• "İnanç aşk gibidir; zora gelmez. Bu yüzden devlet önlemleriyle onu bir yere sokmaya ya da orada yerleştirmeye kalkmak tehlikeli bir iştir. Çünkü nasıl ki aşkı zorlama çabası nefreti doğurursa, inancı zorla (benimsetme) girişimi de tam bir inançsızlıkla sonuçlanır. İnanç eğer teşvik edilmek isteniyorsa bu ancak dolaylı ve dolayısıyla önceden gereğince yapılan hazırlıklarla olabilir. Bu hazırlığın en başta gelen unsuru, içinde gelişip boy atacağı verimli bir toprağın önceden hazırlanmasıdır; böyle bir toprak cehalettir." -Parerga und Paralipomena, Bd. II: Kap. XV: Über Religion. 1851
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 150 - Say Yayınları, 2009
  • Suskunluk, yetkiliğin özelliklerindendir.
  • KENDİ KENDİNE DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK (1)

    "Bir kütüphane çok geniş olabilir; fakat eğer düzensiz ise, küçük ve derli toplu bir kütüphane kadar kullanışlı ve yararlı değildir. Benzer şekilde bir insan çok büyük bir bilgi yığınına sahip olabilir, fakat kendi kendisine üzerinde düşünerek bu bilgiyi gerektiği gibi işlememişse, bu bilgi, üzerinde tekrar tekrar ve uzun uzadıya düşünülmüş çok daha küçük bir bilgi miktarından daha kıymetsizdir. Çünkü bir insan, ancak dört bir taraftan topladığı bilgiyi bir araya getirip bildiği şeyleri, bir doğruyu diğeriyle karşılaştırarak bir araya getirdiği zaman ona tamamen hakim olur ve kendi gücüne/melekesine dönüştürür. Bir insan bilmediği şeyi zihninde evirip çeviremez, düşünemez; bu yüzden önce bir şeyi öğrenmelidir; fakat bir insan ancak üzerine düşündüğü şeyi bilir.

    Okumak ve öğrenmek, herhangi bir kimsenin kendi özgür iradesiyle (keyfe keder) yapabileceği şeylerdir; fakat "düşünmek" böyle değildir. Düşünmek, tıpkı bir ateş gibi bir cereyanla ya da hava akımıyla tutuşturulmalı ve konuya duyulan bir ilgi ile beslenmelidir."

    (bkz: Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, XXII, Selbstdenken, çev. Ahmet Aydoğan)
  • KENDİ KENDİNE DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK (2)

    "Zihinler arasında bir insanı düşünmeye, diğerini okumaya götüren asli farklılık, sürekli olarak büyür. Okumakla insanın o an içinde bulunabileceği ruh haline eğilimine yabancı olan düşünceler, zihni zorla ele geçirir ve üzerine damgasını bastığı balmumuna mühür ne kadar yabancıysa, bu düşünceler de zihne o kadar yabancıdır. Böylelikle zihin bütünüyle dışarıdan gelen zorlama altındadır; şunu veya bunu düşünmeye zorlanır, her ne kadar o an böyle bir şeye zerrece eğilimi veya isteği yok ise de.

    Fakat bir insan kendi kendisine düşününce, o an için ya çevresi ya da zihnine düşen belli bir ley tarafından belirlenmiş olan kendi içgüdüsünü takip eder. İnsanın (algısına, sezgisine konu olan) görünür çevresi, zihne, okurken olduğu gibi "tek bir belirli düşünceyi" zorlamaz; sadece doğasına ve mevcut ruh haline uygun olan şey üzerine düşünmeye götürecek malzemeyi ve vesileyi sunar ona. Dolayısıyla "çok okumanın" zihni her türlü esneklikten yoksun kılmasının nedeni budur; bu tıpkı çelik yayı sürekli tazyik altında tutmak gibidir. Eğer bir insan düşünmek istemezse, bunun en güvenli yolu, her ne kadar yapacak başka bir şeyi olmasa, eline bir kitap almaktan geçer.

