• Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim\Nazım Hikmet
    Yaşamak birer birer ve hep beraber
    İpekli bir kumaş dokur gibi
    Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi
    Nazım Hikmet şiirlerini severek okurum ve kitabını da bu merakla okumak istedim.Keşke şiirlerinden tanımış olarak kalsaydı dedim.Bu düşüncemi fikri çatışmalardan ziyade kitabın yazılış biçimi ve akıcılığı açısından söylüyorum.Sonuç olarak fikri düşünceler konusunda görüş ayrılıkları yaşasamda varmak istenilen nokta aynı fakat yol ve yöntem yanlış.
    Kitaba gelecek olursak okumaya ilk başladığımda anlamak için çok çaba sarfettim ve ne yazıkki çok yoruldum.Akıcılık konusuna gelirsek o kadar sıkıldım ki,daha 36. sayfada ne zaman bitecek demeye başladım.Karakterim gereği hiç bir kitabı yarım bırakma gibi bir yapıya sahip değilim bu nedenle zar zor kitabı bitirdim.İnandığım bir şey daha var okuduğumuz her kitabın bizim için söyleyecek şeyleri olduğunu düşünüyorum.Sayfaların biryerlerinde bir şeylerin saklı olduğuna inanıyorum.Kitapta anlatıcı belirsizliği beni acayip yordu.Sonrasında geçmiş zaman ve şimdiki zaman geçişleri çok basit işlenmiş okuyucuyu içine almaktan uzak,aynı zamanda kitabı okumak konusunda uzaklaştırıyor.Sonunda kitap bitti bende bittim ve dedimki ben ne kadar sabırlı biriymişim:)
    Kitabı okurken fikir olarak çok çatışmalar yaşadım,bunların bazılarına yer vermek istiyorum.Niyetim kırmak dökmek asla değil ama görüşlerimi yazmadan yapamayacağım.Kitabın bir yerinde orduda kuran okunmak istenmesi kınanır bir dille yer alıyor bu benim canımı yaktı.Nedenine gelirsek "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine"diye başlayan dizeleri yazan bir şaire bu zihniyeti yakıştıramadım.Sonra bir yerde kadın hakları kadının evdeki yaptığı işler konusundaki haksızlığa uğradığına değinilmiş ve kadınların eşit haklara sahip olmaları gibi biz kadınları yücelten ilkelerden haklardan söz edilmiş.Buraya kadar çok güzel kadınlar ezilmemeli falan filan,adam görüşleri yüzünden hapse düşer ve karısı yıllarca adama bakmak ve kendi karnını doyurmak için çalışmaya mahkum olur tabiri caizse başkalarının kölesi olur.Hani nerde o zaman sağlamaya çalışılan dünya düzeni?Allah'ın kaderine kafa tututmak kimin haddine dedim okurken.Zenginlik fakirlik konularına da değinilmiş evet kimse acı çekmesin kimse üzülmesin ama zengin olmak,fakir olmak,hasta olmak,özürlü olmak gibi başımıza gelen şeyler Allah'ın biz kullarına takdiridir.Neticesinde ebedi alem vardır ve zengin insanların mallarında fakirlerin haklarının olduğunu söylemiştir.Bu iki taraf arasında imtihan mevzubahistir.Fakir olan sabrı derecesinde ve zengin olan cömertliği derecesinde mükafatlandırılır.Tüylerimin diken diken olduğu bir mevzu daha var,bu toprakların evladı olup da nasıl olur rus ordularının safı tutulur aklım almadı.İşlenilen kadın erkek ilişkileri hiç bizim kültürümüze uygun değildi ve ah Nazım ah dedim yazdığın şiirler nerde bu hayatlar kimin hayatı...Daha bir çok noktalar var bunlara benzer,yazdıklarım kendi düşünçelerim,hayata bakışım,belirtmeden geçemedim.Sonuç olarak dunyanın huzuru ve barış gibi bir çok insani konuda aynı düşüncelere sahibiz ama dediğim gibi yollarımız farklı.Niyetim kimseyi kırmak değil hatam olduysa affola...İstediğim tek şey aynı dünyada ve aynı ülkede huzur,barış ve kardeşlik içerisinde yaşamayı ögrenmek.
    Son bir noktaya daha değinmek istiyorum;Zamanın siyasi adamları, O dönemde komünist diyerek vatan haini ilan edip binbir türlü iskencelerle eziyet ettikleri insanları,bu gün alkış tutarak en büyük savunucuları oluveriyorlar. Bütün bu olup bitenleri anlamaya çalışmak gerçekten güç,tek bir şey var siyasetin fanatiği olmak yanlış çünkü bugün seni kötüleyen bu sistem yarın senin bir numaralı savunucun olabiliyor. Herşey bir gün son bulur,siyasetçiler ölür,dünya görüşün değişir ve insanlık bu hayatta baki kalır. Bu sebepten siyasi düşünce ve fikirler uğruna insanları kırmanın çok manasız olduğuna inanıyorum...
    Sevgiyle kalın...Keyifli okumalar...
    Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
    Nazım Hikmet
    Yapı Kredi Yayınları
    Sayfa:169
  • Çok değerli bir malı yitirmiş olmanın çılgınlıgı mı; yoksa kırılan onurunun, aşağılanmanın sonucu beynin çığırından çıkışı mı; ya da, neredeyse doğduğundan beri yatalak, lanet bir anne ile beyinsel özürlü bır ağabeye bakmak zorunda kalarak tüm bir çocukluğu, genç kızlıgı adam gibi yaşayamadan ziyan zebil etmiş olmanın biriktirdiği hıncın patlaması mı? Belki de hepsinin tehlikeli bir karışımı bu.
  • Algernon’a Çiçekler’i sevmedim, bu konuda netim. Sebebi de bu tür kitapların artık bünyeme zayıf gelmesinden sanırım. Hikaye güzel, anlamlı. Ona bir şey demiyorum. Tam da benim meslek alanımla ilgili. Sadece benim edebiyat görüşüme ters. Doğrudan benim meslek alanımı ilgilendirdiği için bu kitabı özel gereksinimli bireylere yönelik tutumlar açısından değerlendirmeyi daha faydalı buluyorum.

