• "Sözler yegâne gerçeğimizdir." Octavia Paz
  • " İç dünyanın / bilincin /bilinçaltının odağı oluşturduğu 20. yüzyıl romanında da yazar soyut düzlemde yolculuklara çıkarır roman kişilerini. Ancak bu kez yol artık Tanrı'ya gitmemekte maddenin egemenliğindeki bu dünyada kimliğini yitirmiş insanın kendini umutsuzca arayışını simgelemektedir. James joyce'un 'Ulyses'i, Marcel Proust'un 'Yitik zamanın İzinde'si bu bağlamda verilecek klasik örneklerdir. Binlerce yıldır iç dünyada gelişmeyi simgeleyen yolculuk çağımızın batı uygarlığında giderek dışsallaşmış, maddesel düzlemde bir teknolojik gelişme yolculuğuna dönüşmüştür."
    Yıldız Ecevit
    Sayfa 179 - İletişim Yayınları, İstanbul 2008.
  • "Biz ruhumuzun derinliklerini tanımıyoruz. O giz dolu yol içimizin derinliklerine yönelir. Tüm dünyaları ile sonsuzluk, geçmiş ve gelecek içimizdedir ya da hiçbir yerde." Rilke
  • "Yeni Hayat romanının ana kişisi bir kitap okumuş ve ondan tüm yaşamını değiştirecek ölçüde etkilenmiştir. 'Geri dönüşü olmayan bir yolda ağır ağır yol aldığımı biliyordum.' demektedir. Arkasında bıraktıklarına ilgisini yitirirken önünde açılmakta olan yeni hayata coşkuyla koşmaktadır, ancak yolculuğuna kentin terminalinden bir otobüsle görünürde somut yaşamdan çıkmakta olan romanın ana kişisi yolculuk daha başlamadan uyuyakalır. Pamuk böylece yolculuğun somut yönünü kuşkulu kılar farklı bir boyutun altını çizer, bu aynı zamanda bir iç dünya yolculuğudur, bilincin derinliklerinde, duygu dünyasında, sezgi düzleminde yapılmaktadır."
    Yıldız Ecevit
    Sayfa 177 - İletişim Yayınları, İstanbul 2008.
  • "Anlamadığın şey senin değildir." Goethe
    Yıldız Ecevit
    Sayfa 171 - İletişim Yayınları, İstanbul 2008.
  • 472 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Nihayet Orhan Pamuk ile tanıştık. Geç mi erken mi? Bana göre tam zamanında. Bu zamana gelene kadar çok direndim ama okumayacağım diye. Sevgili Ayşe* ve NigRa bir yandan bastırırken oku diye, ben diğer yandan ayak diredim hep bu zamana. Bu tanışma da Yıldız Ecevit’in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar da etkisi yok değil tabi. Son zamanlarda kuram okumalarım devam ederken, adını sıkça duyduğum ve şiddetle okuma isteği hissettiğim Yıldız Hocanın kitabını edindim en son. Kitap açıklamalarını daha önceden yazılmış eserlerden yapıyordu. Bu eserlerden birisi de Benim Adım Kırmızı. Okuyacağız artık çare yok.

    Okumaya başladım. Kapak yazısı. Aşk mı polisiye mi? Aman Allah’ım. Bir an camdan aşağıya atıvereyim şu kitabı dedim. Neyse kitap bu atılmaz ya. Aldık da hem, okumak lazım. İç sayfalara geçince ne olduğunu şaşırdım bir an. Konuşan ölüler, nefesini yüzünüze soluyan bir katil, meddahlar, nakkaşlar, bilinmeyen yerler… Kitabı 100-150 sayfa okuduktan sonra ancak taşlar yerine oturdu.