    Çok geniş ve çeşitli konularda bilgi sahibi olmanın insanların çoğunu yaradılışça olduklarından daha ahmak ve budala yapmasının ve yazdıklarını herhangi bir başarı kazanmaktan alıkoymasının sebebini açıklayan işte bu alışkanlıktır. Pope'un şu dizesinde söylediği gibi:

    For ever reading, never to be read!" (Mütemadiyen okurlar, (bu yüzden) hiç okunmazlar!)

    (Bkz: Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, XXII, Selbstdenken, çev. Ahmet Aydoğan)
  • KENDİ KENDİNE DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK (3)

    "Eğitimli, öğrenimli insanlar, kitapların içindekileri okuyanlardır. Düşünürler, dahiler ve dünyayı aydınlatıp, insan soyunun ilerlemesine katkıda bulunmuş olanlar, doğrudan tabiat kitabından yararlananlardır.

    Eğer bir insanın düşünceleri, içinde hakikati ve hayatı barındıracaksa, bunlar onun kendi temel düşünceleri olmalıdır. Çünkü onun gerçekten ve tamamen anlayabildiği sadece bunlardır. Başkalarının düşüncelerini okumak, kişinin davet edilmediği bir yemeğin artıklarını alması ya da bir yabancının yırtık dökük elbiselerini üzerine geçirmesi gibidir.

    Okuduğumuz düşünce ile içimizde uyanan düşünce arasındaki ilişki, tarih öncesi zamanlardan kalma bir bitkinin fosilleşmiş kalıntısının, baharda tomurcuklanan bir bitkiyle ilişkisi gibidir.

    (bkz: Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, XXII, Selbstdenken, çev. Ahmet Aydoğan)
  • KENDİ KENDİNE DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK (4)

    "Okumak, bir insanın kendi düşüncelerinin yerine bir ikameden başka bir şey değildir. Bir insan böylelikle düşüncelerinin dizginini, çekmesi için başkalarının eline verir.

    Kendi dehasının kılavuzluğunda ilerleyen, başka deyişle, kendi kendine düşünen, dışarıdan hiçbir zorlama olmaksızın ve doğru bir şekilde düşünmesini öğrenmiş insan, kendisini doğru yoldan saptırmayacak şaşmaz bir pusulaya sahiptir. Bu yüzden bir insan, ancak kendi düşüncelerinin kaynağı kuruduğu zaman okumalıdır, ki çopu zaman en iyi kafaların durumu bu merkezdedir.

    Diğer yandan bir kimsenin eline bir kitap alarak kendi öz malı olan düşüncelerini ürkütüp kaçırması, büyük kötülüktür. Bunun tabiattan yüz çevirip ölü bitkiler müzesini seyretmeye giden, yahut harikulade bir manzarayı bir taş baskıdan ya da gravürden incelemeye çalışan bir adamdan farkı yoktur."

    (bkz: Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, XXII, Selbstdenken, çev. Ahmet Aydoğan)
  • KENDİ KENDİNE DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEK (5)

    "Bir insan kendi kendisine düşünerek bir hayli zaman ve çaba sarf ettikten ve düşüncelerini bıkıp usanmadan birbirine uladıktan sonra, bir parça doğruya veya bir fikre ulaşmış olabilir. Fakat böyle olmayıp, aynı şeyi kendisini bunca zahmete sokmaksızın bir kitapta hazır olarak kolayca bulabilirdi. Öyle de olsa, eğer ona kendi kendisine düşünerek ulaşmış ise, bu bin kere daha kıymetlidir.

    Bilgimizi ancak bu şekilde elde etmemiz halinde, elde ettiğimiz şey bütün düşünce sistemimizin bütünleyici bir parçası, canlı bir uzvu haline gelir ve böylelikle, bildiklerimizle tam ve sağlam bir ilişki içerisinde bulunur, bütün sebep ve sonuçlarıyla (daha doğrusu kapsamlarıyla) esaslı bir şekilde, ancak böylelikle anlaşılır. Kendi düşünme tarzımızın rengini, ayırtısını ve damgasını ancak böylelikle taşır ve böylelikle tam zamanında, tam da gereksinim duyulduğu anda ortaya çıkar; bağlandığı yere sapasağlam bağlanır ve asla unutulmaz."

    (bkz: Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena, XXII, Selbstdenken, çev. Ahmet Aydoğan)