısı mı daha ön planda? İşte bu sorunun cevabını alacağız burada. Kemalizme “Burası laik devlet bizler de Atatürkün yolundayız” (ben kibar yazdım ama bildiğin çemkiriyorlar bunu derken) diyenler gibi mi bakacağız yoksa –ve daha önemlisi- fenni üretim, sanayi, okuma seferberliği, tıp, gündem, tarihi ve coğrafyayı anlama ve yönlendirme yani bir medeniyet savaşı gözüyle mi bakacaksınız? Hangisi daha akla yatkın?
    Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var. İlber Hoca biraz daha sessiz kalmış bu konuda. Paraların üstünden Atatürk resmini, DP rejimi değil; Sadık (!) ve biricik (!) dostu, Atadan tokay yiyen ve milli şef adını zorla kabul ettiren İsmet İnönü kaldırmıştır. Bu İnönü adını çok sevenlerin Atatürkçü olduğunu belirtmesi saçmalığı da çok can sıkan konulardan birisidir. Gerçi ‘Eşim’ dediği insandan bile ihaneti yaşayan Atanın en yakınlarından darbe yemesi de şaşılacak şey değil ama o adamın da yaşadıklarını düşününce insan ‘Koskoca adam bunu hak etmedi!’ diyor.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde ise İsmet İnönü ele alınıyor. Doğrusu ve Yanlışı ile. Ben açık konuşmak gerekirse kendisini hiç sevmem ama onu sevmemek demek onu her şeyiyle kötülemek demek değil. İyi tarafı da –varsa- belirtilir ki Tarih söz konusu olduğunda kendi tarihimizi objektif bir şekilde yansıtmak boynumuzun ve karakterimizin borcudur.
    İnönü Cumhuriyetçi bir komutandır ama askeriyede ne kadar iyiyse sivilde o kadar kötüdür ve o dönem CHP profilin halka üsten bakan ukala bir görünüm arz etmesi de İnönü ve ekibine halkın düşman olması ve Atatürk’ün birkaç yıl içerisinde tekrar arzulanmasına neden olmuştur. Aslında siz ne düşünürsünüz bilmem ama Sol cephede çalıp çırpmayan –bakın sevmediğimi söylediğim halde bunu yazıyorum- insan haklarına karşı durmayan iki isim vardır. Bunlarda İsmet İnönü ve Ecevittir. Ancak bunlar da diğerlerinin çalıp çırpmasına ‘Fazla’ göz yumdukları için halk bu durumu onlara mal etmiş ve kendilerine düşmanlık beslemiştir.
    Tabi bizim sevmeme nedenimiz şudur. Elinizden ekmeğiniz alınıyor, aç kalıyorsunuz, sizlere karne veriliyor. Ona göre ekmek vs alıyorsunuz. Bu karne olayı ve sonrasında yokluk çok uzun zaman devam etmiştir. Levent Kırca’nın son programı hariç önceki programlarında bunu sıkça dile getirmesi bile durumu ve geçmişi fazlasıyla özetler niteliktedir. Elinizden alınan ekmeğiniz yani daha doğrusu buğdayınız toplanıyor ama sevk yok, toplandığı depolarda çürütülüyor. Kimse hesap vermiyor ve bu iş devam ediyor. Halk aç ve buğdayı olup da 1 avuç dahi saklayan mahkemeye veriliyor. Bunlar da halkın İnönü düşmanlığını fazlasıyla tetikliyor ve yapılan tüm yanlışlar ona yükleniyor. Çünkü yönetim kademesi sağlam değil ve devletin başı olduğundan bu durumun sorumlusu da kendisi yapılıyor. Varlık Vergisi diye bir şey geliyor ülkeye, sizce bu o dönemin koşullarında yaşayan bir millet için ne demek? Eh daha fazla söze de gerek kalmadı o halde.
