• Büyük padişahın yarım asır süren saltanatınınilk on beş yılını, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa doldurur. İbrahim Paşa, Kanuni’nin sadece veziri değil aynı zamanda şehzadeliğinden itibaren en yakın dostu ve nedimidir. 13 yaşlarındayken Maltız
    korsanları tarafından kaçırılmış, sonra Türk korsanlarının eline düşmüş, İzmir veya Çeşme’ye getirilip burada satılmış. Alan kişi ona ibrahim adını vererek, Manisa’da o zaman Sancakbeyliğinde bulunan Süleyman’a hediye etmişti. Adamın davranışı pek makbule geçtiği için İbrahim “Makbul İbrahim” diye anılır olmuştu. Oldukça akıllı ve zeki olan İbrahim Paşa, şehzadeye
    nedim olmak için gereken tahsil ve terbiyeyi kısa zamanda almış, Sultan Süleyman, padişah olunca nedimini de yanında götürmüştü.
    Koçu, s. 161, 162

    İbrahim Paşa, Sultan Süleyman‘ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendirildi. Kariyeri oldukça hızlı bir şekilde yükseldi. Osmanlı Devleti’nde kariyerin en üst noktasına gelmek yani sadrazamlığı ele geçirmek uzun ve belirli bir kariyer çerçevesi içerisinde gerçekleştirilirdi. Enderun da yetişen yetenekli görevliler ilk önce sarayın iç hizmetlerinde bulunurlardı. Yeniçeri Ağalığı, mirahurluk, miralemlik, kapıcıbaşılık gibi. Sonrasında rütbeleri artarak Sancakbeyliğine, Beylerbeyliğine, vezirlik unvanı kazandıktan sonra ise dördüncü, üçüncü, ikinci vezirliğe sonrasında ise sadrazamın görevinden alınması ya da ölmesi durumunda sadrazamlığa kadar çıkılabiliyordu. Bu süreç yaklaşık otuz yıl sürebilirdi. Ancak İbrahim Paşa‘nın sadrazamlığa (1523) ve yanında Rumeli Beylerbeyliği’ne atanması bu kariyer sürecine uymuyordu. İbrahim Paşa daha Enderun da ki görevini yaparken Sultan Süleyman‘ın iktidarının üçüncü yılında sadrazamlığa getirilmişti. Bu duruma bakıldığında Hürrem ile İbrahim Paşa‘nın yükselişleri paralellik gösterir. Her ikisi de hızlı kariyer çıkışlarını padişahın lütfu ile sağlamışlardı. Sultan Süleyman hem vezirlik hem de cariyelik kurallarını yöneten geleneklere aykırı hareket ederek hem gözdesi Hürrem‘e hem de nedimi İbrahim Paşa‘ya hızlı bir yükseliş imkânı sağlamıştı. Tebaa ise bu gelenek kopuşlarından rahatsız olmakla birlikte, padişahlarına hürmeten bir şey söyleyemedikleri için eleştiri hedeflerini Hürrem ve İbrahim Paşa’ya yöneltmişlerdi.
    Peırce, s. 96, 97, 100

    İbrahim Paşa, sadrazam olduktan sonra adeta devletin temel direği olmuştu. Neredeyse tüm siyasi işler onun elinden geçiyor ve onun yönlendirmeleri ile hareket ediliyordu. Sultan Süleyman’da sadrazamı ve nedimini seviyor, ona güveniyordu. Mısır Valisi’nin saltanat davasını yatıştırmaya İbrahim Paşa memur edildiğinde Kanuni ona olan sevgi ve muhabbetini ortaya
    koymuş, onu bizzat uğurlamıştı. Kanuni’ye olan yakınlığı, siyasi idareyi büyük ölçüde elinde bulunduruşu sayesinde sarayda mutlak güç ve nüfuz sahibi olmuştu. Saraya istediği gibi giriyor, çıkıyor, Hafsa Valide Sultan ile istişarelerde bulunuyor, bazen onun onayına başvuruyordu. Zekâsı ve aklı ile bütün sarayın güvenini kazanmış, Sultan Süleyman saltanat sürerken, o devleti idare etmişti.
    Altınay, Kadınlar… s. 29, 30

