• Platon, diyaloğu Euthyphron ve Sokrates’in Baselius denilen Atina’da dini davaların görüldüğü bir mahkemenin önünde karşılaşmalarıyla başlatır. Sokrates buraya idamına da sebeb olacak suçlama üzerine gelmiştir (Sokrates Meletos tarafından yeni Tanrılar icat etmek ve Yunan Tanrılarına inanmamakla suçlanıyordu). Bir kahin ve din adamı olan Euthyphron ise Basileus’a babasını davacı etmek için gelmiştir.

    Diyaloğun temel meselelerine gelmeden önce diyaloğu başlatan olaydan kısaca bahsetmemiz gerekiyor. 

    Euthyphron, babasının bir katili hapsederek ihmal sonucu katilin ölmesine sebeb olması üzerine, babasına cinayetten dava açar. Yakın çevresi Euthyphron’un babasına dava açmasını dine uygun bulmaz. Euthyphron, bu durumu Sokrates’e anlatırken dine uygun olanı kendisinin iyi bildiğini akrabalarınınsa yanıldığı vurgular. Euthyphron’un bu kibirli tavrı Sokrates’in hoşuna gitmemiş olmalı ki Euthyphron’un ilahi adalet dine uygunluk ve dine aykırılık hakkındaki görüşlerini sorgulamaya başlar.

    Sokrates bu sorgulamada da diğer diyaloglarda olduğu gibi diyalektik ve maotik tekniklerini kullanır.

    1.Dine uygunluk ve dine aykırılık nedir? Birbirlerinin zıddı mıdır? Bu kavramların tanımı nasıl olmalı?

    Sokrates euthyphron’dan dine uygun olanın net bir tanımını yapmasını ister, insan düşünen hayvandır gibi. Tanım; bize şeylerin mahiyetini açıklar. Bu kavramlar üzerinde öyle bir tanıma ulaşalım ki nesnesi üzerinde bize kesin bilgiyi sağlayabilsin.

    İdeaları bilmemiz bize o ideanın pay aldığı nesnelerin bilgisini de verir dolayısıyla“dine uygunluk” ideasının ne olduğununa ulaşmamız bize neyin dine uygun olup olmadığının da bilgisini sağlar.

    Euthyphron’un ilk dine uygunluk tanımı; Tanrıların sevdiği şey dine uygun sevmediği şey dine aykırıdır.

    Sokrates’in itirazı:

    Dine uygun ve aykırı olan şeyler birbirine zıttır.

    Nicel olan şeyler üzerinde herkes ortak fikirdedir.

    Üzerinde anlaşamadığımız konular, doğru-yanlış iyi-kötü güzel-çirkin gibi yargılar nesnenin niteliksel yanlarıdır.

    Bir nesnede bu zıtlıklar aynı anda bulunabilir çünkü bunlar değer yargılarıdır.

    Sonuç olarak, bir şey hem dine uygun hem de dine aykırı olabilir.

    2.BÜTÜN TANRILARIN SEVDİĞİ ŞEY DİNE UYGUNDUR. BÜTÜN TANRILARIN NEFRET ETTİĞİ ŞEY DİNE AYKIRIDIR.


    Sokrates’in itirazı: nesneler iyi veya kötü güzel veya çirkin gibi nitelemeleri özünde bulundurmazlar onları biz öyle adlandırırız. Olgular değerden bağımsızdır.

    Bu bölümde din felsefesine ilahi buyruk teorisi olarak da geçen bir tartışma yapılıyor. "bir şey Tanrı tarafından emredildiği için mi iyidir yoksa iyi olduğu için mi tanrı emretmiştir.

    Mesela, yalan söylemek özü gereği kötü bir davranış mıdır yoksa bazı durumlarda yalan söylemek iyi olabilir mi ?

    3.DİNE UYGUN OLAN ADİL MİDİR ?

    Bir şey dine uygun olduğu için mi adildir yoksa adil olduğu için mi dine uygundur ?

    Sokrates’e göre dine uygun olanlar adil olmalı tek sayılar kümesini sayılar kümesinin kaplaması gibi.

    4.DİNDARLIK NEDİR ?

    …………………………..
  • 287 syf.
    ·7/10
    M.S 26. Yüzyıl...insanların çoğu ölmüş, kalanlar tek devletin hakimiyeti altında. Herkes aynı dakikada yatıyor, aynı anda kalkıyor, sevişmek kontrol altında ve ben yerine biz hakimiyetindeki bir dünya var. Eski şarkıların, aile biçimlerinin paramparça olduğu bir distopya...Cam evlerde yaşayan ve her şeyi şeffaf olan insanlar...Herkesin numarası var, isim yok. Hayatın her alanına matematik ve aşırı rasyonalist bir ideoloji hakim bu nedenle duygulara yer yok. Aşık olmak, hayal kurmak yasak. Bu belirtileri olanlar hasta kabul ediliyor. Nasıl ki bir makine hayal kuramazsa insan da kuramaz.

    Bir yeşil duvar ile çevrelenmiş sınırlarda yaşıyor insanlar. Devlet ne derse doğru, ne isterse yapabiliyor. Baş karakter D-503 bir gün I-330 ile tehlikeli bir yakınlığa giriyor...

    Kitabın özü oldukça iyi. Cennette özgür olmayı seçen insanoğlu özgürlüğü neticesinde elmayı yedi ama mutlu olamadı; eğer mutlu olmayı seçseydi özgür olamayacaktı. Kitaptaki tek devlette de insanlar mutluluk için özgürlüğünden vazgeçmiş halde. Fikir Birliği Günü adı altında herkesin tek tipleştirildiği törenler mevcut. Günümüzün seçimlerindeki belirsizlik yok. Kazanacak aday belli. Herkes seve seve ona oy veriyor çünkü istikrar olması ve devletin belirsizlikten kurtulması esas. Ne ütopik değil mi(!) Devletin bekası uğruna harcanan hayatlar ne ütopik değil mi(!)

    1984'te hayatın her alanında sizi izleyen boğucu bir Big Brother yok. Belki eviniz camdan ama bu baskı 1984 kitabındaki gibi zora değil rızaya dayalı. Her şey içselleştirilmiş. Sürekli yalan söyleyen ve dün ak dediğine kara diyen bir iktidar ve basın ağı da yok. Çünkü birden fazla devlet yok. Tek devlet var ve Taylorist bir üretim bandı gibi mekanikleşmiş hareketler var. Ancak tekleştirme, anti-bireycilik, devlet otoritesinin sorgulanamaması anlamında 1984'e benziyor.

    Kitabın dili okumayı zorlaştırıyor. Hele ki çeviri berbat. İthaki Yayınları güvendiğim bir yayınevi ancak bu kitapta özensizlik had safhada. Yazım yanlışları da noktalama işaretlerinin yersizliği de cümle düşüklüğü de var.
  • Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.


    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.


    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.


    Ögeday ve serveti
    Cengiz’in oğlu ve tahtın varisi iş başına geldiğinde, dünyanın neredeyse yarısına sahipti. Ögeday
    kardeşleri gibi zalim değildi. İyi huylu ve hoşgörülüydü. Karakurum’daki çadırdan sarayında oturur ve Han
    tahtının önünde boyun eğen halkın söylediklerini dinlerdi. Kardeşleri savaşlara devam ediyorlar, Ye Lui
    Chou Tsai de vergi işlerini idare ediyordu. Ögeday sakinliği ve şişmanlığıyla, sadeliğiyle, elinin altında Katay’ın hazineleri ve memleketten seçilmiş bir düzine kadınla, sınırsız otlaklara dağılmış at sürüleriyle bize ilginç bir Moğol tipi sunar. Hareketleri şahanelikten uzak olmakla beraber, hoştu. Yanındakiler, her gözüne ilişeni vermek konusundaki
    cömertliğine itiraz ettikleri zaman, bu dünyadan nasıl olsa yakında gideceğini ve ondan sonra ancak
    insanların hatırasında yaşayacağını söyleyerek karşılık verirdi. Acem ve Hint hükümdarlarının servet yığmalarına anlam veremezdi: “Bunlar budalalık yapıyorlar. Servetleri bir işe yaramadı. Birlikte mezara götürecek hiçbir şeyleri yok!”
    derdi.
    Cömertliğini bilen kurnaz tacirler, çeşit çeşit mallarla akın akın saraya gelirler ve mallarını değerinin çok
    üzerine satarlardı. Bu hesaplar her akşam, Han maiyeti ile otururken getirilirdi.
    Bir gün maiyetindekiler alayla bu tacirlerin gülünç denecek derecede fazla para istediklerini söylediler.
    Ögeday onları onayladı:
    “Benden faydalanmak ümidiyle geliyorlar. Kendilerini gücenmiş göndermek istemem.” dedi.
    Bir yerden bir yere gidişi, çölün Harun Reşidi’ne benzerdi. Tesadüfen karşısına çıkan serserilerle
    konuşmasını severdi. Bir gün kendisine üç kavun takdim eden bir ihtiyarın fukaralığı dikkatini çekti. O
    sırada elinin altında ne para, ne de yeni elbise olan Han, karılarından birine ihtiyara mükafat olarak büyük
    kıymetteki incileriyle küpelerini vermesini emretti.
    Kadın;
    “Han’ım,” dedi, “yarın saraya gelip para alsa daha iyi olmaz mı? Para onun işine bu inciden daha çok
    yarar. ”
    Pratik bir adam olan Moğol serdarı şu cevabı verdi:
    “Çok fakir olanlar ertesi günü bekleyemezler. Zaten bu inciler gene benim hazineme dönecek.”
    Ögeday, her Moğol gibi, avı, güreşi ve at koşusunu severdi. Uzak Katay’dan ve Acem şehirlerinden
    saraya pehlivanlar gelirdi. Bu tarihte, sonradan Moğol hanedanını bölünmeye uğratan kavgalar, Budistlerle
    Müslümanlar, Acemlerle Çinliler arasında mücadele başladı. Bu gürültü patırtı, Cengiz Han’ın oğlunun
    canını sıkıyordu. Sadeliği bozan, entrika çevirenleri şaşırtmıştı.
    Budist’in biri Moğol serdarının yanına gelerek, Cengiz Han’ın rüyada kendisine görünerek şu emri
    verdiğini söyledi: “Git, oğluma tarafımdan emret, Muhammed’e iman edenlerin kökünü kurutsun. Zira
    bunlar sapkın ve günahkardırlar. ” İhtiyar fatihin İslam milletlerine karşı gösterdiği şiddeti herkes biliyordu.
    Bu emri müthiş bir şeydi. Ögeday bir an düşündü ve sordu:
    “Cengiz Han seninle konuşmak için tercüman kullandı mı?” “Hayır, büyük Han’ım. Bizzat kendisi
    söyledi.”
    “Ya sen Moğolların dilinden anlar mısın?”
    “Hayır.”
    O zaman Han şu cevabı verdi:
    “O halde sen yalan söylüyorsun. Cengiz Han Moğolca’dan başka dil bilmezdi.” Ve Müslüman düşmanı Budist’in öldürülmesini emretti.