    Peki bu Adnan Menderes sevgisi nereden geliyor? Muazzam bir adam mıydı? Hayır. Asla değildi. Peki neden seviliyor? İnsanlardan vergi diye alınıp çöpe giden, insanları ekmeksiz bırakan biri değildi. Milletin üstünden Yol Vergisi denilen vergi kaldırılıyor ve köylüler akın akın onu karşılamaya koşuyor. Aslında bunu sonraki bölüme koyacaktım ama buraya da koysam olur. Biz insanlar her zaman bizi önemseyen kişileri yüceltiriz. Bakın mesela Karabekir Paşaya, kaç kişi ona hain yahut Atatürk düşmanı diyebiliyor? Diyemez çünkü ne yaparsa yapsın Atanın sözünden çıkmamış, canı pahasına onu korumuş ve yeni Türklerin başa geçmesinde en büyük yardımı o yapmıştır. Kendine haksızlık yapılan Ethem ile arasındaki en büyük fark da budur zaten. Düşmana sığınmamış ve ölümden korkmamıştır. İşte böyle ince farklar çok büyük sonuçları da beraberinde getirebiliyor.
    Bu konuda son sözü de şöyle vurgulayalım. Devlet tarihinde Atatürk öneminde birisi henüz gelememiştir. Ülkeyi son yönetenler de dahil iyi yönetim ve yöneticiler mevcuttur ancak kimse onun üzerinde olamaz. En azından böyle bir durum tekrar yaşanana kadar ve kimse bu zamanları tekrar yaşamak istemez. İnönü düşmanlığı belki fevridir, geçebilir ancak kalıntıları olacaktır. Ünlü 19 Mayıs nutkunda Türkçüleri mahkum etmesi maalesef unutulamaz. Diğer yandan Atatürk’e hakaret eden Sabahattin Ali denilen karakter yoksununun (bir ara hataya düşüp birkaç eserini bilmeden okumuşluğum var inkar etmiyorum) hemen ardından ona yaltaklanıcı bir şiir yazması ve affedilmesi de unutulmamalıdır. Atatürk dahil hepimiz biliriz ki bu ülkeyi yüceltecek olan Kemalizm; ilimle, bilimle, fenle ön plana çıkar. Yaltaklanmalar ve çıkar ilişkileri sadece günü kurtarır ama geleceği de kurtarmak istiyorsak tarihimizi okumalı, kopmamalı ve ona göre hareket etmeliyiz. Zor zamanlarda başarılı olan insanların hareketlerinden yola çıkarak böyle kolay ve rahat zamanda Atatürkçü geçindiğini iddia edenlere cevaben onun eserlerini okuması (Arıburnu Raporu, Hatıra Defteri, Söylev ve Demeçleri, Geometri, Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Karlsbad Hatıraları ve NUTUK) ve kendini geliştirmesini itham etmek gerekir.
    Özellikle Atatürk’ün eserleri olarak çoğunu ben de dahil BİLMEDİĞİMİZİ söylemek ve bunları da detaylı incelemelerle –sizin de desteğinizle- geliştirerek yakın zamanda okumayı planlıyor ve bu bölüme de veda ediyorum.
    --- 4. Bölüm ---
    Adnan Menderes ve Demokrat Parti yönetiminde gelişen olaylar –ki bir alıntı paylaştım çok iyi anlaşılması açısından- ele alınıyor. Nasıl bir yönetimden nasıl bir yönetime geçildiği. Bir insan özgür değilse ne yaşadığının önemi yoktur ve sadece özgürlüğünü düşünür. Hapisteki bir insana milyonları vaat etseniz de ister mi? Yoksa sadece dışarda mı olmak ister? Hatırlayın Nazım Hikmet, Türkiyeye geri giriş istediğinde gelen kadına (annesi mi kız kardeşi mi anımsayamadım o yüzden kadın dedim kusura bakmayın) Nazım Hikmet kendi gelecek denildi ve Nazım Hikmet dünyadan ayrılmıştı. Varın siz anlayın o dönem halkının feraha kavuşması için yalnızca üstündeki o vergilerin kaldırılmasının bile ne öneme geldiği, nasıl bir özgürlük getirdiğini.
