• Modern Türk Hikayeciliğinin öncüsü,durum hikayeciliğinin en önemli temsilcisi olan Sait Faik kişi ve nesnelerin anlık durumlarını, olaylara bağlı kalmadan tasvir etmekte oldukça usta.
    Balıkçıları, toplumdan dışlanan kişileri, işsizleri,kenar mahalleleri, meyhane ve kahvehaneleri, sıradan küçük insanları ; sıcak , samimi ve canlı bir dille anlatıyor.
    Yazarın ,1954’te hayatını kaybetmeden evvel yayımlanan son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan; kendi yaşama sevincini ve hayata bakışını , sürrealist bir biçimde ele aldığı hikayelerden oluşuyor. Okur ; Abasıyanık’ın bir nevi günlük tutar havada olan iç hesaplaşmasına şahit olurken,aynı zamanda rüya ile realite arasında kurulan köprüden aşağı düşmeden başarıyla geçiriliyor.
    Halk dilinde yazılan Alemdağ‘da Var Bir Yılan ,“Panco” imgesiyle beraber okuru yazarın iç dünyasına girdiriyor, Rıza Milyoner ve Canvermezle beraber uzun bir seyahate sürüklüyor.
    “Muhayyel” bir arkadaş gibi onun yanında geziyor adeta sokakları bir kamerayla arşınlıyor, kimi zaman tebessüm , kimi zaman iç burukluğuyla karşılaşıyorsunuz.
    Faik sizinle sohbet edip dertleşiyor, yaralarını tekrar deşiyor, hayat sevincine sizi “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyerek dahil ediyor.


    Kısa zamanda bitirdiğim ve çok sevdiğim hikaye kitabı olan , Alemdağ’da Var Bir Yılan, düzenli aralıklarla okunması gereken Sait Faik eserlerinden biri. Kim bilir okundukça daha bize neler söyler ,nerelerde çay ısmarlar, hangi tekneyle balık avına çıkartır, hangi meyhanede bize içini döker? Bilinmez...
  • https://youtu.be/VAuwYC_XCM0

    Pardösüsünün kürklü yakasını kaldırınca üşüdü mü diye baktım. Aslında soluk esmer yüzü balmumu gibi sararmıştı. 

    - Üşüdün, dedim. 

    Kaşını kaldırdı. Yanağındaki çıban yerinde kan yoktu. Durdum. Yüzünü avuçlarıma alıp oğaladım.

    - Neden böyle oldun, dedim. 

    Güldü. Karanlığa doğru tükürdü. Başını iki tarafa şiddetle salladı. 

    - Olurum bazı bazı böyle, dedi. 
    - Bir yere girelim, dedim. 
    - Girelim, dedi. Girelim ama içmeyelim artık. 
    - İçelim, dedim. 
    - Öleceksin be, dedi. 
    - Öleceğim dedim. 


    Elimizdeki bardaklara baktık. Yüzü ne durgun, sessiz, esmerdi. Yine soluktu ama canlıydı. 

    - Senin suratın bitkin, dedi. 
    - Bitkin dedim. 

    Fıstık yedi, bira içti. Fıstık yedim, bira içtim. Kulağıma bir şeyler öttü. Bayılacak gibi oldum. Dikkatle bana bakıyordu. 

    - Çok ihtiyarladın sen, dedi. 
    - İhtiyarladım, dedim. 

    Saçlarıma baktı. Gözlerime baktı. Güldü. 

    - Boşver, dedim. Yahu, bakma! 

    Isınmış olacak yakası kürklü pardesüsünü çıkardı. 

    Pardesüsünün yakası kürklü, pardesüsünün yakası kürklü dedim içimden. İçimden biri: 'E ne olacak yani?' dedi. Ne olacak, ben de yaptıracağım bir tane böyle. 

    - Seni bir daha göremeyecek miyim? Dedim. 

    Kızdı. 

    - O benim bileceğim şey, dedi. 

    İki gün sonra yirmi kişiye: "O benim bileceğim şey" ne mânaya gelir diye sordum. Hiçbiri doğru dürüst bir mâna veremedi. 

    Daha iki gün geçmemişti. Biz hâla birahanede idik. Etrafımı görmüyordum. Onu da görmüyordum. Havayı görür müyüz? Dalmıştım. 

