• 220 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Baştan belirteyim…

    Bu inceleme daha çok uyarlanan filme ilişkin olacak. Bandırma Sinema Amatörleri Derneği’nin ‘’Film Okuma’’ etkinliğinde tartıştığımız bir film ve kitap oldu: ‘’Tanin No Kao/Başkasının Yüzü’’ biraz da film okumaktan anladığım şey nedir ona değindim.

    1966 yapımı, Hiroshi Teshigahara tarafından uyarlanmış film, bir iş kazası nedeniyle yüzünü kaybetmiş ‘’Okuyama’’ isimli bir karakterin hikâyesini anlatıyor. Film, görünüşün mü kişiliği, yoksa kişiliğin mi görünüşü etkilediğine ilişkin bir sorgulama yapıyor.

    Her ne kadar dernek olarak bu etkinlikleri ‘’Film Okuması’’ olarak niteliyor olsak da konunun uzmanı sayılmayız. Film üzerine bir grup insan amatör bir ruhla oturup tartışıyoruz. Etkinliklerde filmi seçen arkadaşımız bir otorite olarak konuşmuyor, böylelikle samimi bir diyalog imkânı buluyoruz.

    '’Film Okumak’’ kulağa biraz samimiyetsiz, gereksiz özgüvenli bir iş gibi geliyor. ‘’Film Sohbetleri’’ ya da ‘’Film Analizi’’ dersek daha iyi olabilir sanki. ''Film analizi'' dediğimizde filmin teknik konularını içerisine alabiliriz. Kamera hareketleri, ses, ışık, kurgu, dekor, oyunculuk gibi…

    İş, ‘’film okumak’’ boyutunda tartışıldığında ‘’Zeki Demirkubuz’’ filmlerinde sürekli açılan, gıcırdayan, kapı içeren sahnelere yüklenen saçma metaforlar gibi altı boş bir eylemin cakası gibi geliyor bana.

    Teknik konular dışında, film okuması adı altında yapılan çoğu yorum sübjektif bir değer taşır. Bir filmi okuma iddiasındaki birçok kişi de sübjektif değerlendirmelerde bulunuyor. ‘’bu sahnede şunu anlatmak istedi, burada şuna gönderme yapıyor’’ gibi birçok yorum, (bazen istem dışı benim de yaptığım oluyor) öznel bir değer taşımaktadır. Kendi anlayış ve anlamlandırma kabiliyetini filmin tek hakikati gibi pazarlamak bana çok samimi gelmiyor. O sebeple ‘’Film Sohbetleri’’ dersek daha az iddialı ve samimi bir çizgi yakalarız diye düşünüyorum.

    Filme dönecek olursak, anlatılan ile anlaşılan hiç bir zaman aynı olmuyor. Ben de filmin üzerine kısaca anladıklarımı anlatmaya çalışacak, sübjektif yorumlarda bulunacağım. Biraz da David Le Breton’un ‘’Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme’’ isimli kitabından yararlanacağım. Filmi izlememiş, izleme niyeti olanların, yazının geri kalanını okumamasını tavsiye ederim.

    Filmin açılışında yapay uzuvlar üreten bir psikiyatrist ile karşılaşıyoruz. Gösterdiği yapay bir parmağın, parmak biçiminde bir aşağılık kompleksi olduğunu ve kendisinin görevinin o boşlukları doldurmak olduğunu söylüyor. Ardından yüzü tanınamaz hale gelmiş ana karakterimiz ‘’Okuyama’’ ile karşılaşıyoruz. Okuyama ‘’insanın yüzünün ruhuna açılan bir kapısı’’ olduğunu söylüyor. Aynaya her baktığında insan yerine bir canavarla karşılaşıyor.

    David le Breton yüzün yaralanması, yitirilmesi üzerine yaşanan durumu şöyle özetliyor;

    ‘’Her birey, en alçak gönüllüsü bile, yüzünü, kendisine özel olarak işaret eden adı gibi farklılığın en yüce göstergesi olarak görür. Yüz varlığın gizli merkezi, bir biçimde insan kimliği duygusunun başıysa, yüzün biçiminin bozulması bir anlamda varlığın yitirilmesi, kişiliğin yıkımı olarak deneyimlenir. Kaza geçirerek ya da yanarak yüzünden yaralanan kişilerin yaşadığı dram da bundan kaynaklanır. Yaraları ciltlerine olduğu kadar kimliklerin köklerine de dokunur. Öte yandan, hastalık ya da kaza yüzünden yüzü bozulan kişiyi görenler, onun insanlıktan çıktığını fısıldaşırlar.’’