    Peki Adnan Menderes’in hatası ve büyük kaybı ne oldu? Ardından gelen darbe ve asılması neyi kanıtladı bizlere? Bunlara da değinip noktalayalım derim ben. Önce insanları rahatlattı sonra insanların görmesini sağladı ve muhafazakar bir toplumu temelinden sarsacak yanlış bir hareketle işe girişti. Saraçhanede bulunan belediye sarayı inşası ile tarihi kalıntıları yok etmekle başlayan bu kötü yönetim, İstanbul’da trafik sıkıntısı halledilecek denilerek 5 tane Sinan Mescidi yıkılmasıyla devam etti. Bu kadar muhafazakar bir toplumda mescit yıkmak senin de yıkılışın olur be adam! Yaptıkların unutulur gider. Bu trafik sorunu öyle şey ki bak adam metro yaptı, Marmaray yaptı, metrobüs koydu. Ne yapacağını şaşırdı dolu dolu ferah klimalı otobüslerde yolculuk ediyoruz ama bu trafik bitmiyor. İddia ediyorum. 1 gün sadece 1 Pazar günü tüm hususi araçlar yasaklanıp yalnızca otobüs ve minibüs, ticari taksi ve dolmuş gibi araçlar kullanılsa Göztepe Köprü Çıkışı, Kartal, Ümraniye ve Kadıköy iskele çıkışında gene trafik olur. İnanmayan ve yönetimde olan biri bunu görüp uygulasa haklı olduğumu görecektir. Bizim trafik sorunumuz 17 milyonluk şehirde artık asla çözülemeyecek bir sorun. Hele bunun için kültürel eserlere zarar verilmesi daha büyük bir sorun ama bizzat bildiğim bir olaydır; Marmaray yapılacağı zaman Yenikapı’da yapılan araştırmalar öyle büyüktü ki oradaki kazıntılarda önce Arkeoloji mi nedir onun baş adamları getirip eser var mı diye inceletildi ve yer altı şehri buldular. Varın İstanbul’u siz anlayın. Biz çok zengin ama zengin olduğu kadar o zenginliğini bilemeyen bir şehiriz. Umarız ki bunun altından da kalkabiliriz.
    --- 5. Bölüm ---
    Bu bölümde 1960-1980 arası ülkemizin içinde bulunduğu durumu görüyoruz. Üniversite hocalarından başlayarak Adalet ve Doğru Yol Partilerinin durum değerlendirmesiyle devam ediyoruz. 1963 yılında ortaya çıkan Demirel’in neden çok sevildiği ve en büyük yanılgısı olarak Tansu Çiller’i ortaya çıkardığı üzerinde varılan görüş birliğini böyle bir tarihçiden okumak da çok mühimdi benim açımdan.
    Solun yetiştirdiği en büyük adamlardan Ecevit üzerine de konuşuluyor burada ve İlber Hoca ile fikir birliğimiz devam ediyor. Asla çalıp çırpmaz ve döneminde saygısızlık değil hitabet sanatını insanlara öğreten bir fikir adamıdır. Ancak insanları tanıyamaz ve kimin dostu kimin düşmanı olduğunu bilememesi ve kibar karakteri onun çöküşünü hızlandırmıştır. Günümüzde insanları tanıma ve hitabet sanatının Erdoğan’da olduğu ve öncesinde de Demirel’de fazladan da nüktedan biçimde bulunduğu burada belirtilen hususlar.
    Milliyetçilerin Türkeş aracılığıyla meclise girmeleri (11 kişi) ve başarısız olmaları konu ediniyor. Milliyetçiliğin köylü ve kentli milliyetçilik olarak iki kısımda incelenmesi de yine bir başlık altında toplanıyordu.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölümde Özal Türkiye’sinden Erdoğan Türkiye’sine geçişi ele alıyoruz. Neler yapıldı, neler hedeflendi, nasıl bir strateji benimsendi bunları görüyoruz.
    Burada geçmişte dönemde yapılanlar ve yapılması gerekenler yanında Erdoğan üzerinde daha fazla duruluyor. Dediğimiz gibi mevzu sevip sevmemek değil kişisel başarısı. Yaptıkları ve planlarıyla ön plana çıkan ve kendi cephesinde yani Sağ Cephe dediğimiz kısımda kendisinden başka ön plana çıkacak ve ileriyi hedefleyecek bir insan olmadığından ön plana çıkması halen yönetimde bulunması üzerine bir değerlendirme yapılıyor. Çünkü üst üste 16 yıldır iktidarda hatta 1994 yılından beri yönetimde bulunan bir insandan üstünkörü söz etmek pek manasız olacaktır. Belediye Başkanlığı, Başbakan, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık olarak sürekli yönetimde bulunması onun ne kadar karalanmaya çalışılsa da iyi bir idareci olduğunu gözler önüne seriyor. Burada ön plana çıkan kişisel düşünceler değil; akıl ve idaredir.
