• Pakistanlı araştırmacı yazar Dr.Faruk Saleem'in kaleme aldığı “Müslümanlar Yahudilerden neden geri kaldı?” başlıklı yazısı...
    ***
    Dünyada nüfus bakımından azınlıkta olan Yahudiler Dünyayı yönetiyor.
    Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi / Musevi var. (Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100 bin Musevi yaşıyor.)Peki, kaç Müslüman var: 1,4 milyar Müslüman. (1 milyar Asya’da, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da, 6 milyon Amerika kıtasında.)Yani dünyada 1 Musevi’ye karşın 100 Müslüman var…

    İyi ama Yahudiler Müslümanlardan niçin 100 kat daha güçlü ve daha zengin ve daha eğitimli ve daha mucitler?

    Tarafsız ve bilimsel yollarla tespit edilmiş nedenlerini öğrenmek istiyorsanız lütfen okumayı sürdürün…

    Tüm zamanların en etkin bilim adamı Albert Einstein bir Yahudiydi.

    Psikanalizin babası Sigmund Freud bir Yahudiydi.

    Karl Marks Yahudiydi.

    Tüm insanlığa zenginlik ve sağlık katmış Yahudilere bakalım:

    Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini armağan etti.

    Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.

    Gertrude Elion lösemiye karşı ilaç buldu.

    Baruch Blumberg Hepatit-B aşısını geliştirdi.

    Paul Ehrlich frengiye karşı tedaviyi buldu.

    Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili buluşuyla Nobel ödülü kazandı.

    Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.

    Bernard Katz nöromasküler iletişim (kaslarla sinir sistemi arası iletişim) alanında Nobel ödülü kazandı.

    Andrew Schally endokrinoloji (metabolik sistem rahatsızlıkları, diyabet, hipertiroid) tedavilerinde kullanılan yöntemi geliştirdi.

    Aaaron Beck Cognitive Terapi’yi (akli bozuklukları, depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemini) geliştirdi.

    Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.

    Stanley Cohen embriyoloji (embriyon ve gelişimi çalışmaları) dalında Nobel aldı.

    Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yaptı.

    Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını,

    Benno Strauss paslanmaz çeliği,

    Isador Kisse sesli filmleri,

    Emile Berliner telefon mikrofonunu,

    Charles Ginsburg ilk bantlı video kayıt makinesini geliştirdi.

    Stanley Mezor ilk mikro-işlem çipini icat etti.

    Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi.

    Peki, ama; son 100 yıl içinde Yahudiler sadece bilimsel alanda 104 Nobel ödülü kazanırken, 1.4 milyar Müslüman neden yalnızca 3 Nobel kazandı.

    Yahudiler niçin bu kadar yaratıcı ve neden bu kadar güçlüler?

    Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta büyüyüp tanınmış şu yatırımcılara/işadamlarına ve markalarına bakalım:

    Ralph Lauren (Polo),

    Levi Strauss (Levi’s Jeans),

    Howard Schultz (Starbuck’s),

    Sergei Brin (Google),

    Michael Dell (Dell Bilgisayarları),

    Larry Ellison (Oracle),

    Donna Karan (DKNY),

    Irv Robbins (Baskins & Robbins),

    Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts),

    Richard Levin (Yale Üniversitesi’nin kurucu başkanı).

    Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta büyüyüp tanınmış şu sanatçılara bakalım:

    Michael Douglas,

    Dustin Hoffman,

    Harrison Ford,

    Woody Allen,

    Tony Curtis,

    Charles Bronson,

    Sandra Bullock,

    Billy Crystal,

    Paul Newman,

    Peter Sellers,

    George Burns,

    Goldie Hawn,

    Cary Grant,

    William Shatner,

    Jerry Lewis,

    Peter Falk…

    Yönetmenler ve yapımcılar arasındaki Yahudiler:

    Steven Spielberg,

    Mel Brooks,

    Oliver Stone,

    Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210),

    Neil Simon (The Odd Couple),

    Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3),

    Michael Mann (Starzky and Hutch),

    Milos Forman (One Flew Over The Cuckoo’s Nest, Amadeus),

    Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat),

    Ivan Reitman (Ghostbusters) ,

    Kohen Kardeşler,

    William Wyler.

