• Kitap tam bir umman. Başı ayrı derin sonu ayrı...Gerçekten şaşkınlıkla ve hayranlıkla okudum. Bu kadar çok şey bilmesine şaşırıyor insan. Ama bunun da ötesinde bildiklerini böyle güzel bağlaması... İşte o kısmı da hayranlık verici gerçekten.
    Tabii bu güzelliğin bir nebze zorluğu da var okuyucu için. Kolay değil hızla okuyup geçmek. Sindire sindire, bazen başa geri dönüp okusam da bence kitabı en az bir kere daha okumalıyım.
    Yazarlar, şairler, mekanlar, zamanlar, ülkeler, kahramanlar, kahramanlıklar...Kitabın konu yelpazesi ve genel kültüre katkısı çok başarılı.
    Sunay Akın'dan ilk defa bir kitap okudum. Son olmayacak. Bu kitabı da fırsat bulursam bir daha okuyacağım.
  • Sonsöz (veya Cesur Yeni Dünya Üzerine) David Bradshaw (syf: 371-282)
    İlk olarak 1932'de yayınlanan Cesur Yeni Dünya "F.S. 632'de, bu istikrar yılında" geçmektedir -yani Amerikan araba kodamanı Henry Ford (1863-1947)'un gelişinden 632 yıl sonra; Henry Ford ki onun çok başarılı olan T Modeli (1908-1927) taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobildi. Ford, Dokuz Yıllık Savaşla büyük Ekonomik Bunalım'ın çifte felaketinden sonra kurulmuş bir küresel kast sistemi olan Dünya Devleti'nin önde gelen ilahıdır, onun endüstri felsefesi de bu düzen içindeki hayatın her yönüne hükmeder.
    Dünya Devleti'nin istikrarı, biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırmanın terkibiyle sağlanır. Bu devletin standartlaştırılmış ikimilyar yurttaşı sadece onbin soyadını paylaşır, dünyaya da doğarak gelmemişlerdir, önceden belirlenmiş rollerini yerine getirmek üzere 'kuluçka'dan çıkarılmışlardır. Politik gövdedeki hücrelerden öte bir şey değillerdir. Çocuklukta edilgen itaatin, maddi tüketimin ve önüne gelenle düşünmeden yatıp kalkmanın erdemleri hipnopedya (uykuda öğretim) yoluyla telkin edilir. İleriki yaşamlarında Dünya Devleti'nin yurttaşlarına ücretsiz somalar, hükümetçe onaylanmış haplar verilir ve sürü halinde Cemaat Terennümleri ve Dayanışma Ayinleri için (ki rutin olarak bir sefahat alemiyle sona ererler) toplanırlar; bu toplantılar Dünya Devleti'nin savsözü olan "CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR" değerlerini daha derin biçimde aşılamak için düzenlenir. Hayatın her yönü toplumsal yarar düzeyine indirgenmiştir, hatta cesetlerden kullanışlı fosfor kaynakları olarak yararlanılmaktadır.
    Dünya Devleti'nin on bölgesinden her biri Yerel Dünya Denetçisi tarafından yönetilir. 'Ford-hazretleri' Mustafa Mond, Londra merkezli Batı Avrupa bölgesinin Denetçisidir ve en altta ayak işleri için döllenmiş Epsilon-Eksi Yarı Moronları ile onların üstünde gitgide artan yetenek kastlarının sıralandığı bir kitle bulunan hiyerarşik, fabrika benzeri bir firmanın başını çeker. Mond'un hemen altında bir Alfa-Artı entelektüeller kastı vardır. Bernard Marx ve Helmholtz Watson bu elitin üyeleridir, ama her ikisi de yalnız kalmak ve cinsellikten sakınmak gibi sapkın nazlardan hoşlanan eğilimler geliştirmişlerdir. Çok iyi bilmektedirler ki "görevleri çocuksu olmak'tır ve "birey duygulandığında, toplum yalpalar"; her ikisi de Alfa-Artı uyumsuzları için sığınak işlevi gören adalardan birine sürülmeye yazgılıdır.
    Dünya Devleti'nin sınırları dışında yaşamasına izin verilen diğer tek insanlar da çeşitli Vahşi Ayrıbölgeleri'nde yaşayanlardır. Kendilerini çevreleyen Fordgil cehennemden elektrikli tellerle ayrıldıkları için vahşiler hâlâ evlenmekteler, sevişip çocuk doğurmakta ve eskisi gibi ölmektedirler.
    İşte New Mexico'daki Ayrıbölge'yi ziyaret ederken Bernard Marx, John adlı vahşiye rastlar ve onu Londra'ya getirir. John ilkin kendisini çevreleyen yeni dünya karşısında coşkuya kapılır ve Londra'dan büyük ilgi görür; fakat kısa süre sonra Dünya Devleti'nce hayal kırıklığına uğratılır ve Jonh'ın perspektifinden F.S. 632'nin eksiksiz, totaliter dehşeti teyit edilir.
    Cesur Yeni Dünya, uzun zamandır, Zamyatin'in Biz'i (1920-21), Koestler'in Gün Ortasında Karanlık' ı (1940) ve Orwell'in Bindokuzyüzseksendört'ü (1949) ile birlikte yirminci yüzyılın başlıca kara ütopya (dystopia) veya karşı-ütopya (anti-utopia) romanlarından sayılır. Adı; aşırı-modern, anlatılamayacak derecede saçma ve gülünç görülen ya da insan özgürlüğüne yönelik potansiyel bir tehlikeyi barındıran herhangi bir gelişmeyle bağlantılı olarak kendiliğinden akla gelen yaygın bir medya kalıpsözü şimdilerde. Ne var ki, romanı yazarken Huxley kafasında "kâbusumsu" gelecekten başka şeyler de taşıyordu ve romanın tasarlanıp yazıldığı koşulları bilmek bize, birçok okuyucunun Cesur Yeni Dünya'da sezdiği kararsızlığı açıklamakta yardımcı olabilir.