    Bir defasında da Çinli oyuncular, Ögeday’ı eğlendirmek için kukla oynatıyorlardı. Han, kuklaların
    arasında uzun bıyıklı ve sarıklı bir ihtiyarın at kuyruğunda sürüklendiğini gördü ve Çinlilere bu adamın kimi
    temsil ettiğini sordu. Oyuncu başı şu cevabı verdi:
    “Moğol cengaveri esir Müslümanları arkalarında böyle sürüklerler. ”
    Ögeday oyunu durdurdu ve hizmetçilerine hazinesinde bulunan Çin’in ve İran’ın en pahalı kumaş ve
    halılarını getirtti. Bunları Çinlilere göstererek, onların- yaptıkları malların batı mallarından aşağı kalitede
    olduğunu gösterdi. Dedi ki:
    “Benim memleketimde birçok Çinli esiri olmayan bir tek zengin Müslüman yoktur. Halbuki hiç bir
    zengin Çinlinin Müslüman esiri yok! Bilirsiniz ki Cengiz Han, bir Müslüman’ı öldürene kırk altın mükafat
    verilmesini emretmişti. Fakat bir Çinlinin hayatının bu değerde olduğuna hükmetmedi. O halde nasıl oluyor
    da siz Müslümanlarla eğlenmeye cesaret edebiliyorsunuz?”
    Ve oyuncularla kuklalarını sarayından kovdu.


