• 308 syf.
    ·8/10
    << Edebiyat hakikatların hayalle süslenmesidir. >> (s.13/78. Baskı)

    Çok büyük ihtimalle, okumuş olanlarımızın bu kitapta altını çizdiği ilk cümle budur. Kitabı okuyup bitirdikten sonra yukarıdaki alıntıyı kendimce şöyle bir değiştirdim: "Bu roman hakikatlerin hayalle süslenmesidir." Eğer böyle değiştirerek okumasaydım, edebiyat nedir, hakikat nedir, hayal nedir diyerek felsefi bir sorgulama başlatacaktım. Edebiyat'tan roman'a çember daraltarak ayrıca tüm romanlarda "hakikatlerin hayalle süslenmesi"ni aramanın da yersiz olacağına dikkat çekmek istedim.

    Romanın olay örgüsüne giriş yapmadan önce, on beş sayfalık ve içinde yukarıdaki alıntının da olduğu masal bölümü vardır. Bu ilk bölümün kurgudan , olay örgüsünden ve konu(lar)dan bağımsız yazılması, ekseri okuru şaşırtmış olmalıdır. Hatta itiraf edelim ki, ilk bölümle diğer bölümler arasında bağ kurmada ve kurgusal bütünlüğe ulaşmada hayli zorlanmışızdır. Bir okur olarak ben şahsen ilk bölümün ne anlam taşıdığını son bölümün bitimine kadar anlayamadım. Bitti ve bu incelemeyi not olarak düşüyorumsa ilk bölümü "kaba" ifadesiyle özetliyeyim; maç öncesi antrenman veya olay örgüsüne temastan önce zihinsel bir ön alıştırma yaptırmak. Bundan dolayı da yazarımıza buradan eleştiri adına puan çıkarıyorum.

    Hakikatlerin hayalle süslenmesi kurgu, olay örgüsü, konuları aktarırken okuru meşgul edecek "hikaye" içindir. Böyle yapınca eserdeki verilmek istenen mesajlar, bize kim olduğumuzu sormadan ve selam dahi vermeden bilinçaltımıza doğru yol alıyordur. Dolayısıyla romanda reenkarnasyon aramaya, mahşer tasavvuruna, bin yıl öncelerine gitmeye de gerek yoktur. Eğer bunu yaparsak romandan masal diye bahsetmemiz gerekecektir. Yine ilk bölümde bir cümle geçer: "Sen kayısı ile zerdaliyi birbirine karıştırırsın ama manav karıştırmaz." Atsız bu cümle ile bizi uyarıyor. Kullandığı teknik gereği roman masalımsılık kazanmıştır. Yazarın "uyarısına" rağmen ben yine de masalımsı roman dedim ama bunu betimleme ihmalinden dolayı dile getirdim. Romanın ismi Ruh Adam olsa da, masalımsı bir "kıvamda" olsa da, betimlemesiyle istenilen düzeyde olmazsa bir yönüyle eksik demektir. Genellikle, biz, betimleme konusunda ihmalci ve tavizci edebiyata sahip olduğumuz için Atsız'a ne diyebilirim ki?! Hele ki, böyle 'hayalle süslediği' kurguda...

    Baş karakter Selim Pusat'ı anlatmak isterdim. Onu anlatmak limitsiz spoiler vermek olacaktır. Spoiler sözcüğü kapitalizm icadı olduğu için kabullenmezdim. Bu saatten sonra ise bende alerji nedenidir. Selim'le ilgili sadece bir kaç cümle ile kifayetlenmek istiyorum. Ona ya buz adam ya da kristal adam demeliyim. Buzun sıcakla teması, yağın sıcakla teması gibi değildir. Buz yağa göre çok serttir ama cızzz ediverir hemen erir ve buharlanır. Kristal de çok serttir. Örneğin, bir kristal bardağı beton üzerine bırakın ve oluşan tabloya bakın. Paramparça olmuştur. Daha sert olanın akibeti... Selim de böyledir; askeri disiplinli, sert mizaçlı karakter. Selim de cızzz etti eridi, temasta parçalandı. O aşkla temas etti... Daha önce biraz farklı ancak sertlik anlamında Selim'i andıran Reis Bey'le tanışmıştım. Taş gibi, kalbi mühürlü. Fakat, sonrasında merhamet ve şefkat abidesine dönüşmüştü. "Ateşini bulmuş ve değişimişti". Onun ateşi merhamet duygusuydu. Selim'inki ise aşk.

