• “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • Sabahattin Ali'yi anlatan en kapsamlı araştırma kitabı. Sunay Akın "Geyikli park" adlı kitabında, Sabahattin Ali'nin adının "Alı soyadının olduğunu söylemiştir. YANLIŞ! Ali, Sabahattin Ali babasının ön adı, babasının adını soyadı olarak almak istemiş, isimler soyadı olarak alınamadığı için o dönemde, soyadını"ALI" olarak almış, ama bu soyadını hiç kullanmamıştır. Esas soyadı "Şenyuva" Sunay Akın'ı ve Türkiye iş bankası kültür yayınlarını editörlerinden dolayı kınıyorum! O kadar kâğıt, mürekkep harcanıyor,telif ödeniyor, bir de böyle araştırmadan, alalede yazmıyorlar mı!... Yazık, kesilen ağaca kâğıda, verilen telife yazık! Sabahattin Ali hakkında, gerçek, en kapsamlı araştırma kitabı Sevengül Sönmez tarafından hazırlanan bu, "A'dan Z'ye Sabahattin Ali"
  • " Dr. Selim Hamit", Ay' a giden ilk Türk ünvanını alır. Yönetmenliğini David Bradley' in yaptığı Aya Giden 12 Adam( 12 to the Moon) filminde Dr. Selim Hamit rolünü oynayan, Türk sinemasının unutulmaz aktörlerinden Muzaffer Tema' dan başkası değildir. On iki farklı milletten insanın Ay' a gittiği bu filmde Muzaffer Tema, Ay' daki ilk Türk olmasının yanında bir sahneyle de sinema tarihine geçer. Senaryo gereği Muzaffer Tema, Ay' da bir kadınla öpüşen ilk erkektir.Üstelik, bunu yapmak için de, uzay başlığını çıkarmıştır!..
  • Uzun oldu belki ama burada kitap okuyucuları bunu okumazsa kim okusun?

    1- Yaşamımızda, gündelik hayatımızda önem veya değer verdiğimiz şeye benliğimizden bir pay kopar.

    2- Ne kadar önem ve değer verirsek kopan parça o kadar büyük olur. Bütün olanı parçaladığın için parçalanan, uzaklaşmış kısım seni senden almaya başlar.

    3- Benlik sadece kendine aitken bunu fark edemediğimizde (farkındalıksızlık)
    BENliği büyütmek devamlılığını sağlamak için bilinçsizce yaşamaya başlarız.

    4- BEN dediğimiz şey ne ise onu besleyen şeylerle birlikte olmak, zaman geçirmek isteriz.

    5- Ben denilen şey, kimine göre et kemik bedenidir, kimine göre geçmişidir, kimine göre hayalleridir, sevgilisidir, ailesidir, parasıdır, hırsıdır, sahte kimliğidir, aydınlanma çabasıdır, ibadetidir, iyilikleridir...

    6- Bir takım tutarsın, takımın kazandığında sen mutlu olursun çünkü takımının içinde SEN vardır.
    Takımın kaybettiğinde sende kaybetmişsindir
    Neden?
    Çünkü içinde SEN varsın.
    SENiN tuttuğun takım kaybetti. Bu durumda sen kaybetmiş oldun.
    Benliğini takıma pay etmişsin bir parçada takıma vermişsin.

    7- Mesela birini film izlerken düşünelim.
    Filme "KENDİNİ KAPTIRMIŞ"
    Televizyonla konuşuyor, ağlıyor, gülüyor.
    (Dünya hayatı da tv izlemek gibi)
    Sen uzaktan ona bakıyorsun. Sen ağlamıyorsun gülmüyorsun rahatsın ve sakinsin.
    Hatta ona karşı biraz şaşırıyorsun. Nasılda KENDİNİ KAPTIRMIŞ diye

    8- Mesela bir arkadaşım araba almıştı.
    Mutluydu evet!
    Artık arabası vardı..
    Arabayı park ettik başka bir arkadaşa uğradık.
    Arabayı park ederken, park ettikten sonra ve arkadaşımızla buluştuğumuzda sürekli aklı, kalbi arabadaydı.