    Göçebelerin son töreni
    Hanların sarayları Katay’a nakledilmeden önce, yalnız iki Avrupalı bize Moğolların bir tarifini
    bırakmışlardır. Bunlardan biri Rahip Capsin, diğeri de iri cüsseli Rubruquis’tir. Rubruquis, işkence içinde
    öleceğine neredeyse ikna olmuş bir halde ata binerek büyük bir cesaretle Tataristan’a hareket etmişti. Kral
    Saint Louis adına bir elçi gibi değil, göçebe fatihleri Avrupa’ya karşı mücadeleden vazgeçirmek için bir
    barış elçisi gibi gitmişti.
    Tek yoldaşı, son derece korku içinde bulunan başka bir rahipti. İstanbul’u arkalarında bıraktılar. Asya
    yaylalarına girdiler.
    Rubruquis, iliklerine kadar donarak, açlıktan yarı ölü bir halde takriben beş bin kilo metre yol gitmişti.
    Sonra Moğollar kendisini koyun derilerine sardılar, aba çorap, çizme ve deriden başlık verdiler. Şişman ve
    ağır olduğu için Moğollar, Volga sınırından başlayan seyahat süresince kendisine her gün dayanıklı bir at
    seçtiler.
    Rubruquis, Moğolların gözünde esrarengiz bir adamdı. Uzun etekli, yalınayak, uzak Frank
    memleketlerinden gelmiş, ne tacir, ne elçi, silahsız, hediye vermeyen, hediye kabul etmeyen bir adam...
    Meşhur Han’ı görmek için, dehşete düşmüş Avrupa’dan dışarı çıkmış, gösterişli, ağır başlı, fakir, fakat
    çölden doğuya doğru giden kafilede konumunun önemi göze çarpan Rubruquis’nin durumu bir tezat
    örneğiydi. Bu kafilenin içinde Jaroslav, Rusya dukası, Katay ve Türk asilzadeleri, Gürcistan kralının oğlu,
    Bağdat halifesinin ve büyük Serhasi sultanlarının elçileri vardı.
    Rubruquis, bize göçebe fatihlerin sarayını büyük bir dikkatle tarif eder. Bu sarayda asiller mücevherat
    işlenmiş kaselerden süt içerler. Koyun derilerine bürünerek altın kakmalı eyerler üzerinde dolaşırlar.
    Mengü Han’ın sarayına girişini şöyle anlatır:
    “Aralık ayında, Saint Etienne yortusunda büyük bir ovaya geldik. Buradan bir küçük tümsek bile '
    görünmüyordu. Ertesi gün büyük Han’ın sarayına vardık. Kılavuzumuza bir büyük ev tahsis ettiler. Bizim
    üçümüzü de eşyamızı, yataklarımızı koyacak ve bir küçük ateş yakacak kadar dar bir kulübeye soktular.
    Kılavuzumuza tepesi uzun bir şişe içinde pirinçten yapılmış bir içki getirdiler. Bu içki bizim en iyi
    şaraplarımıza benziyor. Yalnız tadı farklı!
    Bizi üstlendiğimiz görevi sormak için çağırdılar. Bir memur bize, Serhasilere karşı bir Tatar ordusunun
    yardımını istediğimizi söyledi. Bu cevap beni şaşırttı. Çünkü Haşmetli Efendimiz mektuplarında ordu
    istemediğini, yalnız Hristiyanlarla dost kalmasını Han’a tavsiye ettiklerini bildiriyordu.
    O zaman Moğollar kendileriyle barış isteyip istemediğimizi sordular. Buna cevaben dedim ki:
    “Moğollara bir kusurumuz olmadığından, Fransa kralı hiçbir savaş fırsatı çıkarmadı. Biz sebepsiz
    hücuma uğradıkça, kendimizi Tanrı’ya emanet ederiz.”
    Bu cevaba çok şaşırdılar ve “barış yapmaya gelmediniz mi?” diye bağırdılar.
    Ertesi gün halkın hayran bakışları arasında saraya gittim. Aralarında bulunan ve inancımızı bilen genç bir
    Macar, halka bunun sebebini anlattı. Ondan sonra sarayın baş nazırı olan bir Nesturi bize dair birçok sualler
    sordu. Ondan sonra da yattığımız yere döndük.
    Yolumuzda sarayın doğusuna tesadüf eden kısmın ucunda, üzerine haç konmuş bir küçük ev gördüm.
    Orada herhangi bir Hristiyan var diye bu manzaradan hoşlandım. Ulu orta içeriye girdim. Altın örtü ile
    örtülmüş ve güzelce süslenmiş bir mihrap gördüm. Üzerinde Mesih’in, Hazreti Meryem’in, Saint Jean-
    Baptiste’in ve iki meleğin resimleri vardı. Vücutlarının ve elbiselerinin hatları küçük incilerle resmedilmişti.
    Mihrabın üstünde gümüşten büyük bir haç vardı. Türlü süslemeler ve kıymetli mücevherler içinde parıl
    parıl parlıyordu. Mihrabın önünde de bir kandil yanıyordu. Yanına oturdum. Biraz esmerce, zayıf, sert
    kıldan elbise giymiş, elbisesinin altında demir kemer olan bir Ermeni rahibi gördüm.
    Rahibi selamlamadan önce, toprağa atılarak Ave Regina’yı ve diğer ilahileri okuduk. Rahip dualarımıza
    iştirak etti. Ondan sonra yanına oturduk, önündeki mangalda biraz ateş vardı. Bizden bir ay önce Moğolların
    nezdine gelen Kudüslü bir keşiş olduğunu söyledi. biraz konuştuktan sonra, yerimize gittik, akşam yemeği
    için etli ve darılı bir çorba pişirdik. Moğol kılavuzumuz ve arkadaşları sarayda içiyorlardı, bizi düşünen
    yoktu. Hava o kadar soğuktu ki, ertesi sabah ayaklarımın ucu dondu ve artık yalınayak yürüyemedim.
    Soğuk başladıktan sonra Mayısa kadar sürüyor. Hatta senenin o zamanlarında bile, her sabah ortalık buz
    tutuyordu. Biz oradayken bir fırtına çıktı, pek çok hayvanı öldürdü.
    Sarayın adamları bize teke derisinden elbiseler getirdiler. Ayakkabılar getirdiler. Arkadaşımla tercüman
    bu getirilen şeyleri kabul ettiler. 5 Aralık’ta saraya kabul edildik.
    Han’a nasıl saygıda bulunabileceğimizi sordular. Uzak memleketten geldiğimizi, eğer müsaade ederlerse,
    bizi sağ salim oraya kadar ulaştıran Tanrı için ilahiler söyleyeceğimizi ve ondan sonra Han ne isterse onu
    yapacağımızı söyledim. Han’ın yanına girdiler ve sözlerimizi naklettiler. Tekrar gelerek bizi divan odasının
    kapısına götürdüler. Kapının keçe perdesi kaldırıldı ve biz de “A Solis ortu cardine” ilahisini söyledik.
    5 Rubruquis saraydan bahsederken, Mang Ku Handaki evleri, kadınlan, yüksek rütbeli subayları
    kastediyor. Mang Ku’nun amcazadesi Volga'daki Batu karargahından bahsederken der ki: “Bu karargahın
    güzelliğine hayret ettik. Evler, çadırlar uzaklara kadar gidiyordu Etrafta üç dört sıra üzerinde birçok insan
    toplanmıştı.
    Saklı silahımız olmasın diye üstümüzü aradılar. Tercümanımıza kemerini ve bıçağını, kapının önünde
    duran muhafıza teslim etmesini emrettiler.
    İçeriye girdiğimiz zaman, tercümanımız üstü katır sütü dolu bir masaya götürüldü ve bizi de hatunların
    önünde bir sıraya oturttular.
    Her tarafa altın işlemeli kumaşlar gerilmişti ve ortadaki ocakta biraz diken, misk kökü ve tezek
    yanıyordu. Han, fok balığına benzeyen parlak tüylü bir hayvan derisinin üstüne oturmuştu. Basık burunlu,
    orta yaşlı takriben kırk beş yaşlarında bir adamdı. Karılarından biri, küçük, güzel bir kadın yanı başına
    oturmuştu. Kızlarından biri, sert çehreli genç bir kadın, yanı başındaki başka bir şiltenin üzerinde
    oturuyordu. Bu ev, bu kızın Hristiyan anesine aitti ve kız her şeye hükmediyordu.
    Pirinç şarabı, katır sütü, ya da bal şerbeti içip içmediğimizi sordular. Zira Moğollar kışın bu üç içeceği
    kullanırlar. İçkiden hoşlanmadığımızı, Han’ın emirleriyle yetineceğimizi söyledim. O zaman pirinç şarabı
    verdiler. Han’a karşı saygısızlık olmasın diye biraz tattım.
    Han şahinleri ve diğer kuşlarıyla biraz eğlendikten sonra, konuşmaya izin verdi ve biz de diz çökmeye
    mecbur olduk. Han’ın yanında Nesturi bir tercümanı vardı. Bizimki ise ikram edilen o kadar içkiden
    tamamıyla sarhoş olmuştu.
    Han’a şu sözlerle hitap ettim:
    “Tanrıya şükürler olsun ki, bizi dünyanın uzak diyarlarından, kendisine o kadar kudret ve devlet
    bahşettiği Mengü Han Hazretlerinin huzurlarına kadar getirdi. Mağrib Hristiyanları ve özellikle Fransa kralı,
    mektuplarını taşıdığımız halde, bizleri bu tarafa gönderdi. Bu mektuplarıyla Han Hazretlerinden
    memleketlerinde ikametimize müsaade buyurmasını rica ediyor. Zira biz Tanrı’nın kanunlarını insanlarına
    öğretmekle görevliyiz. Onun için Haşmetli Han Hazretlerinden burada kalmamıza müsaade buyurmalarını
    rica ediyoruz.
    Takdim edecek ne paramız, ne altınımız, ne mücevherimiz var. Fakat faydalı olmak emeliyle hizmet
    sunuyoruz.”
    Han, bu sözlerime şu cevabı verdi:
    “Güneş ışıklarını nasıl her tarafa yayarsa, Batu’nun azamet ve kudreti de öylece her tarafa yayılıyor.
    Onun için ne sizin altınınıza ne de gümüşünüze ihtiyacım var. ”
    Han Hazretlerinden, altın ve gümüşten bahsettiğim için, bana gücenmemelerini istirham ettim. Zira bunu
    sadece faydalı olmak arzumuzu daha açık izah etmek maksadıyla söylemiştim.
    O zamana kadar tercümanın söylediklerini anlıyordum. Fakat ondan sonra öyle sarhoş oldu ki, artık
    anlaşılacak bir cümle söylemiyordu. Bana öyle geldi ki, Han da sarhoştu. Bunun üzerine sustum.
    O zaman bizi kaldırdılar ve tekrar oturttular ve saygılarımızı sunduktan sonra Han’ın huzurundan
    çekildik. Nazırlardan ve tercümanlardan biri de bizimle beraber çıktı ve nazır bize Fransa krallığı hakkında
    birçok sualler sordu. Özellikle bizde çok koyun, sığır ve at bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
    Moğollar sanki bütün bunlara sahip olmak istiyormuş gibiydiler. Bizimle meşgul olmak üzere birini memur
    ettiler. Ermeni keşişin yanına gittik. Tercüman gelip bizi orada buldu ve Han’ın iki ay, yani soğuklar
    bitinceye kadar kalmamıza müsaade ettiğini bildirdi.
    Buna cevaben:
    “Tanrı Mengü Han Hazretlerini korusun ve kendilerine uzun ömürler ihsan buyursun. Bir aziz diye
    baktığımız bu keşişi bulduk, memnuniyetle kalacağız ve birlikte Han’ın refah ve saadetine dualar edeceğiz.”
    dedim.
    (Zira yortu günlerinde Hristiyanlar oraya gelir, dua eder ve çanağını takdis ederler. Ondan sonra Serhasl
    keşişleri, arkasından putperest rahipler gelip aynı tarzda hareket ederler. Rahip Sergius, Han’ın ancak
    Hristiyanlara güveni olduğunu söyler O zaman kadar Rubruquis’in hiç temas etmediği Budistler.
    l Fakat Rahip Sergius burada yalan söylüyor. Han’ın kimseye emniyeti yoktu. Fakat herkes, bala gelen
    sinekler gibi saraya üşüşüyordu. Han, herkese ihsan bahşediyor ve onlar da kendilerini Han’ın yakını
    addediyorlar, onun saadetine dualar ediyorlardı.) .
    O zaman yerimize döndük. Burası çok soğuktu. Yakacak odunumuz yoktu. Gece indiği halde henüz bir
    şey yememiştik. Nihayet bizimle ilgilenmeye memur edilen adam biraz odun ve yiyecek getirdi.
    Seyahatimizde bize refakat eden kılavuz Batu’nun yanına dönecekti. Bizden bir halı istedi. Verdik ve
    memnun olarak gitti. Soğuk son derece arttı.
    Mengü Han, bize tüyleri dışarıda üç kürklü hırka gönderdi, bunları minnetle kabul ettik. Fakat Han için
    dua edecek müsait bir yerimiz olmadığını, kulübemizin ancak ayakta durabilecek kadar dar olduğunu, ateşi
    yaktıktan sonra dumandan kitaplarımızı açmakta fayda olmadığını açıkladık. Han, refakatimizin hoşuna
    gidip gitmeyeceğini keşişten sordurdu. O da bizi sevinçle kabul edince, daha iyi bir yere geçmiş olduk.
    Biz yokken Mengü Han bizzat manastıra gelmiş. Altın bir yatak getirmişler. Han ve Sultan bu yatağın
    üzerinde mihraba karşı oturmuşlar. Bizi çağırdılar ve bir muhafız, gizli silah olmasın diye üzerimizi aradı.
    İncili ve dua kitabını göğsümde tutarak içeriye girdim. Önce mihrabın önünde diz çöktüm. Sonra Mengü
    Han Hazretlerini saygıyla selamladım. Kitaplarımızı istedi ve bunları tezyin eden minyatürlerin ne anlama
    geldiklerini sordu. Nesturfler ne uygun gördülerse, o cevabı verdiler. Zira bizim yanımızda tercümanımız
    yoktu. Bizden, başka bir şey söylememizi istedi, biz de “Veni, Sancte Spisitus”u taganni ettik. Bundan sonra
    Han gitti, fakat hatunu hediye dağıtmak için kaldı.
    Rahip Sergiusn’u başpapazını gibi takdis ediyordum. Yine de birçok noktalarda hiç hoşuma gitmeyen
    hareketleri vardı. Mesela tavuk tüyünden bir şapka yapmış ve bunu altın bir haçla süslemişti. Diğer taraftan
    haç çok hoşuma gidiyordu. Tavsiyem üzerine keşiş, haçı bir kargı üzerinde taşımaya izin verilmesini istedi.
    Mengü Han da nasıl istersek o şekilde taşıyabileceğimizi bildirdi.
    Haça saygı için, Sergius ile beraber karargahı dolaştık. Sergius, bir sancak yapmış ve bunu kargı boyunda
    bir odunun ucuna takmıştı. Bunu “Vexilla Regis Prodeunt” ilahisini söyleye söyleye Tatarların çadırları
    arasında dolaştırdık. Gördüğümüz müsamahayı kıskanan Müslümanlarla, keşişin sağladığı menfaati
    kıskanan Nesturi rahipleri, buna son derece içlendiler.
    Karakurum civarında, Mengü’nün bizim manastırlarımız gibi etrafı tuğla denizi ile çevrilmiş bir sarayı
    vardır. Han, burada senede iki defa tören düzenler. Paskalyada ve bir de yazın ihtişamını göstermek
    isterken...
    Sarayın divan odasında, bir tavernadaki gibi şişelerin dolaşması ayıp olacağından, Paris kuyumcularından
    Guillaume Bouchier, tam divan odasına girilecek yere gümüşten büyük bir ağaç yapmıştı. Bu ağacın dibinde
    temiz inek sütü akan gümüşten dört aslan vardı. Ağacın dört dalına altın yılanlar dolanıyor ve bu yılanlardan
    muhtelif cinste şaraplar dökülüyordu.
    Saray üç köşeli ve iki sıra sütunlu bir kiliseye benziyor. Han, kuzey duvarına karşı huzurdakileri
    görebilecek yüksekçe bir yerde oturuyor. Hanla gümüş ağaç arasındaki mesafe, sakilerin ve hediye getiren'
    görevlilerin gidip gelmeleri için serbest bırakılmıştır. Han’ın sağında erkekler, solunda kadınlar otururlar.
    Yanı başında ve biraz alçakta bir tek kadın oturur.
    Han’ın sarayı dışında, Karakurum, Saint-Denis’den güzel bir şehir değildir.
    Başlıca iki sokağı var. Biri Serhasılerin bulunduğu sokak ki, burada pazarlar kurulur. Öteki zanaat
    erbabının bulunduğu Kataylıların sokağıdır. Bundan başka Han'ın nazırlarının sarayları da var. Darı satan,
    hububat satan, koyun satanlar, çarşılarda mevcut. Karakurum’da putperestlerin on iki mabedi,
    Müslümanların iki camii, Nesturilerin bir kilisesi var.
    Bir pazar gününe doğru, Han çadırlarıyla beraber Karaku-rum ’a hareket etti. Keşiş de bizimle beraber
    geldi. Bu seyahat esnasında dağlık bir havaliyi geçmeye mecbur olduk. Büyük fırtınalarla, şiddetli
    soğuklarla, karlarla uğraştık. Gece yarısı Han bize ve keşişe haber gönderip fırtınayı dindirmek için Tanrı’ya
    dua etmemizi emretti. Çünkü pek çoğu yeni doğmuş sürüler ölmek üzereydi. Keşiş kömürde yakılmak üzere
    Han’a günlük gönderdi. Yaktı mı, yakmadı mı, bilmiyorum, fakat iki gündür devam eden kar ve fırtına
    dindi.
    Bir pazar Karakurum’a geldik. Saat dokuza doğru şehre girdik. Haçı yükseğe kaldırarak, Serhasilerin
    sokağından geçtik. Kiliseye doğru yürüdük. Burada Nesturiler bizi ayin alayı ile karşıladılar. Ayinden sonra
    artık akşam olduğu için kuyumcu Guillaume Bouchier bizi evine yemeğe götürdü. Karısı Macaristan’da
    doğmuştu. Bir İngiliz’in oğlu olan Basilicus’u da orada bulduk.
    Yemekten sonra kulübemize çekildik. Burası Nesturi kilisesinin yanındaydı. Güzel, geniş, çok iyi
    yapılmış, tavanı altıri işlemeli ipeklerle kaplı bir kiliseydi.
    Paskalya yortularını kutlamak için şehirde kaldık. Macarlardan, Rumen veya Ruslardan, Gürcülerden ve
    Ermenilerden büyük bir cemaat vardı. Nesturiler benden ayine başkanlık etmemi rica ettiler. Halbuki
    elbisem yoktu. Mihrap da yoktu. Fakat kuyumcu ayin elbisesi bulup getirdi ve bir arabanın üzerinde mihrap
    kurdu. Mihrabı İncil sahnelerini temsil eden resimlerle süsledi. Gümüşten bir kutu ile Hazreti Meryem’in
    resmini de yaptı.
    O ana kadar Ermenistan kralı ile varması beklenen bir Alman rahibinin geleceklerini ümit ediyordum.
    Kraldan haber gelmeyince ve yeni bir kışın şiddetini de düşünerek, kalmak mı, gitmek mi gerektiğini
    sormak için Han’a haber gönderdim.
    Ertesi gün Han’ın nazırlarından birkaçı beni görmeğe geldiler. İçlerinden biri, Han’ın şerbettarı bir
    Moğoldu, diğerleri de Serhasiler...Bu adamlar, Han tarafından, ne maksatla gelmiş olduğumu sordular. Bu
    soruya cevaben, Batu’nun, beni Han’ın nezdine göndermek üzere emir verdiğini, Han’a hiç kimse adına
    söyleyecek sözüm bulunmadığını, fakat dinlemek isterse, kendisine Tanrı’nın sözlerini tekrar edebileceğini
    söyledim.
    O zaman, benim de başkalarının yaptığı gibi Han’ın refah ve saadeti için fal bakacağımı zannederek, ne
    söylediğimi sordular.
    Cevap verdim:
    “Mengü’ye diyeceğim ki, Tanrı ona çok çok ihsanda bulunmuş. Zira elindeki servet ve kudret,
    Budistlerin putlarından gelmiyor. ”
    O zaman Tanrı’nın emirlerini almak için, göğe çıkıp çıkmadığımı sordular. Bu adamlar Mengü’ye gittiler
    ve kendini putperest ve Budist yerine koyduğumu ve Tanrı’nın emirlerine riayet etmediğini söylemiş
    olduğumu naklettiler. Ertesi gün Han bana gönderdiği iki tercümanla, kendisi için hiçbir haber
    getirmediğimizi ve hakkında dua etmeğe geldiğimizi bildiğini, yine de kendi nezdine memleketimizden
    hiçbir elçi gelip gelmediğini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman David ile Andri hakkında ne biliyorsam
    söyledim. Bütün bunlar yazılı olarak Mengü’ye bildirildi.