    - Hadi kalk, gidelim, dedi. 
    - Nereye? Dedim. 
    - Maça, dedi. 
    - Maça mı? Dedim. Bu vakit maç olur mu? 
    - Avrupa'da gece maçları olur ya, dedi. 
    - Burada olmuyor ki, demedim. Kalktık. Yokuşu indik. Bir yerde durduk. O soyundu. Aşağıda merdiven başında yarı aydınlıkta oynayan futbolculara karıştı. Sesler duydum. Düdükler duydum. Küfürler duydum. Etrafıma baktım. Binlerce insan vardı. 

    Bir aralık yanıma geldi. 

    - Sen oynuyor musun? Dedim. 
    - Kör müsün? Dedi. 
    - E ben ne yapıyorum. 
    - Sen de oynuyorsun, dedi. 
    - Ben de mi oynuyorum. Ben ne oynuyorum? 
    - Güldü. Dişlerini gördüm. Bir tanesi kenarından kırıktı. 
    - Sen, dedi, seyirci oynuyorsun. 
    - Ha, sâhi! Dedim. 

    Ben seyirci oynuyordum. Başladım tepinmeğe. El çırpmaya. Üşüyordum. Paltomun yakasını kaldırdım. Onunki gibi koyun kürkü koyduracağım ben de. Yanaklarımda bir kürk serinliği duydum. 

    Artık hareket etmedim. Seyirciler kayboldu. Futbolcular kayboldu. Neden sonra yanıma geldi. 

    - Maç bitti, dedi. 
    - İyi ya, dedim. Kim kazandı? 
    - Ötekelir! Dedi. 
    - İşte bu olmadı. Dedim. 
    - Sen kim kazansın istiyorsun? Dedi. 
    - Bizimkiler, dedim. 
    - Bizimkiler kim 
    - Siz. 
    - Biz mi? Dedi. Bizim kazanmamızı mi istiyordun? 
    - Öyle ya, tabii, dedim. 
    - Neden? Dedi. 
    - Öbür tarafta tanıdığım kimse yoktu ki? 
    - Bizim tarafta var mıydı? 
    - Sen vardın ya; dedim. 
    - Budala dedi, ben de yoktum. 
    - Ben seni gördüm, dedim. 
    - Ne oynuyordum? 
    - Bek! 
    - Sâhi görmüşsün, dedi. 
    - Birisi seni düşürdü, dedim. 
    - Düşürdü, dedi. 
    - Topallıyorsun, dedim. 
    - Topallıyorum, dedi, sana ne? 
    - Hiç , bana hiç, dedim. 

    İçim burkuldu. 

    Birdenbire kaybettim onu. Seslendim: 

    - Panco, Panco! 

    Hiçbir cevap alamadım. 

    Birisi karanlıkta adımı çağırdı. 

    - İshak, İshak, dedi. 

    Cevap vermedim. Ses, onun sesi değildi. Ama sonra belki arkadaşımdın bir haber alırım diye: 

    - Ne var yahu? Dedim. 
    - İshak, İshak, dedi yine ses. 
    - Ne var yahu, ne var? Burdayım! 
    - Yanıma yaklaşan ayak seslerini tanıdım! Dedi. Yanında üç tane genç vardı. Biri kısa boylu, Ermeni suratlı idi. Ötekisi bir balıkçı ceketi giymişti. Mânasız bir yüzü vardı. Üçüncüsü upuzun biri idi. Aralarında kelimelerini binlerce kere duyduğum, mânalarını bilmediğim bir dil konuşuyorlar, anlamıyordum. 

    Onlar önde, ben arkada bir yokuş çıktık. Caddeye vardık. Cadde asfalttı. Işık içinde idi. Yerler ıslaktı. Yağmur kesilmişti. 

    - Yağmur yağmış, dedim kendi kendime. 

    Onları kaybetmiştim. Bir sinemanın gişesinde buldum. O kapıda bekliyordu. Bir tanesi bilet alıyordu. Uzun boylu bir balıkçı ceketli pis pis gülüyorlardı. O esmer, sakin, durgundu. Bana bakmadan benimle ilgili gibi idi. 

    Kendimi göstermemeğe çalıştım. Ben de bir bilet aldım. Onlar ön tarafta bir yere yerleşmişlerdi. Ben de kenarda ayakta durdum. 