    Kitap da ben anlatıcı kullanılmış. Romandaki olaylar bir yandan akarken bir yandan da sırayla romanın karakterleri kendi gözlerinden size yaşadıklarını anlatıyor. Bu karakterler arasında öldürülen bir şahıs var ve sizden katilinizi bulmanızı bekliyor. Katil de aynı zamanda bu anlatıcı karakterler arasında. Gördükleri ve düşünceleri üzerinden sizinle konuşuyor. Roman boyunca katilin peşinden koşuyorsunuz. Tabiki bu o kadar da kolay değil. Yazar ve katil sizinle dalga geçiyor. Yazar romanın içine bir de güvenilmez anlatıcı yerleştirerek okuyucunun işini iyice zorlaştırmış. Tam katil bu dediğiniz an da bir kişinin düşüncelerini öğreniyorsunuz ve tüm düşündükleriniz alt üst oluyor.

    Romanının ana kurgusu bu şekilde ilerlerken yan kurgu da bir de aşk hikayesi ilerliyor. Bu kadarla da sınırlı değil tabiki. Romanda geçen olaylar 1591 yılında yaşanıyor. Ana karakterler nakkaş ve olaylar nakkaşhane etrafında dönüyor. Nakkaşların sanatlarına bağlılıklarını, nakkaşhane kültürünü soluyorsunuz. Aynı zamanda bu nakkaşlardan bir çok eski üstadın çizdiği minyatürlerin hikayelerini öğreniyorsunuz.

    Daha neler neler. Meddahlar, saray hazineleri, tasavvuf, ölüm, şeytan, yaşam, sanat.. Bunlar çok güçlü bir dil ve gerçekçi olarak anlatılmış. İki, üç sayfayı bulan cümleler var bazı bölümler de. Kitap bazı okuyuculara zor gelebilir ama bence dili o kadar da ağır değildi. Benim edebiyat için bir düşüncem vardır; cümleler, kelimeler okuyucuyu yormamalı, okuyucuyu yazarın anlattıkları yormalı, diye. Bu kitabı da tam bu düşünce üzerine buldum.

    Kitapla ilgili bir diğer düşündüren konu da anlatılan hikayelerin ve kişilerin doğru olup olmadığı olduğu. Postmodernizmde tarihin yeniden yazımı çok kullanılır. Bazı kişileri araştırdım ve gerçekten yaşadıklarını öğrendim. Yazarın resme derin ilgi duyduğunu biliyoruz. Bu hikayelerin tamamını doğru ve bir kültürün öğeleri olarak kabul edebiliriz. Yine de roman bu, doğruluktan yazarın sorumluğu yok. Postmodernizmle ilgili bir diğer konuda kadim hikayeler ve dinsel öğeler üzerinden yapılan ironidir. Dini bilgime göre, yazar bu topa hiç girmemiş ki , birçok düşünce içinde kitabın içinde kaynak vermiş.

    Kitap da bir okuyucu ne isterse hepsi var. Aşk, polisiye, sanat, bilinmez diyarlar, roman sanatının yenilikleri, kadim hikayeler, okuyucu konuya dahil etme, edebi doygunluk, güvenilmez anlatıcı. Biraz zor okunuyor ama her okuyucunun eserden keyif alacağını düşünüyorum.
    --------------------------- Yoğun Spoiler içerir---------------------------------

    Neyse genel bir tanıtım yazısı yazdık. Bundan sonra kitabı okuyanlarla dertleşelim biraz. Yahu şu katil olayı beni mahvetti. Hele şu üçkağıtçı Kelebek yok mu, ne pis adammış ya. Keşke katil o çıkaydı. Ben Zeytin’i sevmiştim. Gariban kendi halinde bir adamdı.

    Dedim ya kitabı 100. Sayfada anlamaya başladım diye. Hemen bizim üç nakkaşın bölüme döndüm. Tek tek okudum. Beni kitapta en çok çarpan bölümlerde onlar oldu. Şu kelebeğin dediğine bakın;

    “Onun bakışı ve idraki ile sınırlanarak beni anlamaya çalışmayın ve size doğrudan ben
    söyleyivereyim kim olduğumu. Elimden her şey gelir. Eğlenerek ve gülerek, Kazvinli eski
    üstatlar gibi çizer, renklendiririm. Gülümseyerek söylüyorum: Herkesten iyiyim Ve sezgilerim
    doğruysa eğer, Kara'nın buraya geliş nedeni olan müzehhip Zarif Efendi'nin kaybolmasıyla
    benim hiç mi hiç alakam yoktur.” s. 81/Kelebek

    ve hemen arkasından söylediği cümle;