    William James Sidis,

    Sorun kendinize:

    250’lik IQ derecesiyle dünyaya gelmiş en parlak insan hangi dine mensuptur?

    Sorun kendinize:

    Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

    Cevabı şudur: Her çocuğa ve her gence kaliteli eğitim verirler…

    Bu eğitim türü sorgulayıcı (teslimiyetçi değil), araştırıcı (ezberci değil) ve yaratıcıdır (bilgi üretmek/bulmak içindir)

    Soru:

    Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

    Cevap:

    Yanlış eğitim verdikleri ve gelişime yararı olmayan birer eğitim sistemi uyguladıkları için (Büyük oranda Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci ve Dayatmacı eğitim…).

    Oysa Gezegenimizde yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır.

    Yani, toplam dünya nüfusu içinde her 5 kişiden biri Müslümandır.

    Her bir Hindu’ya 2 Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık 2 Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 Müslüman bulunmaktadır.

    Müslümanlar bu kadar kalabalıklar ama neden güçsüzler?

    Nedeni eğitim(sizlik)dir!!!

    İslam Konferansı Örgütü’nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde sadece 500 adet üniversite bulunmaktadır. Yani üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Başka bir deyişle 3 milyon kişi için bir üniversite yapılmıştır (Bunların kalitesi de başka bir sorundur!).

    Fakat sadece ABD’de 5 bin 758 adet üniversite vardır.

    Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından 2004 yılında hazırlanan “Dünya Üniversitelerinin Akademik Deger Listesi”ne Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500’e giren tek bir üniversite yoktu.

    Neden?.. Yanıt: Kalitesiz ve ezberci eğitim…

    OKUMA YAZMA ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK!

    UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan dünyasında okuma-yazma bilenlerin oranı % 89’dur. Bunların %98’i ise en az ilkokul mezundur ve 100 kişiden 40’ı üniversite mezunudur. 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkedeki okuma-yazma oran ise %100’dür, yani bu 15 ülkede okuma-yazması olmayan tek kişiye rastlamak olası değildir!.

    Müslüman ülkelerde durum bunun zıddıdır: 100 kişiden sadece 40’ı okuma-yazma bilir ve herkesin okuryazar olduğu bir tek Müslüman ülke bulunmamaktadır! Bunların %50’si ilkokul mezundur ve sadece %2’si üniversiteyi bitirmiştir.

    BİLİM İNSANLARININ ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK!

    ABD’de toplam bilim insanı sayısı 4.000, Japonya’da 5.000’dir. 57 Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı ise sadece 230 kişidir. (Akademisyenlerin hepsi bilim insanı değildir. Bilim insanı demek, pozitif bilimlerle aktif olarak uğraşan kişi demektir.) Ve her 1 milyon Müslüman kişiye sadece 1 bilim insanı düşmektedir.

    Teknisyenler bakımından Müslüman çoğunluklu Arap ülkelerdeki durum daha da kötüdür: Her 1 milyon Müslüman Arap nüfus içinde 50 teknisyen bulunmaktadır. Hıristiyan dünyasında ise her bir milyon kişi içinde 1000 teknisyen bulunmaktadır.

    NEDEN?..

    Yanıt:

    Kalitesiz-ezberci eğitim ve ARGE’ye (araştırma geliştirmeye) yeterli kaynak ayrılmaması…

    Çünkü Müslümanlar gayri safi milli gelirin yalnızca % 0,2’sini araştırma-geliştirme bütçesi olarak ayırıyor.

    Buna karşın Hıristiyan dünyası araştırma-geliştirmeye % 5 oranında, yani 25 kat daha fazla fon ayırmaktadır.

    SONUÇ:

    İslam dünyası yeni bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.

    Ayrıca dünyanın ürettiği bilgiyi kendi halklarına öğretmekte de başarısızdır.

    Bunun kanıtı ise ileri teknoloji ihracat rakamlarında saklıdır:

    Pakistan’ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran %1’dir. Suudi Arabistan, Kuveyt, Fas ve Cezayir’in ise % 0,3’tür.

    Hristiyan Singapur’da bu oran % 58′dir.