    Bir Hıristiyan “Türklerin İmparatorluğu, İbrahim Paşa’nın iradesi ile yürütülüyor” diye yazmış ve İbrahim Paşa’nın o dönemde ki gücünü ortaya koymuştu. Yine bir Macar elçi İbrahim Paşa’ya: “Sultanı yöneten sensin” demiş, İbrahim Paşa’da: “Ben efendimin kölesiyim” cevabını vermişti. İbrahim Paşa otorite ve siyasi gücü yanında zenginliği ve serveti ile de adından söz ettiriyordu. Etrafında altın işlemeli brokar ve ipek giysiler içinde 1500 kölesi vardı. Kendi giysileri, Sultan Süleyman’ınkinden daha değerli idi. Sultan Süleyman bundan gocunmuyor hizmetlerinden dolayı onun bunu hak ettiğini savunuyordu.
    Jorga, c.2, s. 293
  • İbrahim Paşa, o zaman Venedik toprağı olan, bugün Yunanistan’ın Adriyatik sahilindeki Parga kasabasındandır. Aslı İtalyandır. Hatta iktidarı zamanında Venedikle hep sulh siyasetini tercih etmesinin bu sebebe yakıştırılmıştır. Rum, Arnavut, hatta Hırvat olduğu da söylenir.
    Bir beyin veya bir balıkçının oğlu iken, altı yaşında Maltalı korsanlar tarafından kaçırıldı. Bir sene ellerinde kaldıktan sonra Osmanlı denizcilerinin eline geçti. İzmir’e getirildi. Manisalı bir hanım tarafından satın alındı. Sonra orada dikkatini çektiği ve
    yaşıtı olduğu sancakbeyi Şehzade Süleyman’a satılmıştır. Sultan II. Bayezid zamanında Bosna Vâlisi İskender Bey’in yaptığı bir akında esir düştüğü ve Şehzâde Süleyman’a hediye edildiği de söylenir.
    Orta boylu, zayıf, kumral, beyaz çehreliydi. Ön dişleri hayvanî bir ihtirasa delâlet edecek kadar sivriydi. Güzel yüzlüydü. Zeki, kültürlü, zarif, güzel sesli ve musikişinastı. İtalyanca, Rumca ve Sırpçadan başka Arapça, Farsça bilirdi. Becerikli ve cerbezeliydi. Tahsil ve terbiyesiyle göz doldurdu. Şehzade Süleyman, bu çocuğu çok sevdi. Beraber büyüdüler. Ayakucunda yatar; abdest suyunu içecek kadar da bağlılık gösterirdi. Bu sebeple Makbul diye anıldı.
    Şehzâde Süleyman, padişah olunca, İbrahim Ağa’yı en yakınındaki makam olan Hasodabaşılığa getirdi. Padişah, bir gün Sadrazam Piri Mehmed Paşa’ya, “Padişahın çok sevdiği bir kulu olsa; ona mühim bir makam vermek istese, neyi münasip görürsünüz?” diye sordu. Bu ince sualin manasını sezen Piri Paşa, “Sadrazamlık münasiptir” dedi ve mührü teslim etti. İbrahim Ağa, böylece 28 yaşında Sadrazam Makbul İbrahim Paşa oldu. Bir hasodabaşı, ancak sancakbeyi, beylerbeyi, vezir olduktan sonra ancak bu makamı hayal edebilecekken, bu tafra (atlama) herkesin dikkatini ve kıskançlığını çekti. İbrahim Paşa, her icraatında hakkıyla göz doldurdu. Her tuttuğu işte muvaffak oldu. Usta bir diplomattı. Ecnebi hükümdarlarla yakın dostluk kurmayı becerirdi. Tayinleri, adam tanıma kabiliyeti olduğunu gösterir. Tarihe meraklıydı. Sanatın ve sanatçıların hâmisiydi. Alenî hediye alır; ama gizli hediyeleri kabul etmezdi.
