Birbirine kardeşçe sarılmış ağaçlar, derin ovalar, bitki örtüsü; bütün bunlar doğanın insana verdiği ölümsüz öğüdün saflığını taşıyordu. Ve bunların ortasında insanın o dehşet verici pisliği vardı. Kale ile darağacı, savaş ve ceza, kanlı çağla kanlı anın iki simgesi, geçmişin baykuşuyla geleceğin yarasası bütün bunların ortasında öylece dikilip duruyordu. O gizemli doğa çiçekleri ve kokularıyla Tourgue'u ve giyotini aydınlatıyor ve sanki şöyle diyordu insana: Bir benim yaptığıma bakın, bir de kendi yaptığınıza!
Doğa acımasızdır. İnsanlar kirletiyor diye çiçeklerini, türlü türlü müziğini, kokularını çekip almaz. İnsanın yarattığı toplumsal çirkinliğin karşısına ilahi güzelliğin zıtlığını çıkartır. Bir tek kelebeğin kanadını, bir tek kuşun şarkısını bile feda etmez: İnsanın, en kanlı boğazlaşmanın, en koyu barbarlığın ortasındayken bile kutsal olanın kıymetini bilmesini ister. Ve insan bu evrensel yumuşaklık, göklerin bozulmak bilmeyen huzuru karşısında etkilenmeden edemez. İnsan yasalarının şekli bozukluğu evrensel ışığın altında çırıl çıplak, apaçık görünmelidir. İnsan kırar, ezer, kısır bırakır, öldürür. Ama yaz yine yaz, zambak yine zambak, yıldız yine yıldızdır.
İnsan bazen taşların tuhaf gözleri olduğunu sanır. Bir heykelin baktığını, bir kulenin gözetlediğini, bir yapı cephesinin çevreyi seyrettiğini düşünür.