    Siyasi değişim alanında Erdoğan üzerinden ne kadar akılcı bir yönetim uygulandığı görülüyor. Biliyorum siyaset bizleri sıkan ve çok da sevmediğimiz bir konu ancak özellikle Sağlık ve Eğitim alanında gelen yenilikler ne kadar milleti rahatlasa da ardından Eğitim alanında gerek YÖK gerek MEB yaptığı ıslahatlarla (!) geleceğini düşünen çocukların geçeceği yolları baltalamayı hedef edinmiş gibi duruyor. Bunun da önünü alamıyoruz ve –burası bana ait- çocuklarımızın bir çoğu girdiği sınavlarda başarısız olduğunda kendini Gerizekalı ve İşe Yaramaz diye tanımlayarak umutsuzluğa kapılıyor. Bu durumu bende 2012-2013 dönemimde acı bir şekilde yaşadım. Bizi bu durumdan kurtaracak ilerleme bellidir. Eğitim ve Yabancı Dil. Siz bir alanda kendinizi geliştireceğinize inanıyorsanız kendinizi eğitmeli, bolca okuma ve yabancı dil geliştirerek şansınızı başka bir ülkede deneyebilirsiniz. Ya da İslami düşünceye göre “Allah bir kapı kapatır, bin kapı açar” felsefik düşüncesinin ardından gidebilirsiniz. Ancak dediğim gibi eğitim sistemi öğrencileri her zaman çekinik ve içe kapanık hale getirdikçe bu atılımların gerçekleştirilmesi şart. Değiştirilmesi gereken toplum değil o toplumu nitelendirenlerdir. Bu böyledir ve böyle olmak zorundadır. Yapacağız da. Çekinmek ve Seyretmek biz gençlere göre değil; bizim amacımız el ele vererek toplumumuzu üste çıkarmaktır.
    Bu bölümde son olarak Dış Politika konusuna değiniliyor. Komşularımıza körü körüne bağlanmak değil ama aynı bölgede yaşayıp ortak düşmana sahip olduğumuz için ortak hareket etmemiz gerekiyor. Ortadoğu sorunu ele alınıyor. Bu sorun bizlerin yani Ortadoğu insanının sorunudur, bu coğrafyada yaşayanlar bizleriz çünkü. Şimdi bunu da biraz açalım. Bir devlet düşünün. Ortadoğu’da anlaşamayan 5 ülkenin arasına giriyor, hepsine ayrı ayrı gidip aralarını açıyor sonra da hepsinden faydalanıyor. Onları birbirine düşürüp ekonomisini tüketiyor ve çatışma sonucunda da gelip iç işlerine karışma imkanı buluyor. Hem de bunu yapmak için 2 şehir ya da 2 ülke değil; 2 kıta birden değiştiriyor. Ne hakla? Sen kimsin, diye sormazlar mı adama. Sormuyorlar işte. Çünkü birlik ve beraberlik yok. Yoksa kimse bayılmıyordu İran, Suriye, Gürcistan, Irak, Bulgaristan gibi ülkelere ama zorundayız. Akıllı strateji oldukça önemlidir ve bu konuya da ilgi duyuyorsanız Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik kitabının faydasını fazlasıyla görürsünüz.
    Ortadoğu’nun ilk Dünya Savaşına kadar dünyanın en sakin bölgesi olması, okurken İlber Ortaylı’yı bile fazlasıyla şaşırtan bir durummuş. Hele günümüze bakınca bizler de bu durumu daha net anlıyoruz. (s. 257)
    --- 7. Bölüm ---
    Son bölümde ise dünyanın en büyük 16. ekonomisi olan ülkemizin ne kadar büyüyebileceği daha doğrusu neden daha fazla büyümesinin imkansız olduğunu açıklayarak başlıyoruz. Bizde etnik sorunlar halen adından SORUN olarak bahsediliyor. Bir İtalya ve İspanya da Sicilya ve Katalan bölgesinin aştıkları sorunu bizim aşamamamızın nasıl bir sorun olduğunu ele alıyoruz.
    Hemen akabinde nasıl bir yönetim sistemi olacağı ve başkanlık siteminin getirileriyle ilgili (o dönemde yalnızca bir fikirdi - 2012) neler olabilir sorularına yanıt arıyoruz.
    Son bölümün son konusu nasıl bir Cumhuriyet? Yani 2023 yılından neler bekliyoruz, 100 yılını tamamlayacak ülkenin ne gibi bir gelişim ve kalkınma politikası var bunun sohbetini yapıyoruz desek yeridir.
