• Umumiyetle para enterasan bir şeydir zaten.
  • Geldiğinde bir hayli endişeliydi. Gözlerinden ve yüz mimiklerinden fark ediliyordu endişesi. Havadan sudan konuşmaya başladık. Ama hiç rahat değildi. Bir derdi olduğunu anlamıştım ama onun açmasını bekliyordum. Derdi açmak da kolay değildir hani. Birinden borç para istemek gibi bir şeydir bu. Kıvrandırır insanı. Sonunda söylenir ama bir delik olsa da yerin dibine girsem gibi bir duygu bütün bedeni kaplar. Onun için üstüne gitmeyi de doğru bulmadım. Açmasını bekledim derdini. Açtı da sonunda. Aslında büyük bir dert değildi. Fakat onun için büyüktü. Gören ve bir şekilde duyan herkes olayı büyütmüş, bir endişe yumağı haline getirmişti. Yumağın ucu kaçmış, bütün ipler birbirine dolaşmıştı.
    -Geçen yanımda çalışan arkadaş kapının altında bir boşluğa sıkıştırılmış şekilde şu kağıdı bulmuş. İçini açtık Arapça yazılar vardı. Ben önemsemedim, ancak olay bir anda bizim çevrede duyulmuştu. Herkes üzerime hücum etti. Birisinin bana büyü yaptığını düşünüyorlardı. Bundan sonra ya sağlığımın ya da işimin tehlikeye düşeceğinden neredeyse emindiler… Herkes bir laf söylüyordu. Laflar mermi gibi üstüme yağıyordu. Anlayacağınız laf mermisi manyağı oldum. Dedim ya, aslında ben üzerinde hiç durmamıştım. Doğrusu içimde zerre kadar bile bir endişe oluşmamıştı. Ama şimdi endişe küpüyüm. Üç gündür sağlığım bozuldu, kendimi işe veremiyorum ve bu yüzden işler altüst oldu. Bu kâğıdı oraya koyana mı kızayım, beni laf mermisi manyağı yapan çevreme mi kızayım bilemiyorum.
    -Bitti mi?
    -Evet bitti.
    -Biraz rahatladın mı?
    -Hem de nasıl!
    -O zaman bir kahve içelim, sonrasında sakin sakin konuşalım.
    Kahveler geldi, dumanı üstünde hem de en sadesinden… Yavaş yavaş yudumlamaya başladık. Göz ucuyla da onu izliyorum. Epey bir sakinleştiğini görebiliyorum.
    -Ver şu kağıda bir de ben bakayım.
    Baktım, ama işin doğrusu ben de hiçbir şey anlamadım. Anlaşılacak gibi bir ifade veya ibare de değildi zaten. Anlayacağınız Arapça bir takım karışık kuruşuk harfler. Sağından baktım, solundan baktım, anlaşılır gibi değil. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya okumaya çalıştım hiç bir anlam veremedim. Doğrusu ben de bunu bekliyordum. Aslında bu notu, bilgi sahibi biri de yazmış değildi. Bir ihtimal, üzerinden yüzlerce kopya alınması sonucu bozula bozula bu hale gelmiş, ilk anlamını ve şeklini tamamen kaybetmiş bir ibare. Bir başka ihtimal de, Arapça harfleri yazmasını şöyle böyle öğrenmiş acemi birinin kötü bir şakası… İçimden bunları düşündüm, ama söylemedim. Çünkü olay çok büyümüş ve neredeyse içinden çıkılamaz bir hale gelmişti. Böyle basit bir şey söylemem, hem onu tatmin etmez hem de cinci veya medyum denilen adamların kucağına düşmesine sebep olurdu. Tanırdım, iyi bir insandı. İşinde gücünde. Kimseye bir zararı olduğunu, ne gördüm ne duydum. Böyle birinin elinden tutmak ve müşkilini halletmek gerekirdi. Nice bu yolla işi ve sağlığı bozulan insanlar vardı…
    -Eh artık, bu kahvenin üstüne sohbet gider. Biraz sonra şöyle bir çay da söyleriz, sohbeti biraz daha koyulaştırırız.
    -Vallahi o kadar rahatladım ki, ne işe gitmek ne de bizimkilerin yüzlerini görmek istiyorum.
    -Burası senin, istediğin kadar oturabilirsin. Allah’tan benim de bu gün işlerim çok yoğun değil. Ama önce şu senin sorununu bir konuşalım. Çözebilir miyiz? Bilemem. Ama en azından içindeki derdi boşaltıp biraz rahatlatabiliriz. Ne demiş Ulu Peygamber “çok sıkıldığınızda veya bunaldığınızda pozisyon değiştirin, oturuyorsanız kalkın, ayaktaysanız oturun. Olmadı, gidin bir abdest alın, yüzünüz görünüz açılsın şöyle. O da mı olmadı? Bir dostunuzun yanına gidin sohbet edin…” Bu en son ve en etkili çaredir. Sen bizi dost bilmişin, derdini açmışın, eh bizim de bunun altında kalmamamız lazım. Daha da önemlisi yarın O Ulu Peygamber ile mahşer günü karşılaştığımızda, nasıl bakarım yüzüne? Kalpleri bilen Yüce Allah’a ne cevap veririm? Bir Müslümanın derdiyle dertlenmez, derdine çare aramazsam…