    Çekerler mi? Vururlar mı? Çizerler mi?
    Dil'e de getirdi.

    Hatta buluşmamız bittiğinde arabayı park ettiğimiz yere doğru giderken gayrı ihtiyari hızlanıp arabaya baktı
    Haah duruyor dedi...

    9- Bu adamın arabası yokken böyle dertleri sıkıntıları kaygıları yoktu.
    Birde araba çekilseydi?
    Elinden alınsaydı?
    Şüphesiz bir anda çok daha mutsuz olacaktı.

    10- Bunun nedeni çok açık. BEN dediğimiz manayı 100 birimle (puan) ile belirleyelim.

    Bunun 10 puanı bedenin dış görünümüne giyim kuşama gitsin.

    10 puanı aileye
    10 puan tuttuğun takıma
    10 puan sevdiğin yemeklere vs
    her gün benliklerimizi bu şekilde dagıtıyoruz. Yani şeytana uyuyoruz.

    Arkadaşım ise arabaya 40-50 puan vermiş ki, sahip olduğu için mutlu fakat kaybetme olasılığı için oldukça tedirgin ve telaşlıydı.

    11- Bu örnek amaçlı verilen birimsel rakamların en büyüğü kuşkusuz karşı cinse olan AŞK'a dır.

    Öyle olmasa intihar vakaları veya dağları delme mevzuları olur muydu?

    12- Birini seviyorsun. Hiç bağın yok. Ayrı cinsiyetlerdesiniz.
    Kadın-Erkek
    Fiş-priz gibi özel yaratılmış

    13- Onu gördüğünde yeryüzünde kendini yarım hisseden bilinçaltın onda kendini tamamlayacağı yanılgısına düşüyor.
    Çünkü kendini kadın olarak görüyorsun erkek olamayacağın için, erkek karşında olduğu için bilinçsiz olarak tam olmak arzusu isteği oluşuyor.
    ilk insandan bu yana bu böyle, sistem...

    14- Karşı cinse karşı mıknatısa benzer bir çekim oluşuyor. Bu sadece kadın bedeni erkek bedeni olarak değil.
    Kadın beyni erkek beyni, kadın ruhu erkek ruhu vs. geniş kapsamlı bakalım.
    İllede bedenlerle sevişme gerekmez.

    15- Akıl devre dışı kalarak BEN dediğimiz mananın çook büyük bir bölümü karşı tarafa veriliyor.
    Artık sende sen kalmıyor.
    Mutluluğu, huzuru, karşı tarafa bağımlı bir organizmaya dönüşüyorsun.
    Bu halden hızlıca kurtulmak için kendini uyuşturmaya başlıyorsun.
    Yeme, içme, alkol, eğlence, dans, film, müzik, kitap, islam, meditasyon, ibadet ne varsa saldırıyorsun.
    Zaman geçtikçe toparlıyorsun ama tabi biraz iz kalıyor.

    16- Biz kaybetmiyoruz!
    Aksine her sıkıntı, keder ve acıda bilinçleniyor, güçleniyor, öğreniyoruz.

    17- Gerçek aşkı, sevgiyi, benliği, kime vermemiz gerektiğini öğreniyoruz.
    Hemde bu dünyada ölmeden evvel öğreniyoruz.

    18- Leyla bu kadar güzelse Leyla'yı var eden Leyla dan da güzeldir demiş ya...

    Şimdi Leyla'yı var eden kim?
    Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Allah inancın var bu sebeple klasik bir cevap olarak
    Allah diyeceksin.

    Haayıır...

    Leylayı var eden, Mecnun!

    Zaten herşeyi var eden HU-Allah o ayrı bir mesele.
    Her soruya Allah dersek iletişim kuramayız.
    Yemeği kim yaptı?
    Allah
    Logoyu kim tasarladı?
    Allah...


