• ....Eskiden bunlara "mebus" denirdi. Sonra "milletvekili" oldular. Şimdi son zamanlarda bir de bakıyorsunuz televizyona çıkıp "biz parlamenterler" "parlemento" laflarıyla kendilerine sözde Avrupalı süsü veriyorlar. Şimdi biz diyoruz ki bu kelimeler Latince, İtalyanca kökeni "boş laf üreten" manasına gelir. " Parlemento "da " boş laf üretilen yer " manasına gelir. Kendilerine bu kelimeleri uygun görüp Avrupalı havalarına girenleri uyarıyorum : Bu millet boş laf üretenleri değil, vekillerini bekliyor.
  • İngilizler bilim ve teknik terimlerini Latince ve eski Yunanca’dan türettiler. Çünkü 4-5 dilin kırması, sadece birkaç yüzyıllık geçmişi olan İngilizce’nin kendinden terim türetme yetenekleri hemen hemen hiç yoktur. Osmanlı aydınları bilim, teknik, tıp terimlerini Arapça, Farsça kökenlerden türettiler, tayyare ve zatürreede olduğu gibi. Araplara hediye ettiğimiz böyle kelimeler hâlâ kullanılıyor. Hâlbuki buna hiç gerek yoktu. On bin yıllık Türkçe’nin matematik gibi kuralları var. Köklerden, takılardan ses uyumlarını da kale alarak bir milyon sözcük türetebiliyor. Üstelik en teknik bir konuda böyle türetilen bir terim halka bile bir şeyler ifade edebiliyor. Amerikanca’da bu mümkün değil.

    Ziya Gökalp’le başlayan dönemde ve cumhuriyetle Türkçe’ye dönüldü; Atatürk geometri terimlerini bizzat türetti. Rahmetli Prof. Abdullah Kızılırmak gibi, Sayın Aydın Köksal gibi Türk dilini kurallarıyla, yapısıyla iyi bilen, onu seven bazı bilim adamları 1980’e kadar kendi dallarında Türkçemize “gökbilim” “bilgisayar” gibi nice güzel terimler kazandırdılar. Her dalda terim sözcükleri yayınlanırdı. Orta öğretimde de kullanıldı. Sonra birden bu sözcükler adeta yok edildi. Pek çok okulda çeşitli veya bütün dersler İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bunun tabii bir sonucu da dilini bilmeden yetişenlerin Türkçesini bilmedikleri için, Türkçe düşünemedikleri için ya da daha kötüsü, etrafa kendilerini beğendirirler zehabıyla, Türkçe kelimeler yerine “Anglomanlıca” diye tabir ettiğim İngilizce bozuntusu lâflar sarf etmeleri. Hâlbuki her ülkede, bizden de 10-15 yıl öncesine kadar olduğu gibi, kendi dilini güzel ve temiz kullananlar takdir edilir. Araya yabancı kelimeler sokuşturmak ayıptır; kimlik, kişilik yoksunluğuna delâlet eder. Şimdi bazı örnekler vereceğim: Yaygın olarak kullanılmış, halk diline kadar geçmiş daha eski veya daha yeni güzelim Türkçeleri dururken kulak tırmalayan, diken gibi batan İngilizcemsi uydurmasyonları kullanmak niye? Çoğu zaman bu özentifikasyonlardan gülünç manalar da çıkıyor. “Cankurtaran” yaygında, birden “ambulans hatta “ambulace” oluverdi. Bu çirkin İngilizce laf, kökeninde “dolaşan” demektir. Eh, uygun. Öyle ya, bu araba keşmekeşinde gariban can kurtarmıyor, dolaşıyor. “Meclis” birden “parlemento” oluverdi. “Milletvekilleri” de “parlementer” kesiliverdiler. Hayrola, bu lafla kendilerine hava vermekte olanlara hatırlatalım: “Parlementer”, İtalyanca kökeninde “lâf üreten” demektir. Hâlbuki millet lâf üretenleri değil, vekillerini bekliyor!

    Bize “lâf üretilen yer” (hem de bütçeye büyük bir yükle) değil, Atatürk’ün anlamlı bir şekilde adını koyduğu “Türkiye Büyük Millet Meclisi” lâzım… …Dilimizi kirletip ayıplanmaktan sakınalım. Unutmayalım ki “gönlü temiz olanın dili de temiz olur.”…