    -Allah senden razı olsun. Beni sakin sakin dinledin ya, bu bile bana yeter. Hele şu kahveden sonra, içim epey bir yatıştı.
    -Gelelim meseleye! Sana büyü yapıldı mı bilemem. Bu kâğıdı oraya koyanın ne maksatla konduğunu da bilemem. Gelişmelerden hareketle şöyle bir tahmin yürütebilirim. Belli ki bunu oraya koyan kişi, kâğıdı senin değil başkasının görmesini istemiş. Ama esas hedef sensin. Niye başkasının görmesini istemiş? Çünkü senin etkilenmeyeceğini biliyor. Seni, çevrende oluşacak panik yoluyla etki ve baskı altında alacağını düşünmüş. Görünüşe bakılırsa, başarılı da olmuş… Öyleyse buradan başlamalıyız. Önce her kimse, o şahsın amacını boşa çıkarmalıyız. Bunun için de, sakin ve sabırlı olmalıyız. Onun amacı bizi önce korkuya, ardından telaşa sevk etmek. Telaş halinde art arda hata yapacağımızı ve kurduğu tuzağa düşeceğimizi düşünüyor olmalı…
    -İyi de bizimkilerin zihnindeki bu büyü meselesini nasıl çözeceğiz. Benim esas sorunum bu kâğıt veya büyü değil, bizimkilerin panik halleri…
    -Onu da sakince ele alalım. Büyü konusu neredeyse insanlık tarihi kadar eski. İnsan etki altında kalabilen bir varlıktır. Bazen biyolojisi psikolojisini bazen de psikolojisi biyolojisini etkiler ve bozar… İnsanın ruh-beden bütünlüğü şeklindeki varlığı, buna zemin hazırlayan temel etkendir. İnsanın psikolojisine hem görünmeyen varlıklar hem de görünen varlıklar tesir ederler. Şeytanlar vesvese yoluyla insanın moralini bozmaya çalışırken melekler iyi duygularla insanları iyilik üzere tutmaya çalışır. Ancak son karar, akıl ve irade sahibi insanın kendisine aittir. Şeytan tarafına meyletmek de, melek tarafını tercih etmekte… Aslında şeytanın da, meleğin de insan üzerinde telkinden öte bir otoritesi yoktur. Ancak insan, görmediğinden olacak hem meleği hem de cini kafasında olduğundan daha fazla büyütür. O yüzden cin şeytanı insanın bu abartılı duygusundan da yararlanır. Nitekim Hz. Adem ve Havva’yı İblis, yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekleşecekleri vaadiyle kandırmıştı. Onlar da kanmıştı. Ne zaman gerçeği anladılar? Hata ettikten sonra. Ama olan olmuştu. Hatadan dönüşün tek yolu vardı: Allah’a sığınmak. Onlar da bunu yaptılar. Allah’a sığınarak ve bağışlanma dileyerek hem yanlış düşünceden hem de günahtan kurtuldular. Anladılar ki, melek de bir kuldur. İnsanın melek olması da söz konusu değildir. Hâlbuki Yüce Allah onları daha önceden uyarmıştı. Şeytan sizin düşmanınızdır, diye. Ancak ölmeden önce yapılan samimi her tövbe makbuldür. Hatta böyle içtenlikle tövbe eden, günah işlememiş gibi kabul edilir. Adem babamız, Havva anamız bu konuda bize güzel bir örnektir. Şeytan insanlardan da olur. İşte bu kâğıdı oraya koyan da, böyle bir şeytandır. Niye, çünkü size kötülük yapmak istiyor. Kötülük peşinde olan her insan bu yönüyle şeytandır. Bu şeytanların tuzağına düşmemenin en iyi yolu, onların kapsam alanına girmemektir. Girilmişse derhal oradan çıkmaktır. Allah insana akıl ve irade vermiş. Bu ikisini sağlam kullandı mı insan, kesinlikte onların etki alanından kurtulur. Sigara bırakmak gibi bir şeydir. Yani her şey, kişinin iradesine bağlıdır. Şeytanların telkinlerini ciddiye almamak bile, boşa çıkarmanın bir yoludur.
    -Şimdi siz, bana Allah’a sığın ve kurtul mu demek istiyorsunuz… Ama bu büyü olayı biraz farklı değil mi?
    -Biraz farklı görünüyor, ama aslında insanları korkutma noktasında aynı işlevi görüyor. Büyü yaptıranın amacı korkutmak ve yıldırmaktır. Büyü yapılan korktuğunda, amaç yerine gelmiş olur. Korku, telaşı tetikler; telaş, korkuyu biraz daha büyütür. İşte korku sarmalı dediğimiz şey böyle gerçekleşir. Tipiye yakalanmış insan gibi, olduğu yerde dönmeye başlar. Gittiğini zanneder, fakat bir türlü varacağı yere ulaşamaz. Bıkar, yorulur ve olduğu yere çöker kalır. Böyle olan kişinin kendini kurtarması çok zordur. Mutlaka dışardan bir desteğe ihtiyacı vardır. Birisi elinden tutacak, içinde girdiği fasit dairenin dışına çıkartacak onu.