    Böylelikle harika bir eseri geride bıraktık ama parmaklarım da koptu tabi. Biraz dinlendikten sonra başka bir kitapla devam edeceğiz. Kendinize iyi bakın dostlarım. Allah’a emanet olun..
  • 266 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    “zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
    uyrukların arasında uygunsuz biriyim”
    Mataramda Tuzlu Su – İsmet Özel
    Hangisinin yalnızlığı kıymetli? Helmholtz’unki mi, Bernard’ınki mi, Lanina, Mustafa Mond, Linda, hangisininki? Yoksa Vahşininki mi hakiki bir yalnızlık? Hepsi yalnız da bizim günümüzdeki yalnızlığımıza eşdeğer olan hangisinin yalnızlığı acaba?
    Bizler yani bugünün insanı Huxley’in çizdiği bir distopyanın içinde değiliz elbette. Fakat o distopyanın bir örneğini yaşamadığımızdan kim bahsedebilir? Fiziksel olarak değil, ruhen üretiliyoruz bizler de daha doğmadan önce bir şişenin içerisinde embriyomuza bizi biz yapan binlerce veri zerkediliyor. Dilimiz, inancımız, kültürümüz vs. Bizler de tıpkı Cesur Yeni Dünya’nın mutluluk ve istikrar için her şeyden, insanca olan her şeyden vazgeçen uygarlığı gibi bir dünya içerisinde yaşamıyor muyuz? Bizler de mutluluk ve istikrar uğruna önce gerçekten, yani hakikatten ve güzellikten vazgeçmiyor muyuz? Elbette biz de standartlaştırılmış bir hayatın içinde bize çizilen sınırlar içerisinde mutluluğumuzu sağlayacak, kaostan uzak en normal yaşamları yaşayıp gidiyoruz. Gerçeklik ağır geldiği anda kendimizi çeşitli uyuşturucuların etkisine bırakıyoruz. Tıpkı soma gibi bizim de kendimize cennet düşü oluşturacak bir çok uyuşturucu ile uyuşuyoruz. Sadece alkol ve uyuşturucu değil demek istediğim, instagram sayfalarında muhteşem hayatlarını paylaşan insanları düşünün ve onları hayranlıkla takip eden binlerce, milyonlarca insanı. Hepimizin kendini uyuşturma yöntemi farklı hepimiz normal hayatlarımızın zor geldiği anlarda bir uyuşturucunun etkisine girip hayatlarımızın yanlış giden kısımlarını sorgulamaktan kaçınıyoruz. Böylece düzen devam edip gidiyor ve bizler onun dişlileri olarak hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
    Bu standartlaştırılmış ve uyuşturulmuş cemaat hayatını sorgulamaya başladığımız ilk an ise bu sahte mutluluk ve istikrar düşü soluyor, gerçeklele ilk kez temas etmiş oluyoruz. Ancak temas ettiğimiz o an tıpkı ciğerlerine hava dolan bebeğin çektiği acı benzeri bir acıyla karşılaşıyoruz: yalnızlık acısı.
    Huxley’in dünyasında karşımızda yavaş yavaş beliriyor insanlar. Her bir kahraman başka bir kahramanı karşılamak için hazırlanıyor sanki. Önce Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü Thomas’la karşılaşıyoruz. Thomas yalnızlıktan uzak, toplumsal değerlere sıkı sıkıya bağlı, sınıfının tüm özelliklerini bünyesinde toplamış, işine ve elbette uygarlığın ülkelerine iman etmiş bir adam. Hata kabul etmeyen, normalin dışına çıkacak en küçük harekete karşı amansız bir devlet neferi. Thomas’la önce yine kendisi gibi devlete sıkı sıkıya bağlı başarılı bir mühendis olan Henry Foster’la karşılaşıyoruz. Ancak Foster’ın bizim için bir önemi yok o sadece mekanizma içindeki yağlı dişlilerden biri. İşini aksatmayan, işine hayran bir adam. Thomas gibi, ancak Thomas değil. Zira Thomas zoraki bir yalnızlığın içine itilecekken kendisi ıskartaya çıkarılmadan çalışmalarına devam eden olayların akışı içerisinde kendine çizilen kaderi sorunsuz yaşayan bir tip. Tıpkı günümüz sorgulamayan insanı misali.