    Kardeşi Julian'a Ağustos 1918'de yazdığı mektupta Aldous Huxley 1.Dünya Savaşı'nın en kötü sonuçlarından birinin "Amerika'nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı" olacağını tahmin etmişti. Birçok başka entelektüel de aynı şeyi sezinlemişti; 1920'ler, önceki yüzyılda Fanny Trolope'un Domestic Manners of the Americans'ıyla, Dickens'ın aşağılayıcı American Notes'uyla ve Alexis Tocqueville'in Democracy in America'yla. Örneğini verdiğini Amerika'yı kötüleme modasının yeniden canlanışına tanıklık etti. Amerika'nın groteskliğine ilişkin dirilen bu ilgi, ülkeyi 1926'da ilk kez ziyaret ettiğinde her şeyin kendisinin öngördüğü kadar avami ve acayip olduğunu görmekten, Huxley'nin niçin neredeyse dehşete düştüğünü anlamamıza yardımcı olmaktadır. O yılın sonunda yayınlanan Jesting Pilate'in son bölümü, uyduruk filmlerin, boş yüzlü ve "etine dolgun" modern genç kızların, "barbar" caz ve Huxley'nin Los Angeles'da ("Korkutucu Mutluluğun Şehri") karşılaştığı, Avrupa Uygarlığı'nın geleceği konusunda onu karamsar yapan bitmez tükenmez enerjinin eğlenceli bir lanetlemesini içerir. "California'yı görmeni isterdim," diye yazmıştı o zaman Amerika'yı yeni ziyaret eden birine. "Maddesel olarak, gezegenimiz üzerinde görülenler içinde Ütopya'ya en çok yaklaşan yer." Huxley "Amerika'nın geleceği dünyanın geleceğidir" yollu mahzun kehanetini 1920'lerde birkaç yerde daha dile getirmiştir ve kocaman gökdelenleri, dolar ekonomisi, gençlik kültü, "duyusal filmler"i (Hollywood'un sesli filmlerinin dokunma duyusuna hitap eden torunları), seks hormonlu sakızları, her yerde hazır ve nazır fermuarları (ki Huxley tarafından Amerika'nın ulusal "arma"sı diye nitelenir) ve feryat eden seksofonlarıyla Dünya Devleti'nin, ilk önce Amerikan yaşama biçiminin küresel yayılışına bir yergi olarak düşünüldüğü açık. Huxley, Henry Ford'un Yaşamım Ve Yapıtım adlı kitabını Amerika yolculuğu sırasında geminin kütüphanesinde keşfetmişti ve San Fransisco'da gemiden indikten sonra karşılaştığı her şey Fordgil ilkelerle kusursuz bir uyum içinde görünmüştü.
    Haziran 1931'de Huxley bir gazete muhabirine, Amerika'ya ikinci bir gezi planladığını söylemişti, "sırf daha kötüsünü bilmek için, bence, insanın zaman zaman yapması gerek." Mayıs ayında da bir başka muhabire "gelecek hakkında bir roman" yazdığını söylemişti. "Wellsgil Ütopya'nın dehşeti ve ona karşı bir başkaldırı üzerine." Birkaç yerde Huxley, H.G. Wells'in Tanrılara Benzeyen İnsanlar'ı ile (1923) ve onun sadece "etkin, iyimser, buluşçu, yenilikçi ve iyi huylu" yurttaşlarla doldurduğu tozpembe bir ütopya çizmesiyle alay etmiştir. "Wellsgil" terimini kullanışı burada, ilerlemeci bakışın ona en itici ve saçma gelen tüm yönlerini kapsar. Fakat Huxley, Anthony Burgess'ın bir keresinde yaftaladığı gibi, "anti-Wellscilerin en büyüğü" değildi kesinlikle. Aksine, Tanrılara Benzeyen İnsanlar bir yana, Huxley 1920'lerde ve 30'ların başında Wells'le bir hayli şey paylaşıyordu: özellikle de, parlamenter demokrasiye yönelik güçlü horgörü ve kitle toplumunun seçkin bir uzmanlar kastı tarafından kontrol edilen bir zihinsel düzey hiyerarşisi biçiminde yeniden düzenlenmesi gerektiği yolundaki güçlü inancı. Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmaktaki asıl amacı, pekâlâ Tanrılara Benzeyen İnsanları ve anlattığı düşlemsel 'California' dünyasını yermek olabilir; ama romanı yazmaya başlar başlamaz, Huxley'nin kurmaca bir geleceğin parodisini yapma isteği, şimdinin kurmaca olmayan acil sorunlarına korkulu ilgisiyle karıştı.
    Ekim 1929'da Wall Street'in çöküşü, Britanya'nın sadece temel ürün endüstrilerine dayanan alanları için sert yan etkileri olan bir küresel sarsıntıya neden oldu. Sonraki iki yıl boyunca bu bölgelerde işssizlik hızla arttı ve 1931'in ilk aylarından itibaren, ülkenin ekonomik problemlerinin her gün biraz daha vahim bir hal alması ve Parlamento'nun etkisiz bir seyirci olduğunun gitgide açığa çıkmasıyla, Britanya kaosun eşiğinde görünüyordu. Birçok yorumcu, bütün Avrupa'nın toptan bir ekonomik çöküş ve kanlı bir kargaşaya doğru gittiğini tahmin ediyordu. Uygarlığın kendisi yok oluşa mahkûmdu.
    Huxley, Durham kömür madenlerini ziyaret eder ve kitle işsizliğinin sefaletine tanık olur. Ekonomik ve politik durum üzerine kilit bir Avamlar Kamarası tartışmasında da hazır bulunur ve gözlemlediği tutumlardan, işittiği "zırvalamalar" dan hiç etkilenmez. 1931'in yazında kriz derinleştikçe, Huxley'nin karamsarlığı da derinleşir. Ağustos ayındaki sterline hücum, Britanya'nın acil durumla uğraşacak ilk hükümetinin kurulması, (A.J.P. Taylor'ın sözleriyle) "iki savaş arasındaki İngiliz tarihinin dönüm noktası"nı belirleyerek Eylül'de altın standardının bırakılması, Huxley'yi Birleşik Devletler'e yapacağı ikinci ziyareti belirsiz bir tarihe ertelemeye sevk etti. Kısa bir süre sonra geleneksel politikaya ilişkin ümitsizliğinin en derin noktasına ulaştı ve, çoğu çağdaşı gibi, parlamenter demokrasiden vazgeçip, "bizi rasyonel bir öngörünün gereklerini yapmaya ve bu doğrultuda zahmete girmeye zorlayacak kişiler tarafından" yönetilmeye boyun eğmeyi savundu. Propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gördü ve Sovyetler Birliği'nde yürürlüğe konulana benzer bir ulusal planın uygulamaya geçirilmesi için defalarca çağrıda bulundu. 