• Bir anne ve babanın çocuklarını yalnızca balonla mutlu edebildikleri yerin adıdır Pakistan.
  • Üç kişi okumuş, bir kişi inceleme yazmış olduğu için açıyorum bu incelemeyi.(ya da ona benzer bir şeyi.)
    Pakistan'ın Mehmet Akif'i olarak sayılan, siyasi anlamda Türklere sevgisi ve desteğiyle de bilinen, fikirleriyle Çağdaş İslam düşüncesinin öncü isimlerindendir Muhammed İkbal. İslam Felsefesine katkılarının yanında şiirleriyle de kendinden sonraki nesilleri derinden etkilemiştir. Etkilemeye de devam etmektedir.
    Lale-i Tur.
    Kitap 54 sayfa. O kadar üzüldüm ki bitmesine...
    Sabah az okumuştum hemen bitmesin diye...
    Çok azını paylaştım beğendiklerimin. Neredeyse hepsinin altını çizdim. Telmih ve teşbih sanatının eşsiz uyumuna, o muhteşem kelime oyunlarına, gizin ve aşikarlığın her tonuna İkbal'in şiirlerinde doyuyorum.
    Ne desem eksik kalacak.
    Şiddetle değil sevgiyle tavsiye ederim.
    Çok keyifli okumalar dilerim.
  • Bu insanların çoğu, dedi, ya öldü ya da Pakistan ‘daki göçmen kamplarına soğındı.”Ölenler daha şanslıydı.”diye ekledi.
  • Takma dişlerin en önemli problemlerinden birisi de dişeti ağrılarıdır. Bu kimseler ağız içini ve diş etlerini misvaklarlarsa bu rahatsızlıklarından kurtulurlar. Ayrıca takma dişler kaynatılmış misvak suyunda bekletilirse misvakın antiseptik (mikrop öldüren ve barındırmayan) etkisinden faydalanmış olunur. Nitekim Pakistan'da damıtılmış misvak suyu satılmakta ve yaygın olarak kullanılmaktadır.
    Ömer Muhammed Öztürk
    Sayfa 19 - Misvak Neşriyat. Ticaret ve Sanayi Ltd. Şti.
  • Yazarın benim okumuş olduğum ve dört cilt halinde olan bu kitabı,ağırlıklı olarak Pakistan'da çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan sorulara verilen cevaplar ( Fetvalar ) 'dan oluşuyor.
    Her cilt kendi içerisinde farklı sayıda bölümlerden ( İhtilaflı meseleler,genel meseleler,siyasi meseleler,fıkhi meseleler itikadi meseleler ve ekonomik meseleler şeklinde...) oluşmakta.
    1950'li yılların İslam dünyasının ve Müslümanların hangi meseleleri olduğunu merak edenlere tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
  • Dünyanın en zengin en yardımsever dilencisi, fakir Abdül Sattar Edhi vuslata erdi
    Bir insanın erişebileceği en yüksek insani makamlardan birine erişmiş bir dilenciydi Abdül Settar Edhi. Annesini yoksulluk yüzünden kaybettiğinde yaşadığı çaresizlğin yüreğinde açtığı kapıdan, hayatının geri kalanı boyunca yoksul insanlar için para toplayak, sağlık hizmeti veren hastaneler kurarak, sahipsizlere, açlara, fukaralara, yaşlılara, yardıma muhtaçlara yardım ederek geçti…

    İngiliz Hindistanı‘nda doğan ve sonradan Pakistan’ın Karaçi şehrine taşınan Edhi, sosyal dayanışma üzerine faaliyetlerde bulunan dünyanın en zengin en yardımsever dilencisi olarak biliniyor.