    -Nasıl olacak bu?
    -Büyü tecrübesi, görülebilen ve aktarılabilen bir olgu ve olay değil. Ancak bunun karşısında insanların nasıl bir davranış sergilediği hususunda bir tecrübe birikimi var. Biz de bu birikimden yararlanacağız. Önce bu tecrübeler içinde en güvenilir olanını bulmak lazım.
    -Anladım. Büyü, aslında bizim güven duygumuzu yıkmayı amaçladığına veya yıktığına göre, öncelikle bu güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Bu da en güvenli çareye başvurmakla mümkün.
    -Evet, tam da onu diyorum. Gelen bilgilere göre Peygamberimize Yahudiler bir büyü yapmışlar. Bu büyü, O’nda bazı rahatsızlıklar meydana getirmiş. O sırada vahiy meleği Cebrail, Felak ve Nas surelerini getirmiş ve büyünün etkisinden bu sureleri okuyarak kurtulabileceğini bildirmiş. Neticede Yüce Peygamber, bu sureleri okuyarak Allah’a sığınmış ve büyünün etkisinden kurtulmuş. Bu gelişme, bizim için güvenilir bir tecrübedir. Zaten her iki surede de Allah’a sığınmak emredilmektedir. Felak Suresinde, yarattığı her şeyin şerrinden, gece entrikaları düzenleyenlerin, düğümlere üfleyerek kötülük peşinde olanların ve haset ateşi yakanların şerrinden aydınlık sahibi Yüce Allah’a sığınmamız istenir. Nas Suresinde ise, bize vesvese veren insanların ve cinlerin şeytanlarından yegâne irade ve güç sahibi Allah’a sığınmamız emredilir.
    -En doğrusu bu. Yüce Peygamber’in Sünnetine uyarak ve getirdiği ilahî Kitabı rehber edinerek dertlerimizden kurtulmak. İyi de, bizimkileri nasıl ikna edeceğiz.
    -İnsanları ikna etmek kolay değil. İkna olabilmesi için insanın önce güvenmesi, kabullenmesi ve teslim olması gerekir. Ama hepsinden önemlisi ve önceliklisi güvenilecek insan... O kadar ağzımız yandı ki, kime güveneceğimizi bilemez olduk. Onun için, işin kolay diyemiyorum.
    -Doğru vallahi, işim çok zor…
    -Aklıma gelen, onları çözümün bir parçası haline getirmek. Bu, ikna etmenin en iyi yolu olabilir.
    -Nasıl olacak?
    -Bu konuda iki hususu halletmemiz gerekiyor. Birincisi sizinkilerin korkusunu gidermek, ikincisi ise kendilerine güven kazandırmak. Bunların ikisi birbiri ile bağlantılı. Onların korkuları bu kâğıdın bir felaket getireceği. Öyleyse önce o korkuyu yenmemiz gerekiyor. Bunun yolu kâğıdın ve içinde yazanların Allah’ın izni olmaksızın hiçbir kimseye zarar veremeyeceğini bilmeleri. Bunun için Hz. İbrahim’in putları kırması gibi, o kâğıdı onların gözü önünde imha etmemiz gerekiyor. Yani imha anına hepsi şahit olmalı. İkinci aşama, güven kazandırmak. Güven için iyi bir tutamak lazım. Çünkü Yüce Allah, sağlam kulpa tutunan kurtulur, buyuruyor. En sağlam kulp, Allah’ın iradesi ve gücüdür. O’na sığınmak, bu kulpa tutunmaktır. Anlayacağın, Ulu Peygamber’in yaptığı gibi Felak ve Nas Surelerini okumak. Şöyle ki, kâğıdı onların gözü önünde imha ettikten sonra Felak ve Nas surelerini üçer kez okumalarını söyleyeceksin. Bu mesele, her akıllarına geldiğinde bu sureleri okumaya devam edecekler. Ta ki, unutana veya olayın etkisi kayboluna kadar… Unuttukları veya akıllarına bir daha takılmadığı takdirde kötü niyetli kişinin bütün amacı ve hamlesi çökmüş olur.
    -Doğrusunu söylemek gerekirse güzel bir düşünce, inşallah işe yarar. Fakat bizimkilerin hallerini düşününce...
    -Önce senin Allah’a güvenmen lazım. Öyleyse buradan eve gidene kadar Felak ve Nas Surelerini oku. İnancımız nedir? Allah’tan büyük güç yoktur. Allah’a dayanan için her daim umut kapısı açıktır. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin, buyruğu da bizedir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır, korku ve endişe her zaman olacaktır. Mümin korkuyla ümit dengesini kuran kişidir. Karar verip yola çıktıktan sonra, gerisi Allah’a kalmıştır. Zaten son kertede Allah’a dayanmaktan ve güvenmekten başka tutamağımız da yoktur.
