• 1062 syf.
    ·14 günde
    Tolstoy'un şanına şan katan meşhur eseri Anna Karenina'yı bitirmiş olmanın huzurunu mu boşluğunu mu yaşıyorum emin olamadım. Kitap o kadar uzun süre elimde kaldı ki ailenin bir üyesi oldu bir yerden sonra. Hacimli olmasının yanında ünlü bir kitap olmasından mütevellit çok daha dikkatli ve sabırlı okumam gerektiğini düşündüm elimde kalmasının sebebi buydu.
    Kitabın hacimli olması hasebiyle Tolstoy'un birçok konuyu ele almış olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
    Tolstoy ön plana aşkı almış görünse de bana göre dönemin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel konularını daha çok ön planda tutmaya çalışmış sanat oyunu yaparak. Ve ben kitaba adını veren Anna Karenina'nın aşkını değil de Levin'in varoluş sancılarını, dönemin koşullarını, kadın-erkek üzerine eşit olmayan eleştirileri, köylünün ve çiftçinin hak ve özgürlük arayışlarını okurken kitaptan daha çok keyif aldım ve bence Tolstoy'un hayatını anlamak onu tanımak için bu kitap iyi bir araç.
    Sadece Tolstoy'un değil dönemin Rusyası ile ilgili de çok yerinde tespitler yapılmış olması kitabı ayrıca değerli kılan sebeplerdir.

    Anna ile Vronsky aşkında günümüzde de hala geçerliliğini koruyan bazı değerler var. Söz konusu bir yasak aşk olunca eleştiriye en çok maruz kalan en çok dışlanan kadın olurken erkeğe daha farklı daha yumuşak bir tavır sergilenmesi durumu günümüzde değişmeyen bir tutum. Burda Tolstoy realist davranmaya çalışıp kimseyi yargılamadan bunu biz okurlara bırakmış. Onun vicdanı biz olalım istemiş . Tabi Anna'nın olayında sergilediği tutumu Levin'in işçi, çiftçi sorunlarını ele alırken sergilemeyi başaramamış ya da öyle istemiş . İşçiden çiftçiden yana oluşunu ve iktidara karşı bir duruşu olduğunu anlamanız zor olmayacaktır.

    Yasak bir aşk (Anna-Vronsky), ne istediğini bilemeyen kararsız bir asilzade ile kendini arayan bir çiftçi. (Kiti - Levin).
    Levin'in kendini bulmasını o kadar çok bekledim ki elimden gelse kitaba sondan devam edecektim. Ama Anna'nın yaşattığı hayal kırıklığını Levin'de yaşamamış olmak beni mutlu etti. Bazı hikayeler mutsuz bitse de bazıları mutlu bitmeyi hak etti dedirtti.
  • 640 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yemyeşil bir rüya ile başlayan ve aşkın küçücük umut kırıntısıyla yola çıkmış asla sevmekten vazgeçmeyen bir adamın yarattığı bir aşk hikayesi...
    Ela hayata tutunmaya çalışan, babasının ve abilerine rağmen savaşmaktan çekinmeyen, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, hayatı boyunca değer ve sevgi görmemiş bir kadın. Fakat ne kadar çabalasa da abi sıfatını bile hak etmeyen bir insan için bir babanın kızından vazgeçmesiyle Ela'nın hayatındaki tüm umutları solmaya başlar. Bir baba oğlunu kurtarmak için diğer canından nasıl vazgeçer? Kızını göz göre ateşlere atmasını nefretle okudum. Bir de tüm bu oyunu çeviren yetersizliğini güçle kapatmaya çalışan Ela'ya takıntılı bir Hasan var.