    Gelecek Bilgi temelli toplumların olacaktır

    Ilginçtir, Müslüman 57 ülkenin gayri safi milli hâsılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır. Buna karşın 310 milyonluk ABD tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte; Çin 8 trilyon dolar,

    Japonya 3,8 trilyon dolar ve Almanya 2,4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. (Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.)

    Mal ve hizmet üretimi

    İspanya’da 1 trilyon doların üzerindedir. Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir. Budist Tayland 545 milyar dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır.

    İşin daha acıklı tarafı ise şudur: İslam Dünyasının gayri safi milli hâsılasının tüm dünya gayri safi milli hâsılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.

    O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür?

    Cevap:

    Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek; kaliteli ve çağdaş eğitim yoksunluğu.

    Çok kesin biçimde söylersek; akılcı olmayan, ezberci, teslimiyetçi, din eksenli ve çağdışı eğitim…

    Dr. Faruk Saleem – İslamabat, Pakistan
  • Bugün Türkiye'de Pakistan'da Sudan'da Afrika'da her yerde müslümanların durumları içler acısı. 
  • 17 Ağustos 1999'da tüm Türkiye yasa boğuldu. Yerel saatle 03:02'de merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetindeki bir deprem tüm Türkiye'yi uykusunda yakaladı.

    45 saniye süren Gölcük depremi sadece Kocaelinde değil, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir bölgede ve Marmara'da hissedildi. Resmi bilgilere göre 17.480 kişi öldü, 23.781 kişi yaralandı, 505 kişi sakat kaldı, 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar gördü. 2010 yılında yayınlanan Meclis Araştırması Raporu'nda ölen kişi sayısı sayısı 18.373 olarak güncellenmiştir.

    Resmi olmayan bilgiler ise çok daha şaşırtıcıydı. Resmi olmayan bilgilere göre 50.000'e yakın kişi öldü, 100.000'e de yakın kişi yaralandı.

    Depremin Türkiye'nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştır.

    Gölcük depreminden sonra Türkiye'ye toplamda 52 ülke yardım etmiştir: Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazılarıdır.

    İllere göre ölen kişi sayısı:

    Bolu: 270
    Bursa: 268
    Eskişehir: 86
    İstanbul: 981
    Kocaeli: 9.477
    Sakarya: 3.891
    Yalova: 2.504
    Zonguldak: 3
  • Öncelik; Deprem de hayatını kaybeden kardeşlerimizi saygıyla anıyorum.🌹🌹🌹 17 Ağustos 1999' Marmara depremi büyük kayıplar, ağır sancılar, unutulmaz kareler'in bıraktığı bir yıkımdır. Ve arkada soru işareti(?) bırakan acaba Bülent Ecevit'in dediği gibi "Komplo'mudur. Yani "Harp Saldırısımı'dır.(!)

    17 Ağustos 1999'da tüm Türkiye yasa boğuldu. Yerel saatle 03:02'de merkez üssü Gölcük olan 7.6 şiddetindeki bir deprem tüm Türkiye'yi uykusunda yakaladı.

    45 saniye süren Gölcük depremi sadece Kocaelinde değil, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir bölgede ve Marmara'da hissedildi. Resmi bilgilere göre 17.480 kişi öldü, 23.781 kişi yaralandı, 505 kişi sakat kaldı, 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar gördü. 2010 yılında yayınlanan Meclis Araştırması Raporu'nda ölen kişi sayısı sayısı 18.373 olarak güncellenmiştir.

    Resmi olmayan bilgiler ise çok daha şaşırtıcıydı. Resmi olmayan bilgilere göre 50.000'e yakın kişi öldü, 100.000'e de yakın kişi yaralandı.

    Depremin Türkiye'nin sanayi bölgesi olan Marmara bölgesinde gerçekleşmesi Türk ekonomisini bir hayli zorlamıştır.

    Gölcük depreminden sonra Türkiye'ye toplamda 52 ülke yardım etmiştir: Japonya, Belçika, İsrail, Azerbaycan, Bangladeş, KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Almanya, İtalya, Pakistan, Ürdün, Fransa, Rusya, İngiltere, Mısır, Yunanistan, Gürcistan, İsveç, Macaristan, Malezya, Finlandiya, Amerika Birleşik Devletleri bu ülkelerden bazılarıdır.