    Hamsin yortusunda Han’ın huzuruna çağırıldım. İçeriye girmeden önce, o zaman tercümanlık eden
    kuyumcunun oğlu, Moğollar’ın beni memleketime iadeye karar verdiklerini söyledi ve itiraz etmememi
    tavsiye etti. Han’ın huzuruna girdiğim zaman diz çöktüm. Han benden, kendisi hakkında nazırlarına Budist
    olduğumu söyleyip söylemediğimi sordu:
    “Asla böyle bir şey söylemedim,” dedim.
    “Ben de böyle düşünüyordum,” dedi. “Çünkü bu söylenecek bir söz değildir.”
    Sonra dayandığı bastonunu bana doğru uzatarak:
    “Korkma!” dedi.
    Buna gülümseyerek:
    “Korkmuş olsaydım, buralara kadar gelmezdim,” dedim.
    O zaman:
    “Biz Moğollar bir tek Tanrı’nın varlığına inanırız ve ona karşı doğru bir kalp taşırız.”
    Dedim ki:
    “O halde Tanrı sizi bu halde tutsun. Çünkü onsuz bu halde olunmaz. ”
    Han şöyle devam etti:
    “Tanrı bir ele birçok parmaklar verdiği gibi insanlara da çeşit çeşit düşünce tarzları verdi. Sizde Kutsal
    Kitap var. Fakat siz ona uygun davranmıyorsunuz. Muhakkak bu Kutsal Kitap’ta insanların birbirlerini zarar
    vermeleri yazılı değildir.”
    “Elbette hayır! Saygıdeğer Han’a daha en başta kimseyle kavga etmeyeceğimi söylemiştim.”
    “Ben sizden bahsetmiyorum. Gene sizin kitabınızda, bir adamın kendi çıkarı için adaletten sapacağı da
    yazılı değildir.”
    Bu cevaba karşı para aramaya gelmediğimi, hatta bana verilen parayı bile reddettiğimi söyledim. Hazır
    bulunan nazırlardan birisi, bir gümüş külçesini ve bir ipek kumaşı reddettiğimi onayladı. Han:
    “Ben bundan bahsetmiyorum,” dedi, “Tanrı size ayetler göndermiş, siz bunlara riayet etmiyorsunuz.
    Fakat bize de hakimler bahşetti, biz onların emirlerini yerine getiriyoruz ve sükûnet içinde yaşıyoruz.”
    Bu sözleri söylemeden önce, dört defa içtiğini zannediyorum. İmanı hakkında çok şeyler söyleyeceği
    ümidiyle beklerken, o sadece dedi ki:
    “Uzun süre burada kaldınız, ama artık giderseniz, beni memnun edersiniz. Elçimle beraber gitmeye
    cesaretiniz olmadığını söylediniz. O halde size mektup ve haberlerimi emanet edeyim mi?”
    Eğer Han diyeceklerini yazılı olarak bana verirlerse, elimden geleni memnuniyetle yapacağımı söyledim.
    O zaman altın, gümüş, ya da değerli elbiseler isteyip istemediğimizi sordu. Böyle şeyleri kabul etmek
    adetimiz olmadığını, bununla birlikte memleketinden yardımı olmadıkça çıkamayacağımızı söyledim. Bize
    ne gerekirse vereceğini söyledi ve nereye kadar götürülmek istediğimizi sordu. Bize Ermenistan’a kadar
    refakat ederlerse, kafi geleceği cevabını verdim.
    “Sizi oraya kadar göndereceğim,” dedi “ondan sonra kendinize bakınız. Bir tek kafada iki göz vardır,
    fakat ikisi de bir tek şeyi görür. Batu, sizi buraya gönderdi. Bundan dolayı gene onun yanına döneceksiniz. ”
    Kısa bir sessizlikten sonra, dalgın dalgın dedi ki: “Gideceğiniz yol uzundur, yolculuğa tahammül
    edebilmek için, kuwet veren yemekler yeyiniz.”
    Bana içecek bir şey verilmesini emretti ve bir daha dönmemek üzere huzurundan çıktım.”