    Bu şekilde dünyada yaşayamayacağımız için bütün varlığı var edenin Allah olduğu inancını cebimizde tutuyoruz.
    Şimdi bunu kenara alarak olaya bakarsak.

    Leyla'yı var eden Mecnun' du
    Kendi hayalinde bir Leyla yarattı
    Kendini parçaladı Leyla'ya verdi
    Ve kendi yarattığı Leyla'sı ona uymadı.
    Dert sıkıntı çekti.
    Bu sayede ise hakiki yaratıcıya yaklaştı.
    (İslami inancı olan için Allah'a, olmayan için kendine)

    Veya Leyla ile çok iyi anlaştılar bu seferde çevre uygun görmedi.
    Yada herşey çok iyi oldu evlendi ama aşk bitti.
    Bu kez başka arayışlar çıktı...

    19- Sürekli her halimizde her seçimimizde arıyoruz.
    Her seçim her istek içimizdeki eksik parçayı tamamlamak için. Kimi parada kimi kumarda kimi aşkta kimi makamda şöhrette yok yok yok
    Nereye baksan yok.
    O eksik dolmaz sevgili dostum! o eksik dolmayacak.
    Bu dünyanın tamamını bırak bütün alemi de versen doy-maz.

    Çünkü bizim Zatımız Hakka varır.
    (Öz kimliğimiz son'suzdur)
    Bizim özümüz sonsuzken bu geçici şeylerle nasıl doysun? yada tam hissetsin?


    20- Eveeet bu bilgiler bir işe yaramaz yanan için
    Bu iş akıl işi değil gönül işi çünkü.

    21- Kendini parçalayıp karşı tarafa bölmüş olabilirsin.
    Bu noktada kendinde olmadığın için kendini kolayca geri çekemeyebilirsin belki...

    22- Çünkü kopan parça sana aittir ve en değerli hali yalnızca sendeki halidir.

    23- Bu senindir sana özeldir.

    24- Herşeyi olduğu gibi kabul etmek dönüştürücü bir özelliğe sahip ve hemen ödülünü verir.
    Buna yemin edebilirim.
    Gerçekten gözlerini kapat arkana yaslan ve herşeyi tüm içtenliğinle kabul et.

    25- Geçmiş asla değişmez sil gitsin kafandan.
    Gelecekse senin kafanda oluşturduğun bir HAYAL
    Gelecek yok hiç olmadı. Nasıl olacağınıda asla bilemeyiz.

    26- Şimdi buradasın.
    Herşeyi kabul ettiğin anda derinden büyük bir huzur hissi gelecektir.
    Kabul etmekte zorlandığın anda düşün.
    Kabul etmemek mi zor yoksa bu acıyı sıkıntıyı yaşamak mı?
    Ne gerek var sıkıntıya?
    Olanları hemen şimdi kabul et ve sıkıntı yerini huzura bıraksın.

    27- Kabul edebileceğin ne varsa hiç vakit kaybetmeden hemen et.

    Öyle yada böyle değişip dönüşüp farklı şekillerde ilerde tekrar karşına çıkabilir. Şimdi kabul edersen bu dönüşmüş olacak.

    28- Kabul etmek demek kabul ettiğin şeyin altında ezilmek demek değil.
    Hayır yanlış biliyoruz.

    29- Kabul etmek demek, tamam bu olay artık son bulsun demek.
    Hatta o olayı kendi rengine tarafina çekip kullanmak demek.

    30- Gerçek anlamda kabul edebilirsen hemen hiç vakit kaybetmeden o an, anında huzur akacak
    Dene de gör.