1928'de Rusya'da ilk Beş Yıllık Plan açıklandığında, Huxley "Bolşevik idealist için Ütopya bir Ford fabrikasından farksızdır," diye yazmıştı; fakat 1931'in olayları onu değişik bir bakış açısını benimsemeye yöneltti. Cesur Yeni Dünya'yı yazdığı sıralarda, tıpkı Mustafa Mond gibi, eğer uygarlık mevcut krizden sağ çıkacaksa "ilk ve en son kertede ihtiyaç" duyulan şeyin istikrar olduğunu ileri sürdü. Mond'un adı, Imperial Chemical Industries Ltd'in ilk başkanı olan Sir Alfred Mond'dan (1868-1930) esinlenilerek konulmuştur. Huxley onun Middlesborough yakınlarında olan Billingham'daki devasa fabrikasını Cesur Yeni Dünya'yı yazmaya başlamadan hemen önce gezmişti. Huxley, Billingham'ı planlama ilkelerinin "muzaffer bir tecessümü" olarak, "kocaman bir plansız tutarsızlık dünyasının ortasındaki... düzenli bir evren" olarak selamlamıştı. Öyle görünüyor ki, Vahşi'ye buyurgan tahakkümü içinde Mustafa Mond, Huxley'nin Haziran 1931'de Britanya'ya akıl, düzen ve isrikrar getirmesi için çağrıda bulunduğu "güçlü ve akıllı merkezi otorite"yi kişileştirmektedir. Mond'un "derin, tınılı sesi" Huxley tarafından üç yerde anılmıştır. Üstelik, sesinin "ürkütücü biçimde" titreştiğini ve Mond'un yüzünün 16 ve 17. bölümlerde Vahşi, Bernard Marx ve Hemholtz Watson ile konuşmaları boyunca "iyi huylu zekâ"dan daha tehdit edici bir şeyi ele vermediğini gözlemler. Bütün çirkinliğine rağmen, F.S.632'nin hiyerarşik, aseptik, renklerle kodlanmış dünyası, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'yı yazmadan önce, yazarken ve yazdıktan sonra başka yerlerde çağrısını yaptığı bilimsel ütopyadan çağlarca uzak değildir.
    Cesur Yeni Dünya'nın yayınlanışından iki hafta önce, Ocak 1932'de BBC'deki bir radyo konuşmasında Huxley öjeniğin bir politik kontrol aracı olarak kullanımını tartıştı ve "bütün Batı Avrupa soyunun... Hızlı bozuluşu"nun önünü almak için öjenik tedbirleri uygulamaya hazır olduğunu belirtti. Huxley'nin öjeniğe veya toplumun biyolojik yapısının devlet eliyle manipülasyonuna ilgisi, ilkin Proper Studies'de (1927) belirdi ve öjenik reçeteler iki savaş arası dönemde bütün politik renklerden entelektüeller tarafından savunuldu. Bokanovski İşlemi, Podsnap Tekniği, Yeni-Pavlovgil Şartlandırma ve Hipnopedya Huxley'nin Britanya'nın politik sorunlarına uygulanabileceğini ileri sürdüğü tekniklerin romanesk karşılıklarıdır. Şöyle demişti: "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir."
    Nasıl H.G. Wells'in Zaman Makinesi (1895) bir uzak gelecek görümünden çok Viktoryen cehennem korkusu ve onun birçok türevince ilham edildiyse, Cesur Yeni Dünya'nın yüzeyinin altında da Huxley'nin ekonomik karışıklığa ilişkin marazî büyülenmişliği, 1931'de ulusal yaşamı şekillendiren politik atalet ve sosyal huzursuzluk, krizi çözmek için öne sürülen çözüm önerileri yatmaktadır. Sözgelimi, Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü alt sınıfların "her fırsatta" kırlara gitmek ve yasa gereği "alet gerektirecek sporlarla ilgilenmek ve böylece ulaşım kadar üretilmiş nesneler tüketmek" için şartlandırdıklarını söylediğinde ve "Atıp kurtulmak onarmaktan yeğdir"in Dünya Devleti'nde aksiyomatik olduğunu öğrendiğimizde, Huxley Britanya'nın karşılaştığı sorunların tüketim yetersizliğinden kaynaklandığım öne süren teoriyi (ki Huxley bunu ekonomist J.M. Keynes'e atfeder ve şiddetle reddeder) hicvetmektedir. Keynes, aynı zamanda, sistematik bir kamu çalışmaları programı yoluyla işsizliğin düşürülüp ekonominin yeniden canlandırılabileceğine inanıyordu. Stoke Poges'daki Engelli Golf, Londra'nın batı banliyölerinde toplanan Merkezkaçlı Zıplayan Kukla kuleleri ve "Notting Hill'den Willesden'a giden ana yol boyunca iki sıra halinde dizilmiş" olan Escalator Fives Kortları, romanın yazıldığı tarihte onca tartışmaya yol açan Keynesgil girişimlerin alaycı belirimleridir.
    Cesur Yeni Dünya'nın arka planını tam olarak bilmek romanın kara ütopyacı dayanaklarını hiçbir şekilde geçersiz kılmaz. Roman, şirket-devletin doğasındaki totaliter tehlikelerin bir geleceğe yansıtımı olarak okunabileceği gibi, Amerikan öcüsüne dair bir hiciv olarak da alımlanabilir. Gördüğümüz gibi Cesur Yeni Dünya, Huxley'nin bilimsel planlamaya dolaylı ve umutsuz desteği olarak dahi yorumlanabilir. Bütün metinler özerktir; bizzat Cesur Yeni Dünya da, Huxley'nin romanı yazdığı sıralar ürettiği çeşitli kurmaca olmayan yazılarla romanı niçin yazdığı ve ne anlama geldiğine ilişkin geriye dönük açıklamaları da, bir bütün olarak değenlendirilebilir veya her biri kendi başına ele alınabilir. Fakat okur hangi yorumu yeğlerse yeğlesin, öyle görünüyor ki Cesur Yeni Dünya'nın yapısı 1931'in Nisan ve Ağustos'u arasında Huxley için çok sorunlu bir haldeydi; çünkü bir hiciv mi, bir kehanet mi, yoksa bir proje mi yazdığından kendisi de emin değildi. 1935'te bir gazeteci gönlünün "Vahşi'nin isteklerinden yana mı, şartlandırılmış istikrar idealinden yana mı" olduğunu sorduğunda, Huxley'nin "İkisinden yana da değil, bence iki ucun arasındaki bir orta hem istemeye değer hem olabilirdir, hem de bizim hedefimiz olmalıdır," diye yanıtladığı aktarılır. Anlamlı biçimde, "Gelecek hakkında komik, en azından alaycı bir roman"ın tamamlanışını haber veren babasına Ağustos 1931'de yazdığı bir mektup, "Beş Yıllık Plan doğrultusunda birşeyler benimsemediği takdirde, dünyanın geriye kalanının çökeceği" yolundaki kanısının "gitgide güçlendiği"ni bildirerek bitiyordu. Cesur Yeni Dünya'ya 1946'da yazdığı önsözde romanı yazdığı dönemde planlama ve öjeniğin kendisi için sahip olduğu çekiciliğe hiçbir göndermede bulunmaz. Hitler ve "Nihai Çözüm" bu tür fikirleri düşünülemez kılmıştı ve o günden sonra Huxley bu fikirleri terk etti. Böyleyken önsöz ve Brave New World Revisited (1958), Sovyet Komünizmi'nin hegemonyasının işaretlerini verdiği "kâbusumsu" geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığı vurgular.