    -Allah sizden razı olsun çok rahatladım. İnşallah bizimkiler de ikna olur da, şu dertten hasarsız kurtuluruz.
    -İyi niyetle, azim ve kararlılıkla yola çıktıktan sonra Rabbim kimseyi yolda bırakmaz. İmtihan dünyası burası, bu sıkıntılar olacak. Mikropsuz bünye olmadığı gibi, şeytansız dünya da yoktur. Esasen cin şeytanlarından çok, insan şeytanlarından korkmak gerek. Cin şeytanı sadece vesvese verir, öteki ise insanı doğduğuna pişman eder. Ama hiçbir şeytan, Allah’tan büyük değildir. Allah her derdin çaresini de yaratmıştır. Her zorluğun yanında, bir kolaylık olduğunu da bize bildirmiştir. Yeter ki sakin ve sabırlı bir şekilde çözüm arayalım… Allah doğruların yar ve yardımcısıdır… Yolunuz aydınlık, yüzünüz ak, alnınız açık olsun her daim…
    Cağfer Karadaş
  • Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; ruhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Ruhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istila ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nur yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultanım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek aşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, canım, cananım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsus,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabii*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nevi şahsına münhasır****
    Bir karakteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Ruhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgarların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Ruhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Aşk hiç ummadığın bir anda gelir ruhuna,
    Hesap etmeden, ansızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çaresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdamı sevdana,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdap gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* AŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzur bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa elele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyalarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgarlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Ruhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgarı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyaları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin aşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgar
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Aşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek aşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emanetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binalar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evladım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları birbir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlat" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insanın da bir son durağı var. İnsanın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemaatle beş vakit namaza imkanların dâhilinde tabi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra camiinin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde canı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, canım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde canı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdansız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibaretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insanlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık canı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir anda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.