    SENİ SEVİYORUM
    ÖZ'de BİRiz
    Emr'e
  • Soyadı kanunu çıktığında adı olan Ali'yi soyadı olarak da almak isteyince, nüfus memuru böyle bir şeyin olamayacağını söyler. O da "i" harfinin şapkasını çıkararak " Alı" yı soyadı olarak yazdırır. Şimdi tanıdınız mı? .. Evet, savaşı bir çocuk gözüyle bize anlatan ve savaş sonrasında Çanakkale direnişçisi babasıyla birlikte işportacılık yapan ünlü yazarımız Ali Alı' dan başkası değildir...
    Ama siz onu " Sabahattin Ali" olarak tanırsınız!
  • Ali kim mi?
    Soyadı kanunu çıktığında adı olan Ali'yi soyadı olarak da almak isteyince nüfus memuru böyle bir şeyin olamayacağını söyler. O da i harfinin şapkasını çıkararak Alı'yı soyadı olarak yazdırır. Şimdi tanıdınız mı? ... Evet savaşı bir çocuk gözüyle bize anlatan ve Çanakkale direnişçisi babasiyla birlikte işportacılık yapan ünlü yazarımız Ali Alı'dan başkası değildir...
    Ama siz onu "Sabahattin Ali" olarak tanırsınız!
  • "Herşeyin bittiği yerden başlanmalıydı, hayata tutunabilmek"

    Nefesi kesilircesine uyandığında saat 03.46.26'yı gösteriyordu. Odanın içerisi, dışarıdan gelen ışık ile puslu bir görünüm hissiyatı veriyordu ilk başlarda. Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri ile yüzünü, kollarını anlamsız bir şey yapar gibi siliyordu. Tavrı çok farklıydi. Sanki üzerinde örümcek gezmiş gibi, korkulu bir irkilme hali...

    Çoktan yatağından fırlamıştı. Lambayı açmış içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Frank. Gökyüzü aydınlıktı odanın camı güneye bakıyor olması, ay'ı odada hissettirmeye yetiyordu. Tabi ki lamba yanana kadar.

    Tuvalete gitme isteyi uyandı bir anda. Önce eli-yüzünü yıkadı ardından tuvaletin kapısını açtı, irkildi. Lambayı açtığını sanmış, yanılmış olmalıydı. Tuvaletin lambasını açtı, düşünerek ve emin olmak ister gibi tepkinli. Tuvaletin kapısını kapatma gereği duymadı. Korkuyor olmalıydı, bu yüzünden fazlasıyla belli oluyordu. İşini bitirdiğinde sifonu cekti, ellerini bol sabunlu suyma yıkadı, yetinemedi. Aynalığın içerisinde bulunan traş kolanyasını alıp, neredeyse yüzüne yarısını boca etti...

    Karnının guruldadiğını hissetti mutfağa doğru yöneldi. Dolabın kapısını açtı, soguk bir su ve bir kaç gereksiz şişeden baska hiçbir şey yoktu. Kapıyı sertçe kapadı ve dışarıya çıkmak için üzerine bir şeyler aldı. Merdivenleri sakin sakin iniyordu, koşmamak için komşularını rahatsız etmek istemiyor, içindeki huzursuzluğu, uyanmadan önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sabah doğru bir sabah değildi. Nisan ayının sabahında serin, üşütebileceği bir hava hakimdi. Hazırlıklı çıkmıştı evden.

    Brooklyn'de bir sokağa girdi. -Taci's Beyti Turkish Restaurant - kocaman bir tabela vardı, girip girmemekte tereddüt etse de kapıya elini uzattı. İçeri girdi kafasıyla selam verdi. "Do you have breakfast" sorusuna, gülümseyen kasiyer, "lütfen istediğiniz yere geçin, size harika bir kahvaltı sunacağız" - kasiyer avuç içi havaya bakiyordu - ve bir kaç boş masadan ona şık kahverengi masaları gösterdi...

    (Between Av. P and Quantin Rd.) -- Brooklyn, New York..
    - - - -

    Ziya bey saat 07.00'da dükkanını açmış, oğlu Kerem'in, sabah keyfiyetine sinirlenmiş.. "saat dokuzda dükkanda olmak nedir?" diye fırçayı basmıştı Kerem'e. Biraz daha yazıhane de oturduktan sonra, umursamaz davranışına daha fazla tahammül edemeyip, "Şakip Usta'nın oradayım, bir şeyler atıştıracağım, dükkana iyi bak!" diyerek çıkıp gitmiştir bir anlık sinirle..