    Fakat Foster bizim önce Lenina daha sonra ise Bernard ile ilişki kurmamızı sağlıyor. Lenina genç, güzel, uygarlığın öğütlerine uyarak kimseye bağlanmadan herkes herkes içindir ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamını sürdüren bir kadındır. Fakat uygarlığın ilk açığını Lenina’da görürüz. Herhangi bir kişiye bağlanmanın ayıp ve toplumsal olarak kabul edilemez olduğu bir yerde Bernard’a içten içe bir şeyler beslemektedir. Nedenini kendi de anlamaz zira onun da adlandırabildiği ve tam olarak ismi koyulmuş bir şey değildir bu. Ki bunun daha sonra Vahşi ortaya çıktığında Lenina’nın sadece farklı olana hissettiği karşı konulmaz ilgi olduğunu anlarız. Lenina farklı değildir, ancak farklı olana ilgi duymaktadır. Farklı olanı aramakta, farklı olanı kendi toplumsal şartları içine çekmeye çabalamaktadır. Bunun ilk örneğini Bernard ile ilişkisinde görüyoruz. Bernard’ın ilk görüşmelerinde ilişkiye girmek istememesini yadırgar, normal karşılamaz. Lenina’nın Bernard’ı hayal kırıklığına uğrattığı andır bu. Zira Bernard da farklı olduğunu düşünerek farklı olanı yapmak istemektedir. Lenina’nın Bernard’la ilişkisini devam ettirmek istemesinin bir nedeni de yine uygarlık dışı bölgede yer alan vahşilere ait diyarlara Bernard sayesinde gidebilmek istemesidir. Fakat o da umduğu gibi olmaz o diyarda ilgisini çeken tek şey vahşiler içinde büyümüş olan Vahşi John olacaktır. Evet elbette o da farklıdır. Ve Lenina onunla da farklılığını bilerek onu kendi standartlarına çekerek beraber olmak istemektedir. Sonunda da Vahşi tarafından adice bir biçimde terk edilecek hakarete uğrayacaktır. Okuyucu ister istemez Lenina’nın bunu hak edip etmediğini sorar kendi kendine ancak ortada bir gerçek vardır. Lenina da tıpkı uygarlığın diğer dişlileri gibi bir dişlidir. Tek farkı ki Lenina’yı belki de diğerlerinin ve özellikle Vahşi’nin gözünde düşeren şey budur, Lenina’nın farklı olduğu sanrısı ile hareket edip gerçekten toplumsal olarak farklılık peşinde olan insanlara yanaşma çabasıdır. Bu sebeple Lenina arkadaşı Fancy tarafından da bolca uyarılmaktadır.
    Lenina’nın ilişki yaşadığı erkeklerden biri olan Bernard herkesin gözünde biraz farklıdır. Zira kendisi çelimsiz vücudu, melankolik yüzü ile etrafındaki insanların dikkatini çekmektedir. Bernard bir alfa olmasına rağmen bir gama sınıfının fiziğine sahip olduğu için üretim esnasında yapay kanına yanlışlıkla alkol konulduğu söylentisi yayılmıştır. Ayrıca Bernard, karşı cinse karşı diğer erkeklerde olduğu gibi fütursuz bir ilgi göstermiyor, Engelsiz Golf gibi tüm toplumun sahiplenerek oynadığı bir oyundan haz duymuyordur. Etrafındaki garip bakışlardan utanıyor, bundan rahatsızlık duyuyordur. Sadece arkadaşı Helmholtz Watson ile konuşabiliyor ona farklı yanlarını göstermekten çekinmiyordur. Farklı olduğu, toplumsal normlara uymadığı gerekçesiyle tehdit altında olan Bernard vahşilerin bölgesine geçtiğinde eline hayatının hiçbir döneminde geçmeyecek bir fırsat geçer. Şişede üretilmiş ve uygarlıkta büyümüş fakat daha sonra bir seyahat esnasında kaybolarak vahşiler arasında yaşamak zorunda kalmış Linda ve onun oğlu olan John ile tanışır. John aslında Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi müdürünün oğludur. Bu uygarlık için kabul edilemez bir yanlıştır. Bernard kendisine tehlike olan müdür aleyhine bu durumu kullanır ve Linda ile John’u uygarlığa getirir. Artık göz önünde bir insan olmuştur. İstediği insanlarla istediği gibi iletişim kurabilmekte, fiziksel yetersizlikleri insanların