    Kıskanç ve mağrurdu. Şehzade Mustafa’yı tuttu. Hürrem Sultan’ı karşısına aldı. Çok düşman edindi. Macaristan seferinden getirilip sarayının bahçesine attığı heykelleri sebebiyle şair Figânî tarafından hicvedildi: Dü İbrahim âmed be-deyr-i cihan/Yeki büt-şiken şüd, yeki büt-nişan (İki İbrahim geldi dünyaya, biri put kıran idi, öteki diken). Dine hürmetsizliği, hatta gizli Hıristiyan olduğu dedikodusu bile çıkarıldı. Halbuki dinine bağlılığı, gece mushafı göğsüne bastırarak yattığı kaynaklarda geçer.
    İbrahim Paşa, baş döndürücü ikbalini hazmedemedi. Padişahın iktidarına ortak olmaya kalkışmakla itham edildi. Avusturya elçisine söylediği şu sözler, aynı zamanda Osmanlı sadrazamının pozisyonunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir: “Bu muazzam devleti idare eden benim. Ben ne yaparsam, yapılıp bitmiş olur. Memuriyetleri ben veririm. Eyaletleri, malikâneleri ben dağıtırım. Verdiğim verilmiş; vermediğim verilmemiştir. Hatta padişah bile bir şey ihsan etmek ister yahud eder de ben tasvib etmeyecek olursam, onun ihsanı hükümsüz kalır. Çünki harb, sulh, servet, kuvvet ve kudret benim elimdedir!”
    1536 senesinde İbrahim Paşa’nın, vâlileri asil kimseler olan İranlılardan aşağı kalmaması için kendisine verilen ve o zamana kadar görülmedik “Serasker Sultan” veya “Padişahın Seraskeri” mânâsına “Serasker-i Sultan” unvanını kullandığı şark seferindeki bazı tedbirsizlikleri zayiata sebep oldu. Üstelik bundan, padişahın çok sevdiği Defterdar İskender Çelebi’yi mesul tuttu. Defterdarı idam ettirmesi, sonunu hazırladı. Memlekete zararlı olduğu hususunda padişahta kâfi bir kanaat hâsıl oldu. Devlet ve millet menfaati olduğunda, padişahların gözü kendi çocuklarını görmezdi.
    İstanbul’a döndüğünde bir Ramazan gecesi saraya avdet edildi. Her zaman padişahla buluşup gece geç vakitlere kadar sohbet ederdi. Bu sebeple sarayda padişahın odasının yanında odası hazırdı. O gece de her şeyden habersiz odasına çekildi. Gece yarısı cellâtlar kendisini ziyaret ederek, ruhunu ebedi hayata gönderdi. Padişah, yan odada, nediminin boğuşma seslerine şahit oldu. Serveti hazineye alındı. Böylece Makbul iken 41 yaşında Maktul İbrahim Paşa diye anılmaya başlandı. Hayatını okumaya düşkün olduğu Julius Caesar ile aynı günde (15 Mart) öldürülmesi enteresandır. Nişancızâde tarihinde, paşanın katli anlatıldıktan sonra Kurb-i sultan âteş-i sûzân est (Sultana yakınlık, yakıcı ateştir) mısraı yazar.