    Cengiz Han’ın torunu Kutsal Topraklarda
    Tarihin az bilinen kısımlarından biri de, Cengiz Han’ın vefatından sonra, Moğolların Ermenilerle ve
    Filistin’deki Hristi-yanlarla olan münasebetleridir. O zaman Hanlık konumunda bulunan Cengiz’in torunu
    ve Mengü’nün kardeşi Hülagü on üçüncü asır ortalarında İran’da, El-cezire’de, Suriye’de saltanat sürdü.
    Aşağıda yazdıklarımız, Cambridge Mediaeval His-tory’nin dördüncü cildinin, 175.. sayfasından alınmış
    güzel bir özettir:
    “Bir asırdan fazla devam eden tecrübelerden sonra, Latin komşularına güvenemiyorlar, onları müttefik
    olarak kabul edemiyorlardı. Ermenilerin kralı Haüt Han, Hristiyanlara değil, yarım asır Ermenistan’ın
    görmediği en iyi dostluğu gösteren göçebe Moğollara daha fazla güven duyuyordu.
    Haüt Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, Moğollar, Selçuklulara karşı kazandıkları zaferlerle
    Ermenilere büyük hizmetlerde bulundular. Haüt Han Bayçu ile savunma ve savaş konularında ittifak
    imzaladı. Hatta 1244’te Ögeday Han’ın hizmetinde bile bulundu. On sene sonra Mengü Han’a bizzat saygı
    sunmaya geldi ve Moğol sarayında uzun süre kalarak, iki millet arasındaki dostluk bağını güçlendirdi.
    Saltanatının son zamanları Memlûklarla savaş içinde geçti. Memlûkların bu sırada kuzeye doğru
    yürüyüşlerini, Moğollar durdurmuşlardı. Haüt Han ile Hülagü, Kudüs’ü Selçukilerden almak için
    kuwetlerini birleştirmişlerdir.”
    Bayçu, çoğu kez Cengiz Han’ın torunu olan ve Rusya'daki Altın ordunun başkumandanlığına geçen
    Batu ile karıştırılmıştır.
  • Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.
    Ögeday ve serveti
    Cengiz’in oğlu ve tahtın varisi iş başına geldiğinde, dünyanın neredeyse yarısına sahipti. Ögeday
    kardeşleri gibi zalim değildi. İyi huylu ve hoşgörülüydü. Karakurum’daki çadırdan sarayında oturur ve Han
    tahtının önünde boyun eğen halkın söylediklerini dinlerdi. Kardeşleri savaşlara devam ediyorlar, Ye Lui
    Chou Tsai de vergi işlerini idare ediyordu.
    Ögeday sakinliği ve şişmanlığıyla, sadeliğiyle, elinin altında Katay’ın hazineleri ve memleketten seçilmiş
    bir düzine kadınla, sınırsız otlaklara dağılmış at sürüleriyle bize ilginç bir Moğol tipi sunar. Hareketleri
    şahanelikten uzak olmakla beraber, hoştu. Yanındakiler, her gözüne ilişeni vermek konusundaki
    cömertliğine itiraz ettikleri zaman, bu dünyadan nasıl olsa yakında gideceğini ve ondan sonra ancak
    insanların hatırasında yaşayacağını söyleyerek karşılık verirdi.
    Acem ve Hint hükümdarlarının servet yığmalarına anlam veremezdi:
    “Bunlar budalalık yapıyorlar. Servetleri bir işe yaramadı. Birlikte mezara götürecek hiçbir şeyleri yok!”
    derdi.
    Cömertliğini bilen kurnaz tacirler, çeşit çeşit mallarla akın akın saraya gelirler ve mallarını değerinin çok
    üzerine satarlardı. Bu hesaplar her akşam, Han maiyeti ile otururken getirilirdi.
    Bir gün maiyetindekiler alayla bu tacirlerin gülünç denecek derecede fazla para istediklerini söylediler.
    Ögeday onları onayladı:
    “Benden faydalanmak ümidiyle geliyorlar. Kendilerini gücenmiş göndermek istemem.” dedi.
    Bir yerden bir yere gidişi, çölün Harun Reşidi’ne benzerdi. Tesadüfen karşısına çıkan serserilerle
    konuşmasını severdi. Bir gün kendisine üç kavun takdim eden bir ihtiyarın fukaralığı dikkatini çekti. O
    sırada elinin altında ne para, ne de yeni elbise olan Han, karılarından birine ihtiyara mükafat olarak büyük
    kıymetteki incileriyle küpelerini vermesini emretti.
    Kadın;
    “Han’ım,” dedi, “yarın saraya gelip para alsa daha iyi olmaz mı? Para onun işine bu inciden daha çok
    yarar. ”
    Pratik bir adam olan Moğol serdarı şu cevabı verdi:
    “Çok fakir olanlar ertesi günü bekleyemezler. Zaten bu inciler gene benim hazineme dönecek.”
    Ögeday, her Moğol gibi, avı, güreşi ve at koşusunu severdi. Uzak Katay’dan ve Acem şehirlerinden
    saraya pehlivanlar gelirdi. Bu tarihte, sonradan Moğol hanedanını bölünmeye uğratan kavgalar, Budistlerle
    Müslümanlar, Acemlerle Çinliler arasında müca-' dele başladı. Bu gürültü patırtı, Cengiz Han’ın oğlunun
    canını sıkıyordu. Sadeliği bozan, entrika çevirenleri şaşırtmıştı.
    Budist’in biri Moğol serdarının yanına gelerek, Cengiz Han’ın rüyada kendisine görünerek şu emri
    verdiğini söyledi: “Git, oğluma tarafımdan emret, Muhammed’e iman edenlerin kökünü kurutsun. Zira
    bunlar sapkın ve günahkardırlar. ” İhtiyar fatihin İslam milletlerine karşı gösterdiği şiddeti herkes biliyordu.
    Bu emri müthiş bir şeydi. Ögeday bir an düşündü ve sordu:
    “Cengiz Han seninle konuşmak için tercüman kullandı mı?” “Hayır, büyük Han’ım. Bizzat kendisi
    söyledi.”
    “Ya sen Moğolların dilinden anlar mısın?”
    “Hayır.”
    O zaman Han şu cevabı verdi:
    “O halde sen yalan söylüyorsun. Cengiz Han Moğolca’dan başka dil bilmezdi.”
    .Ve Müslüman düşmanı Budist’in öldürülmesini emretti.
    Bir defasında da Çinli oyuncular, Ögeday’ı eğlendirmek için kukla oynatıyorlardı. Han, kuklaların
    arasında uzun bıyıklı ve sarıklı bir ihtiyarın at kuyruğunda sürüklendiğini gördü ve Çinlilere bu adamın kimi
    temsil ettiğini sordu. Oyuncu başı şu cevabı verdi:
    “Moğol cengaveri esir Müslümanları arkalarında böyle sürüklerler. ”
    Ögeday oyunu durdurdu ve hizmetçilerine hazinesinde bulunan Çin’in ve İran’ın en pahalı kumaş ve
    halılarını getirtti. Bunları Çinlilere göstererek, onların- yaptıkları malların batı mallarından aşağı kalitede
    olduğunu gösterdi. Dedi ki:
    “Benim memleketimde birçok Çinli esiri olmayan bir tek zengin Müslüman yoktur. Halbuki hiç bir
    zengin Çinlinin Müslüman esiri yok! Bilirsiniz ki Cengiz Han, bir Müslüman’ı öldürene kırk altın mükafat
    verilmesini emretmişti. Fakat bir Çinlinin hayatının bu değerde olduğuna hükmetmedi. O halde nasıl oluyor
    da siz Müslümanlarla eğlenmeye cesaret edebiliyorsunuz?”
    Ve oyuncularla kuklalarını sarayından kovdu.
    Göçebelerin son töreni
    Hanların sarayları Katay’a nakledilmeden önce, yalnız iki Avrupalı bize Moğolların bir tarifini
    bırakmışlardır. Bunlardan biri Rahip Capsin, diğeri de iri cüsseli Rubruquis’tir. Rubruquis, işkence içinde
    öleceğine neredeyse ikna olmuş bir halde ata binerek büyük bir cesaretle Tataristan’a hareket etmişti. Kral
    Sa-int Louis adına bir elçi gibi değil, göçebe fatihleri Avrupa’ya karşı mücadeleden vazgeçirmek için bir
    barış elçisi gibi gitmişti.
    Tek yoldaşı, son derece korku içinde bulunan başka bir rahipti. İstanbul’u arkalarında bıraktılar. Asya
    yaylalarına girdiler.
    Rubruquis, iliklerine kadar donarak, açlıktan yarı ölü bir halde takriben beş bin kilo metre yol gitmişti.
    Sonra Moğollar kendisini koyun derilerine sardılar, aba çorap, çizme ve deriden başlık verdiler. Şişman ve
    ağır olduğu için Moğollar, Volga sınırından başlayan seyahat süresince kendisine her gün dayanıklı bir at
    seçtiler.
    Rubruquis, Moğolların gözünde esrarengiz bir adamdı. Uzun etekli, yalınayak, uzak Frank
    memleketlerinden gelmiş, ne tacir, ne elçi, silahsız, hediye vermeyen, hediye kabul etmeyen bir adam...
    Meşhur Han’ı görmek için, dehşete düşmüş Avrupa’dan dışarı çıkmış, gösterişli, ağır başlı, fakir, fakat
    çölden doğuya doğru giden kafilede konumunun önemi göze çarpan Rubruquis’nin durumu bir tezat
    örneğiydi. Bu kafilenin içinde Jaroslav, Rusya dukası, Katay ve Türk asilzadeleri, Gürcistan kralının oğlu,
    Bağdat halifesinin ve büyük Serhasi sultanlarının elçileri vardı.
    Rubruquis, bize göçebe fatihlerin sarayını büyük bir dikkatle tarif eder. Bu sarayda asiller mücevherat
    işlenmiş kaselerden süt içerler. Koyun derilerine bürünerek altın kakmalı eyerler üzerinde dolaşırlar.
    Mengü Han’ın sarayına girişini şöyle anlatır:
    “Aralık ayında, Saint Etienne yortusunda büyük bir ovaya geldik. Buradan bir küçük tümsek bile '
    görünmüyordu. Ertesi gün büyük Han’ın sarayına vardık. Kılavuzumuza bir büyük ev tahsis ettiler. Bizim
    üçümüzü de eşyamızı, yataklarımızı koyacak ve bir küçük ateş yakacak kadar dar bir kulübeye soktular.
    Kılavuzumuza tepesi uzun bir şişe içinde pirinçten yapılmış bir içki getirdiler. Bu içki bizim en iyi
    şaraplarımıza benziyor. Yalnız tadı farklı!
    Bizi üstlendiğimiz görevi sormak için çağırdılar. Bir memur bize, Serhasilere karşı bir Tatar ordusunun
    yardımını istediğimizi söyledi. Bu cevap beni şaşırttı. Çünkü Haşmetli Efendimiz mektuplarında ordu
    istemediğini, yalnız Hristiyanlarla dost kalmasını Han’a tavsiye ettiklerini bildiriyordu.
    O zaman Moğollar kendileriyle barış isteyip istemediğimizi sordular. Buna cevaben dedim ki:
    “Moğollara bir kusurumuz olmadığından, Fransa kralı hiçbir savaş fırsatı çıkarmadı. Biz sebepsiz
    hücuma uğradıkça, kendimizi Tanrı’ya emanet ederiz.”
    Bu cevaba çok şaşırdılar ve “barış yapmaya gelmediniz mi?” diye bağırdılar.
    Ertesi gün halkın hayran bakışları arasında saraya gittim. Aralarında bulunan ve inancımızı bilen genç bir