    --------------------------------------------------------------------

    HAYAT TECRÜBELERİ

    (Yoruma siz de tecrübelerinizi yazabilirsiniz...)

    Kullandığım faturalı telefon hattını başka bir operatöre taahhütlü taşıdım. Yalnız taşıma işlemi yasalara göre 2 ile 4 gün sürüyor ki bu süreyi siz 5 gün olarak hesap edin. Çünkü hesap kesim tarihinize göre fatura geleceği için, taşıma işlemini takip eden birkaç gün sonrasına hesap kesim tarihi vermeyin ki ekstradan fatura ödemek zorunda kalmayın. Yani taşıma işlemini talep ettiğiniz günden bir gün öncesini hesap kesim tarihi yapabilirsiniz. Taahhütten olur da vazgeçmeyi düşünürseniz mümkünse hemen ilk aydan vazgeçin, zira ilerleyen aylarda taahhüt gereği, her ay için faturanın yarısı kadar da ceza ödüyorsunuz.

    Bir de şöyle bir şey var. Günümüzde internetsiz ev yok sayılır. İş görüşmelerini dâhil etmiyorum, günlük muhabbetler için telefon görüşmelerini yapabileceğiniz uygulamalar mevcut. Mümkünse görüşmelerinizi evdeyken yapın. Operatör firmalarına ekstradan ücretler ödemek, aylık olarak çok gibi görünmese de çekirdek bir aile olduğunuzu düşününce yıllık olarak hesap edilince epey bir fazla meblağ oluyor.

    Bir diğer konu, akıllı telefonlar. Evet, teknoloji çağındayız, en ucuz akıllı telefon şimdi ortalama gelirli birini düşününce maaşının yarı fiyatıyken, en pahalıları maaşının 2-3 katı olabiliyor. Bir de en ufak bir düşürmede, darbede telefonumuz kullanılmaz hâle gelebiliyor veya temirciye hatrı sayılır miktarda paralar ödeyebiliyoruz. Ayrıca telefonumuzda hiçbir sorun yokken yeni model çıktı, hemen onu almalıyım gibi beyin altına işlenen reklamlar da cabası. Nefsimiz de devreye girip "bak onlarda en yenisi var sende niye yok" dediği ân kaçınılmaz son bizi bekliyor oluyor. Daha telefonumuz eskimeden, kullanışsız hâle gelmeden yenisini almak! Bir de akıllı telefonların tüm özelliklerini kim kullanıyor? Saysak akıllı telefon kullanıcılarının yüzde biri bile değildir.

    Telefonumuzun akıllı olması ekstra maliyetlere sebebiyet vereceği aşikâr. Hâlbuki akıllı olmayan, ucuz yollu, sağlam telefonlar alabiliriz. Evde 1-2 tane dayanıklı tablet olmasının hiçbir sakıncasının olacağını sanmıyorum. İnternet ihtiyacını tabletlerden karşılayabiliriz. Fotoğraf mı çekmek istiyorsunuz, alın iyi bir marka fotoğraf makinası, 20-25 sene kullanın.