    Öncelikle etiketleme konusunda anlaşalım. Etiketleme bir nevii karşımızdaki kişiye sen busun deme şeklidir. Sen busun’lar genelde olumsuz özelliklerin nitelenmesinin bir ürünüdür. Tüm biyolojik, çevresel, kültürel, psikolojik vb. etmenler göz ardı edilir. Örneğin ‘köylü bu, cahilin biri’ ya da ‘sakat bu, yardıma muhtaç’ gibi etiketlere maruz kalan kişiler toplumsal normsuzlaştırmaya itilen, dışlanmaya davet edilmeye çalışılan kişilerdir. Bu yüzden karşımızdaki kişinin özelliklerini, gereksinimlerini bilmeden onlar hakkında konuşmanın saçma etiketlere yol açacağını aklımızda tutalım. Duruma engelliler açısından bakarsak bunun daha ciddiye alınması gerekir. Engellileri adının dışında illa başka bir ifadeyle niteleyeceksek moron, embesil, gerizekalı, özürlü gibi kelimelerin taa mağara devri zamanlarından kalma, kaba ve en etiketleyici ifadeler olduğunu unutmalayım. Aslında engelli nitelemesi de etiketleyicidir. Artık akademik alanda ‘engelli’ yerine ‘özel gereksinimli birey’ nitelemesi daha az etiket içerdiği ve daha geniş kapsamlı olduğu için daha çok tercih ediliyor. Sadece engel türü(zihin, görme, fiziksel...) işin içine girince engelli nitelemesi kullanılıyor. Biz günlük hayatta özel gereksimli kişileri kendimiz gibi bir birey olarak görüp adlarıyla hitap etmeye çalışalım.