    OKTAY SİNANOĞLU

    BYE BYE TÜRKÇE
  • “... Parlemento ve Hükûmet feshedilmiştir. Parlemento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır. Bütün yurtta sıkıyönetim îlân edilmiştir. Yurtdışına çıkışlar yasaklanmıştır. Vatandaşların cân ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05.00’ten îtibâren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur. Bu kollama ve koruma harekâtı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’teki Türkiye Radyoları ve Televizyonu’nun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükûnet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne güvenmelerini beklerim.”
  • 216 syf.
    ·153 günde·Puan vermedi
    "Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir” işte Hawking’i en iyi anlatan ifade..
    21 yaşında tedavisi olmayan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığına yakalanıp, sandalyede mahkum kalan bir beden ama Dünya’nın çok ötesine ulaşan evrene meydan okuyan bir beyin. Daha 37 yaşındayken doktorasını aldıktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde Uygulamalı Matematik ve Kuramsal Fizik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu profesörlük 1663 yılında üniversite parlemento üyesi olan Henry Lucas tarafından kurulmuş ve tarihinde Hawking dışında yalnızca Isaac Barrow ve Isaac Newton'a verilmişti.
    Hawking, Albert Einstein’ın 100 yıl önce ortaya koyduğu genel görelilik kuramının farklı açılardan ispatlamış ve uzay-zaman teorisi ile kuantum mekaniğini birlikte ele almıştır. Evrenin temel prensipleri üzerine birçok fikir sunmuş ve sunduğu fikirlerin hemen hemen hiçbirinin aksi, diğer bilim insanları tarafından iddia edilmemiştir. Özellikle genel görelilik ile kuantum mekaniğini birleştirme fikri yirminci yüzyılda son 50 yılın en büyük buluşlarından biriydi.
    Bu kitaba gelecek olursak, “Ceviz Kabuğundaki Evren” kendisinin ölmeden önceki son kitabıydı. Kitapta sürekli genişleyen evrende, dünyanın büyük bir felaket ile karşı karşıya kalabileceğini belirterek insanların yeni arayışlara girmesinin gerektiğini anlatmış, uzayda insan kolonileri kurulması hakkında fikirler sunmuş.
    Bu kitabı okuyun demeyeceğim çünkü herkesin okumak isteyeceği bir kitap değil. Özellikle uzay-zaman teorilerine, kuantum mekaniğine, karadeliklere merakınız varsa ve birazda fiziğin bu alanında bilgi sahibiyseniz bu kitabı okuyun. Çünkü diğer türlü sıkılır ve kitabı bitirmeden atarsınız. Ben bugün zamanı geriye alabilsem fizik profesörü olmak için elimden gelen her şeyi yapardımAyrıca şunu da söyleyeyim kitabı okurken bu insanların çalışmalarını, buluşlarını, insanlığa kattıklarını ve bilimde geldikleri noktayı gördükçe; biz bugüne kadar ne kadar boş işlerle uğraşmışız(hala da uğraşmaya devam ediyoruz), bizi hikayelerle, destanlarla, rivayetlerle nasıl uyutmuşlar, neden (Türk ya da Müslüman farketmez) dünyaya bedeliz sloganları ile sadece gaza gelip bir şey yapmamışız ve yapmıyoruz demekten kendinizi alıkoyamayacaksınız️
    Herkese iyi okumalar
  • Snelman'ın piskoposlar toplantısında din adamlarına seslenişinden bir alıntı; "Ben sizi suçlamak niyetinde değilim. Din adamlarını suçlayan çok kişi var zaten. Ben din adamlarını değil, kendimi, toplumu ve bütün halkı suçluyorum. Din adamları gökten düşmüyor, kendilerini aramıza bataklıktan esen rüzgarlar da atmıyor. İyi veya kötü, nasıl olursa olsun bizim din adamlarımız bizim aramızdan çıkmıştır. O yüzden din adamlarını eleştirenlere sesleniyorum ;Sizin aranızdan kaçınız şerefli, vicdanlı tüccarlardır? sizin aranızda şerefli aşçılar, vicdanlı duvarcılar, inşaat ustaları, demirciler var mı? hangi mesleğin temsilcileri uygun düşer size? avukatlarınızı, parlemento üyelerinizi, gazetecilerinizi; bunları, ülkenin tuzu saymak mümkün mü? eğer kendi aranızda namuslu bir çoban bulamıyorsanız, gerçek din adamları olmamasına neden şaşırıyorsunuz? kiliseniz, kendinizsiniz. rahipleriniz de kendinizsiniz. sizin hamurunuzdan pişirildi" onlar.”
  • İstediğiniz kadar mükemmel kanunlar yapın. Seçim işlerinde halka istediğiniz kadar yetki verin. Sosyalizmin mucizevi güçlerine istediğiniz kadar inanın! Eğer çocuklarınız gerektiği gibi eğitilmezlerse, hayata bir hiç olarak girerlerse, parlemento ve bütün hukuk işlediği halde, genel ve sosyal hayat yine sönük ve paslı olacaktır!
  • Parlemento artık parlemento değil, hükümet hükümet değil, ordu ordu değil, dinler din değil; sadece hizipler, partiler, milisler var...