    Dilenmeye başladığı ilk günden itibaren kazandığı paraları biriktiren Edhi, 1951 yılında ufak bir dispanser açarak işe başladı
    Yoksulluktan ölen annesinn ardından yaşadığı çaresizlik Abdül Sattar Edhi’ye, yoksul insanlar için para toplayak sağŸlık hizmeti veren hastaneler kurdurttu. 88 yaşına dek sokaklara çıkarak dilenmeye devam etti.
    Edhi, topladığı paraları yönlendirebilmek için kurduğu organizasyon aracılığıyla ailesi olmayan 20 binden fazla çocuk, 50 binden fazla yetim ve 40 binden fazla hemşire yetiştirdi.
    Kimsesiz, yaşlı, muhtaç, yardıma ihtiyacı olan kim varsa, ayrım gözetmeksizin yardımına koşan Abdül Sattar Edhi’nin yardım kuruluşunu kurmadan önce hiç bir sermayesi bulunmuyordu. Ölünce de zaten geriye 2 çift elbiseden başka bir şey bırakmadı… Edhi, organlarının tümünü bağışlamak istese de, sadece gözleri iyi durumda olduğu için onları bağışlayabildi…
    Kurduğu Edhi Vakfı, din ayrımı yapmadan dünyanın en büyük ambulans hizmetini veren kuruluş. Vakfın başlıca hizmetleri; uyuşturucu bağımlılığı ile mücadele, akıl hastaları için ücretsiz bakımevleri, yetiştirme yurtları, klinikler, kadın sığınma evleri ve çeşitli rehabilitasyon merkezleri olarak sayılabilir.
    Kendisine sorulduğunda, ‘Ben bir fakirim…’ diyor. Gerçekten de her anlamda fakir efendi…
    Tasavvufta fakir, elinde hiç malı olmayan değil, gönlünde mal sevgisi bulunmayan, geçim endişesi çekmeyen, gelecek kaygısı taşımayan, kalbi Yüce Allah ile zengin olan ve Allah sevgisinden başka hiçbir şeref aramayan kimse demek. Bu kimsenin eline dünya dolusu mal geçse, onda kendisinin kadar, diğer müminlerin de hak sahibi olduğunu kabul eder. Kimin ihtiyacı varsa ona sarf eder.’ diyor kaynaklar. Abdül Sattar Edhi’yi tarif ediyor tasavvuf ehli. “Hiçbir din insanlıktan üstün değildir.” diyen bir fakiri anlatıyor…
    İnsanın benliğiyle, egosuyla, kibiriyle tüm zaaflarıyla sınavdan sınava koştuğu zahirde, gururunu ayaklar altına alarak dilenmek, her yiğidin kolayca yapabileceği bir şey değil. Hakeza dilenerek aldığını muhtaca ulaştırmak, gözyaşı silmek, yara sarmak, gönül yapmak için kullanmak, ancak tam anlamıyla bir fakir’in yapabileceği bir şey…
    Abdül Sattar Edhi, elbet ki mollalardan nasibini almış. Ama kendisini kâfirlikle suçlayan mollalar için şunu demiş;

    Bu tarz insanların gideceği bir cennete girmeyeceğim.
    Yoksul ve muhtaç insanların cennetine gideceğim…
    Edhi, hayatı boyunca UNESCO dahil olmak üzere, dünya çapında kurul ve kuruluşlardan uluslararası ödüllere layık görüldü.
    Son günlerini yatarak geçiren Edhi’yi, çok sevdiği eşi bir dakika olsun yalnız bırakmadı.
    Cenazeside binler bir araya geldi, Abdül Settar Edhi’yi bir stadyum dolusu insan madden, onbinlerce insan manen Hakk’a uğurladı.
    Edhi, ulusal bir kahramandı.
    Uluslararası ÖdüllerRamon Magsaysay Kamu Görevlileri Ödülü (1986)Lenin Barış Ödülü (1988)Uluslararası Paul Harris Dostluk Ödülü, (1993)Ermeni deprem felaketindeki hizmetler için (eski SSCB) Barış Ödülü (1998)Dünya Ambulans Gönüllüleri Organizasyon Ödülü – (2000) Guinness Rekorlar Kitabıİnsani Sağlık Hizmetlerine gönüllü olduğu için Hamdan Ödülü (2000) BAEİtalya Uluslararası İnsanlık, Barış ve Kardeşlik, Balzan Ödülü (2000)Barış ve Uyum Ödülü (Delhi), 2001Barış Ödülü (Mumbai), 2004Barış Ödülü (Haydarabad Deccan), 2005Wolf of Bhogio Barış Ödülü (İtalya), 2005Gandi Barış Ödülü (Delhi), 2007UNESCO Madan Jeet Barış Ödülü(Paris), 2007Seul Barış Ödülü (Güney Kore), 2008Karaçi Enstitüsü Onursal Doktora ödülü (2006)UNESCO-Madanjeet Singh Ödülü (2009)Ahmediye Müslümanlarının Barış Görüşmelerine Katkı Ödülü, 2010Barış Ödülü (Londra), 2011Ulusal (Yerel) ÖdüllerHekimler Koleji ve Cerrahlar, tarafından Gümüş hizmet şildi – Pakistan, (1962-1987)Sind, Pakistan Hükümeti tarafından Yoksullara Sosyal Hizmet Götüren Uzman kabul edildi, (1989)Sosyal ve Sivil Hizmetlerinden Dolayı Pakistan Hükümeti tarafından Nişan-e-Imtiaz ödülüne layık görüldü.Pakistan Hükümeti, Sağlık ve Sosyal Refah Bakanlığı tarafından, ezilen insanlık için verdiği hizmetler tanındı, (1989)Pakistan Sivil Toplumu tarafından Pakistan Halk Ödülüne layık görüldü (1992)Pakistan Ordusu tarafından Onur Şildine layık görüldü (E & C)Pakistan Akademisi Tıp Fakültesi tarafından Khidmat Ödülüne layık görüldü.Pakistan İnsan Hakları Derneği tarafından İnsan Hakları Ödülüne layık görüldü.
  • 07.10.2018

    Zayıflığımızın, din ve millet düşmanlarına güç yetiremeyişimizin önemli bir sebebi de “İslâm/ümmet birliği”nin yokluğudur. Bir düşünelim, bugün Türkiye, Pakistan, Mısır, Suriye, Irak, Endonezya, Malezya, Sudan, İran; yalnız bunlar bile yeterli, bir birlik kursalar -ki, diğerleri de arkadan gelecektir- İslâm ümmetinin askerî, ekonomik, ilmî, teknolojik gücü ve stratejik konumu, kısa zamanda tamamlanarak dünya düzenini zulümden adalete çevirmeye yetecektir.