    Kerem, yazıhaneye geçip bilgisayarda, yine sohbete dalmış, umursamaz tavrını, müşterilere gayet kendine göre bir tavırla fazlasıyla belli etmiştir. Daha önceleri yaptığı gibi. Bu Ziya Bey'in kulağına gitmiş, Kerem'i tabiri yerindeyse, eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel hırpalamış. Bir sene öncesine kadar böyle değildi, takıldığı sohbet sitesinde kız peşinde koşturmaktan, kendine de dükkana zarar vermekten başka bir iş yaptığı yoktu. Belki kendince haklıydı. Ona göre o daha gençti.

    Ziya bey içeri girer İçkisiz olan muazzam Restaurant'ın camekan bölümüne geçer, hafif açık renkli ceviz ağacını andırır masasına oturmuş. Manzaranın eşsiz zerafetiyle, Ziya Bey'in var olan iştahını bir parça daha arttırmıştır. Öncelikle bir çorba siparişi verir, kocaman camların ardında, oğlu Kerem'in vurdum duymaz tavrı, ister istemez canını sıkıyordur.

    Bir çığlık, homurtusu arası bir ses duyuldu 10.46.26. Ses ürkutücüydü. Restaurant ayağa kalkmış, kaçmak ile etrafa bakmak arasında kalıp, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Bir kadın çocuğunu alıp dışarıya fırladı.

    - Nalan adında ki bu kadın, İstanbuldan uçakla Gaziantep'e gelmiş, kocasının ani bir iş seyahati nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, geziyi oğlu Mert ile devam etmeye karar vermiş. Mert daha altı ayına yeni basmak üzere, tatlı hoş bir masumiyeti, kara gözleri ile dünyayı büyülüyordu sanki
    Annesine göre Mert tamda buydu. - -

    Hızlı gelen arabayı fark etmeyen Nalan, ne kadar geri çekilmek istesede başaramaz, araba hizlıca çarpar. Ani bir reflexle, oğlunu daha sıkı tutar Nalan, carpma anı ile Nalan bir anda ortadan kaybolur. Tabi bu kayboluşa Mert'de dahildir.

    Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışmaya uğraşan, Restaurant sakinleri, bir taraftan Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışırken, bir taraftan da "ambulans arandı mı?" diye elamanlarına talimat veren Şekip Bey bilgi almaya çalışır...

    Şahinbey/ Gaziantep

    - - -

    "Tokyo Disneyland, Tokyo Disney Resort'ta bulunan bir eğlence parkıdır. 15 Nisan 1983 tarihinde açılmış olup ABD dışında açılan ilk Disney parkıdır. Park, Walt Disney Imageering tarafından Kaliforniya'daki Disneyland ve Florida'daki Magic Kingdom ile aynı tarzda inşa edilmiştir." diye sözlerine son vermiştir.

    Juju Travel'in yapmış olduğu geziye ailecek katılan Kawa, Junko, ikiz olan 4 yaşlarında ki; Mie ve Mao da katılmıştı.

    Setsuka; Tokyo Disneyland, hakkında bilgi verirken, Kawa, Junko dikkatlice dinliyorlardır. Bu arada Mie ve Mao da bir birileri ile didişiyor, insanlarin arasında koşturuyor, yaramazlık yapsalarda, onların tatlı hallerinden kimse şikâyetçi değillerdi. Hatta yaşlı olan Taja ve Yoshe onlarla otobüste oyun bile oynamışlardı.

    Rehberlik eden Setsuka, tam anlatmaya başlıyordu ki "eve.." bir anda öksürük tuttu. 10.46.02 ciğerlerinin yandığını hissetti. Elinde ki su şisesinden bir yudum almayı düşündü, kolunu kaldırmadı. Bir daha öksürdü. Ağzından kan gelmeye başladı, ve öksürmeye devam etti. Beyaz gömleği otuz saniyeden kısa bir zamanda kıpkırmızı oldu yere bir ağaçın düşme sesinr benzer bir ses ile Setsuka; sırt üstü düşmüs, kafasının arkasını sert bir şekilde beton zemine çarpıp, kafatası çatlamış, yere kanlar dağılmaya başlamıştı.