    Sarp hayatı başarılarla dolu ve özel hayatı ise tek gecelik ilişkilerle sarılı mutlu bir hayat yaşarken, hayatında hiç tatmadığı bir duygunun eksikliğini hisseder. Uzun zaman boyunca kafasını karıştıran bu eksiklik tesadüf eseri yüzünü bile göremediği kadının cümleleri ile tamamlanır. Ela'nın yemyeşil gözlerini görmesiyle artık geri dönüşü olmayan görünmez bağlarla ona bağlanır. Sarp ilk başlar da heves diye tanımladığı duygu ona nefes aldırmamaya başlar. Ne yaparsa yapsın aklından ne o sözler ne de yeşillikler çıkar. En sonunda her şeyi kabullenip Ela'nın karşısına çıkmaya hazırlandığı zaman ise Sarp için büyük bir savaş onu orada bekliyordur. Ela'yı bıraktığı gibi bulamaz, o artık elleri başkasıyla prangalanmış, hırpalanmışdır. İşte kitabın asıl başlangıcı burada başlıyor bir adam ilk görüşte aşık olduğu kadın için sınırsız yapacağı deliliklerle... Bugüne kadar hiç sevgi görmeyen, aşkı bilmeyen, istediği sadece özgürlük olan Ela Sarp'ın onu zorbalıklarıyla yanında tutmasına ne tepki verecektir? Hiç tanımadığı bir insan tarafından sevilmek, hiç bilmediği duyguları tatdıran, kokusuyla büyüleyen bu adama Ela kalbini ellerine teslim edecek mi yoksa aşkı bir tutsaklık görüp özgürlüğü mü seçecek? Hepsinin cevabı kitapta.
    Ne desem az kalır dediğim , dilimi lal eden bir kitabı anlatmak gerçekten çok zor. Kitapta bahsetmek istediğim çok karakter var ama büyüsü kaçmasın diye bir kaçından söz edeceğim. Ela'nın yaşadıklarına çok üzüldüm, bir kadının ailesi tarafından sevilmemesi ve Hasan'ın yaşadıkları çok zordu. Kesinlikle kitapta en nefret ettiklerim Ela'nın ailesi ve özellikle Hasan!
    Sarp ise bir kaç cümleye sığacak bir adam değil, o çok ama çok güzel seven bir adam. Okurken dikkat edin kendisine aşık ediyor. Yani dünya da birden fazla Sarp olsa çok güzel olurdu. Ela ah Ela... Yani aslında Ela'ya hak verdiğim bir çok sahne oldu hiç tanımadığı bir adama hemen güvenemez fakat ama bazı yerlerde kendi saçımı yolup 'Gör şu adamı, bak o da seninle aynı acıyı çekiyor.' diye isyan ettim. Kısacası hem sinir etti hem de sevdirdi kendini. Onun en çokta yaşadıklarına rağmen kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmasını sevdim. Yazarın daha önceden okuduğum karakterleri de vardı elbet fakat yazar aralara Baran'ı, Arahavili'yi, Hazel'i ve Hazar gibi karakterleri göstermesi beni onların hikayeleri içinde heyecanlandırdı.Umarım hepsini ve daha fazlasını okuruz kaleminden.
    Herkes için imkansız olan aşkı bir umut ile kendi elleriyle, tırnaklarıyla yaratıp, yeşilliklerle bezeli tutkulu bir aşkın hikayesine herkesi davet ediyorum.
  • "Bana hiçbir şey borçlu olmamalı çünkü özgür olmalı; aşk ancak özgürlükte vardır; eğlence ve sonsuz zevk ancak özgürlükte vardır. Çünkü onun, adeta, doğal bir zorunlulukmuş gibi kollarıma düşmesini amaçlıyor ve her şeyi, onu bana yerçekimi gibi getirecek şekilde ayarlamaya çalışıyorsam da, onun ağır bir vücut olarak değil, bir Tin olarak ruhuma düşmesi de önemlidir. Bana ait olacaksa bile, yalnızca bir yük gibi, estetikten yoksun bir tarzda üstüme yüklenmemeli. Ne fiziksel açıdan bana dayanmalı, ne de manevi bir zorunluluk olmalı. İkimizin arasında yalnızca gerçek bir özgürlük oyunu egemen olmalı. Öyle hafif olmalı ki kolumda taşıyabilmeliyim."
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    1898' in 5 Haziran günü, Granada' ya bağlı Fuente Vaqueros kasabasında, İspanya'nın en ünlü şairlerinden biri doğar. Frederico Garcia adını verirler ona. Karıncalarla, kurbağalarla, '' kara gökte sarı yılanlar '' dediği bol yıldızlı gecelerde sürer çocukluk günlerini. Kır, gök ve ıssızlık içinde; nehirlerin çoşkusu ve yüz yıllık zeytin ormanlarının hayranlığını doluşturur çocuk ceplerine. Yıldızlardan öteki karanlığı hiç bilmeden aya aşık bakar... Bir tek oyuncağı olur ömrünce: Bir kukla tiyatrosu. Onlara şarkılar söyler, onlara yıldızları anlatır. O kuklalar ki yirmi sene sonra canlanıp, dünya tiyatro tarihinde eşsiz birer karakterlere dönüşecektir usta yazarlarının elinde. Bernarda Alba olarak, Marianna Pineda olarak, Yerma olarak ve daha bir sürü... Anlatır o durmadan; ağaçları, kağıttan kuşları, eski masalları, şeftali kokan ağustosları...