    Cesur Yeni Dünya'nın en güçlü yönlerinden biri, teşrih masasına yatırılamaması, kategorik yoruma direnmesidir. Sözgelimi Mayıs 1931'de yayınlanan bir makalede D.H. Lawrence, New Mexico'nun "büyük maddi ve mekanik gelişme çağı"ndan kendisini nasıl "sonsuza dek" kurtararak değiştirdiğini anlattı. Huxley'nin Vahşi Ayrıbölgeleri bu denemeye (The Plumed Serpent (1926) ve Mornings in Mexico (1927)) çok şey borçludur. Bu yapıtlarda Lawrence, sürekli animistik insan ruhuna bağlı kalan Amerikan yerlileri ile Ford'la malûl Birleşik Devletlerin demokratik yurttaşları arasına bir ayrım çizer. Cesur Yeni Dünya da aynı ayrımı kullanıyor görünmekte ve hatta Huxley bir Pueblo Yerlisi'nin kırışık yüzünü betimlemek için Lawrence'ın favori sözcüklerinden birini, "obsidian"ı kullanır. Lawrence 1930'da öldü, Huxley de 1932'de yazar arkadaşının mektuplarını yayınladı. Bunları yayına hazırlarken Huxley, New Mexico'nun Lawrence'a ifade ettiği anlamın çarpıcı tanıklarıyla karşılaştı. Cesur Yeni Dünya kısmen Lawrence'a bir başka atıf olarak okunabilir, fakat romanın birçok yönü göz önünde bulundurulunca, durum göründüğü kadar basit değildir. Huxley aslında Lawrence'm ilkel kültürlere "gerilikçi" övgüsüne ılımlı yaklaşmaz ve de romanın son bölümünde Vahşi kendisini "bir kucak dolusu yeşil diken"in üzerine attığı zaman, bu, Lawrence'a saygılı bir gönderme ânı olmaktan çok, Birkin'in Women in Love'da dikenli çalılığa çırılçıplak atlayışının parodisidir. Benzer biçimde, "etine dolgun bir sarışın" olarak Linda da, kocasının ölümünden sonra ömrünü New Mexico'da geçiren ve Lawrence'ın mektuplarını derlerken bir hayli çatıştığı Frieda Lawrence'a eğreti bir benzerlikten fazlasını taşır.
    Vahşi Ayrıbölgesi'ni, gayrıinsanî Dünya Devleti'nin günahıyla sevabıyla, insanî antitezi olarak okuyanlar, Malpais'in ırkçı önyargısı içinde Linda ve John'ın dışlanmışlıklarının ("Ten rengimden ötürü benden hoşlanmadılar," der John Bernard, ve Lenina'ya 7. Bölüm'de kırbaçlama ayininde ilk karşılaştıklarında, "Hep böyle oldu.") Bernard Marx ve Hemholtz Watson'ın Dünya Devleti'ndeki ikilemlerinden daha tahammül edilemez olduğunu kabul etmelidirler. Ortodoks olmayan davranış New Mexico'da Londra'dakinden daha şiddetle cezalandırılmaktadır ve Malpais'in totemizmle meskali, Dünya Devleti'nin Fordizm'le somasının kaba eşdeğerlerinden başka birşeyler midir? Buna karşılık, F.S. 632'nin sivri yanları törpülenmiş mutluluklar diyarı, sapkın davranışın, insan hatasının, duygusal istikrarsızlığın ve toplumsal düzensizliğin kökünün kazındığı bir yer değildir. Asayiş polisi, Park Sokağı arbedesi gibi programlanmamış anlaşmazlıklar patlak verdiğinde ilgilenmek üzere hazır bekletilir; Kuluçka ve Şartlandırma Müdürü gibi yüksek mevkili birinin de genç Linda'yla yıkıcı ve romantik bir ilişkiye girmesi, kadının da "Tomakin"ine kendini adaması insan tutkusunun bastırılamaması konusunda çok şey anlatır. Benzer biçimde, "popüler" ve "etine dolgun" Lenina Crowne, Henry Foster'la olan özel ilişkisini, gelişmesi engellenmiş Bernard Marx'a açıklanamaz bir düşkünlüğe evriltir ve, 13. Bölüm'de bildirildiği üzere, Mwanza-Mwanza'daki bir Alfa-Eksi idarecinin erken ölümüne yol açan da Lenina'nın insanca bir hatasıdır. Aynı şekilde, Bernard'ın kısa boyluluğu ve inançsızlığının, bir insanın geçmişteki sakarca bir hatasından kaynaklanmış olabileceği yolunda söylentiler dolaşmaktadır.
    1946 tarihli önsözde Huxley, romanı yeniden yazacak olsa Vahşi'ye üçüncü bir seçenek; ekonominin merkezsiz, politikanın anarşist, bilim ve teknolojinin insanlığı baskı altına almak yerine, ona hizmet etmek için kullanılacağı bir toplulukta yaşama seçeneği sunacak idiğini açıklar. "Din, insanın Mutlak Sonu'na ilişkin bilinçli ve zekice meşgalesi, içkin Tao ya da Logos'un, aşkın Tanrı ya da Brahman'ın birleştirici bilgisi olurdu," der. Okuyucular olarak romanda bu satırları gözden geçirip değiştirmediği için Huxley'e müteşekkir olmalıyız, çünkü eğer öyle yapsaydı, Cesur Yeni Dünya, kuşkusuz, uzun süreli cazibesini yitirirdi. Paradoksal biçimde, Cesur Yeni Dünya'nın bir yirminci yüzyıl klasiği olma özelliğini güvenceleyen şey, 1931'de Britanya'yla Huxley'i kuşatan ve romanının derin çift yönlülüğünü doğuran kaygı ile belirsizliklerdir.
  • Sıcak günün ardından, ufukta güneş batarken,
    Akdeniz den sahile, meltem rüzgarı eserken,
    İskele- rıhtım, akşam sessizliğe, bürünmüşken,
    Bir başka yaşanır Antalya’da yaz akşamları.