    Macar, halka bunun sebebini anlattı. Ondan sonra sarayın baş nazırı olan bir Nesturi bize dair birçok sualler
    sordu. Ondan sonra da yattığımız yere döndük.
    Yolumuzda sarayın doğusuna tesadüf eden kısmın ucunda, üzerine haç konmuş bir küçük ev gördüm.
    Orada herhangi bir Hristiyan var diye bu manzaradan hoşlandım. Ulu orta içeriye girdim. Altın örtü ile
    örtülmüş ve güzelce süslenmiş bir mihrap gördüm. Üzerinde Mesih’in, Hazreti Meryem’in, Saint Jean-
    Baptiste’in ve iki meleğin resimleri vardı. Vücutlarının ve elbiselerinin hatları küçük incilerle resmedilmişti.
    Mihrabın üstünde gümüşten büyük bir haç vardı. Türlü süslemeler ve kıymetli mücevherler içinde parıl
    parıl parlıyordu. Mihrabın önünde de bir kandil yanıyordu. Yanına oturdum. Biraz esmerce, zayıf, sert
    kıldan elbise giymiş, elbisesinin altında demir kemer olan bir Ermeni rahibi gördüm.
    Rahibi selamlamadan önce, toprağa atılarak Ave Regi-na’yı ve diğer ilahileri okuduk. Rahip dualarımıza
    iştirak etti. Ondan sonra yanına oturduk, önündeki mangalda biraz ateş vardı. Bizden bir ay önce Moğolların
    nezdine gelen Kudüslü bir keşiş olduğunu söyledi. biraz konuştuktan sonra, yerimize gittik, akşam yemeği
    için etli ve darılı bir çorba pişirdik. Moğol kılavuzumuz ve arkadaşları sarayda içiyorlardı, bizi düşünen
    yoktu. Hava o kadar soğuktu ki, ertesi sabah ayaklarımın ucu dondu ve artık yalınayak yürüyemedim.
    Soğuk başladıktan sonra Mayısa kadar sürüyor. Hatta senenin o zamanlarında bile, her sabah ortalık buz
    tutuyordu. Biz oradayken bir fırtına çıktı, pek çok hayvanı öldürdü.
    Sarayın adamları5 bize teke derisinden elbiseler getirdiler. Ayakkabılar getirdiler. Arkadaşımla tercüman
    bu getirilen şeyleri kabul ettiler. 5 Aralık’ta saraya kabul edildik.
    Han’a nasıl saygıda bulunabileceğimizi sordular. Uzak memleketten geldiğimizi, eğer müsaade ederlerse,
    bizi sağ salim oraya kadar ulaştıran Tanrı için ilahiler söyleyeceğimizi ve ondan sonra Han ne isterse onu
    yapacağımızı söyledim. Han’ın yanına girdiler ve sözlerimizi naklettiler. Tekrar gelerek bizi divan odasının
    kapısına götürdüler. Kapının keçe perdesi kaldırıldı ve biz de “A Solis ortu cardine” ilahisini söyledik.
    5 Rubruquis saraydan bahsederken, Mang Ku Handaki evleri, kadınlan, yüksek rütbeli subayları
    kastediyor. Mang Ku’nun amcazadesi Volga'daki Batu karargahından bahsederken der ki: “Bu karargahın
    güzelliğine hayret ettik. Evler, çadırlar uzaklara kadar gidiyordu Etrafta üç dört sıra üzerinde birçok insan
    toplanmıştı.
    Saklı silahımız olmasın diye üstümüzü aradılar. Tercümanımıza kemerini ve bıçağını, kapının önünde
    duran muhafıza teslim etmesini emrettiler.
    İçeriye girdiğimiz zaman, tercümanımız üstü katır sütü dolu bir masaya götürüldü ve bizi de hatunların
    önünde bir sıraya oturttular.
    Her tarafa altın işlemeli kumaşlar gerilmişti ve ortadaki ocakta biraz diken, misk kökü ve tezek
    yanıyordu. Han, fok balığına benzeyen parlak tüylü bir hayvan derisinin üstüne oturmuştu. Basık burunlu,
    orta yaşlı takriben kırk beş yaşlarında bir adamdı. Karılarından biri, küçük, güzel bir kadın yanı başına
    oturmuştu. Kızlarından biri, sert çehreli genç bir kadın, yanı başındaki başka bir şiltenin üzerinde
    oturuyordu. Bu ev, bu kızın Hristiyan anesine aitti ve kız her şeye hükmediyordu.
    Pirinç şarabı, katır sütü, ya da bal şerbeti içip içmediğimizi sordular. Zira Moğollar kışın bu üç içeceği
    kullanırlar. İçkiden hoşlanmadığımızı, Han’ın emirleriyle yetineceğimizi söyledim. O zaman pirinç şarabı
    verdiler. Han’a karşı saygısızlık olmasın diye biraz tattım.
    Han şahinleri ve diğer kuşlarıyla biraz eğlendikten sonra, konuşmaya izin verdi ve biz de diz çökmeye
    mecbur olduk. Han’ın yanında Nesturi bir tercümanı vardı. Bizimki ise ikram edilen o kadar içkiden
    tamamıyla sarhoş olmuştu.
    Han’a şu sözlerle hitap ettim:
    “Tanrıya şükürler olsun ki, bizi dünyanın uzak diyarlarından, kendisine o kadar kudret ve devlet
    bahşettiği Mengü Han Hazretlerinin huzurlarına kadar getirdi. Mağrib Hristiyanları ve özellikle Fransa kralı,
    mektuplarını taşıdığımız halde, bizleri bu tarafa gönderdi. Bu mektuplarıyla Han Hazretlerinden
    memleketlerinde ikametimize müsaade buyurmasını rica ediyor. Zira biz Tanrı’nın kanunlarını insanlarına
    öğretmekle görevliyiz. Onun için Haşmetli Han Hazretlerinden burada kalmamıza müsaade buyurmalarını
    rica ediyoruz.
    Takdim edecek ne paramız, ne altınımız, ne mücevherimiz var. Fakat faydalı olmak emeliyle hizmet
    sunuyoruz.”
    Han, bu sözlerime şu cevabı verdi:
    “Güneş ışıklarını nasıl her tarafa yayarsa, Batu’nun azamet ve kudreti de öylece her tarafa yayılıyor.
    Onun için ne sizin altınınıza ne de gümüşünüze ihtiyacım var. ”
    Han Hazretlerinden, altın ve gümüşten bahsettiğim için, bana gücenmemelerini istirham ettim. Zira bunu
    sadece faydalı olmak arzumuzu daha açık izah etmek maksadıyla söylemiştim.
    O zamana kadar tercümanın söylediklerini anlıyordum. Fakat ondan sonra öyle sarhoş oldu ki, artık
    anlaşılacak bir cümle söylemiyordu. Bana öyle geldi ki, Han da sarhoştu. Bunun üzerine sustum.
    O zaman bizi kaldırdılar ve tekrar oturttular ve saygılarımızı sunduktan sonra Han’ın huzurundan
    çekildik. Nazırlardan ve tercümanlardan biri de bizimle beraber çıktı ve nazır bize Fransa krallığı hakkında
    birçok sualler sordu. Özellikle bizde çok koyun, sığır ve at bulunup bulunmadığını öğrenmek istiyordu.
    Moğollar sanki bütün bunlara sahip olmak istiyormuş gibiydiler. Bizimle meşgul olmak üzere birini memur
    ettiler. Ermeni keşişin yanına gittik. Tercüman gelip bizi orada buldu ve Han’ın iki ay, yani soğuklar
    bitinceye kadar kalmamıza müsaade ettiğini bildirdi.
    Buna cevaben:
    “Tanrı Mengü Han Hazretlerini korusun ve kendilerine uzun ömürler ihsan buyursun. Bir aziz diye
    baktığımız bu keşişi bulduk, memnuniyetle kalacağız ve birlikte Han’ın refah ve saadetine dualar edeceğiz.”
    dedim.
    (Zira yortu günlerinde Hristiyanlar oraya gelir, dua eder ve çanağını takdis ederler. Ondan sonra Serhasl
    keşişleri, arkasından putperest rahipler6 gelip aynı tarzda hareket ederler. Rahip Sergius, Han’ın ancak
    Hristiyanlara güveni olduğunu söy-
    6 O zaman kadar Rubruquis’in hiç temas etmediği Budistler.
    ler. Fakat Rahip Sergius burada yalan söylüyor. Han’ın kimseye emniyeti yoktu. Fakat herkes, bala gelen
    sinekler gibi saraya üşüşüyordu. Han, herkese ihsan bahşediyor ve onlar da kendilerini Han’ın yakını
    addediyorlar, onun saadetine dualar ediyorlardı.) .
    O zaman yerimize döndük. Burası çok soğuktu. Yakacak odunumuz yoktu. Gece indiği halde henüz bir
    şey yememiştik. Nihayet bizimle ilgilenmeye memur edilen adam biraz odun ve yiyecek getirdi.
    Seyahatimizde bize refakat eden kılavuz Batu’nun yanına dönecekti. Bizden bir halı istedi. Verdik ve
    memnun olarak gitti. Soğuk son derece arttı.
    Mengü Han, bize tüyleri dışarıda üç kürklü hırka gönderdi, bunları minnetle kabul ettik. Fakat Han için
    dua edecek müsait bir yerimiz olmadığını, kulübemizin ancak ayakta durabilecek kadar dar olduğunu, ateşi
    yaktıktan sonra dumandan kitaplarımızı açmakta fayda olmadığını açıkladık. Han, refakatimizin hoşuna
    gidip gitmeyeceğini keşişten sordurdu. O da bizi sevinçle kabul edince, daha iyi bir yere geçmiş olduk.
    Biz yokken Mengü Han bizzat manastıra gelmiş. Altın bir yatak getirmişler. Han ve Sultan bu yatağın
    üzerinde mihraba karşı oturmuşlar. Bizi çağırdılar ve bir muhafız, gizli silah olmasın diye üzerimizi aradı.
    İncili ve dua kitabını göğsümde tutarak içeriye girdim. Önce mihrabın önünde diz çöktüm. Sonra Mengü
    Han Hazretlerini saygıyla selamladım. Kitaplarımızı istedi ve bunları tezyin eden minyatürlerin ne anlama
    geldiklerini sordu. Nesturfler ne uygun gördülerse, o cevabı verdiler. Zira bizim yanımızda tercümanımız
    yoktu. Bizden, başka bir şey söylememizi istedi, biz de “Veni, Sancte Spisitus”u taganni ettik. Bundan sonra
    Han gitti, fakat hatunu hediye dağıtmak için kaldı.
    Rahip Sergiusn’u başpapazını gibi takdis ediyordum. Yine de birçok noktalarda hiç hoşuma gitmeyen
    hareketleri vardı. Mesela tavuk tüyünden bir şapka yapmış ve bunu altın bir haçla süslemişti. Diğer taraftan
    haç çok hoşuma gidiyordu. Tavsiyem üzerine keşiş, haçı bir kargı üzerinde taşımaya izin verilmesini istedi.
    Mengü Han da nasıl istersek o şekilde taşıyabileceğimizi bildirdi.
    Haça saygı için, Sergius ile beraber karargahı dolaştık. Sergius, bir sancak yapmış ve bunu kargı boyunda
    bir odunun ucuna takmıştı. Bunu “Vexilla Regis Prodeunt” ilahisini söyleye söyleye Tatarların çadırları
    arasında dolaştırdık. Gördüğümüz müsamahayı kıskanan Müslümanlarla, keşişin sağladığı menfaati
    kıskanan Nesturi rahipleri, buna son derece içlendiler.
    Karakurum civarında, Mengü’nün bizim manastırlarımız gibi etrafı tuğla denizi ile çevrilmiş bir sarayı