    “Çok çalışırım ve severek çalışırım. Mahallenin en güzel kızıyla yeni evlendim.
    Nakşetmiyorsam onunla deliler gibi sevişiriz. Sonra yine çalışırım. Demedim bunları. Büyük
    bir meseledir, dedim. Eğer nakkaşın fırçası kâğıdın üzerinde harikalar döktürüyorsa, karısına
    girince aynı şenliği kopartamaz, dedim. Tam tersi de doğru olup, karıyı mutlu ediyorsa
    nakkaşın kamışı, kâğıdın üzerinde öteki kamış sönük kalır, diye ekledim. Nakkaşın hünerini
    kıskanan herkes gibi, Kara da bu yalanlara inanıp sevindi.” s. 81 / Kelebek

    Tam bir güvenilmez anlatıcı var karşımızda. Bildiğin yazar okurun kafasını allak bullak etmiş. Sinirli bir de bu Kelebek, tam profesyonel katil.

    “Bu kıskanç nakkaşlar kalabalığının iftiralarını, sırf ciddiye aldığı için, bu budala Kara'nın, o
    Çerkez kafasına hokkayı indirmek geldi içimden.” s. 82/Kelebek

    Sonra Zeytin’e geçtim. Zeytin’inde son cümlesi efsane. Hiçbir katil söyler mi bunu. Zarif Efendi’nin öldüğünü duyduğunda verdiği tepki.

    “Allah’ım sen bizi koru.” s. 97/Zeytin

    Allah’ı var Leylek bir pislik yapmadı. Bu konuşmalardan sonra Zeytin’i kenara koyup, Kelebek’i birinci plana yerleştirdim. Katille ilk karşılaştığımız bölümü tekrar okudum. Şu iki cümleden katili üsluptan yakalayacağımızı anladım.

    “Üslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca.”

    “Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu Allah’ın da üslup ve
    imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. “

    Tekrar Kelebek’e geldim. Şu cümleden imzaya önem verdiği anlaşılıyor ama nasıl güveneceksin.
    “Çünkü hakiki yetenek ve hüner, altın ve ün sevgisiyle bile bozulmaz. Hatta, doğrusunu
    söylemek gerekirse, bana olduğu gibi, para ve ün hüner sahibinin hakkıdır ve onu aşka
    getirir. “ s. 76 /Kelebek

    Aklımda deli sorular. Devam ettim okumaya. Leylek’in savaşla ilgili birçok resim yaptığını biliyoruz ve eniştenizin ölmeden önce okuyucuya attığı kazığa bakın.

    “... senin de gençliğinde çizimine katıldığın topların, tüfeklerin, çadırların hepsi;.... hepsi,
    hepsi yok olacak."s. 197/Enişte

    Leylek de yeniden devreye girdi derken Üstat Osman neyseki yeniden imdada yetişip bizi üslup konusuna geriye döndürdü.

    “ Çok gururludur; bu da, imza atacak kadar kendini küçük görebiliyorsa bunun görülmesini ve
    bilinmesini ister, attığı imzayı saklamaz anlamına gelir.” s. 295/Üstat Osman - Zeytinin
    Sıfatları

    “ Musavvir Günahkâr Mustafa Çelebi diye imza attığını gördüm. Çünkü bir üslubum var mı,
    yok mu, olmalı mı, varsa imzayla ortaya konmalı mı, eski üstatlar gibi saklamak mı,
    alçakgönüllü imza atmayı mı atmamayı mı gerektirir gibi meselelere kafayı takmadan
    imzasını gülümseyerek ve bir zafer duygusuyla atar.” s. 300/Üstat Osman - Leylekin Sıfatları

    Yine Leylek devreden çıktı ve nihayet at çizimi. Hiç düşünmeden çizen Kelebek, üçkağıt yapan Leylek ve kuşkuyla farklı bir çizim yapan Zeytin.