    Hergün akşam, Konyaaltı- ışık, ışık yanarken,
    Sahilde dalgalar, kıyıya ahenkle vururken,
    Poyraz rüzgarları karadan, hoyratça eserken,
    Aşkı, sevgiyi bütünleştirir, yaz akşamları.

    Akdeniz’in akşamları her gün bir başka olur.
    Boğa çayın yaseminleri mis gibi kokulur,
    Frenk yemişleri yenmek için buzda soğutulur,
    Âşık olma, sevme, zamanıdır yaz akşamları.

    Tophane, Mermerli de ikindi çayı içilir,
    Konyaltı Yedimehmet’e yemeğe gidilir,
    Tahinli piyaz, hibeş yenen yemeğe tat verir,
    Bahçelerde,akasya kokar,yaz akşamlarında,

    Gezinti teknesi falez de koya sokulurken,
    Düden çayı, çağlayan dan denize dökülürken,
    Lara-Karpuz kaldıran önünde balık avlarken,
    Güneşin batışı farklıdır yaz akşamlarında.

    Karaalioğlu park da, gezintiye çıkılır,
    Büyük aşkların, dostlukların temeli atılır,
    Festival korteje sanatçı konuklar katılır,
    Şenliklerle, düğünlerle geçer, yaz akşamları.

    Antalya’da her yazda, yaz yağmuru yağar, geçer,
    Bu yöre yaşanan aşklar da, sevgiliyi seçer,
    Kırmızıoğlu'nun şehre aşkı ruhun da göçer,
    Unutulmaz Antalya’nın güzel yaz akşamları

    Erdoğan Kırmızıoğlu
    (ERDOĞAN KIRMIZIOĞLU -2007 -SON CEMRE ŞİİR KİTABINDAN )
  • Tom Daniel Hamilton 1: #32524345

    (Bu yazdığım hikâye, diğer hikâyenin devamı niteliğinde olup, bir nevi bir ara hikâyedir. Yani, A'dan B'ye geçişin evresini anlatmış gibi oldum. Eleştirilerinizi bekliyorum, sevgiler.)

    Tom Daniel Hamilton 2

    Zilzurna sarhoştu. Issız sokakta sendeleye sendeleye yürüyor, 25 metre sonraki markete doğru ağır adımlarla ilerliyordu. Karavanı geride kalmıştı. Yürümek ve serin hava ona iyi gelir diye, karavanından ayrılıp kalan yolu yürüyerek gitmeye karar vermişti. Ağaçların örttüğü ırmaktan gelen serin hava, Hamilton'un yüzünü yalıyor, her rüzgar esişinde büyük bir rahatlama duyuyordu.

    Kuzey Dağları'nda gece yarısını geçirmiş, ardından  New Hampshire'daki küçük kasabasındaki  evine doğru yola koyulmuştu. Otoyol üzerindeki bir benzinciden aldığı biralarla, dağın zirvesinde kendini gökyüzüne teslim etmiş, dönüş yolculuğunda da, bira içmeye devam etmişti. Yol boş olduğundan, rahat bir şekilde yolculuğunu sürdürüyordu.

    I-95 otoyoluna geldiği vakit, birası bitmiş, hem dinlenmek için hem de yeni bira almak için markete doğru yola koyulmuştu. Şu anda, boş sokaklarda ağır ağır ilerliyordu.

     Nihayet markete varıp da, giriş kapısından içeri girdiğinde, içeride çalışan klima yüzünden soğuk olan hava, düşmesine neden oldu. El yordamıyla kalktı ve kasaya doğru yürüdü. Market küçük olduğundan, sadece 1 çalışan vardı.

    "Tuborg Special lütfen..."
    Kasiyer, ona birayı uzattı, Hamilton da parayı ödedi, iyi geceler dileyip, karavanına doğru yola koyuldu.

    Şoför koltuğunda yığıldı kaldı; bir yandan birasını içiyor, bir yandan da dışarıyı seyrediyordu. Hava rüzgârlı olduğundan, yapraklar hışırdıyor, insanı ürküten sesler çıkarıyordu.

    Hamilton o gece orada sızmış kalmıştı. Güneş dağların arasından çıkmış, zifiri karanlıkta yakılan fener gibi, gökyüzünü aydınlatıyordu.

    "Lanet olsun...ancak öğlene doğru hastaneye varabilirim... o koca yağ torbası yine söylenip duracak... pislik herif..."
    Hamilton, artık tek tük arabayla dolmuş olan yolda, sağ şeritten yavaş yavaş ilerliyor, ve aniden önüne çıkan araçları kornayla uyarıyordu. Korna sesi, karavanın yarı açık olan penceresinden süzülüp, göğe karışıyordu.

    Birden başı zonklamaya başladı. En yakın yerde sağa çekti, kontağı çevirdi, ve karavanın ağır ağır susan motorunun sesini dinledi. Akşamdan kalmaydı. Albert amcası böyle derdi. Albert Ullman, Hamilton, teyzesiyle yaşarken ara ara evlerine gelen adamdı; kim olduğunu bilmiyordu. O odasında ders çalışırken, bir keresinde kulak misafiri olmuştu konuşulanlara. Albert amcası, eliyle başını ovalayarak "yine akşamdan kalmalık..." diye söylenip duruyordu. Lise çağında olmasına rağmen, o zamanlar bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Sonraları, teyzesine sormuş, o da "akşam içip sızmanın ertesi güne etkisi..." demişti.

    Nihayet, New Hampshire'a 30 kilometre kala kendine gelebilmişti. New Hampshire'dan Kuzey Dağları 150 kilometre uzaktaydı. Artık güneş yavaş yavaş tepelerinde dikilmeye başlamış, kavurucu yaz sıcağı başlamıştı. Torpidoya uzanıp telefonunu aldı, ve saatin 09.30 olduğunu gördü. Hiç durmadan yoluna devam etse, 10.20'a kadar eve varırdı, eve gidince bir duş alır, ağrı kesici atar, 1-2 saat dinlenip, ardından hastaneye giderdi. Onun bölümünün şefi olan Dick Stuart'a ne hesap vereceğini düşündü. Hayır, hesap vermeyecekti. Düpedüz, "o gün işe gelmek istemedim," diyecekti; ve muhtemelen bugünkü gecikmeden dolayı,  gece vardiyasına kalacaktı, dün gelmediği için de maaşından kesilecekti.
    "Amaaan..." dedi, "şimdi onu düşünecek değilim..."

    **
    Nihayet evine ulaştı. Karavanı evin önüne park edip, evin giriş kapısına doğru yürümeye başladı. Saatine baktı: 10.17 umduğundan erken gelmişti. Anahtarı kilide soktu, çevirdi, ve evin kendine has havasıyla karşılaştı. Spor ayakkabısını ayakkabılığa kaldırdı, ardından kapıyı kapatıp duşa doğru yöneldi.