    1921' de bu masallar, şiir tekniğiyle elden geçip bir kitaba dizilirler. Biraz kırık, biraz hüzünlü, biraz çocuk dizeler küçük Frederico'nun kısa hayatında yeni bir dönemi başlatır. ' Şiirler Kitabı ' adıyla yayınlanan bu kitapta, '' Serüven Düşkünü Bir Salyangozun Başına gelenler '' masal-şiiri, onun varacağı noktanın ilk sinyallerinden biri olur. Hem çocuk, hem düşünür, hem ulusal, hem evrensel olabilen kaç şair vardır ?
    '' ... Yarı ölü karında
    der acıklı bir sesle:
    '' Yıldızları gördüm ben.''
    '' Yıldızlarda neymiş ? '' der
    Karıncalar korkuyla.
    Salyangoz düşünceli
    yineler: '' Yıldızlar mı ?''
    '' Evet- der karınca da-
    Yıldızları gördüm ben;
    tırmandım da en yüksek
    ağaca patikada
    karanlığımda gördüm
    parlayan binlerce göz.''
    Salyangoz sorar gene:
    '' Bu yıldızlar ne ki ? ''
    '' Bunlar taşıdığımız
    ışıklar baş üstünde.''
    der karıncalar kızgın.
    Salyangoz da: '' Bense '' der
    '' bir otları görürüm.''
    Akar gider şiir. Çocukluğunun kurbağalarını, karıncalarını, yıldızların parlaklığını, dalı, çiçeği, böceği katıp çoşkusuna, akar gider. Kitabı bazı çevrelerde heyecana yol açsa bile, İspanya halk edebiyatına yaslanmış şiirleriyle bir oyun yazma denemesinden sonuç alamaz. '' Pervanenin Nazarı '' adlı ilk oyunu sadece bir gün sahnede seyirci bulur... Dert değil, zaten o bir şair değildir ki. O bir hukuk öğrencisidir. Bu şiirleri kendisi için yazmaktadır... Yalnızlığında, çalıştığı hukuk kitaplarına bir türlü kendini veremez; balkon demirlerine dolanmış sarmaşıkların arasından sızan portakal çiçeklerinin kokusundan kendisini alamazdı. Eli hukuk kitabında olsa bile aklı Guadaquivir Irmağındaydı. Tek boynuzlu bir atın sırtında, elinde tahta bir kılıç ve başında tüylü bir külahıyla, düşsel bir dünyaya gidiyordu hep: Çocukluğuna....
    ''.... uzağa gideceğim,
    yıldızların yanına,
    istemek için İsa Efendimiz'den yine
    masallarla beslenmiş
    eski çocuk ruhunu,
    o tüylü küllahımla, tahtadan kılıcımı...''
    Gönülsüz de olsa hukuk fakültesini bitirir. Erken kalkanın hükümeti devirdiği günlere on sene gibi bir süre kalmışken, hukukçu olur. Kral 3. Alfanso, Eylül 1922' deki General Primo de Rivera'nın darbesiyle devrilince, İspanya çok kanın akacağı, bir iç savaşa doğru cephe başlar. Bu gerilim sekiz sene tırmanır. 1930' da Başbakan Rivera'nın muhalefeti silah gücüyle sindirmesi zaten hassas olan toplumu patlama noktasına getirir. Frederico Garcia her ne kadar aktif politikaya karışmış olmasa da ateşleyici iki etkisinden söz etmekte yarar var. Birincisi, 1804-1831 yılları arasında yaşamış ve bir bayrak üzerine özgürlük sözleri yazdığı için idam edilen ünlü kadın kahraman Marianna Pineda' nın hayatını oyunlaştırması, ikincisi '' Horoz '' adlı dergiyle, bir eski yeni tartışmasına neden olduğudur. Daha doğrusu Horoz' cular ve karşısındakiler.