    “Atı çizişimden kim olduğumu anlayabildiniz mi?
    Bir at çizmem istendiğini işitir işitmez, yarışma olmadığını, çizdiğim attan beni teşhis etmek
    istediklerini anladım. Kaba kağıda yaptığım at alıştırmalarımın zavallı Zarif Efendi'nin
    cesedinin üzerinde kaldığının farkındayım. Ama bir kusurum, bir üslubum yoktur ki benim
    çizdiğim atlara bakıp kim olduğumu bulabilsinler. Bundan emindim emin olmasına, ama yine
    de atı çizerken bir telaşa kapıldım. Enişte'nin atını çizerken, kendimi ele verecek bir şey
    çizmiş olabilir miydim? Şimdi farklı bir at çizmeliydim. Bambaşka şeyler düşündüm bu sefer, "kendimi tuttum" da kendim olmadım.
    Ama ben kendim kimim? Nakkaşhanenin üslubuna katılmak için kendi içindeki harikaları
    saklayan biri miyim ben? İçindeki atı bir gün zaferle çizecek biri mi?”s. 321/Katil

    Tam 321. Sayfada netleştirebilmişiz katili. Hala içimizde bir şüphe olmasına rağmen artık başka bir veri yok gibi. Sonradan öğrendik ki “Allah’ım sen bizi koru.” İnancının kaybetmiş. İronini kralı değil de ne bu? Aynanın diğer tarafına baktığınız da bambaşka bir anlam. Yine katilin konuşmalarından önceden savaş resimleri çizdiğini de öğrendik.

    Bu kitap aklıma geldiğinde iki şeyi hatırlayacağım ilk önce. Birisi bu ironi ikincisi de güvenilmez anlatıcının katil ben değilim deyişi. Bunlar efsane işler. Ustalık böyle bir şey heralde.

    Herkese Keyifli okumalar dilerim.
  • 448 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    İnsan olan vatanını satar mı? 
    Suyun içip ekmeğini yediniz. 
    Dünyada vatandan aziz şey var mı? 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Onu didik didik didiklediler, 
    saçlarından tutup sürüklediler. 
    götürüp kâfire : «Buyur...» dediler. 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Eli kolu zincirlere vurulmuş, 
    vatan çırılçıplak yere serilmiş. 
    Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

    Günü gelir çarh düzüne çevrilir, 
    günü gelir hesabınız görülür. 
    Günü gelir sualiniz sorulur : 
    Beyler bu vatana nasıl kıydınız? 

    İncelememe Nazım Hikmet'in "Bu Vatana Nasıl Kıydılar"şiiriyle başlamak istedim ki,yapacağım incelemeye ve okuduğum kitaba ilişkin en doğru tanımlama ve başlangıç bu satırlar olacaktır kanaatini taşıyorum.