    Ding dong... ding dong... irkilerek uyandı. Bir güzel duş almış, sonra birkaç şey atıştırıp uyumuştu.

    Uyku mahmuruyla saate baktı: 14.35
    "Aman Tanrım..."
    El yordamıyla ayaklarına terliği geçirip, kapıya doğru yöneldi. Hiç yakın arkadaşı yoktu, sosyal bir insan da değildi. Kim gelmişti ki?
    Kapıyı açtığında, karşısında koyu gür saçlı, atletik yapılı, uzun boylu meslektaşı Marc duruyordu. Aslen Fransızdı.
    "Hey, ahbap nerelerdeydin? Şef sana bakmamı söyledi... başına bir şey gelmiş olduğundan korktuk..."
    Kesin öyledir, diye düşündü ama bunu belli etmemeye çalıştı, gözlerini ovaladı, ve mutlu bir gülümseme takındı.
    "Kendime 24 saat ayırmak istedim. Öğlene doğru hastanede olmayı planlıyordum ama uyuyup kalmışım..."
    "Şef senin hemen hastaneye gelmeni söyledi... bilirsin... şef... neyse, işte, fazla oyalanmadan hastanede ol..."
    Kapıyı kapattı, ve birkaç dakika kapıya dayanıp bekledi. Ne pislik adamdı şu şef... resmen kapitalist düzenin bir kölesiydi... soot oltodo horkos borodo olocok, olmoyonon mooşono kosorom...

    Elini yüzünü yıkamak üzere lavaboya gitti, üstüne iş üniformasını geçirip, hastaneye doğru yola çıktı.
    **
    Önce birkaç yüz metre ilerdeki araba kiralayacısına karavanı teslim etmiş, oradan da hastaneye doğru yürümeye başlamıştı. Nihayet hastaneye ulaşmış, şefin odasına doğru yola koyulmuştu.
    Yüzüne geniş halkla ilişkiler gülümsemesi takınmış, iş arkadaşlarına "Merhaba..." diye selam veriyordu.
    Üstünde "Bölüm Başkanı Dick Stuart" yazan kapıyı açıp, içeri girdi.
    Dick Stuart, sandalyesinde arkasına yaşlanmış, sandalye şefin ağırlığının altından gıcırdıyor ve o da bir parmağını ağzına götürmüş Hamilton'a otur işareti yapıyordu.
    Tom Hamilton denileni yaptı, ve koyu deri koltuğu oturdu.
    "Tom... neyin var senin? 1 haftadır iyi görünmüyordun... dün de gelmedin..."
    "Şef... sadece kendime biraz süre tanımak istedim... son bir haftadır neyim var bilmiyorum ama kendimi iyi hissetmiyordum ve ben de 1 günü kendime ayırayım dedim... aslında, öğlene doğru gelmeyi planlamıştım, ama uyuya kal-"
    "Tamam, tamam... bunları dinlemeye gerek yok... bu seferlik maaşından kesmeyeceğim, ama bu gece acil serviste kalıp, hastalarla ilgileneceksin... anlaştık mı?" Hamilton kafasını salladı. "Hadi şimdi işinin başına..."
    Hamilton denileni yaptı, ve aslında umduğu kadar da kötü geçmediğini düşünüyordu.

    Onun asistanı olan Sally, hastanın raporunu okuyor, Hamilton da bir yandan hastayla ilgileniyor, bir yandan da dinliyordu.
    "Durumu ağır... Geçen gece, oğlunu kurtarayım derken o da oğluyla birlikte balkondan atlamış, son dakika oğlunu tutmuş, oğlanın burnu bile kanamamışken, babanın kaburga kemikleri neredeyse tamamen kırılmış. Felç kalma ihtimali büyük. Akciğerde de büyük tahribat var." [1]
    Hamilton elleri önlüğünün cebinde, üzüntülü bir şekilde başını sallıyordu.
    "Baksana şu kadına...hâlâ babayı suçluyor... neymiş, oğlunun atlamasının sebebi oymuş... adam, oğlu için hayatını feda ediyor, kadın hâlâ adamı suçluyor..." Hastanın oğlu ve karısı odanın dışında olmasına rağmen, kısık sesle söylemişti bunları Sally.
    "Pekâlâ... hastanın eşini çağır..."
    Hastanın eşi, çekingen bir tavırla odaya girdi.
    "Bayan Touman... Eşiniz, oğlunuz için bir saniye bile tereddüt etmeden, arkasından atlıyor. Şimdi, sizin onu suçlamanız doğru mu? Hastanın durumu zaten kritik, hastanın sakinleşmesi gerekirken, siz onu paniğe sokuyorsun-"
    Bayan Touman, başını eşinin göğsüne gömerek, ağlamaklı bir sesle, "Ah... ben... sadece... çok özür dilerim... bir an kendimi kaybettim..." dedi.
    Hamilton ve Sally, "Geçmiş olsun," diyerekten, odadan çıkıp diğer hastanın yolunu tuttular. Güneş çoktan batmaya başlamış, akşam vardiyası başlamak üzereydi.
    **

    Hava çoktan kararmış, doktorlar ve diğer hastane görevlileri koridorlarda koşuşturup duruyordu; çünkü New Hampshire sınırında I-85 otoyolu üzerinde, zincirleme bir kaza olmuştu.