    vardır. Han, burada senede iki defa tören düzenler. Paskalyada ve bir de yazın ihtişamını göstermek
    isterken...
    Sarayın divan odasında, bir tavernadaki gibi şişelerin dolaşması ayıp olacağından, Paris kuyumcularından
    Guillaume Bouchier, tam divan odasına girilecek yere gümüşten büyük bir ağaç yapmıştı. Bu ağacın dibinde
    temiz inek sütü akan gümüşten dört aslan vardı. Ağacın dört dalına altın yılanlar dolanıyor ve bu yılanlardan
    muhtelif cinste şaraplar dökülüyordu.
    Saray üç köşeli ve iki sıra sütunlu bir kiliseye benziyor. Han, kuzey duvarına karşı huzurdakileri
    görebilecek yüksekçe bir yerde oturuyor. Hanla gümüş ağaç arasındaki mesafe, sakilerin ve hediye getiren'
    görevlilerin gidip gelmeleri için serbest bırakılmıştır. Han’ın sağında erkekler, solunda kadınlar otururlar.
    Yanı başında ve biraz alçakta bir tek kadın oturur.
    Han’ın sarayı dışında, Karakurum, Saint-Denis’den güzel bir şehir değildir.
    Başlıca iki sokağı var. Biri Serhasılerin bulunduğu sokak ki, burada pazarlar kurulur. Öteki zanaat
    erbabının bulunduğu Kataylıların sokağıdır. Bundan başka Han'ın nazırlarının sarayları da var. Darı satan,
    hububat satan, koyun satanlar, çarşılarda mevcut. Karakurum’da putperestlerin on iki mabedi,
    Müslümanların iki camii, Nesturilerin bir kilisesi var.
    Bir pazar gününe doğru, Han çadırlarıyla beraber Karaku-rum ’a hareket etti. Keşiş de bizimle beraber
    geldi. Bu seyahat esnasında dağlık bir havaliyi geçmeye mecbur olduk. Büyük fırtınalarla, şiddetli
    soğuklarla, karlarla uğraştık. Gece yarısı Han bize ve keşişe haber gönderip fırtınayı dindirmek için Tanrı’ya
    dua etmemizi emretti. Çünkü pek çoğu yeni doğmuş sürüler ölmek üzereydi. Keşiş kömürde yakılmak üzere
    Han’a günlük gönderdi. Yaktı mı, yakmadı mı, bilmiyorum, fakat iki gündür devam eden kar ve fırtına
    dindi.
    Bir pazar Karakurum’a geldik. Saat dokuza doğru şehre girdik. Haçı yükseğe kaldırarak, Serhasilerin
    sokağından geçtik. Kiliseye doğru yürüdük. Burada Nesturiler bizi ayin alayı ile karşıladılar. Ayinden sonra
    artık akşam olduğu için kuyumcu Guillaume Bouchier bizi evine yemeğe götürdü. Karısı Macaristan’da
    doğmuştu. Bir İngiliz’in oğlu olan Basilicus’u da orada bulduk.
    Yemekten sonra kulübemize çekildik. Burası Nesturi kilisesinin yanındaydı. Güzel, geniş, çok iyi
    yapılmış, tavanı altıri işlemeli ipeklerle kaplı bir kiliseydi.
    Paskalya yortularını kutlamak için şehirde kaldık. Macar-lardan, Rumen veya Ruslardan, Gürcülerden ve
    Ermenilerden büyük bir cemaat vardı. Nesturiler benden ayine başkanlık etmemi rica ettiler. Halbuki
    elbisem yoktu. Mihrap da yoktu. Fakat kuyumcu ayin elbisesi bulup getirdi ve bir arabanın üzerinde mihrap
    kurdu. Mihrabı İncil sahnelerini temsil eden resimlerle süsledi. Gümüşten bir kutu ile Hazreti Meryem’in
    resmini de yaptı.
    O ana kadar Ermenistan kralı ile varması beklenen bir Alman rahibinin geleceklerini ümit ediyordum.
    Kraldan haber gelmeyince ve yeni bir kışın şiddetini de düşünerek, kalmak mı, gitmek mi gerektiğini
    sormak için Han’a haber gönderdim.
    Ertesi gün Han’ın nazırlarından birkaçı beni görmeğe geldiler. İçlerinden biri, Han’ın şerbettarı bir
    Moğoldu, diğerleri de Serhasiler...Bu adamlar, Han tarafından, ne maksatla gelmiş olduğumu sordular. Bu
    soruya cevaben, Batu’nun, beni Han’ın nezdine göndermek üzere emir verdiğini, Han’a hiç kimse adına
    söyleyecek sözüm bulunmadığını, fakat dinlemek isterse, kendisine Tanrı’nın sözlerini tekrar edebileceğini
    söyledim.
    O zaman, benim de başkalarının yaptığı gibi Han’ın refah ve saadeti için fal bakacağımı zannederek, ne
    söylediğimi sordular.
    Cevap verdim:
    “Mengü’ye diyeceğim ki, Tanrı ona çok çok ihsanda bulunmuş. Zira elindeki servet ve kudret,
    Budistlerin putlarından gelmiyor. ”
    O zaman Tanrı’nın emirlerini almak için, göğe çıkıp çıkmadığımı sordular. Bu adamlar Mengü’ye gittiler
    ve kendini putperest ve Budist yerine koyduğumu ve Tanrı’nın emirlerine riayet etmediğini söylemiş
    olduğumu naklettiler. Ertesi gün Han bana gönderdiği iki tercümanla, kendisi için hiçbir haber
    getirmediğimizi ve hakkında dua etmeğe geldiğimizi bildiğini, yine de kendi nezdine memleketimizden
    hiçbir elçi gelip gelmediğini öğrenmek istediğini bildirdi. O zaman David ile Andri hakkında ne biliyorsam
    söyledim. Bütün bunlar yazılı olarak Mengü’ye bildirildi.
    Hamsin yortusunda Han’ın huzuruna çağırıldım. İçeriye girmeden önce, o zaman tercümanlık eden
    kuyumcunun oğlu, Moğollar’ın beni memleketime iadeye karar verdiklerini söyledi ve itiraz etmememi
    tavsiye etti. Han’ın huzuruna girdiğim zaman diz çöktüm. Han benden, kendisi hakkında nazırlarına Budist
    olduğumu söyleyip söylemediğimi sordu:
    “Asla böyle bir şey söylemedim,” dedim.
    “Ben de böyle düşünüyordum,” dedi. “Çünkü bu söylenecek bir söz değildir.”
    Sonra dayandığı bastonunu bana doğru uzatarak:
    “Korkma!” dedi.
    Buna gülümseyerek:
    “Korkmuş olsaydım, buralara kadar gelmezdim,” dedim.
    O zaman:
    “Biz Moğollar bir tek Tanrı’nın varlığına inanırız ve ona karşı doğru bir kalp taşırız.”
    Dedim ki:
    “O halde Tanrı sizi bu halde tutsun. Çünkü onsuz bu halde olunmaz. ”
    Han şöyle devam etti:
    “Tanrı bir ele birçok parmaklar verdiği gibi insanlara da çeşit çeşit düşünce tarzları verdi. Sizde Kutsal
    Kitap var. Fakat siz ona uygun davranmıyorsunuz. Muhakkak bu Kutsal Kitap’ta insanların birbirlerini zarar
    vermeleri yazılı değildir.”
    “Elbette hayır! Saygıdeğer Han’a daha en başta kimseyle kavga etmeyeceğimi söylemiştim.”
    “Ben sizden bahsetmiyorum. Gene sizin kitabınızda, bir adamın kendi çıkarı için adaletten sapacağı da
    yazılı değildir.”
    Bu cevaba karşı para aramaya gelmediğimi, hatta bana verilen parayı bile reddettiğimi söyledim. Hazır
    bulunan nazırlardan birisi, bir gümüş külçesini ve bir ipek kumaşı reddettiğimi onayladı. Han:
    “Ben bundan bahsetmiyorum,” dedi, “Tanrı size ayetler göndermiş, siz bunlara riayet etmiyorsunuz.
    Fakat bize de hakimler bahşetti, biz onların emirlerini yerine getiriyoruz ve sükûnet içinde yaşıyoruz.”
    Bu sözleri söylemeden önce, dört defa içtiğini zannediyorum. İmanı hakkında çok şeyler söyleyeceği
    ümidiyle beklerken, o sadece dedi ki:
    “Uzun süre burada kaldınız, ama artık giderseniz, beni memnun edersiniz. Elçimle beraber gitmeye
    cesaretiniz olmadığını söylediniz. O halde size mektup ve haberlerimi emanet edeyim mi?”
    Eğer Han diyeceklerini yazılı olarak bana verirlerse, elimden geleni memnuniyetle yapacağımı söyledim.
    O zaman altın, gümüş, ya da değerli elbiseler isteyip istemediğimizi sordu. Böyle şeyleri kabul etmek
    adetimiz olmadığını, bununla birlikte memleketinden yardımı olmadıkça çıkamayacağımızı söyledim. Bize
    ne gerekirse vereceğini söyledi ve nereye kadar götürülmek istediğimizi sordu. Bize Ermenistan’a kadar
    refakat ederlerse, kafi geleceği cevabını verdim.
    “Sizi oraya kadar göndereceğim,” dedi “ondan sonra kendinize bakınız. Bir tek kafada iki göz vardır,
    fakat ikisi de bir tek şeyi görür. Batu, sizi buraya gönderdi. Bundan dolayı gene onun yanına döneceksiniz. ”
    Kısa bir sessizlikten sonra, dalgın dalgın dedi ki: “Gideceğiniz yol uzundur, yolculuğa tahammül
    edebilmek için, kuwet veren yemekler yeyiniz.”
    Bana içecek bir şey verilmesini emretti ve bir daha dönmemek üzere huzurundan çıktım.”
    Cengiz Han’ın torunu Kutsal Topraklarda
    Tarihin az bilinen kısımlarından biri de, Cengiz Han’ın vefatından sonra, Moğolların Ermenilerle ve
    Filistin’deki Hristi-yanlarla olan münasebetleridir. O zaman Hanlık konumunda bulunan Cengiz’in torunu
    ve Mengü’nün kardeşi Hülagü on üçüncü asır ortalarında İran’da, El-cezire’de, Suriye’de saltanat sürdü.
    Aşağıda yazdıklarımız, Cambridge Mediaeval His-tory’nin dördüncü cildinin, 175.. sayfasından alınmış
    güzel bir özettir:
    “Bir asırdan fazla devam eden tecrübelerden sonra, Latin komşularına güvenemiyorlar, onları müttefik
    olarak kabul edemiyorlardı. Ermenilerin kralı Haüt Han, Hristiyanlara değil, yarım asır Ermenistan’ın
    görmediği en iyi dostluğu gösteren göçebe Moğollara daha fazla güven duyuyordu.
    Haüt Han’ın saltanatının ilk zamanlarında, Moğollar, Selçuklulara karşı kazandıkları zaferlerle
    Ermenilere büyük hizmetlerde bulundular. Haüt Han Bayçu7 ile savunma ve savaş konularında ittifak
    imzaladı. Hatta 1244’te Ögeday Han’ın hizmetinde bile bulundu. On sene sonra Mengü Han’a bizzat saygı
    sunmaya geldi ve Moğol sarayında uzun süre kalarak, iki millet arasındaki dostluk bağını güçlendirdi.
    Saltanatının son zamanları Memlûklarla savaş içinde geçti. Memlûkların bu sırada kuzeye doğru
    yürüyüşlerini, Moğollar durdurmuşlardı. Haüt Han ile Hülagü, Kudüs’ü Selçukilerden almak için
    kuwetlerini birleştirmişlerdir.”
    7 Bayçu, çoğu kez Cengiz Han’ın torunu olan ve Rusya'daki Altın ordunun başkumandanlığına geçen
    Batu ile karıştırılmıştır.