    İbrahim Paşa’nın kesilen Başı, Okmeydanı’nda Nasuh Paşa haziresinde; gövdesi Fındıklı Canfeda Tekkesi sahilindedir. Başında işaret olarak bir erguvan ağacı vardı. Galata, Mekke, Selânik, Razgrad, Kavala’da câmi, mektep, medrese, zâviye, hamam, imaret ve çeşme yaptırmış; Kahire Amr bin Âs Câmii’ni tamir ettirmiştir.
    Hataları, kendisini ısrarla Pargalı! diye aşağılayan kavmiyetçi tarihçiler tarafından şişirilmiştir. Tarihte böyle anılmamıştır. Ölümü için komik bir sebep ileri sürülmüştür: Güya satranç oynarken padişaha “Bre Türk! Yanlış hamle yaptın!” demiş, Türklüğe hakaretten götürmüşler. Halbuki o asırda Türk, köylü manasına gelen bir tabirdir. Irkla alakası yoktur. Nitekim Fatih Kanunnamesi’nde “Felan suçu işleyen türk de, şehirli de olsa cezası şudur” diye yazar.
    Herkes İbrahim Paşa’yı, padişahın Hadice adındaki kız kardeşinin kocası olarak bilir. Osmanlı tarih ve vesikalarında İbrahim Paşa’nın damatlığına dair en ufak bir işaret dahi yoktur. İlk defa XIX. asırda Avusturyalı tarihçi Hammer, İbrahim Paşa’nın, ismini vermediği sultanla evlendiğini yazmış; sonra gelenler de buna dayanarak Hadice Sultan ile evlendiğini iddia etmiştir. Muhtemelen İbrahim Paşa’nın 1524 senesinde padişahın da teşrif ettiği ve hemen herkesin ballandıra ballandıra anlattığı tantanalı düğününden dolayı böyle bir şey yakıştırılmıştır. Padişah, bir müddet evvel şehzadelerin sünnet düğününü kasdederek, “Senin düğünün mü yoksa benimki mi daha şâşaalı oldu?” diye sorduğunda; “Benim düğünüm. Zira cihan padişahı teşrif etti” cevabı meşhurdur. Halbuki gelin sultan olsaydı, padişahın teşrifi şaşırtıcı gelmezdi. Padişah, sultan düğününe zaten iştirak eder. Üstelik tarihlerde paşanın evlenmek için izin istediği yazıyor ki, damat olsaydı, evlilikleri irade ile olacağından izne hacet yoktur. Bu kadar teveccühün, ancak bir damada yapılabileceği düşünülmüş olmalıdır.
    İbrahim Paşa, Muhsine adında saraylı bir hanımla evlidir. Bu hanım, Kumkapı’da cami yaptırmıştır. Çocuk yaşta ölen Mehmed adında bir oğulları olmuştur. Damatlar, sultandan başka bir kadınla evli kalamaz. Saray kayıtlarında padişahın üç kızkardeşi kayıtlı olduğu ve her biri vezirlerden olan kocaları bilindiği halde, Hadice Sultan’a dair bir kayıt yoktur. İstanbul câmilerini anlatan 1768 tarihli Hâdikatü’l-Cevâmi, Aksaray’daki bir câmiyi Sultan Selim’in, geride bir erkek ve iki kız çocuk bıraktığını söylediği kızı Hadice Sultan’a atfetmiştir. Muhtemelen Hammer, bu ifadeyi gerçek kabul etmiş; İbrahim Paşa’yı da bu hanımın kocası olarak münasip görmüştür. Böyle bir sultanın varlığını kabul edenlerden, İskender Çelebi’nin zevcesi olduğunu söyleyenler vardır. O devirde hanedan mensuplarının, hele kızlarının kaydı muntazam tutulmadığı için bunu tabiî görmek lâzımdır.