    İllere göre ölen kişi sayısı:

    Bolu: 270
    Bursa: 268
    Eskişehir: 86
    İstanbul: 981
    Kocaeli: 9.477
    Sakarya: 3.891
    Yalova: 2.504
    Zonguldak: 3
    Hesaplaşma
    Gölcük Depremi İle İlgili Komplo Teorileri
    Gölcük depremi ile ilgili korkunç bir komplo teorisi vardır. Bu komplo teorisi şunu iddia eder: "Gölcük Depremi bir HAARP saldırısıdır. HAARP ilk defa "Gölcük Depremi"nde denenmiştir.

    Türkiye Eski Başbakanı Bülent Ecevit depremin bir komplo olabileceğini düşünüp araştırılmasını istemişti. Bunu Ecevit rahmetli olduktan sonra bir Tv Programına katılan Afete Hazırlık ve Deprem Derneği Başkanı Ahmet Mete Işıkara açıklamıştır. Deprem sonrası arayıp araştırmasını istemiştir. Depremden önce ve sonra gelişen bir kaç enteresan olay da depremin normal bir deprem olmadığı düşüncemizi sağlamlaştırıyor.

    Depremden önce denizde büyük bir ateştopu ortaya çıkmış. Bunu depremden sonra birçok balıkçı doğrulamıştır ve birçok görgü tanığı vardır. Bunun dışında HAARP'ın en büyük belirtisi olan gökyüzü renginin değişmesi de depremden önce herkesin ilgisini çeken bir olaydı. Depremin beklenenden uzun sürmesi, telefonların çalışmaması bunlar hep şüphe uyandıran olaylardır. HAARP ortaya çıkmadan önce bazı belirtiler gösterir. Yani burada tam tersi "Bela geliyorum der"

    Komplo Teorisyenlerine göre, Gölcük depremi sırasında yaşanan ve acaba deprem bir HAARP saldırısı mı dedirten "tesadüfler":

    Deprem günü Gölcük'de basit bir devir teslim töreninde ABD'li ve Israil'li üst düzey komutanların oluşu,
    Deniz üssünde hiç bir Türk subaya giriş izni verilmeyen bir ABD deniz altısının oluşu,
    Olay daha dünya basınına yansımamışken İsrail'lilerin yardım çalışmalarına başlamış olması,
    Depremden önce denizde büyük bir ateş topu ortaya çıkması,
    Gökyüzü renginin değişmesi,
    Depremin beklenenden uzun sürmesi,
    Telefonların çalışmaması. (?)
  • "Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla ve en derin saygılarımla, Emir Ağa;

    Ferzane can, Sohrab ve ben bu mektubun eline geçmesi, seni sağlıklı ve Allah'ın nuruyla aydınlanmış bir halde bulması için duacıyız. Lütfen, mektubu sana ulaştırdığı için Rahim Han Efendi'ye en içten teşekkürlerimi ilet. Bir gün, umarım ben de senden bir mektup alır, Amerika'daki yaşamını okurum. Belki içinden bir fotoğrafın da çıkar, gözlerimizi aydınlatır. Ferzane canla Sohrab'a seni o kadar çok anlattım ki; birlikte büyüdüğümüzü, oynadığımız oyunları, sokaklardaki koşuşturmalarımızı. Yaptığımız haylazlıklar ikisini de güldürüyor.