    Hamilton, Sally ve diğer hastane görevlileri giriş kapısından ambulansın gelmesini bekliyordu.
    Sonunda, ciyaklayarak gelen ambulans göründü, görevli sedyeyi çıkardı, ve sedyeyi acil servise götürürlerken, görevli hastanın durumunu rapor ediyordu:
    "52 yaşında... işten eve dönerken zincirleme kazaya karışmış. Karısı ve kızı onu evde bekliyorlarmış, ve az önce onlara haber verildi. Adı, Billy Freeman...
    İyi bir şirketin, pazarlama müdürü..."
    Hastayı birkaç saat süren ameliyata almışlar, kafatasındaki birkaç kırık onarılmış, karaciğerdeki tahribat da oldukça büyük olduğundan, organ nakli başvurusu verilmişti. Karısı ve kızından doku örnekleri almışlar, ama hiçbiri uyuşmamıştı. Hastanın diğer akrabalarına da haber verilmişti. Eğer uygun bir doku bulunamazsa, 1 haftaya kalmaz ölürdü hasta. Hastanın bilinci açıktı, gözleri ara sıra kapanıyor, konuşmakta güçlük çekiyor, ama Doktor Hamilton'un sorularına cevap verebiliyordu.
    "Daha iyi misiniz Bay Freeman?"
    "Ben... iyi değilim...muhtemelen uygun bir doku bulunamayacak... sezgilerim bunu söylüyor... sezgilerime güvenirim, zaten bu yüzden pazarlama müdürü olabildim..."  hafif bir öksürme, ardından devam etti:
    "Evlat... ben bu hayatı hep birilerinin kölesi olarak geçirdim...ve ölmeden önce tek isteğim, başkalarının böyle olmaması... eğer sen de benim söylediklerimi çocuklarına söylersen... onlar da çocuklarına söylerse... Dünya bir nebze yaşanılabilir bir yer olabilir... bu yüzden, anlatacaklarımı iyi dinle..."
    Birkaç dakika gözlerini kapatıp bekledi, ardından gücünü toplayıp konuşmaya başladı, Hamilton da pür dikkat dinliyordu.
    "Ben hep birilerinin kölesi oldum... kimin dersen... benim üstümde bulunan kişilerden... kapitalist sistemden... ama... kapitalist sistem bozulursa, Dünya'nın çarkları dönmez, isyanlar, savaş derken, Dünya iyice yaşanılamaz bir yer olur...o yüzden insanlık buna mâhkum, ama sen değil... senin çocukların da bu kapitalist sisteme köle olmaya-"
    Hamilton adamın sözünü kesti: Bir dakika... bütün bunları neden bana anlatıyorsun?"
    Yaşlı adam gülümsedi: "Senin gözlerinde bu lanet sistemden bıkışını, içinde az da olsa baş kaldırmaya meyilli bir şey olduğunu fark ettim. Sezgilerim güçlüdür demiştim sana... Muhtemelen, bu hastaneden çıkıp gitmek, kelimenin tam anlamıyla "özgürlüğüne" kavuşmak istiyorsun; ama bunu yapamıyorsun, çünkü korkuyorsun. Görüyorum ben... içinden bir şey, içinde bulunduğun sisteme baş kaldırmak istiyor... ama o çok küçük bir şey... bunu büyültebilmek, baş kaldırabilmek, yağ torbası patrona istifa belgesini yüzüne çarpıp, kapıyı ardından sertçe kapatabilmek, hayatın doyumuna ulaşabilmek, dilediğince kendine vakit ayırabilmek, ruhunu dinlendirmek... bunların hepsi senin elinde... bütün iradenle, buna inanırsan, yapabilirsin evlat..."
    Hamilton şaşkındı ama nedense bir zafer duygusu da duyuyordu. Adamın söylediklerine karşın, içinde bir şeyler... değişmişti... evet, değişmişti... ama, eğer bunu yaparsa...
    "Sen neden bahsediyorsun? Eğer bunu yaparsam, geçimimi nasıl sağlarım... para gökten yağmıyor ya..."
    Adam tekrar gülümsedi. "Birilerine köle olmayacağın, bağımsız olacağın bir sistem yarat kendine... hayatının merkezine her zaman kendini koy...ben sana çalışma demiyorum, ama hayatını o yağ fıçısı patronlar şekillendirmesin... ben bunu 1 hafta önce keşfettim... öyle huzurluydum ki... Hayata olan bakış açım tamamen değişti; meğer hepimiz at gözlükleri takıyormuşuz. Ben... daha fazla konuşamayacağım... unutma evlat, hayatını değiştirmen senin elinde..." Artık güçlükle konuşuyordu. Gözleri kapanıp açılıyor, ne dediği anlaşılmayan bir şeyler söyleyip duruyordu. Ardından Hamilton odadan çıktı.

    **
    Saat sabahın 5'i. Gece vardiyası bitmiş, öğlene kadar da izinliydi. Ama aklından bir türlü adamım söyledikleri çıkmıyordu... uyumaya çalıştı, ama uyuyamadı. Anlaşılan, adamın söylediklerini değerlendiresiye kadar da uyuyamacaktı.

    Ne demişti adam?
    Kendi sistemini kendin yarat... başkalarına köle olma... hayatının merkezine kendini koy...
    Birkaç gün önce yaptığını düşündü. Uçurumun eşiğine uzanmış, kendini gökyüzüne teslim etmişken, kendini inanılmaz huzurlu hissetmişti. Bu tüm hayatı boyunca sürse fena olmaz mıydı? İyi de... gününün çoğu hastanede geçiyordu... hastaneden ayrılsa geçimini nasıl sağlardı? Başka bir iş bulsa, yine başladığı yere dönmüş olacaktı.
    Adamla daha fazla konuşmak istemiş, ama adam derin bir uykuya dalmıştı; uygun doku bulunamazsa da bir haftaya kalmaz ölürdü.

    Ne olmuştu bu monoton düzene? Geçinip gidiyordu işte. Ama o muhteşem 24 saat de aklımdan çıkmıyordu. Ah be adam!

    Ne yapacaktı? Artık önünde iki seçenek vardı. Ya o yaşlı adamın söylediklerini kâle almayacak, hayatına devam edecekti; ya da hastaneden ayrılıp, artık nasıl olacaksa kendine bir düzen kuracaktı...
    İlk seçenek daha mantıklı geliyordu; ama hâlâ o 24 saati düşünüyor, ikinci seçeneği de görmezden gelemiyordu. Eğer ikinci seçeneği seçerse, yeni hayatına alışması zor olacaktı.
    Eğer ikinci seçenek olursa, hayatının nasıl olacağını düşündü.
    Gününün %70'ini geçirdiği hastaneden ayrılacaktı. Ama o zaman, okuduğu seneler çöpe mi gidecekti? Doğrusu, gidebilirdi, eğer her günü o 24 saat gibi olacaksa, bir yerlere bağlı olmayacaksa, gidebilirdi. Ama hâlâ aklından şu soru çıkmıyordu: "Çalışmazsam geçimimi nasıl sağlayacağım?"
    Bankada birikmiş parası vardı, ama hayat boyu geçinmesine yetmezdi elbette.
    Biraz daha çalışıp, bu evi satıp, kendine küçük bir çiftlik kursa mıydı? Hayır, olmazdı; bu sefer de, o yaşlı emeklilerden farkı kalmazdı. O, bir şeylerin değişmesini istiyordu.

    Evet, bu "monoton düzene" devam etmeyecekti; kendi hayatını kendi şekillendirecekti. Başkalarına bağlı olmadan yaşayacak, baş kaldıracaktı. Evet, baş kaldıracaktı. Kendisini ilgilendiren her şeye. "Nasıl"ını sonra düşünürdü. Artık bütün benliği baş kaldırmak istiyordu. O "küçücük şey" bir sarmaşık gibi büyümüş, bütün vücudunu ele geçirmişti. Yaşamın doruğuna ulaşacaktı. Diğerleri gibi, tasması başkalarının elinde olmayacaktı. Öfkeli bir gülümseme takındı. Evet, bunu yapacaktı. Buna da, ilk iş istifa etmekle başlayacaktı.