    Kawa çocukları ve eşini hemen oradan uzaklaştırıp, caddenin karşı tarafına geçirdi. Çocuklarına eğilip bir kaç şey tembihledi ve tekrar olay maaline yöneldi.

    Sensuka'nin etrafına adamlar toplanmış , kadınlar bir kenara çekilmiş, korku ve panik içerisinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

    Maihama, Urayasu 279-8511, Chiba Prefecture Japonya

    - - -


    6 saat önce;

    "Bay Bartley, dediğiniz gibi suları.."
    "Aptal.. kaç defa dedim sana, hımm?, bir daha asla deneyler hakkında.." , "tamam anladım! Bana biraz, erik kökü getir?"
    "Seradan mı efendim?"
    "Manavdan getirmeyi düşünmüyorsun değil mi Volney?"
    "Peki efendim.."

    -Eğer başka bir zeki adam daha bulsam bu aptalı, burada asla barındırmayı düşünmüyorum. Ama sorgusuz itaat ededecek böyle zeki bir aptal daha bulamam heralde.- - -

    -Bay Bartley harika bir bilim adamıydı. Fakat katil diye adlandırabilirsiniz. Bilim için bir değil bir milyar insan ölecek olsa, gözünü kırpazdı, ve bunu dünyanın yarısı öleceğini bilse bile, mutlaka yapardı.- -

    Dr. Bartley duvarda ki saate baktığında 07.46.09'du çoktan geride bırakmıştı. Yan tarafta ki diğer analog saate baktı. New York'a göre saat 21.46 geçiyordu.

    Dr. Farklı 7 ülkeye, su içerisinde yapmış olduğu deneyi dağıtmış, "ışınlama" diye tabir ettiği, veyahutta solucan deliğinden zaman dilimlemesini yapmaya çalışıyordu. Hatta fare deneklerinde, yapmış olduğu deneylerle, bir kafesten bir odaya taşımayı başarmıştı. Fakat bu her farede geçerli değildi. Bazıları patlıyor, kanlar etrafa ketcap gibi dağılıyor... bazıları baska bir noktaya ışınlanıyor veya kayboluyordu.

    Bunu farklı ülkelerde ki yedi ayrı insan üzerinde denemeye karar verdi. Bütçe büyüktü, destek veren Hindistan istihbarat örgütünden geliyordu.

    Ingiltere'de yapmış olduğu deneylerde başarısız olunca, ülkeden dahi kovulmasına sebep olmuştu. Volney Almanya'dan kaçarak gelmesi, daha sonra Dr. Bertley'i bularak ona bir öneri sunması için, Hindistan istihbaratı, Volney'i kullanmış, ve her gelişmede istihbaratı bilgilendirme karşılığı, ona hardmoon (uyuşturucu) sunuyorlardı.


    Hindistan’ın güneyinde yer alan baş döndürücü bir tropikal cennettir.Kerala’da Kovalam Plajı’nın kayalıklarına çarpan Umman Denizi dalgaları.
    (Dağın derinliklerinde, gizli bir geçit bulunmaktadır. Bir geçit denizin altında diğeri ise, dağ eteklerinde bir yerde yer almaktadır.).

    Gat dağları Hindistan

    - - - -

    Nalan uyuyordu, Mert mavileşmiş gözlerini açtığında annesine seslendi, fakat Mert'e hiç bir şekilde karşılık vermedi. Beyaz iris, kornea ve siyah gözlerinin tamamı maviydi. Etrafına bakındığında griye boyanmış dört duvardan başka bir şey yoktu. Kahverengiye çalan iğrenç bir kapıya baktı ve bekledi. Tekrar annesine döndü ve uyamdırmaya çalıştı fakat başaramadı. O anda bir kaç demir şırank.. sesleri ile kapının açılma sesi..