    Ekrem Buğra Ekinci, Türkiye Gazetesi, 23 Ocak 2013
  • https://youtu.be/oOjDUBipwGM

    Hatırlamak gizli bir ibadet benim için.
    Günahlarımdan arınmak, masumiyete dönmek.

    Ben İbrahim Manolis'ten olma Sofia'dan doğma, Pargalı dönme.
    Dönmek nasıl bir şeydir? İnsan nereye döner? Döndüğü yer neresidir? Geriye dönmek var mıdır? Mümkün müdür yoksa kader sadece ileriyi mi gösterir? 

    Geldiğin döndüğün yer orda mıdır, bekler mi? Baksan görür müsün? Kalbin dönerken pusulan mıdır? Geçtiğin yerleri unutmadan, aynı yerlerden geçerek yine evin yolunu bulabilir misin? Geçtiğin deniz, vardığın liman, bulduğun yuva seni hatırlar mı? Seni koynuna alıp esirgeyip saklar mı? 

    Dönmek kabiliyet değil! Zarurettir İbrahim.

    Ben ibrahim. Cenneti, cehennemi hep içinde taşıyan, kendi şeytanıyla dost, postun şeyhiyle müttefik ama hep tetik. Arafın yüce kapısının sadık bekçisi kapı kulu İbrahim. Sultan Süleyman'ın mahreminde sırrında ama hep sınırda olan İbrahim. 

    Hünkarının derin gözlerinde her gün kendi cenazesini seyreden ibrahim. Sultanının gözlerine baktıkça ölüme koşarak giden ölümüne kaza namazları kılınan İbrahim.
  • 416 syf.
    ·6 günde·9/10
    İskender Pala’nın bir çok eserini okudum. Ama oku oku bitmez hala daha. Okuyanların çok zorlandıklarını, içerisinde yabancı, bilinmeyen kelimelerin çok olduğunu söyledikleri için hep erteledim. Ama gerek de yokmuş pek yani. Ben rahatlıkla okudum eseri. 5 gün gibi bir sürede de bitirdim.

    Fuzuli, Kays, Mecnun ve Leyla romanın ana kahramanları. Pala ile tanışmalarım hep bir kişi üzerine yani Yavuz Sultan Selim, Barbaros Hayrettin ve Yunus Emre gibi kişilerin üzerineydi. Bu sefer ise bir kitabın dilinden Leyla ile Mecnun üzerinden biraz Fuzuli’ye atıfta bulunarak biraz da polisiye-macera kitabı gibi olmuş. İran’a sefer yapan Pargalı İbrahim Paşa ile başlayan eser günümüze kadar geliyor. Kitabın elden ele geçmesi, geçirdiği evrim, tarihsel olaylar ve süreçler anlatılmış. Zamanın Osmanlısı ve Babil Hükümdarlığından kalma eserin Osmanlı’da ne kadar önemsendiği anlatılıyor. Osmanlı’nın edebiyata düşükünlüğü yine bu eserin içinde.

    Zaten konu Fuzuli ve Leyla Mecnun ise içerisinde aşk olmak zorunda. Tasavvuf zaten haddinden fazla var. Resimlerle şekillendirilmiş sayfalar da mavcut. Her konu girişi mıralardan, dizelerden oluşmakta. Vuslat nedir ? Mutluluk ve vuslatın zorluğu nedir ? Bunu anlamak için çok yerinde bir eser. Azab çekmek, olgunlaşmak ve aşkın gerçek tadını anlamak için süper eserlerden bence. Bazı yerlerinde sıkıldığımı itiraf edebilirim. Tarihi öğrenmek ve Babillilerin teknolojiyi daha doğrusu eskilerin bizden daha iyi bir teknolojiye sahip olduğundan eminim artık. En azından ahlak ve kültür daha iyiydi. Gizliliğin önemini de anlıyorsunuz eserde.

    Şifrelerle dolu eser ve onu çözmek için çalışan Babil ajanlarıyla dolu esere davet ederim. Nefi, Baki bunlar mutlaka okunmalı arkadaşlar.
  • "Ben kim olduğumu biliyorum da. O, benim güneşim olduğunu biliyor mu?.. Varsın bilmesin... "
    -Pargalı İbrahim Paşa