    [1]Arkadaşlar, tıp bilgim yok denecek kadar az, ama bunları yıllardır bir Doktorlar izleyicisi olarak söylüyorum. Hastanın durumu da oradan aklıma geldi zaten.

    ~Devam edecek~
  • Bir Erdal Abim vardı.O anlatırdı.Öğretmen bir kompozisyon ödevi vermiş."Ankarayı nasıl bilirdiniz?" giriş/gelişme/sonuç kurallarına göre yazın falan...
    Ödevler hazırlanmış,Herkes kafasına göre yazmış Ankarayı.Bir tanesi yazmış Kızılay çok güzel,Gima'nın önü buluşma noktası.Kuğulu Park harika.Bir tanesi yazmış Atakule muhteşem,Papazın Bağı nefis,Seymenler Parkı tam gezilecek görülecek yerler.Bir tanesi yazmış Atatürk Orman Çiftliği'ndeki hayvanat bahçesi muhteşem,kokoreç pek meşhur.Herkes kafasına göre yazmış işte,Ankara'nın en güzel yerlerini en yaşanası bölgelerini.
    Bir tanesi de "bu anasını .......... Ankara'sına Çankaya'dan bakınca pek bir güzel de,gel bir de Saimekadın'dan Abidinpaşa'dan bak nasıl görünüyor yazmış.O hesap..
  • "Bir şeyi öğrenmem gerek. Kyle'ı sen mi öldürdün yoksa başkası mı?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Kyle da kim?"
    "En yakın arkadaşımdı. Son güneş tutulmasında Tapioca'da öldürüldü."
    Dante araya girdi. "Bence Gene Simmonds veya Freddy Krueger, Kyle'ı öldürdü. Polisler öylesi işlerine geldiği için buradaki arkadaşımızı suçladı."
    "Evet," diyen Kid, sigarasından bir nefes çekti. "Hiç ilgim olmayan yüzlerce ölümü benim üzerime yıktılar. Duyduklarınızın tamamına inanırsanız Liberty Valance'dan İyi Çocuk Eddie'ye kadar herkesin ölümünden ben sorumluyum."
    "Kim?" diye sordu Peto.
    "Boşver."
    ...
    "Az önce Gölgeler çetesi üyelerini öldürmedin mi?" diye sordu Dante.
    "Öldürdüm."
    "Arkadaşın değil miydiler?"
    "Benim arkadaşım yok."
    "Neden acaba?" diye araya girdi Peto.
    "İster inan ister inanma, benim tercihim."
    "Eminim öyledir."
    "Buraya bak budala, eğer biriyle arkadaş olursam vampirler, kurtadamlar ve benzerleri o kişiyi avlıyor. Değer verdiğim herkesten uzaklaşmak zorunda kaldım. Ancak yeterince uzaklaşamamış olacağım ki, küçük kardeşimi öldürdüler. Niçin? Bana ulaşmak için. Sizi arkadaş saymadığım için kendinizi şanslı saymalısınız; çünkü arkadaşım olsaydınız göz açıp kapayıncaya kadar öldürülürdünüz."
    "Kardeşini mi öldürdüler?"
    "Evet. Hunter denen pislik ve dört arkadaşı öldürdü. İkisi hala hayatta. Onları da haklayınca işim bitecek."
    ...
    "Sahtekar olduğunu keşfetselerdi seni hemen öldürürlerdi. Onları nasıl kandırdın? Ben vampir olmadığını hemen anladım. Gündüz feneri gibi parlıyordun."
    "Bir serum sayesinde. Gizli servisten ajan enjekte ediyordu."
    "Gizli servis için mi çalışıyorsun?"
    "Kız arkadaşım ellerinde olduğu için."
    "Onları öldürmemi ister misin?"
    "Fena olmazdı." Sonra çabucak ekledi. "Tabii kız arkadaşımı öldürme."
    ...
    Kid, viskisini bitirip kadehi omzunun üstünden arlaya fırlattı ve ardından dudaklarının arasına yeni bir sigara sıkıştırdı. Bardağın yere çarpıp kırıldığını duyan Dino, arka odadan bara döndü.
    "Bunu yapmak zorunda mıydın?"
    "En sevdiğin renk hangisi?" diye sordu eli cüppesinin içine giden Kid.
    "Mavi, niye?"
    PAT!
    Kid, nikel kaplama altıpatlarını çıkarıp Dino'ya doğrulttu ve bar sahibinin beynini havaya uçurdu.
    "Tanrım!" diye bağırdı Peto. "Mavinin nesi varmış?"
    "Hiçbir şeyi. Silahımı çekerken dikkatini dağıtmak istedim. Senin favori rengin ne?"
    Peto bir an duraksadı. "Sonra söylesem olur mu?"
    "Elbette." Kid altıpatlarını cüppesinin altına sakladı. "Galiba buradan gitme zamanı geldi. Dominos'a gitmeye ne dersiniz?"
    "Harika!" diyen Dante ayağa fırladı. "İyi bir pizza için adam öldürebilirim!"
    "Pizzacıyı söylemiyorum. Giyim mağazasını söylüyorum. Üstümüzü başımızı değiştirmeliyiz."
    ...
    Dışarı çıktıklarında Kid, kaldırımın kenarına park ettiği fiyakalı siyah spor arabaya doğru yürüdü. Kid, şoför kapısını açtığında ışıklar yandı ve Dante, arabanın modelini gördü.
    "V8 Interceptor mı?"
    "Evet. Havalı ha?"
    "Hem de nasıl! Bir zamanlar DeLorean'ım vardı, bilirsin işte." Aman tanrım, dedi içinden Dante. Kid ile aramızda bir bağ oluşuyor. Kimin aklına gelirdi...
    "Aman ne güzel."
    "Ağaca çarpıp arabayı hurdaya çevirdim."
    "Seksen sekizle giderken mi?"
    "Evet, nasıl bildin?"
    "Attım tuttu. Şimdi kes sesini de bin arabaya!"
    ...
    Araba tenha sokaklarda Dominos'a giderken arkadan bir tıklama sesi duyuldu. Ses sanki bagajdan geliyordu. Bunu homurtular izledi.
    "Bagajda biri mi var?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Evet."
    "Kim olduğunu sorabilir miyim?"
    "Hayır."