    Sargılarını çıkardığında insanların çığlık atacağı bir yüze sahiptir Okuyama…

    Bunun dışında filmin ikinci hikâyesinde, yüzünün yarısı yaralı bir kadınla karşılaşıyoruz. İkinci Dünya Savaşında atom bombasından kaynaklı bir yarası var karakterimizin. Sahneye ilk girdiğinde yüzünün sol tarafı, yarasız olan tarafı görülmektedir. Bir grup gencin sözlü tacizine uğramaktadır. Yüzünün diğer yarısını gördüklerinde ise irkilirler, o taciz eden grup şok bir ifade takınarak kendilerini geri çekerler. Yine bir başka sahnede bir grup çocuk kadının yüzünü gördüğünde iğrenç olduğunu, herhangi bir kaygı duymaksızın kadının duyabileceği biçimde konuşurlar. Toplum tarafından dışlanmışlık hissi karakterimizi İkinci Dünya Savaşından kalma soğuk, renksiz ve ruhsuz, eski bir askeri hastanede yaşamaya, çalışmaya itiyor. Kobo Abe, romanında bu hastaneyi ve etrafındaki insanları tanımlarken halen 20 yıl öncesinde, savaş döneminde yaşadıklarını ifade ediyor. Sanki orada zaman durmuş gibi...

    Yan hikâyeye tekrar değineceğim.
    Ana karakterimiz Okuyama, topluma yeniden katılabileceği gerçekçi bir maskeye sahip olacaktır olmasına ama ruhuna açılan kapı kimin yüzü olacak? Bu noktadan sonra filmde, ‘’görünüşün mü kişiliği etkisi altına aldığı yoksa kişiliğin mi görünüşü?’’ Sorusu temel alınıyor.

    Okuyama geçirdiği kazanın ardından sargı bezlerine mahkûm kaldı. Kişiliğini o denli yitirdi ki kendi tabiriyle; ‘’bez yarığından sarkan sigara’’ sigara içerken dahi kendi kişiliği çok derinlerdeydi. Eşi tarafından da görmezden geliniyordu. Eşi, mümkün olduğunca görüş alanının dışında kalıyordu. Bu durum öyle duygular açığa vuruyordu ki insanların gözlerini oymak, eşinin yüzünü yakmak gibi fikirler besliyordu içten içe.

    Doktor yapay uzuvlarla insanların aşağılık komplekslerini giderdiğini düşünüyorsa da daha önce denenmemiş bir şeyi Okuyama üzerinde deneyecektir. Muhtemel tehlikelerin de farkındadır. Okuyama, maskeyi kullanmaya başladığında aşağılık kompleksi yerini kibre ve intikam duygusuna bırakır.
    Doktorun maske aracılığı ile düşlediği özgürlük, kimlik problemleri, suçun ortadan kalkması gibi iyi niyetli hayallerin tutar bir tarafının olmadığını görüyoruz. Okuyama bastırmış olduğu duygularını bir başkasının yüzü ile açığa vurmakta beis görmüyor. Eşini başka biri olarak baştan çıkarma arzusu, daha önce hissetmediği cinsel fanteziler, ( Kobo Abe’nin romanında epey yer tutar) cinsel saldırılar, intikam dürtüleri gibi.

    Aynı intikam dürtüleri yan hikâyedeki kadında yoktur örneğin
    Abisine birkaç kez sorduğu ‘’savaş çıkar mı?’’ sorusu sizi yanıltmasın. İntikam amaçlı bir soru olmaktan ziyade masumane bir sorudur. Savaş çıktığında insanların önem sırası değişecek, hayatta kalma ve karnını doyurma güdüsü ağır basacak, yüzün değeri daha önemsiz bir şey olmaya başlayacaktır. Yüzü sebebiyle dışlanmadığı, ayrımcılık çekmediği tek ortamın 20 yıl öncesinin yaşandığı ve zamanın durduğu eski askeri hastane olduğu görülecektir.