    Emir Ağa,
    Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. İyilik bu toprakları terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. Kâbil'i korku sardı; sokaklar, stadyum, pazar yerleri korku dolu; o artık hayatımızın bir parçası, Emir Ağa. Vatan'ımızı ele geçiren vahşiler, insan onurunu hiçe sayıyor. Daha geçen gün, Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. Satıcıya patatesin fiyatını sordu, ama adam onu duymadı - galiba bir kulağı sağırdı. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu, ansızın genç bir Talib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi. Öyle sert vurmuştu ki, karım yere yığıldı. Adam avaz avaz bağırıyor, Ahlak ve İffet Bakanlığı'nın kadınların yüksek sesle konuşmadığını yasakladığını haykırıyordu. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi; bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. Karşı koysaydım, o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı; hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar aç yetimlerden geçilmiyor zaten; sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum. Ölümden korktuğum için değil, karımın bir kocası olduğu, oğlum da yetim kalmadığı için.
    Keşke Sohrab'ı görebilseydin. Çok iyi bir çocuk. Babası gibi cahilin teki olmasın diye, Rahim Han Efendi'yle ben ona okuyup yazmayı öğrettik. Hele sapanı kullanışını bir görsen! Arada bir, Sohrab'a Kâbil'i gezdiriyor, şeker filan alıyorum. Şar-e-Nau'daki maymun adam hâlâ duruyor; ona rastlayınca para veriyor, maymun dansını Sohrab için yapmasını istiyorum. Gülmekten yerlere yatıyor! Sık sık, tepedeki mezarlığa gidiyoruz. Oradaki nar ağacının altına oturup Şahname'yi okurduk, anımsıyor musun? Kuraklık tepeyi kuruttu, ağaç yıllardır meyve vermiyor, ama Sohrab'la ikimiz yine de gölgesinde oturuyoruz, ona Şahname'yi okuyorum. En sevdiği bölümün, Rüstem'le Sohrab olduğunu söylememe bile gerek yok. Yakında kitabı kendi başına okuyabilecek. Ben çok gururlu, çok şanslı bir babayım.

    Emir Ağa,
    Rahim Han Efendi çok hasta. Bütün gün öksürüyor; ağzını sildiği zaman yenine kan bulaştığını görüyorum. Çok zayıfladı; Ferzane canın onun için pişirdiği şorva'yı, pilavı yemesi için yalvarıyorum. Ama o bir-iki lokma alıp bırakıyor, o da sırf Ferzane canın hatırına. Bu sevgili adam için öyle endişeleniyorum ki, her gün dua ediyorum. Birkaç gün sonra, oradaki doktorlara görünmek için Pakistan'a gidecek; inşallah iyi haberlerle döner. Ama yüreğim korku dolu. Sohrab'a, Rahim Han Efendi'nin iyileşeceğini söylüyoruz. Başka ne yapabiliriz? Henüz on yaşında ve Rahim Han Efendi'ye tapıyor. Birbirlerine çok yakın, çok düşkünler. Rahim Han Efendi onu çarşıya götürür, ona balon, bisküvi alırdı, ama artık bunu yapamayacak kadar halsiz.
    Son zamanlarda sık sık rüya görüyorum, Emir Ağa. Kimisi tam bir kâbus; örneğin, çimleri kan kırmızı bir futbol sahasında asılmış, çürüyen cesetler. Soluk soluğa, ter içinde uyanıyorum. Ama genellikle güzel düşler görüyor, bunun için de Allah'a şükrediyorum. Rahim Han Efendi'nin sağlığına kavuştuğunu görüyorum. Oğlumun büyüyüp iyi bir insan olduğunu, özgür ve önemli biri olduğunu görüyorum. Lale'lerin Kâbil sokaklarını yeniden doldurduğunu, çayhanelerden rubab müziği yayıldığını, uçurtmaların gökyüzünde süzüldüğünü. Ve senin bir gün Kâbil'e, çocukluğunun yurduna döndüğünü görüyorum. Bunu yaparsan, eski ve sadık bir dostun seni beklediğini göreceksin.

    Allah her zaman yanında olsun.
    Hasan"
  • Aslında kitapta büyük bir kısmı kaplamıyor Köy Enstitüleri ama benim anladığım kadarıyla Türkiye'nin süregelen eğitim anlayışında büyük bir yere sahip ve "gerçek" eğitime olan katkısı hatrı sayılır derecede, bu yüzden de ilk önce Köy Enstitüleri hakkında bilgi vermek istedim.

    Kitabın son söz kısmında yer alan yazıda yazan tanıma göre Köy Enstitüsü demek "köylere bilinç ileten eğitim kurumları" demektir.