    Yani uzun vade de düşününce cebinizde epey bir para kalacağı malum. Teknoloji güzel bir şey ama akıllı kullanınca daha güzel. Büyük bir kitlenin bu yönde kullanımı gerçekleşirse cari açığı da büyük oranda kapatacağımızı da düşünüyorum.

    Hayat tecrübelerden ibaret. Bazen tecrübe elde etmek için cebinizden bir miktar para çıkabilir...
  • "Ah, şu para yok mu..." dedi Pinneberg. "Varlığı bir dert, yokluğu yara!"
    Hans Fallada
    Sayfa 71 - Everest yayınları
  • 452 syf.
    ·5 günde·10/10
    “Mizah anlayışı, insanın ilahi tek özelliğidir.”
    -Arthur Schopenhauer

    “Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan. ”
    -George Bernard Shaw

    İnsanın çok yönlü bir hayvan olduğunu dile getirerek başlayayım. Bu çok yönlülük neredeyse içinde barındığı her unsurla daha fazla dallanabiliyor. Örneğin bir ailenin üç çocuğunun hepsi birbirinden bambaşka karakterlere sahip olabiliyor. Ki bu başkalık Güneş, Ay ve Dünya üçlüsü gibi bir farklılık barındırabiliyor. Sonrasında mahallede bulunan diğer çocuklardan da bambaşka oluyorlar. Bu dairesel dalgalar giderek büyüyor ve aynı zamanda başkalaşıyor. Sonunda tüm dünyayı ve insanlığı kapsayacak şekilde halkalar yayılıyor. Başlangıçta suda oluşan ilk temas anı ve etkisi hariç her şey bambaşka oluyor. Peki bu ilk oluşum noktasındaki benzerlik nedir? Muhtemelen farklı boyutta ve etkide oluşan halkalar olduğumuz için cevaplarımız da pek âlâ farklılık gösterecektir. Kelimede değilse bile tanımlama kısmında gösterir. Benim benzerlik kısmına dair bulabildiğim iki cevap var. İkisi de geçen zamanda başkalarından öğrendiklerim ve kendi keşfettiklerimle aklımda sağlam bir yer etti. Beni az ya da çok tanıyanlar vereceğim cevapların bendeki yansımalarını anlayabilecektir. Tanımayanlar için ise tanıdıklarına ve kendilerine bakmalarının iyi olacağını düşünüyorum. Benzerliklerden ilki, acıdır. Her yerde ve her canlıda barınan yegâne güzelliktir. Güzellik diyorum, çünkü hem bizlerin hem de her yaşamı barındıran her şeyin oluşmasını sağlayan o oldu. Daima oluşturan, şekil veren veya yok eden oldu. Ve hiçbir ayrım gözetmeksizin her şeye aynı şekilde yaklaştı. Önce oluşturdu. Sonra şekil verdi. En sonda da oluşturduğu şekli yok etti. Bunu taşın suya değdiği andan, bana ulaştığı ana kadar gözlemleyebildim veya kafamda oraya düzgün bir şekilde gidebildim. Benden sonrası için de gidebiliyorum. Böyle bir gerçekliğim varken, acının yüceliği ve varlığı karşısında dizlerimin üzerine çökmem ve hizmetimi ona sunmam garipsenecek bir hareket mi? Buna kararı siz verin. İkinci cevap ve çoğu için birinciye kıyasla daha güzel görünen ise mizahtır. İşin ilginç yanı, bu ikinci güzellik acının karşısına geçer. Tıpkı prensesi hem içerideki hem de dışarıdaki düşmanlara karşı koruyan bir şövalye gibi acının karşısına geçer. Hayatı korur. Hayatı korunmaya değer bir güzellik olduğunu düşündürür ve kendisini feda etmeye hazır oluşuyla da bunu hissettirir. Acı ile mizah, Güneş ve Ay gibi hareket eder. Biri Dünya'yı aydınlatma ve yaşatma ile meşgulken, diğeri onun gücünün aşırılığını önleyerek kendi ışığı ve tesiriyle dengeyi sağlar. Dünya'nın sürekli ve sadece Güneş tarafından kuşanma ihtimalinde ne olurdu diye düşündünüz mü hiç? İşte, mizah, acının varlığına karşı böyle bir yol izler. Dengeleyici ve yenileyici gücüyle yaşamın varlığını korur. Artık birbirinden ayrı ama birbirine bağlı iki güç olurlar. Zıt varoluşa sahip diğer her iki olgu gibi birbirlerini bastırmaya çalışırlar, ama kendi aralarında bir denge oluşturmuşlardır. Dışarıdan bir müdahale olmadıkça bu denge duraksız devam eder. Tıpkı ölümün yanıbaşında doğumun olması gibi. Acı, canlıyı oluşturur. Başlangıç, yani bebeklik döneminde her canlı zayıftır. Mizah duygusuyla gelen eğlenceler onu acıdan korur. Gülerek ve eğlenerek zorlukların üstesinden gelir. Acı, gelişme döneminde canlıya şekil verendir. Başlangıçta mizah yoluyla öğrenilen gerçeklikler sayesinde, canlı kendi gücünün farkına varır ve tıpkı Çömlek ustasının ellerinin altındaki toprak gibi doğasından ve özünden ödün vermeden şekil alır. Bu bebeklikten daha zayıf hissettiren dönemde mizahın öğrettikleri ve acıya karşı kazanılmış zaferin getirdiği mizah anlayışıyla atlatır. Acı, ölüm ile canlıyı yok eder. Mizah ise burada yenilmiştir. Fakat acının galibiyet ile elde edeceği hazineyi onun ulaşamayacağı bir yere koymuştur. Mizahla -gülerek ve anlayarak- dokunduğu her şeyin özüne bırakmıştır. Acı bunun karşısında atağa geçmeye kalktıysa bile başarılı olamamıştır. Çünkü kendi özüne de mizah yansımıştır. Mizah sayesinde canlı, acının içine girmiştir. Artık her şeyle bütünleşmiştir. Mizah yeni bir savaşın başlamasından önce başlığını çıkarır ve acıya bakarak kahkaha atar. Sonra tüm bu süreç tekrar ve tekrar başlar.