    Bütün bunlar olurken, elden ele geçen iktidar, 14 Nisan 1931 ' de Madrid' de Alcala Zamora başkanlığında cumhuriyeti ilan eder. Primo de Rivera çekilmek zorunda kalır. Frederico ve diğer sanat insanlarının rahat nefes aldığı bir üç yıl başlar. Aslında bir çoğu gibi bizim Frederico'nun rahat nefes aldığı değil, bundan sonra nefes alabileceği son üç dört yıldır bu. Frederico Garcia seminerleri sırasında ülkesinin içinde bulunduğu bu ateşten günlere çok yakından tanıklık eder. Bu sırada Avrupa'nın ortasında başlayan bir yangının yalazı aydınlatır bütün Avrupa'yı. Ve İspanya bu güçlü çığlığa kapayamaz kulaklarını. Ateşin yalazı, askerin rugan çizmelerinde parlamadan önce, 1933' te 106 milletvekiliyle beraber Almanya parlamentosu başkanı olan Adolf Hitler' in kırlangıç kuyruklu smokininde parlar. İlginç bir giysidir bu: üstünde diplomasiyi taşıyan bu model, altında, ayağını una bulamış korkunç tırnaklı bir kurdu gizlemektedir. pis bir kokudur yayılan. Öyle derin bir kokudur ki bu, dünyadaki yaklaşık on milyon kişinin kanını zehirleyecek kadar pis.... Yurtseverlik çığlıklarına, milliyetçi ırkçılık ve üstünlük hegamonyasının salyaları bulaşacak ve dünya hayatı boyunca utanarak anacağı 2. Dünya Savaşı'na girecekti bir kaç hasta ruhlu liderin yüzünden. Toplumlarda ekonomik bir çöküş yaşanırken, insanlar gitgide belirginleşen birlik ve eşitlik savunusuyla dalga dalga sokağa iniyordu. 1919' da Rosa Luxemburg- Liebknecht'in komün girişimleri Alman milliyetçilerinin kışkırtma propagandası olmuş; ötede İtalya' da Duçe, ağzını şekilden şekile sokarak yoksul Afrika' da istilalara başlamıştı. Akdeniz' in tek hakimi olma düşleriyle koca İtalya ulusu savaşlara sürülmüştü. Bu kaynamaya seyirci olan Stalin'in Rusya'sı pastadan pay kapma sevdasıyla Finlandiya üzerinden Avrupa'nın tam ortasına, Macaristan'a inmeyi kuruyordu. Dünya çıldırmış, kimin gücü kime yeterse derdine düşülmüştü. Sömürgeler birer birer bağımsızlık savaşı başlatıyor, uyuyan dev Asya, zavallı Afrika kimliğini istiyordu. Ortam, Milliyetçiliği kışkırtmak için mükemmel bir zemin sunuyor, silah fabrikatörleri hiç durmadan silah üretmeye başlıyordu. Üretilen bu silahların, birilerinin eline verilmesi gerekiyordu. Yoksa bunca silah, bunca tank top depolara sığmıyordu. Savunma yatırımı yalanına kimseye inandırmak gerekmiyordu özetle. ( Tanıdık geldi mi ? S-400 ? ) Yirminci yüzyıl ilk yarısına doğru şiddetli bir savaş endüstrisi bir çoğunu zengin ederken, kan ticareti bütün ülkelerde içeriden ya da dışarıdan çirkin yüzünü gösteriyordu.