    "Bir Köy Enstitüsü uygulaması ki kısacık, koca ülke doğrulup Yücelmek üzereydi aşkla şevkle!"

    https://goo.gl/images/Symc4B
    https://goo.gl/images/MuR2fk

    Köy Enstitüleri İsmet İnönü önderliğinde dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla kurulmuştur. Köy Enstitüleri'nin amacı köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu olan çocukların Köy Enstitüleri'nde eğitim görüp tekrar köylerine  dönerek öğretmenlik yapmasıdır. Ayrıca tarımda verimliliğin arttırılması amacı ile de modern tarım teknikleri konusunda bilgiler verilmiştir.

    https://goo.gl/images/MuR2fk
    https://goo.gl/images/rDKFBb

    "Öylesine, ya da böylesine bir 'şans'la Cumhuriyet okullarından ve Tonguç'un Köy Enstitülerinden yetişmiş, eğitimi 'devrim için' uygulama aşamasına ulaştırmış öğretmenler: 'Biz şans değil, olanak istiyoruz halkın çocuklarına!' diye diretiyorlar bugün. Bundan dolayı da Afrika'nın, İran'ın, Pakistan'ın, Brezilya ve Bolivya'nın öğretmenleri gibi sürülüyorlar, kıyılıyorlar yüzer yüzer, biner biner..." Yine kitabın son söz kısmında yer alan bu yazıda Fakir Baykurt Köy Enstitüleri'nin öğretmenleri sayesinde uyanacak olan köylü çocuklarından korkanların oyunlarından bahsediyor kısaca.

    https://goo.gl/images/yrRb8d
    https://goo.gl/images/idCEuR

    Köy Enstitüleri'nin kapatılışı ise şöyle: Hasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Reşat Şemsettin Sirer Köy Enstitüleri'ni Köy Öğretmen Okulları'na dönüştürmüş, Köy Öğretmen Okulları da Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır.

    Ayrıca Fakir Baykurt da Gönen Köy Enstitüsü'nden mezun olmuş bir öğretmendir.

    https://i.hizliresim.com/JDzbNj.jpg

    NEDİR BU EFENDİLİK SAVAŞI?
     
    Efendilik Savaşı, bir tarafta efendiliğin bir tarafta ağalığın olduğu savaştır. Ağalık, çalışıp çabalamadan babadan kalanla olur; efendilik ise okumakla, çile çekmekle... Ağa olamayan köylü, çoluğunu çocuğunu efendi yapmanın derdindedir. Ama ne yol yordam bilinir ne de para vardır bunun için... Kitapta bu yolda köylünün çektiği sıkıntı, geçinebilmek adına neleri göze aldıkları, sosyal düzenin ve ekonominin altında ezilişi; erken evlendirilen kız çocukları anlatılıyor. Köy öğretmenlerinin de dertlerine değinilmiş kitapta: bilgisiz müfettişler, okutmak isteyip de okutulamayan çocuklar, kendi çıkarlarını düşünen okul müdürleri...
     
    Fakir Baykurt kitabını her türlü dertlerini anlattığı köylülerin Efendilik Savaşı'nı er ya da geç kazanacağını, kazanmak zorunda olduğunu, bu savaşın zorunlu olarak sürdüğünü  söyleyerek bitiriyor.

    Ben de incelememi kitabın başında yer alan İ. Hakkı Tonguç'un yazısındaki son sözlerle bitirmek istiyorum: "Fakir Baykurt, bu küçücük kitabın içine çok şey yerleştirmiş. Memleketin kaderi, milletimizin öz meseleleri gösterilmeye çalışılmış bu eserde. Gerçekler dökülüp saçılıyor ortaya. Sağlam ipuçları veriliyor yurda hizmet etmeyi amaç edinenlerin eline.
    Ülkücü, devrimci yazar umut dünyamı zenginleştirdi bu kitabıyla. Okuyunca bu düşünceme katılacağınızı sanıyorum. Gelin beraber alkışlayalım Fakir Baykurt'u."
  • Günümüz müslümanı deyiminden şayet Endonezya'daki veya Malezya'daki müslümanları anlıyorsak onların karşı karşıya bulunduğu mesele ile Bengaldeş'teki veya pakistan'daki veya Hindistan'daki müslümanların meselesinin farklı olduğunu bilmemiz gerekiyor.
    Rasim Özdenören
    Sayfa 72 - İz yayıncılık