    Şimdi özel gereksinimli bireylere yönelik olumsuz tutumların nasıl oluştuğuna bakalım. Tutum kişi, küme, nesne ya da düşünlere yönelik oldukça süreklilik gösteren önceden biçimlenmiş duygu, düşünce ve inançlar bütünüdür. Tutumların oluşması ilk olarak ev ortamında yani anne babaların taklit edilmesi yoluyla öğrenilir. Çünkü çocuklar anne babanın yaptıklarının aynısını yaparak onaylanmak isterler. Çocukluktan kazanılan tutumlar üniversite, askerlik gibi heterojen ortamlarda değişme gösterebilir. Çocukların özel gereksinimli bireylere yönelik olumsuz tutumları anne babaların onların yanlarına gitmemeleri, oyunlarına almamaları, uzak durması şeklindeki önerileriyle başlar. Çünkü annelerin hep bahsettiği öcüdürler onlar!

    Tutumlar kısaca yukarıdaki gibi oluşur. Özel gereksimli bireyleri önce insan olarak görmeyip yetersizliğini ön plana çıkarınca toplumda bağımsız yaşamalarını kolaylaştıracak düzenlemeler de ihmal edilir. “Sağlamlar dururken onlar mı kaldı” ifadesi bu durumun en acı göstergesidir.

    Yeri gelmişken bir yanılgıyı düzeltmeye çalışalım. Bunun içinde yetersizlik ve özür kavramlarını irdeleyelim. Yetersizlik bedenin biyofiziksel ve kimyasal yapısının zedelenmesi sonucu organın yokluğunu ya da bozuk olduğunu ve işlevini yerine getiremediğini belirtir ve nesneldir. Özür ise, yetersizlikten dolayı kişinin toplumsal ve duygusal davranışlarında görülen sapmalardır ve özneldir. Yani kişi özürlü doğmaz. Bu toptan yanlış bir ifadedir. Özrü toplum yaratır. Kitabı okuyanlar Charlie’nin yaşadıklarına şahit oldular. Charlie zeka seviyesi düşükken de toplumda kabul görmez, ezilir; zeka seviyesi yükseltildiğinde de kabul görmez, ezilir. Halbuki toplumda bağımsız yaşamasına bir engel yoktur.

    Peki bunların önüne nasıl geçeceğiz? Özel eğitim camiasının yıllardır cevaplamaya çalıştığı bir soru. Daha doğrusu cevabını topluma kabul ettirilmeye çalışılan bir soru. Cevabı çok da basit. Tutumların değişmesinde etkili ilk yöntem etkileşimde bulunmadır. Çocuklarımıza onlarla etkileşimde bulunduğunda bir zarar gelmeyeceğini, onun önce bir insan olduğunu kavratmalıyız. Tabii bunun için de önce anne babaların kendilerinin olumlu bir etkileşim içinde olması gerekir. Bırakın parkalara beraber oynasınlar. Çok mu zorunuza gider bu? Siz de özel gereksinimli bir bireyle otobüste yan yana oturun, aynı iş yerinde çalışın sizin bizim gibi insan olduklarını göreceksiniz.

    İkinci etkili yöntem ise bilgilendirme. Doğru bilgilendirme. Yukarıdaki yetersizlik özür ikiliğinin net bir şekilde açıklanması gerekir. İnsanları bilgilendirmeye çalışırken de yerinde sen olsaydın neler hissederdin gibi olumsuz empativari cümleleri kurmamaya özen gösterelim. Bu tür cümleler acımayı beraberinde getirir; acıma da soysuzlaşmanın işaretidir. Çok basit, özünde herkes insan, bunu kabul edelim. Gerisi hallolur.


    Ankara ekibine de artık isyan etme derecesine geldim. Lütfen kitap seçiminde İstanbul, İzmir ve Bursa ekiplerini biraz örnek alalım. :)
  • Hayat bir boş rüyaymış
    Geçen ibadetler özürlü
    Eski günahlar dipdiri
    Seçkin bir kimse değilim
    İsmimin baş harflerinde kimliğim
    Bağışlanmamı dilerim

    Cahit Zarifoğlu