    Zannediyorum yaptığım en uzun inceleme olacak.Kitabın bana kattığı bilgiler çok.Sabırla okumanızı tavsiye ederim.Bu ülkenin bir ferdi olarak okuyacaklarınız,sizlere kayda değer hususiyetler katacaktır inancındayım.
    "Sen kimsin!
    Kimsin sen yav!
    Sen kimsin be!
    Sen kim oluyorsun!
    AKP döneminde en çok duyduğumuz laf buydu.Kim olduklarını yazdım!"diyerek sözlerine başlıyor Yılmaz Özdil.Teker teker kirli çamaşırlarını döküyor vatansızların!
    Recep Tayyip Erdoğan'la başlıyor incelemeye,Erdoğan'la bitiriyor kitabı.
    Erdoğan'a yönelik mizahi tasvirleriyle başlayalım isterseniz:
    "Romen Diyojen batarya batarya,gülle gülle saldırırken,Sultan Alparslan ve askerleri Allah Allah diye saldırıyordu"dedi...1071'de batarya,top filan yoktu.Barut ancak 250 sene sonra toplarla kullanılmaya başlandı.
    "Almanların Goethe'si varsa,İspanyolların Sokrates'i var"dedi.Sokrates,İspanyol değil,Yunan.Sokrates'le Cervantes arasında iki bin sene var.
    "Zonguldak'ta üniversite var mıydı,Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'ni 2007'de biz kurduk"dedi.Üniversitenin logosunda 1992 yazıyor.
    Kendi yaşadıklarını Hazreti Muhammed'in yaşadıklarına benzetti.
    "Hayır"çadırına gittim,niye hayır diyorsunuz dedim,çağdaş bir ülke istiyoruz dediler,oradan Yavuz Sultan Selim Köprüsü görünüyor,bakın köprüler yaptık dedim,adını niye Yavuz Sultan Selim koydunuz da,niye Tayyip Erdoğan koymadınız dediler,bak dedim ne kadar mütevaziyim görüyorsun değil mi! dedi.Milletin gözünün içine baka baka yalan söyledi.Bu tarz bir diyalog geçmemişti.

    Kitabın içinde ;Abdullah Gül,Bülent Arınç,Fethullah Gülen,Necdet Özel,Hulusi Akar,Hakan Fidan,Necip Fazıl Kısakürek,Binali Yıldırım,Abdullah Öcalan,Ahmet Davutoğlu,Mesud Barzani,Sultan Abdülaziz,Mevlüt Mert Altıntaş,Mehdi Eker,Hüseyin Çelik,Hasan Baki,Haydar Aliyev,Süleyman Soylu,Numan Kurtulmuş,Tuğrul Türkeş,Hitler,Mussolini,Franco,Salazar,Cübbeli,Devlet Bahçeli,Efkan Ala,Hakan Şükür,"sözde akil insanlar",Maduro,İsmet Yılmaz,Ekmeleddin İhsanoğlu,Bilal Erdoğan,dondurmacı kılıklı meczup Kadir Mısıroğlu,jöleli Yiğit Bulut,Berlusconi,Ahmet Altan,Selami Altınok,yalaka Yavuz Bingöl ve diğerleri,Rıza Sarraf,Mehmet Ali Ağca,Ogün Samast,Melih Gökçek,Bekir Bozdağ,Selahattin Demirtaş,Murat Karayılan,Said Nursi,darbeci Akın Öztürk,Beşir Atalay,Jet Fadıl,Berat Albayrak,Adnan Menderes,Kemal Kılıçdaroğlu,Muammer Güler,Zafer Çağlayan,bakara makara Egemen Bağış,Beşer Esad,Hüsnü Özyeğin,Tayyibin götünün kılı Şafak Sezer,Taner Yıldız,Kenan Evren,Zekeriya Öz,Hasan Sabbah,Şivan Perver,İdris Naim Şahin,Obama,Hilmi Özkök,Mehmet Barlas,Seyit Rıza,Mümtazer Türköne,Necmettin Erbakan,Orhan Pamuk,tarihçi bozuntusu Mustafa Armağan,Refik Hariri,Seyit Rıza,Fehmi Koru,Burhan Kuzu vs.hakkında çarpıcı bilgilere ulaşacağınız ve Türkiye'nin makus ve mel'un tarihi konusunda derin ve oturaklı düşünceler edinebileceğiniz bu eseri gözüm kapalı öneririm.

    Sayın Yılmaz Özdil'in bütün söylediklerine ve yazdıklarına inanan biri olmadığım için emin olmadığım noktaları araştırdım,ufak pürüzler yakaladım.Araştırmadan,genel geçer biçimde okumamanızı öneririm.Bazı istatistik ve rakamsal bilgilerde abartılmış yahut saptırılmış.Bilginiz olsun.Genel anlamdaysa fazlasıyla doyurucu.

    Bu kitaptan farklı olarak sayın Özdil'in "Kadın,Adam,İsim Şehir Artist,Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda,Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda"kitaplarını da okumanızı tavsiye eder,keyifli okumalar dilerim :)