    "Demek uyandın, ufaklık!"
    Fakat odaya Volney giremedi. Odanın sadece bir metre kadar içerisindeydi ve ufaklık nasıl yapıyor bilmiyorum ama, deney işe yaramış, Mert'e fazladan güç ve duyular hediye etmişti. Buna kapının ve de duvarın ardını görmekte dahil.

    Gat dağları Hindistan..

    - - -

    Azerbeycan'a bir paket bırakılmak istenmişti. Hindistan'dan İstanbul, oradan da Baküye geçeçek olan adam, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, çanta kontrolleri sırasında su şişesini elinde tutuyordu. O arada masada olan Nalan'ın suyunun yanına bırakma ahmaklığını gösteren, Nilmakovic su şişesini karıştırıp, yanlış şişeyi aldığı gibi uçağa binmişti.

    Nalan su şişesini hiç farkında olmadan almış, karışıklığı fark etmeden Mert'in su istemesinden dolayı bir kaç yudum içirmiş, bir yudumda kendi içmiş, Antep uçağının yolunu tutmuştu.

    Sabiha Gökçen Havalimanı İstanbul

    - - - -


    Volney koşarak Dr. Bertleyin bulunduğu Laboratuara girer girmez..

    "Dr. BERTLEY başardık..."
    "Neyden bahsediyorsun?"
    "Efendim Deney başarılı oldu!"
    "Ne?"

    Dr. Bertley yerinden fırladı ve saate baktı o anda 13.25.57

    "Bu harika, hangi odadalar?"
    "Dört numaralı.."

    Dr. BERTLEY; koşarak laboratuardan çıkıp odaya yöneldi..

    Volney; Dr Bertley'in peşinden koşup bir şeyler söylemeye calişıyor. " Efendim.. Dr. Berl..". Sesini duyurmaya çalışsa da onu duymamazlıktan geliyordum. Veya bu mucizeye şahit olmak için, Volney duymuyordu.

    Dr Bertley odanın kapısını acar açmak içeriye bir hışımla daldı. Ve ani bir güç geldiği gibi geri fırlattı.. Dr. BERTLEY, Volney'in üzerine uçmuş, kafasının arkasını, Volney'in ağzına ister istemez çarpmıştı.

    Dr. Bertley yerinden kalkamadı ve tam bir şok haliydi. Bir ayağının üzerine oturmuş, diğer ayağı yere dik vaziyette oturuyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyordu. Volney'i unutmuş, hatta onun arkasında olduğunun bile farkında değildi. İnlemelerini bile duyamıyordu. Sanki sağır olmuş gibiydi.

    Volney ağzını tutmuş, ağzından eline dökülen dişlere bakıyordu, göz yaşlarından kaç tane olduğunu sayamasada üç olduğundan adım gibi emindi.

    - - - -

    Annesi halen uyku veya baygın bir haldeydi. Mert ağlamaya başladiğında, kapı kilitlerini açıp kapatıyordu. İçgüdüsel olarak savunmaya geçmişti..

    Kapıyı öyle bir sert kapatmıştı ki, kapının ardında hol de yatan Dr. BERTLEY ve Volney'in sağır olacağı türden bir sesti.

    Mert'in duyuları kendisinden çok annesini korumaya almıştı. Şuan bildiği tek tehtid kapının ardından geldiğiydi. Kapıyı kapadıktan sonra yaptığı ya da yapmayı bildiği tek şey, kapı kolarının ve kilitlerinin, saniyede en az on defa kapı kasasına sertçe ve tehtidkâr bir tavırla 1 dakikadan fazla açıp kapatmasıydı.

    Mert'in ten rengi açık mavi rengi almıştı, gözleri...

    Blue Baby...
    Mavi bebek!
    - - - -

    Dr. Bertley odasına döndüğünde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu..

    Ve döngü başladı...
    Kadim TATAROĞLU

    Umarım beğenmişsinizdir
    Bu hikaye beni bayağı bir zorladı...