Özlem Ekici'nin Kapak Resmi

Tess Gerritsen
Merhabalar, Tess Gerritsen okumayı düşünüyorum ancak hangi eserinden başlamalıyım bilemedim. Yardımcı olur musunuz? Sizin en sevdiğiniz Tess Gerritsen romanı neydi?

Özlem Ekici, Ölüme Fısıldayan Adam'ı inceledi.
 12 Mar 14:37 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

--SPOİLER İÇERİR--
Wattpadden de okuduğum ve takip ettiğim bir kitaptı ve bildiğim kısımları tekrar okurken sıkıldım ama hala ilk günki gibi seviyorum bu kitabı. Yosun'un intihar etme düşüncelerini pek sevmesem de o ve Özgür'ün saplantılı aşkını okumak güzeldi. Özgür'e yazılan satırlar çok güzeldi. Pınar'ın öldüğü kısım içimi acıttı ama beni ağlatan yerler Yosun'un intihar ettiği bölüm ve Özgür ile son lunapark macerasıydı. Böyle bir kitaba böyle bir son olmalıydı dedirtti. Son olarak wattpad kitaplarına olan önyargı yüzünden çok okunmasa da bence okuyun. Genç edebiyatta böyle başarılı çok az yazar var. Keyifli okumalar...

Özlem Ekici, Da Vinci Şifresi'ni inceledi.
22 Mar 21:50 · Kitabı okudu · Beğendi · 5/10 puan

Abartıldığı kadar mükemmel bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Hatta öyle ki bence iyi reklam yapıldığı için bu kadar ilgi görüyor. Da Vinci isminin de etkisi var tabi.

Özlem Ekici, Anna Karenina'yı inceledi.
 22 Mar 22:19 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Kitapta iki temel hikaye var. Birincisi ve ana temel hikaye evli ve olgun bir kadının, evlilik arifesinde olan genç bir kont ile büyüleyici tanışması ve birbirlerine aşık olduktan sonra bu aşkın getirdiği sonuçları beraber yaşamalarını konu alıyor. Kitap kimi zaman tempoyu çok düşürüyor ve bir ara bazı bölümlerde, hadi bit artık, tamam anladık nereye varacağını, dediğim oldu maalesef. Ama kitabın yükseldiği anlar ise unutulmaz ve okuduktan sonra nefessiz bırakacak kadar da etkili. Kitap 1062 sayfa olmasına rağmen oldukça akıcı ve mükemmel bir tercüme.

Sucu
Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova, içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.
İki yılın sonrasında bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş: “Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?”
Kova cevap vermiş: “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı, sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş: “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova, patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde o güzellikleri yaşayamayacaktı.”

Kaynak: http://levlaninnotdefteri.blogspot.com.tr/2016/10/sucu_21.html

Özlem Ekici, bir alıntı ekledi.
23 Mar 01:16 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Hayatın acı tarafların biri de budur. Kadınların yaşlanması.

Ölüm Diken Üstünde, Agatha Christie (Sayfa 105)Ölüm Diken Üstünde, Agatha Christie (Sayfa 105)

Sedef Çiçeği
Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına:
"Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.
"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti: "Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi .... O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mi, baba?" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu :
"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam. O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım..."

Kaynak: http://levlaninnotdefteri.blogspot.com.tr/2017/01/sedef-cicegi.html

Özlem Ekici, bir alıntı ekledi.
19 Mar 14:48 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Pencere hâlâ açıktı," dedi Bay Lisbon. "Onu kapatmayı hiçbirimiz düşünememiştik herhalde. Yapmam gerekeni biliyordum. Pencereyi derhal kapamalıydım yoksa sonsuza kadar oradan aşağı atlamaya devam edecekti."

Bakir İntiharlar, Jeffrey Eugenides (Sayfa 63)Bakir İntiharlar, Jeffrey Eugenides (Sayfa 63)

Son Yaprak
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katli bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu. Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürre hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken O da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu... Geriye doğru sayıyordu. "On iki" dedi, biraz sonra da "on bir"; arkasından "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardına "sekiz" ve "yedi". Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaşına "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde "altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama simdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi." "Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu." Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat O; "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum. Ondan sonra ben de gideceğim." diyerek cevap verdi. Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressamı ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgardan sonra, bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. "Bu sonuncusu" dedi hasta kız. "Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgar duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim." Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar alaca karanlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hala yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Simdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi. Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; "Şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürre. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kal diriliyor," dedi. Ertesi gün doktor: "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi. O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaslı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu aşağıda, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi bastan aşağı sırılsıklam, her yani buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akil sır erdirememişti kimse. Sonra, hala yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış birkaç fırça bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgar estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

O.Henry

Kaynak: http://levlaninnotdefteri.blogspot.com.tr/2017/03/son-yaprak.html

Özlem Ekici, Eylül'ü inceledi.
22 Mar 16:58 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Edebiyatın ilk psikolojik romanı olmasından dolayı bir merakla okudum. Yer yer sıkıldım bunaladım ancak ilk deneme olması sebebiyle okunmayı hak ediyor.

Özlem Ekici, Kapalı Gişe Yalnızlık'ı inceledi.
20 Mar 18:47 · Kitabı okudu · 2 günde · 1/10 puan

Bence vakit kaybı bir kitaptı. Okurken çok sıkıldım, bunaldım. Birçok şiirsel sözü toplayıp bir araya getirip düz yazı yapılmaya çalışılmış gibiydi. İçinde sevgiliye atılacak güzel sözler var ama okunması gerekli bir kitap değildi.

Özlem Ekici, Müptezeller'i inceledi.
21 Mar 15:25 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Emrah Serbes'in ilk okuduğum kitabı.Kitap, argo ve bol küfürlü olmasına rağmen hoşuma gitti. Her gün etrafımızda görebileceğimiz ,yüzüne bakmayacağımız veya uzaktan acımakla yetineceğimiz insanların hayat hikayesini anlatmış.