    İslâm birliği niçin oluşmuyor?

    Bu sorunun cevabı bir yazının değil, bir kitabın konusu olur, ancak bu sebeplerden birinin zihniyet meselesi olduğunda şüphe yoktur. Önce kavramları yerlerine oturtmak ve zihinlere İslâm birliğinin mümkün ve zorunlu olduğunu yerleştirmek gerekiyor. Örnek olarak “millet” kavramını alalım:

    İslâm kaynaklarında “millet”, bir dine bağlı insan topluluğu demektir. İslâm milletinin dini İslâm, hayat yolu şeriattır.

    İslâm milletinin içinde çeşitli kavimlere (etnik kökenlere) mensup fertler ve gruplar vardır. Bunlar dil, örf, âdet ve geleneklerini -İslâm’a aykırı olmamak şartıyla- muhafaza ederler, ama etnisiteye ait hiçbir değer, dine ait olanın önüne geçemez. Kavimler, kabileler, etnik gruplar, millet (İslâm ümmeti) içinde bir “kardeşler ailesi” teşkil ederler.

    Milliyyet, “millet bağını, millete aidiyeti” ifade eder. Müslüman bir Kürde “milliyetin ne” diye sorulduğunda “İslâm” cevabını verir (vermelidir), “kavmiyetin ne” diye sorulduğunda “Kürt” diye karşılık verir. Türk, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Laz… bütün Müslümanlar için soru ve cevap aynıdır.

    İslâm’ın yerine -kendinize göre manasını değiştirerek de olsa- Türk’ü koyar, buna “ulus” der, diğer etnik grupları ise kavmiyet, milliyet vb. nitelemeleriyle bu ulusun içine sokarsanız kavramları karıştırmış, olmayacak bir davanın peşine düşmüş olursunuz.

    Şöyle bir itiraz yapılabilir:

    Laik demokrat bir ülkede Müslümanlardan başka insanlar da -onlara eşit olarak- yaşarlar; bu sebeple “İslâm milleti” kavramı ve hakikati bunları dışarıda bırakır. Bu rejimlerde ülke halkı din birliğini değil, mesela vatana aidiyet birliğini veya vatandaşlığı ifade eden bir kavram çerçevesinde ifade edilmelidir.

    Evet, bu tespit doğrudur, ancak Türkiye’de ve benzeri bazı ülkelerde “ülke halkı”, “Türkiyeli”, “TC. vatandaşı” diye değil, “Türk” diye anılıyor, “Türk milleti, Türk ulusu” deniyor; diğer etnik gruplara da “Siz de Türksünüz” denmiş oluyor; onlar da -Müslüman olsunlar olmasınlar “Biz Türk değiliz, Kürdüz, Arnavuduz…” diyorlar.

    İslâm’da çözüm şudur:

    Bütün Müslümanlar kardeştir, hiçbir kavmin diğerine üstünlüğü yoktur, bütün etnik grupların milliyeti İslâm’dır. Gayrimüslim vatandaşlar (teb’a) ise din kardeşi değildir ama “İslâm yurdu ahalisidir: Ehlü dâri’l-İslâm’dır”. Temel insan haklarında Müslüman ahali ile eşit muamele görürler.

    Demokrasilerde ise bütün etnik grupların eşit olmaları ve tamamı kastedildiğinde tamamını kapsayan bir “halk”, “millet”, “ulus” ismiyle anılmaları gerekiyor; fakat bugün demokrasiyi benimsemiş ve insan hakları edebiyatı yapan ülkelere baktığımızda “bütün etnik ve dînî gruplara eşit muamele” yapmadıkları açıkça görülmektedir. Eskiden Hristiyan olmayanlara nasıl dini dayadılar ve İspanya’da olduğu gibi Hristiyan olmayı kabul etmeyen Müslümanları kılıçtan geçirdiler ise bugün de bir İslâm korkusu/tehlikesi (İslâmofobi) uydurarak ayrımcılık ve zulüm yapıyor, bütün etnik grupları, özellik ve farklılıklarını kaybederek kendi uluslarından olmaya zorluyorlar.

    Şimdi Âkif’e kulak verelim:

    <<Hani milliyyetin İslâm idi kavmiyyet ne?
    Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.
    Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
    Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
    Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e,
    Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!
    Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş ne gezer,
    Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.>>

    Prof. Dr. HAYRETTIN KARAMAN (İslâm Hukuku Profesörü)
    07.10.2018 tarihli gazete makalesi. (Perşembe, Cuma ve Pazar günleri yayınlanır.)