    2. Dünya Savaşını tarihçilere bırakarak biz yine Frederico 'nun ülkesi İspanya'ya dönelim. Tarih 15 Temmuz 1932... '' Yaşam Bir Düştür '' oyunu oynanıyor. Kralcılar tiyatroya saldırıyor. Ve Frederico Garcia, ısrarla uzak kaldığı iç savaşa artık tarafını bilen ya da zorla taraflı kılınan bir noktada duruyor şimdi. Yine de aktif bir politika yerine, sanatçı kimliğiyle sürdürür çalışmalarını. İnanılmaz bir inatla uzak durur bu kanlı oyundan. 19 Aralık 1932' de Madrid' te; kurduğu, yönettiği ve oynadığı tiyatro topluluğu '' La Baracca '', resmi bir gösteri sunuyor devletin en üstteki insanlara . Büyük bir başarı alıyor. İçinden şunu tekrarlıyor Frederico: '' Tanrım şükürler olsun. Her şey yoluna giriyor.'' Federico Garcia şiddetle başarıdan başarıya koşarken,içindeki sancıyı dindiremeyen bir yenik asker olan Primo de Rivera' da yıllardır özlediği yere ulaşmak için, İspanya'ya faşizmin girişini ilan eden örgütü kuruyor: '' Falange Espanyola.'' Bu örgüt: askeri bir düzen halinde , aşırı milliyetçi bir çizgide, '' bölünmez, büyük ve hür İspanya '' ( Şimdilerde birilerinin ağzından eksik olmayan ''Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet'' ne kadar benziyoruz değil mi o dönemin İspanyasına ? )sloganıyla 29 Ekim 1933' te kuruluyor. Tarihe İspanyol faşizmi adıyla geçecek general Franco yönetiminin ilk ayağıdır bu. Ardından 27 Mart 1934 ' te Asturias' lı maden işçilerinin ayaklanmasında silahlar patlamaya başlıyor. Sağ iktidar dişlerini göstermektedir artık....Aşağıda Benito, ileride Adolf büyük bir keyifle kışkıran İspanyol milliyetçiliğini alkışlıyor. Bu gidiş hiç de iyi değildir. Kan akışı hiç durmuyor ve 1935 Haziranında karşı güç olan, sosyalist ve radikallerden oluşan '' Halk Cephesi '' kuruluyor. Şimdi güçler eşitlenmiştir. Seçim yapılır ve Falange Espanyola taraftarı ezici bir farkla kaybeder. Yer altına iner falanjistler. Kralcılarla bir araya gelerek yeni ve güçlü bir faşizan bir birlik oluştururlar. Bu günlerde ilk kez Frederici Garcia aktif politikaya girer ve faşizmi lanetleyen bir bildiriye imza atar.
    Kriz günleri başlamıştır artık. İsyan kapıdadır. Genel grevler. kilise yakmalar, adam öldürmeler sokağı kana bulamıştır. Bu kez sağcı hareketin başında general Calvo Sotelo vardır ve Sotelo bir çatışmada polis tarafından vurulmuştur. Bu ölüm olayı, Fas ve Kanarya Adaları' ndaki İspanyol garnizonlarını karıştırmış ve isyan, generallerin isyanı olarak hızla yayılmıştır. Yeni lider general Sanjurju' dur. Raslantıya bakın ki, isyanın başına geçer geçmez bindiği uçak düşüp, Sanjurjo ölünce isyanın dağılmaması için derhal bir lider seçilmelidir. Kanarya Adaları valisi, general Franco'dur. Franco başa geçmiş ve isyan, din çevrelerinden, milliyetçi yönelişlerden de destek alarak acımasız bir süreç başlamıştır İspanya' da. İnsan avı başlamıştır. Hareketin düşmanı olan herkes sorgusuzca vurulmaya başlanmıştır. Şüpheliler için tedirginliğin daha doğrusu ölümün adı, Almanya' da nasıl gestapoysa, İspanyada' da '' Kara Müfreze'' dir artık.
    En yakın dostlarıyla başbaşa verir Federico Garcia. Bir yanda büyük dostu Pablo Neruda, diğer yanında Salvador Dali. Endülüsün sedef dişli ayını, ısırılmış yeşil bir elmaya benzeten benekli kurbağalarını, yeşil gecede zeytin ağacının altında kundak bezi yıkayan genç kızlarını bırakıp gitmek mi, yoksa yarın bir kez daha şiir yazamamak ihtimali daha İspanyolcadır?... Dostlar çaresizlik anlatırlar. Kısa konuşurlar: KAÇ !!!
    Hoş ne kadar direk politikaya bulaşmamış olsa bile, kalemi faşist düşünceden olmadığını bildirir Frederico' nun. O uluslararası bir şair olmuştur henüz otuz sekizini sürerken. Tuhaf bir şeyler vardır onda hem. Hani nasıl söylenir, bir erkeğe aşk dolu dizeleri bir kadının yazmasına kimse şaşırmaz da, bu dizeleri bir erkek yazdığı zaman iş değişir. Frederico' nun Ignacio Sanchez Mejilas' a hayranlık bildiren şiirleri de vardır. Eşcinseldir ama dili çatallı ve gerçek bir endülüs atlısının çığırtkanlığı vardır dizelerinde. Halkın içinden onların çok tuttuğu da biridir aynı zamanda. Kendi deyimiyle ''.... dokunaklı şarkılarında, pudralı bir soytarının elbisesi var '' dır. O İspanya ruhunu yakalamış, tehlikeli bir şairdir. değil mi ki;
    ''... ey sümbülün, abanozun yaban kadını,
    bir yasemin beyazlığı soluklarında!