    KAYNAKÇA
    En eski kaynak bugün kaybolmuş olan Moğolca Altın Defter adlı kayıttır. Çince Yuan-Si ya da
    Moğollar’ın Tarihi ve Raşiddeddin’in Ta-rih’i (aşağıda görüleceklerdir) bu asıl belgeye dayanmaktadır.
    Gizli Tarih denilen bir başka Moğol eserinin bugün yalnız Çince tercümesi olan Yuan chao mi shi
    mevcuttur; bu eser asıl büyük Han’ın bir çağdaşı tarafından Moğol dili ve Uygur harfleriyle yazılmıştır.
    On yedinci asrın ortalarında en tanınmış Moğol vakanüvislerinden biri olan Ssanangm Setzen, Cengiz
    Han'ın soyuna ve fatihin hayatına ait efsanevi tarihi Chung toishi (Khadım Toghudji) adlı eseri kaleme aldı.
    Bu tarih Budist masallarıyla tahrif olundu. Fakat bugün ilk Moğollar-dan elimizde kalan yegane' sadık
    tasvir budur. Bu eser Başpiskopos Hycinthe tarafından Rusça’ya ve onun tercümesinden de 1829'da Isac
    Jakop Schmidt tarafından, hiç olmazsa kısım kısım, Almanca'ya tercüme edilmiştir. (aşağıda görülecektir).
    En önemli Çin kaynakları şunlardır:
    Ssi Ma Kouang tarafından telif edilen Toug Kien Kang Mou yahut Büyük Hanedanlar Tarihi. Bu kitap
    bize ilk Moğol sultanları hakkında çok az bilgi verir. Kıymeti bugün şüpheli görülen bu eserin Fransızca
    tercümesine dikkat edilebilir. Tong Kieri Kang Mou'dan Perejoseph Anne Marie de Meyriac de Mailla
    tarafından M. Roux des Hautesrayes’in gözetimi altında tercüme edilen Genel Çin Tarihi. Paris 1777 - 1778.
    İsmi meçhul bir müellif tarafından yazılan Ch'in cheng lu Yesu-gey’den itibaren başlayan ve Ögeday'ın
    ölümü ile biten Moğollar tarihini göstermektedir.
    Bu belgelerden ve Yuan ch'ao Mi Shi'den sonra bu konu üzerindeki Çin eserlerinin en önemlisi, Yuan shi
    yahut Moğolların Tarihi 1370'te telif edilmiştir. Bu eser Ssanang Setzeri'ninkinden daha doğrudur, fakat
    bütün Moğol efsaneleri gibi batı memleketlerine ilişkin verdiği bilgilerin doğruluğu şüphedir. Eser Antoine
    Gaubil tarafından Histoire de Gentc-hiscan de toute la dynastie des Mongous, tiree de l’histoire chinoise adı
    altında Fransızca'ya tercüme edilmiştir. (Paris 1739.)
    En kıymetli kaynak, on üçüncü asrın sonlarında İran'da Gazan Han zamanında nazırlık yapan
    Fadlullah Raşiddedin adında bir İranlı tarafından yazılan Camiüttevarih’tir. Raşit giriş kısmında “İran’ın
    Moğol Hanı hazine-i evrakında, Moğol lisanı ve harfleriyle yazılmış kıymeti belli tarihi eserlerin bazı
    kısımları bulunuyor.” demektedir. Bu belgeyi tercüme ve açıklama hususunda Raşid’e, bu çok zeki
    tarihçiye, Çin, Uygur ve Türk, hatta Moğol tarihçilerinden oluşan bir heyet tarafından yardım edilmiştir. Ne
    yazık ki Camiüttevarih henüz tercüme edilmemiş, fakat Vrosset tarafından Leiden ve Londra’da Gibbs
    Memorial Series'de neşrolunmuştur.
    Juvaini denilen Alaeddin Ata Malik tarafından 1257 yahut 1260’ta yazılan Tarih-i Cihan Güşa (Gibbs
    Memorial Series, Londra 1912 -1914) oldukça büyük bir kıymete sahiptir. Fakat bu eser, Cengiz Han’ın
    biyografisi için büyük bir önemi haiz değildir. Zira Cengiz saltanatının son on senelerine ait hikayeden
    başka dolaysız bir şey anlatmamaktadır.
    Çağdaş başka bir kaynak, İbni Athir Nissavi’nin Camiüitevarih’idir (1231). Bu daha çok Celaleddin'in
    ve İran savaşlarının bir tarihidir.
    Khzuandamir'in Habiba Siyar (1553) ve Raudata Saja (1470) ve büyük babası Mirkhwand’ın sonraki
    döneme ait eserleri Cengiz Han’a ilişkin anekdotlardan ibaret notlardan başka bir şey içermemektedir.
    Abulcair tarafından yazılan Fatihname-i tevarih-i al-i Osman (1550) da aynı şekildedir.