gözünden silinmekte, her kadınla istediği gibi ilişkiye girebilmektedir. Yalnızlık günlerini beraber paylaştığı dostu Helmholtz’la bile görüşmez olur. Mahallesinin kendisine karşı tavrı değiştiği için mahallesini kabullenen bir adama dönüşmüştür Bernard. Vahşi onun uygarlığa kendini kabul ettirme bileti olmuştur. Lenina farklı olmayıp farklı insanlara ilgi duyarken, Bernard fiziksel özelliklerinden dolayı gerçekten farklı olup bu farklılığından nefret etmekte, normal insanlar tarafından kabullenilip, saygı görmek istemektedir. Zorunlu ancak kabul edilmez bir yalnızlığını içindedir. Ve Vahşi onun bu yalnızlığını yıkması için bir aracı olmaktadır. Fakat Vahşi’nin kişiliğini Bernard ve uygarlık içindeki diğer insanların elinde oyuncak etmek istememesi neticesinde Bernard eski durumunda beter bir yalnızlık ve itilmişlikle karşı karşıya gelir. Bernard -belki de yapay kandaki alkol söylentisi doğrudur- farklılığına hapsolmuş bir insan olarak hayatına diğer farklı insanların yanında bir adada devam etmek zorunda bırakılır. Tıpkı kendi sosyal ortamından saygı görmeyen ancak zorla kendini kabul ettirmeye çalışan günümüz insanları gibi, sonu hüsranla biten bir atılım yapmaya çalışır. Fakat olmaz, Bernard normal değildir, bu kaderi yaşamak mecburiyetindedir. Yani Bernard bilinçli bir yalnızlığı seçmemiş, yalnızlığa itilmiştir.
    Bernard’ın farklılığını keşfettiği anlarda soluğu yanında aldığı Helmholtz’un yalnızlığı ise daha farklıdır. Helmholtz Duygu Mühendisliği Üniversitesi’nde hocalık yapmaktadır. Bernard’daki fiziki yetersizliklerin aksine fiziği sınıfının tüm özelliklerini taşımakta fakat zihinsel açıdan aşırılıkları bulunmaktadır. Nasıl ki Bernard’ın fiziksel özellikleri onu diğer insanlardan farklı kılıyorsa, Helmholtz’un zihinsel aşırılıkları da onu diğer insanlardan ayırıyor, diğer insanlardan ayrıldığı bir yalnızlığın içerisine itiyordur. Helmholtz sadece Bernard ile konuşurken aşırılıklarını sergileyebiliyordur. Çalıştığı yerde bir gün yalnızlık üzerine yazdığı bir şiiri okuması üzerine yöneticilerin tepkilerini üstüne çekmiştir. Mutluluk ve istikrar değil, güzellik peşinde koşmak istemektedir Helmholtz ancak bunu aşabilecek bir yol, akıtabilecek bir kanal bulamamaktadır. Ta ki Vahşi ile karşılaşana kadar. Vahşi kendisine elindeki Shakespeare’in yapıtlarını barındıran kitabı verip oradan ona şiirler okumaya başladığında Helmholtz bu aşkın güzelliğe vurulur, uzun vakitler Vahşi ile bu güzellik üzerine konuşurlar. Saatler süren konuşmalar o kadar güzeldir ki Bernard’ın bu konuşmaları bölmesine dahi dayanamaz olur Helmholtz. Fakat Helmholtz’un ayrıksılığı da bir yere kadardır. Zira ne de olsa o da şişede üretilmiş, bu toplumsal yapının normlarıyla yetişmiştir. Bazı şeyler hala onun için mahrem, dokunulmaz bazı şeyler ise gülünçtür. Vahşi’nin okuduğu bir şiire verdiği tepkiler onun için de yıkılacak bazı şeylerin sınırlı olduğunu gösterir. Fakat yine de Vahşi’nin bir histeri krizine girip Deltalarca saldırıya uğradığı olay esnasında Vahşi’nin yanında yer alması yine de yalnızlığında ne kadar cesur olabildiğini göstermektedir. Ki neticesinde Helmholtz tıpkı kendisi gibi farklı şeylere ilgi duyan kendisini mutluluk ve istikrar kandırmacasından uzaklaştıran insanlarla birlikte bir adada yaşamaya mahkum edilir. Fakat elbette bu mahkumiyet kendisi için sınırlarını aşacağı bir güzellik, yepyeni bir deneyimdir. Helmholtz mahallesinden çıkmış yeni bir mahalleye geçmiştir. Göze aldığı yalnızlık karşılığında ona yeni bir cemaat sunulmuştur.
