• Öyle ki bu insanlar aynalı çarşılar kuruyorlardı şehirlerde ve tutup o çarşıları türkülere sokuyorlardı sonra ve her gün gelip geçtikleri Besmeleli,ıslak ve pahalı çarşılardan çok türkülerdeki çarşıları seviyorlardı.
  • "Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
    (Rachel Corrie)

    "Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


    Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

    Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de incelemeyi buraya bırakayım;
    #33340886

    Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
    Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

    ''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
    (Cesare Pavase)

    Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

    Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
    'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

    Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
    "Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
    Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

    Çünkü şuna inanırım;
    “Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

    Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
    Sanırım daha fazla söze gerek yok...

    Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum' dedim, kitabın sonunda. Bunun için etkinliği düzenleyen Nausicaä teşekkür ederim.

    İncelemeyi okuyan, alıntıları özenle takip eden, herkese teşekkür ederim. Herkese farkındalıklı okumalar dilerim. Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

    https://youtu.be/5KaTlELBFmI
  • "Etrafa kulak verdiğinde sadece övgü duyuyorsun. Halkın zihnini övüyorlar. Halkın hazinelerini övüyorlar.
    (...) Bunları işittiğim de ruhumda acı ve tiksinti duyuyorum. Övgülere bakılırsa herşey var ve aslında özünde hiç bir şey yok. Toprak zengin ama bu topraklarda olan insanlar neye ihtiyaç duyuyorlar? Hiçbir şey üretmiyor, sadece satın alıyorlar. Yabancıların ürettiklerini tüketiyorlar.
    (...) Neyi satın almıyoruz söyleyin?Kendi başımıza ne üretiyoruz?
    (...)Herşey yurtdışından ithal ediliyor. Herşey pahalı. Ödeyemezsek, kredi çekiyoruz. Bir yandan pahalılıktan şikayet ediyor, diğer yandan övünüyoruz..."
  • Dün Sabah'ta iki yazarın konusu, dolar kuruyla birlikte artan fiyatlara yönelik tedbirlerdi.
    İlki Erhan Afyoncu. Hocamız makalesinde tarihi bir "önlemden" bahsediyordu:
    "Osmanlı döneminde piyasada satılacak malların fiyatı devlet tarafından belirlenirdi. Malını devletin belirlediği fiyattan pahalı satan esnaf herkese ibret olması için çarşının ortasında falakaya yatırılırdı!"
    Bugün sokağa çıkıp sorsanız, kaç tüketici Erhan Hoca'nın anlattığı dönemi hayırla yâd etmez dersiniz?
    Ne yapsın insanlar? Zira Dolar'daki artışın fiyatlara etkisi aritmetik değil geometrik.
    Kapısına 1 lira bırakılan tuvaletler bile artık 2 TL!

    ***
    Elbette, eski çamlar şimdilerde altın değerinde olan tuvalet kâğıdı oldu. Artı serbest piyasa var. Ve Türkiye 24 Ocak kararlarından beri dünya piyasalarına tam entegre olmuş bir ekonomi.
    İşte mevzuu ele alan ikinci yazarımız Mehmet Barlas da bu gerçeklik üzerine, fiyatlara müdahale önerilerinin aşırıya kaçmasını eleştiriyordu:
    "Bazılarımız 'Milli Korunma Kanunu' dönemini mi özlüyor?"
    Elbette tüketicinin tepkisi ne kadar yüksek olursa olsun, Türkiye'nin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki "ekonomik tedbirlere" meyletmesi düşünülemez. Her kafadan bir ses çıksa da kimsenin böyle bir planı da yok.
    Çünkü tedavide temel kural, hastalıktan daha fazla acı ve zarar verici olmamasıdır. Arz ve talep dengesinde büyüyen serbest bir pazarda sorunları anlık çözmek için yapılan her müdahale uzun vadede daha büyük zararlara yol açabilir.
    Kaldı ki maç devam ederken kural değiştirilme olasılığı varken, kimse oyuna katılmaz.
    ***
    Peki, cüzdanımız kadar "sinirimize" de dokunan ve Cumhuriyet çocuklarının aklına, Afyoncu'nun anlattığı Osmanlı'nın nihai çözümlerini düşüren soruna karşı bugünden yarına bir çözüm var mı?
    Gerçekçi olalım, yok!
    Zira fiyat üzerine her müdahale "gölge ekonomiyi" yani karaborsacılığı doğurur.
    Uzun vadede tek çözüm de üretimi artırmaktır. Çünkü yaz sıcağında beş karpuza ihtiyaç duyan piyasadaki ateşi en az on karpuz söndürür.
    Ama tüm bu söylediklerimiz, ABD'nin 2008 krizine müdahalesi ve ekonomik savaşla dünya piyasalarının serbestliğine "halel geldiği" gerçeğini görmezden gelmemizi gerektirmiyor.
    Ve kuşkusuz her savaşın bir de psikolojik cephesi var.
  • Bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum dostlar ve çok merak ederek öncelikle şunları sormak istiyorum!

    Burda pdf veya epup kitap paylaştığımız zaman herkes bunları indirip hepsini okuyor mu? Ya da bu yüzden yayınevleri mi kapanıyor? Yoksa yazarlar mı sefalet içerisinde yüzüyor?

    Bakın zaten ülkede Kağıt Fabrikası yok ve bu yüzden her Allah'ın günü bu sektör üzerinden milyonlarca dolar ülke içinde dönüyor. Gazete, dergi, roman, fotokopi vs gibi baskılar, kağıdı çok değerli kılıyor. Yurt dışından kağıt dolarla alınıyor ve bu da şu demek oluyor ki dolar yükselirse kağıt fiyatı da otomatikman yükselir! Şu an kitaplar aşırı pahalı ve dokunanın cebini yakıyor.

    Parası olanın pdf kitap okumasına sıcak bakmam ama tercihine de saygı duyarım ama parasını kitaba veremeyecek insanın pdf veya epub kitap okumasına karşı çıkana tahammül edemem!

    Ülke olarak zaten okuyan bir toplum değiliz, cehalet had safhada. Ortalama bir insan günde, telefona neredeyse en az 5 saat televizyona da 4 saat harcıyor. Bu insanların telefona veya televizyona harcadıkları zamanı telefon veya tablet üzerinden kitap okumaya harcamalarına tercih ederim.

    Zaten bu çürük zihniyete göre Kütüphaneler de kul hakkına giriyor çünkü insanlar ordan da ücretsiz kitap alıp okuyabiliyor. Bunlara gülüyorum!

    Ez cümle okuyun, üretin, kendinizi geliştirin dostlar gereksiz insanların da ne dediğine bakmayın bu konuda içinizin rahat etmesi için de şuraya Nureddin Yıldız Hoca'nın konuya dair fetvasını bırakıyorum. Hadi Kalın Sağlıcakla. 🍂

    https://www.fetvameclisi.com/...lir-miyim-38851.html
  • Pazar sabahları bazı insanlar alışveriş arabalarını en pahalı mallarla tepeleme dolduruyor.
    Reyonlar arasında bir süre mallarını sergileyerek geziniyorlar ..
  • Bu zamanda insanlar, ihsanını, muhtaçlara çok pahalı satarlar.