    Onun karanlıkta sağa sola kıpırdandığını görüyordum. Önündeki adamla beraber o da sağa sola dönüyordu. Bir ara iyice yerine yerleşti. Elini yanağına dayadı. Seyre daldı. Sonra yine doğruldu. Başladı tırnaklarını yemeğe. Kalabalığın içinde pardesülü, kırk yaşlarında bir adam: 

    - Yeme tırnağını, diye bağırdı. 

    Gülümsedi. Işıklar yanmıştı. Üç arkadaşı kaybolmuştu. Önündeki tırnaklarını yeme diyen adam yanına geldi. Oturdu. 

    Bir şeyler konuştular, duymadım. Yakası kürklü eski arkadaşım pardesüsünün kolundan bir kaşkol çıkararak boynuna sardı. Ben siyah saçlarını görüyordum. Dönüp baktı. Beni tanımadı. Taşa, duvara bakmış gibi idi. 

    - Benim, yahu, benim, ben, arkadaşın, ben İshak demek için ağzımı açtım. 
    Sinemanın ağır havası ciğerime su gibi doldu. Sustum. Kalktılar. Işıklı çarşılardan geçtiler. Ben arkalarından mahzun baktım. Yapayalnız kalmış gibi idim. Onunla konuşaraktan bir lokantaya girdim. Lokantanın sahibi bir kadındı. Yanağında beni vardı. Halâ çocukluğunun genç kızı gibi idi. Gülümseyerek selâm verdi. Yirmi sene evveline gidiverdim. 
  • Sözümona bir bulvar üstündeyim.Yürüyorum. Yağmur yağıyor da yağıyor. Evet, yağmurun, yalnızlığın. Atikali'nin hakkı var: Uzaklaştıkca anamı, Panco'yu, köpeğim Arab'ı
    Çok özlüyorum.
  • " - Çok içtim amca, dedi.
    - İçmeli delikanlı, dedim, içince çok içmeli.
    - Aşkolsun amca, dedi, sen de bizdenmişsin.
    - Zamanında, dedim.
    - Çok mu içerdin? dedi.
    - Altdudağımı üstdudağıma adamakıllı yapıştırıp sağ elimle de havaya hafiften iki üç tokat salladım. Panco sen de yap böyle, ne demek istediğimi anlarsın.
    - Belli, belli amca, dedi. Suratında nur kalmamış.
    Kızdım.
    - Nurum içimde oğlum, dedim, içim pırıl pırıl. İçim aşkla dolu, dostlukla dolu, hiç olmazsa bu akşamlık. Sen bakma o yüzdeki nura. Yalancıdır, aldatır."
  • Bir süre sonra kendine gelen sanço panço:
    -Senyör Don kişot... Senyör!... diye seslendi.
    -Evet sanço kardeş, ne istiyorsun?
    -Daha önce sözünü ettiniz yara merheminden yanınızda varsa biraz verebilir misiniz?
    -Dostum sanço; zamamın unutturamayacağı anı,ölümün silemeyeceği acı yoktur. Sen de benim gibi güçsüzlügünden güç almaya bak.
  • "İnsanlar, yaşlı dünyanın acısını okuyamıyorlar! Bırak onu, kitap okumuyor insanlar artık. Kitap okumayanlar, düşsüz kalır. Düşsüz kalan insanın yapacağı tek şey vardır dostum; düşleri, geleceğe ait umutları olanları engellemek. Bir bakıma geleceğimizi çalıyorlar Kikili Panço. Onlar, geleceğimizin hırsızları! Yani tüm zenginliğimizi çar çur ediyorlar! Çok üzülüyorum."
  • "Bakmak görmek midir, umutsuz saat?"
    "Bakmak görmeye eşit olsaydı sevgili dostum, insanlar böyle sessiz sakin kalabilirler miydi? Durabilirler miydi durdukları yerde? Bomba yağmurlarında ölen bebekleri, açlıktan akbabalara yem olan çocukları, oğulları savaş alanlarında ölen anaları görmüyorlar Kikili Panço! Hem de, her gün televizyon ekranlarına, gazete sütunlarına, internet sayfalarına baktıkları halde. Demek ki dostum, bakmak görmek değilmiş..."