    Mahallesizlik... Vahşi’nin durumunu en güzel niteleyecek durum belki de budur. Vahşi, doğup büyüdüğü vahşilerin arasında ayrıksıdır, zira annesi yani kökü kendi uygarlığının toplumsal normlarını yeni yaşam bölgesine de taşımıştır. Herkes herkes içindir ilkesini bir kişiyi sevmenin, bağlanmanın ve evlenmenin hüküm sürdüğü bir diyarda uygulamak istemesi elbette ki orospu yaftası yemesine sebep olacaktır ki öyle de olur. Bu durum John üzerinde büyük bir travma yaratır, annesinin yatağını paylaştığı Pope’a karşı büyük bir nefret duyar. Vahşilerin arasına karışmaya çalışır ancak itilir, ezilir. Bir kızı sever ancak kavuşamaz. Ve nihayetinde kendini Pope’un bir gün getirip bir köşeye attığı Shakespeare kitabında bulur. Hakikat ve güzelliğin izini sürmeye çalışır. Bernard onun için uygarlığa adım biletidir. Kendisini, hakikati ve güzelliği uygar insanların arasında bulabileceğini sanır, ancak yanılır. Mutluluk ve istikrar için gerçeği ve güzelliği gözden çıkarmış, yapay üretilmiş insanlar arasında sadece yalnızlığı derinleşir. Tanrının olmadığı, hakikatin bir kenara itildiği bir ortamda, birbirinin aynısı insanlardan tiksinir. Aşık olduğu Lenina’nın kendisini tıpkı bir fahişe gibi kendisine sunduğunu düşünerek ona saldırır, toplumsal normları yanlış yorumlar belki de onun aradığı saf güzellikten çok uzak bir toplum idealidir uygarlık. Vahşi çareyi sürekli Helmholtz’la konuşmakta bulsa da, Helmholtz’un onun okuduğu bir şiire verdiği tepki Vahşi’nin yine çaresiz kalmasına neden olur: “...Kitabının üzerinden Helmholtz’a baktı, kahkaha sürerken öfke içinde kitabını kapattı ve kalkıp incisini domuzun önünden alan birinin tavrıyla çekmecesine kilitledi.”
    Vahşi, nihayetinde annesi Linda’nın ölümü ve ölüm esnasında annesinin onu Pope sanmasının acısıyla bir histeri krizine tutulur. İnsanları uyuşturan somaları avuçlayarak dışarı atar. Kendilerine dağıtılan somaların ziyan edilmesine sinirlenen gamaların saldırısına uğrar. Sonrasında fordhazretleri Mustafa Mond ile onun huzurunda bir konuşma geçer aralarında. Vahşi’nin arayıp da uygarlıkta bulamadığı şeyler en güzel bu bölümde ortaya konur. Zira Mustafa Mond da tıpkı Helmholtz gibi Vahşi gibi farklılık arayan ancak kendi geleceği uğruna bu arzusundan vazgeçen bir yalnızdır. Fakat onun yalnızlığı adeta bir tanrı yalnızlığıdır. Zira devlet için kuralları koyanlardan biri de odur. Ve Vahşi’ye istediğini verebilecek kişi de yalnız O’dur. Vahşi’nin aradığını ne vahşiler arasında ne de uygar toplum içinde bulamayacağını en iyi Mustafa Mond gösterir. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:
    ““Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
    “Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
    “Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
    “Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
    Uzun bir sessizlik oldu.
    Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
    Mustafa Mond omuzlarını silkti. “Hepsi sizin olsun,” dedi.”

    Sonunda Vahşi uygarlık sınırları içinde fakat toplumdan uzak bir yerde inzivaya çekilir. Fakat ne çare ki orada da yalnız bırakılmaz bir gösteri maymunu gibi sürekli takip edilir. Güzellik ve gerçeği bu dünyada bulamayacağının kanıtı gibi bir son yaşar. Yalnızlık yakıcıdır ve ömür boyu sürmektedir. Ama gerçek ve güzellik aramaya değer olandır. Bunun için yalnız kalınacaksa, bu sadece değerli bir yalnızlık olacaktır.
  • "Özgürlük için şiir yoksa, şiir adına yazılanlar zalimlere birer ihsan yerine geçebilir."
    İsmet Özel
    Sayfa 57 - Şûle Yayınları