    Ey Manila başörtülü Venüs, bir şey var
    sende gitardan ve Malaga şarabından.''
    diyen odur. Her ne kadar bir kadına yazılmış olsa bile , kübist sesleniş yakıştırılana mesaj vermez mi? Bu kadınlı şiiri, İspanya adında kara tül şalının içindeki esmer yanağı benli bir çingenenin, Malaga şarabı kokan hüzünlü bir anının fotoğrafı olamaz mı aynı zamanda?
    Ağaçların içinden akan sarı nehre baktı balkonundan. Ay suyun üstüne düşmüş, ırmağı sarıya boyamıştı. Portakal çiçeklerine sürerek binlerce ışık elini ay, ağıt koyuluğunda akıyordu zeytinlerin arasından buğday tarlalarına doğru.
    '' Ağaçlar !
    Gökyüzünden düşmüş oklar mısınız?
    Hangi ürkünç savaşçılar fırlatmış sizi ?
    Yıldızlar mı ?''
    dedi usulca. Ağustos .... Frederico' nun; '' şekerle şeftalinin karıştırılması'' dediği ağustos, ömrünce bu kadar hüzün vermemişti şaire. Ayın ve ağustos gecelerinin yeri hep bir başka olmuştu. Aya baktı, nehirde ölüsü giderken, yeniden doğan aya.
    '' Ay çıkınca ortaya
    bir ada sanır yürek kendini sonsuzlukta. ''
    dedi yumuşacık yüzüyle. Sonra yüzü asıldı ve tamamladı şiirini.
    ''... çil çil gümüş akçeler
    hıçkırır cüzdanlardan ''
    Sonra her şey bir göz kapatıp açma süresi kadar hızla gelişti. Zaten aldığı tehdit mektuplarından başına geleceğini sezer gibiydi. 16 Ağustos 1936' da, sosyalist belediye başkanı eniştesi bir mezarlıkta kurşuna dizildiği günün gecesi yani, iki asker Frederico Garcia' yı yakaladılar. Kayıt sırasında soyadını sormadılar; herkes tanıyordu onu. Dünya tanıyordu. '' C '' ile mi, '' K '' ile mi yazılıyor soyadın dedi asker? '' C '' ile yazılıyor dedi Frederico. '' Sabundan bir dili vardı '' sanki '' Yıkadı sözlerini ve sustu '' Kodla adını dediler . Kodladı: L.O.R.C.A... Frederico Garcia Lorca.
    Bir iki gün hiç haber alınmadı Lorca' dan. Sonra bir gün ölüm tutanağını gördü dostları: '' Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi 20 Agustosta Viznar-Alfacar yolu üzerinde bulunmuştur.''
    Sabah güneşi içinde Lorca'nın da bulunduğu otuz beş kişiyi götürdü portakal bahçelerinin içinden Alfacar' a doğru. Sonra Guadaquivir Irmağı'nın üzerinden geçti kamyon. Fesleğen ve nane kokularının üzerinden... Sonra paslanmış çocuk düşlerinin üzerinden, endülüs atlılarının nal izlerinin üzerinden geçti. Malaga'nın şarap şişelerinin ve esmer çingenelerin danslarının üzerinden... Durdu sonra kamyon bir dağın eteklerinde. Güneş de durdu. Tüfeklerinin kara namluları parladı güneşin ilk ışıklarında faşist Franco' nun kara gömlekli askerlerinin . Sonra tüfekler ölüm oldu, deldi gencecik bedenlerini insanların. Ve Lorca delik deşik oldu güneşin önünde, mahcup gözünü yumdu güneş.
    '' Ve ışık, giderken bir şaka yaptı
    Gölgesinden ayırdı çocuğu ''
    Bedeninden kan sızmadı Lorca' nın . Birinden '' Yaşam Bir Düştür ''sızdı, diğerinden '' Kanlı Düğün ''. Birinden ''Donya Rosita'' sızdı, diğerinden '' Bernarda Alba '' ve dahası... Otuz sekiz yıllık bir ömür sızdı elinde kukla tiyatrosuna sarılmış bir çocuk, diğerinden genç bir endülüs atlısı için portakal çiçeklerinin suyun üstündeki aya söylediği ağıt sızdı.... Hala sızmakta kan !!!