    "LIZA: Başıma ne dertler, ne belalar açılacağını hiç düşünmediniz.
    HIGGINS: Dertten beladan korksa şu dünyayı yaratır mıydı Yaradan? Hayat yaratmak, dert üretmek demektir. Beladan kurtulmanın tek yolu öldürmektir. Dikkat edersen, korkaklar başlarına bela olabilecek kişilerin öldürülmesini isterler hep."

    İşte, George Bernard Shaw da bu savaşın tam ortasında oturmuş ve onları izleyen birisi. İki tarafın da kazançları ile kayıplarını görüyor. Buna göre hesaplamalar yapıyor. İki tarafında da güçleri ile zayıflıklarını görüyor. Buna göre tahminlerde bulunuyor. İki tarafından benzerlikleri ile farklılıkların görüyor. Buna göre hayatı ve insanı anlıyor. En sonda da hepsini bir araya topluyor ve bizlerin önüne oyun diye sunuyor. Kaleminin ve yazdıklarının güzelliğini bu şekilde açıklıyorum. Belki de zihnime muz kabuğu düşmüştür ve düşüncelerim ona basıp tepetaklak olmuşlardır. Ya da ormanın ortasında sessizlik içinde otururken, bir anda tüm nefesimle bağırmaya başlamışımdır ve nefesimi toplamaya çalışmadan kendi kendime gülüyorumdur. Yoksa bir bebeği gıdaklamaya mı çalışıyorum? Kim bilir. Mizahın nereden ve nasıl geldiğinin açıklamasını hangimiz yapabiliriz ki? Bu yüzden, bizlerin ilahi tek özelliği der, Arthur amcacım. Haklılık payı yok diyebilir miyiz? Neyse, şimdi onların kulaklarını çok çınlatmayalım. Belki bir yerlerde oturmuş birbirlerine karşı taşlama sanatı yapıyorlardır. Hayalimdeki okey masası sonunda oluştu. Şöyle:
    1-) Arthur amcacım
    2-) Ludwing Van Beethoven
    3-) Søren abim
    4-) George Bernard Shaw
    Buradaki dönecek sohbeti hayal etmesi o kadar güzel ki anlatamam! Sırf birbirlerine bakışları ile bile kahkahalara boğuluyorum.