    Yüzü yaralı kadın kendine yabancılaşmazken Okuyama tam aksine hızlı bir yabancılaşma eğilimi gösterir. Bakıldığında her iki karakter de ikili bir hayat yaşıyorsa da Okuyama’nın ki farklı bir ikilik durumudur. Maskesi için ayrı bir ev tutar, yeni kıyafetler alır, bir başkası haline gelir. Varoluşuna yabancılaşır. İşlediği cinsel saldırının ardından tutuklanan Okuyama, karakolda bir isminin ve kimliğinin olmadığını haykırır.

    Yine David le Breton’dan alıntıyla;

    ‘’Maske yalnızca adsızlık sağlamakla kalmaz, kuraldışılığa ve yasakların kalkmasına da izin verir. Birey yüzünü gizlediğinde, uykuda olduğu gibi, sonradan kendi yüzüne bakamama korkusuyla yüzü açıkken yeltenemeyeceği işlere kalkışır. Ama öncelikle söz konusu olan hoş görülmeyen bir edimi ceza almadan, toplumun yasal ya da ritüel çerçevesinin dışında gerçekleşmektedir; Ku Klux Klan’ın uzun kukuletaları bunun korkunç bir örneğidir.’’

    Doktor, Okuyama’yı işlediği suçtan azat ettiğinde kendisine ‘’özgürsün, dilediğini yapabilirsin, dilediğin gibi yaşayabilirsin’’ der. Doktor, film boyunca bir nevi Tanrı rolünü üstlenmektedir ve hatta yarattığı maskenin ilk günahına dahi tanıklık edip bağışlayıcı bir tutum sergilemiş olur. Nietzsche’nin ‘’Tanrı Öldü’’ önermesine paralel bir anlatım gibi geldi bana. Okuyama, Kendisini sürekli yönetmek ve yaptığı her şeyden rapor almak isteyen Tanrısını öldürür…

    Doktor, Tanrı olmaksızın, hesap verilmeksizin, maskeler aracılığıyla yaşanabilecek özgürlüğün ve mutluluğun hayalini kurduğu halde Tanrılaşır… Ayrıca filmde defalarca özgürlük vurgusu yapılır. Film boyunca ana karakterimizin tüm o bastırılmış duygularını açığa vuruşunu özgürlükmüş gibi algılama eğilimi gösteririz.

    Oysa Jean Jacques Rousseau;

    ‘’İnsanın özgürlüğü istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır’’ der.

    Her istediğini kimliksizleşerek yapmaya başlayan okuyama ne derece özgürdür tartışılır. Kim bilir belki de okuyama toplum tarafından tecrit edilmemiş olsaydı bu denli kibirli ve nefret dolu olmayacaktı. Eşiyle maske aracılığıyla birlikte olmasının ardından…

    Eşi, ‘’Aşkta, çiftler birbirlerinin maskelerini düşürmeye çalışırlar’’ der. Maskelerini düşürmeden yaşayabilme umudunu besler içinde ama nafile. Maskeyi ilk düşüren Okuyama olur.
    Yan hikâyenin sonundaysa kız kardeş, ağabeyinden kendisini öpmesini istemektedir. Ağabey, kardeşini yarasının üzerinden öper ve muhtemelen aralarında ensest bir ilişki yaşanır. Sabah olduğundaysa kız kardeş tarafından bırakılmış bir mektup ve ağabeyin yatağında hıçkırarak ağlayışını görürüz. Dizlerinin üzerinde pencereye yönelip sahile bakar, kardeşi dalgaların içerisinde kaybolur. O sahnede camdan içeriye bir ışık huzmesi akın eder, film üzerine konuştuğumuz gün, bu soru sorulduğunda cevap verememiştim. Kim bilir belki de İkinci Dünya Savaşında patlayan nükleer bombayı temsil ediyordur.

    Ana hikayesine bağlantısına gelecek olursak Okuyama, kız kardeşini yarasından öpebilen ağabey kadar eşinin kendisine yardımcı olamadığını söylüyordu. Filmde izlediğimiz yan hikâye, Kobo Abe’nin romanında Okuyama’nın eşiyle izledikleri bir filmin kesitidir. (Kitapta çok kısa bir yer işgal etmektedir.)
    Yüz üzerine iki farklı yaşam izledik, iki farklı reaksiyonla karşılaştık.

