Anne babası çocukken ayrılmış olan ve annesiyle yaşayan 18 yaşındaki Antonio, geçirdiği krizler nedeniyle hastaneye gidiyor. Epilepsi şüphesiyle izlenmeye başlıyor ve kesin tanı için doktorlar ondan 48 saat boyunca uyumamasını istiyor. Bu süre boyunca ona yoldaşlık edecek kişi ise babası. Asıl hikâye de tam burada başlıyor işte.
Kitap boyunca bir baba ile oğlun birlikte geçirdiği iki uzun günü okuyoruz. Uyumamak için başlayan bu mecburi birliktelik, zamanla birbirlerine yaklaşmalarına vesile olan çok kıymetli bir fırsata dönüşüyor. Belki de hayatları boyunca elde edemeyecekleri bir fırsat… O güne kadar söylenememiş sözler dolaşıyor aralarında, onlar konuştukça ben rahatlıyorum sanki, öyle samimi bir dille anlatılıyor ki tüm duygular. Kırgınlıklar, pişmanlıklar, öfkeler, özlemler…
Bu kitabı okurken, konuşmanın anlaşmak için ne kadar önemli olduğunu, bir şeyleri içinde tutmanın insanın hem kendisine hem de karşısındakine koca bir yük olduğunu fark ettim. Bazen en yakın sandıklarımızla bile aramıza öyle “konuşmama duvarları” örüyoruz ki, zaman geçtikçe iyice uzaklaşıyoruz farkında olmadan… Aslında hepimizin ihtiyacı var böyle uzun yürüyüşlere. Tabii bu fırsatları ancak ciddi sorunlar olduğunda, kitaptaki gibi mecburiyet durumlarında, en çok da son anlarda yaratmayı tercih ediyoruz ne yazık ki…
Çok severek okudum bu kitabı ve vermek istediği mesajları çokça içselleştirdim. Okumanızı tavsiye ederim.