    Neyse, incelemeden çok uzaklaşmayayım. Mizah ile edebiyat birleştiği zaman ortaya çıkan can alıcı güzelliklerin içinde okuduğum en güzeli, bu kitaptı. "Düşündürürken güldüren, güldürürken düşündüren!" başlığını çok rahat atabileceğiniz bir kitap. Elimdeki muzlu sütü size doğru doğrultuyor ve şiddetle öneriyorum. George Bernard Shaw'ın ince ve keskin zekâsı ile gökyüzünde yüzebilirsiniz ya da suda koşabilirsiniz ya da karada uçabilirsiniz. İşin komik yanı da burada zaten. Böyle akla hayale gelmeyecek bir şeyi yaptığımız veya yaptığımızı düşündüğümüz için sürekli istemli ve/veya istemsiz gülüyoruz. Aynı zamanda da olağanüstü bir şeyi tecrübe edip öğreniyoruz. Benden bu kadar. Hazır karın kaslarım çıkmışken gidip ayna karşısında özçekim yapayım. Afilli bir bedene kavuşmak için siz de okuyun ve okutturun. Bekle beni Instagram!

    "ELLIE: Aman, siz de çok eski kafalısınız Kaptan. Bir zamane kızına sorun
    bakalım: İşini kanuna uydurarak para kazanmak namusluluk, kanunsuz yoldan
    para kazanmak namussuzluk mudur her zaman? Mangan babamla
    arkadaşlarının paralarını çaldı. Polis engel olmasa ben de bu paraları ondan
    çalardım. Polis engel olacağına göre benim için tek çıkar yol onunla
    evlenmek.
    KAPTAN: Seninle tartışamam. Çok yaşlıyım. Bu kafa değişmez artık. Bende
    iş bitmiş. Yalnız şunu söyleyeyim, ister eski kafalı ol, ister yeni kafalı, kendini
    satarsan ruhuna öyle zorlu bir darbe indirirsin ki, yeryüzünün bütün kitapları,
    resimleri, konserleri, manzaraları derdine derman olamaz."

    George Bernard Shaw, adamdır!

    Dip Not: Müzik de ekleyeyim bari. Onsuz hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor. :)
    https://youtu.be/ynEOo28lsbc
  • Wertheimer bu paradan hep utanan biri olurken, ben paradan asla utanmadım, diye düşündüm, çünkü insanın içine doğduğu paradan utanması en büyük delilik olurdu, hiç değilse benim görüşüme göre, sapıklık olurdu, o da değilse iğrenç bir sahtekarlık olurdu, diye düşündüm. Nereye bakarsak bakalım, insanlar kendilerinde olan ve başkalarında olmayan paradan utandıklarını durmadan söylediklerinde sahtekârlık yapıyorlar, oysa aslında kimisinde para olması, kimisinde de olmaması ve bazen birisinin parasının olmaması ve ötekinin olması ve de tersi eşyanın doğası gereğidir, bu durum hiç değişmeyecek, parası olanların da bunda bir suçu yok, olmayanların da vesaire vesaire, diye düşündüm, bu durum ne birileri ne ötekiler tarafından anlaşılmayacak, çünkü sonuç olarak gerçekten de yalnızca sahtekârlığı biliyorlar ve başka da bir şey bildikleri yok.
    Thomas Bernhard
    Sayfa 163 - EPUB
  • Para, para, para, varlığı bir dert yokluğu yara.