    Okuyama yüzünün deformasyonun acısını toplumdan çıkartırken diğer karakter kendi canına kastediyor. Yüzünün deformasyonu kendi hatası olmadığı halde, bu reaksiyonun sebebi kadın karakterin ikiliği tek bir yaşamda, tek bir yüzde sürdürmesinden kaynaklanıyor. Okuyama’nın durumu biraz daha farklı. O, maske aracılığıyla iki farklı yaşam sürebilme imkânını elinde bulunduruyor ve kolaylıkla maskenin altındaki varlığını inkâr edebiliyor.

    Roman ve kitap arasındaki temel fark Okuyama’nın maskesini kendisinin yapmış olmasıdır. Yönetmenin ufak bir dokunuşu daha farklı bir hava katmış. Kanaatimce doktorun filmde daha aktif rol oynaması iyi bir tercih olmuş.

    Akira Kurosava ile başlayan Japon Sineması merakım, Masaki Kobayashi, Hiroshi Teshigahara, Hideo Gosha, Hiroshi Inagaki gibi yönetmenleri keşfetmemi sağladı. Kaldı ki henüz Yaujiro Ozu, Kenji Mizoguchi gibi yönetmenlerin filmlerini izlemiş değilim.

    Masaki Kobayashi'nin ''İnsan Manzaraları'' üçlemesi ve ''Seppuku'' filmini önerebilirim. Hideo Gosha'dan ''Goyokin'' ve Hiroshi Inagaki'nin ''Mushasi'' üçlemesini öneririm.
    Filmini tartıştığımız Hiroshi Teshigahara'nın iki Kobo Abe uyarlaması daha var; ''Suna ne onna/Kumların Kadını'' ve Otashiana/Görünmez Tehlike'' filmleri tavsiye edilir.

    https://cesareticahil.blogspot.com/...yuzu-ismail-sen.html
  • Dini inançları güçlü olanlar kendilerini hiçbir şeyi sorgulamamanın rehavetine bırakmışlar, tuhaf bir tembellik içindeler.
  • Kazlarda galip mağlubu asla kovalamaz ve bu hayvanların arasında ikinci bir dövüşün daha yapıldığını hiç görmedik. Hatta aksine, dövüşten sonra erkekler bile bile birbirlerinden uzak durur; dışarıda, çayırlıklarda otlayan büyük sürünün arasında her zaman birbirlerine en uzak köşelerde karşımıza çıkarlar. Tesadüfen, yani her ikisinin de
    dalgınlığına gelip birbirlerine yaklaştıklarında, ölçüyü kaçırıp insanmerkezci perspektife düşmekten çekindiğim için aslında tarif etmeyi göze almamam gereken ve hayvanlarda gördüğüm belki de en tuhaf davranışı sergilerler: Kazlar böyle durumlarda ne yapacaklarını bilemez hale gelip utanırlar. Birbirlerinin "yüzüne" bakamazlar. Bakışları sürekli olarak görüş alanındaki diğer şeylere kayar durur; sevgilerinin ve nefretlerinin nesneleri tarafından hiç durmadan ve büyülü bir etkiyle birbirlerine çekilirler; ama sıcak metale değen parmağın gösterdiği tepkiye benzer şekilde her iki uçtan da ürküp aniden geri kaçarlar. Kazlar karşılaşmanın başından itibaren kanatlarını temizleme, gaganın ucundaki aslında var olmayan bir şeyi silkeleyerek atmaya çalışma vb. gibi, yer değiştirme niyetine yönelik faaliyetler de sergilerler. Ama arkalarını dönüp çekip gitmeleri de mümkün değildir; çünkü kaçış gibi görünebilecek her şey çok eski bir emirle önlenmiştir: "Haysiyetini koru! " Bu iki kazın halini gören insan, onlara acımaktan, içinde bulundukları durumun son derece utanç verici olduğunu düşünmekten kendini alamaz.
    Konrad Lorenz
    Sayfa 339 - Cumhuriyet