    Selim'i aşkla tanıştırmadan önce, insan ve aşkın onda nasıl tezahür ettiğine değinmek istiyorum. İnsanı beden ve ruh diye incelemek yanlıştır. İnsan on unsurdan müteşekkil bir bütündür: toprak, su, hava, ateş (beden); kalp, ruh, sır, hafi, ahva (ulvi boyut) ve nefs-i natıka. Günümüz literatürüne şehvet içgüdüsü ve nefsani arzu da aşk olarak geçtiği için aşkı üç yönde inceleyebiliriz - içgüdüsel, nefsani ve duygusal. Bir kadının sesi ve ya güzelliği erkekte hem içgüdüsel hem de duygusal uyarılmaya sebep olabilir. Fakat biz ikisine de aşk deriz. Hatta evli bir erkekte çekici bulduğu bir kadına karşı nefsani bir arzu oluşabilir. Buna da aşk diyeceğiz. Kolayından ve cahilce hepsine aşk demeye alışkınız. "Ruh Adam"da Atsız bunu, böyle bir zihniyete yönelik ilmi ve psikolojik olarak irdeliyor.

    Romanda benim açımdan dikkat çeken konulardan biri de tasavvufun değerlendirilmesidir. Ayşe karakteri üzerinden tasavvufun yorumlanması Atsız'ın bu alanda bilgi sahibi, imanlı ve inançlı kişi olduğunu da gösteriyor. Sadece, tasavvufa din felsefesi gözüyle bakmak benim kabullendiğim görüş değildir. Çünkü kelimelere önem veririm, manaya kelime ile ulaşırım. Bu yüzden din ve felsefe sözcüklerini bir araya getiremem. Çoğu ise kelimeleri önemsemez, kast ettiği manaya odaklıdır. Yani mana üzerinden kelimeye ulaşır. 'Din felsefi' tabiri dışında romandaki tasavvuf yorumu çok hoşuma gitti diyebilirim.

    Ana karakterin kurmay adayı ve askeri kişiliği üzerinden rejim eleştirisi de çok dikkat çekiyordur. Kralcı diye gösterilir ama onda imparatorluk özlemi vardır, Osmanlı özlemi vardır. Daha doğrusu, sanırsam seküler, iktidar-muhalifet kaftanlı, parti çatışmalı, maskesi demokrasi olan rejimin sahteliğine karşı güçlü askeri nizamı olan Türk hükümdüarlığına özlemdir ve bu Selim'de hayati dava olarak kendini gösteriyor.

    Eserdeki isimler de dikkat çekiyor ve mutlaka eleştiriye tabii tutulmalıdır. Romanın en bariz şekilde sanatsal yönünün belli olduğu nokta isimlerdir. Boşuna mı kahramanımız adı Selim'dir?! Ahh..şu spoiler denen şey! Mecburen kesiyorum...

    Etkinlik vesilesiyle Atsız ile tanışmaya kapı açmış oldum. Onun son eseri benim ilk okuduğum oldu. Daha önce kendisinden tek bir cümle/satır okumadığım Atsız'ı, türkçü-ülkücü, politik bir şahsiyet olarak "bilirdim". Ruh Adam'ı okudum ve karşıma usta bir yazar çıktı. Şair tarafını henüz keşfetmediğimden ötürü bu kitapta geçen şiirler üzerinde durmak istemedim.

    Ve son olarak..Romanın etkisi altındayken hayal ediyorum ki, Selim Pusat'la karşılaştım. Elimi omuzuna arkadaşca vurarak:

    Bu nə sirrdir düşdüm ana
    Məhəbbətin qüdrətini mən belə bilməmişdim ana!
    (Bu ne sırdır düştüm ana
    Muhabbetin kudretini ben böyle bilmemiştim ana!)
  • zeki müren, çocukluğumdan beri dinlediğim, sesine hayran olduğum, hüzünlü gecelerime yoldaş olan, hatta hayatta en sevdiğim kişiler listesinde yer verdiğim, çok büyük bir isim... di... neden geçmiş zaman kipi kullandım? anlatacağım...

    radi dikici'nin yazdığı aşkın kavurduğu güneş zeki müren kitabını okudum. zeki müren'in, sanatçı kişiliğinin yanında insani özelliklerinin de anlatıldığı bir kitap. maalesef kitabın en az yarısını hayretler içinde okudum. üzüldüm, şaşırdım, "hayır olamaz!" tepkileri verdim. sevdiklerinizin kusurlarını yakalarsınız ve birdenbire soğursunuz ya, öyle oldu. hatta kitabı bitirdikten sonra "keşke okumasaydım" dedim; "keşke okumasaydım da belleğimde halen muhteşem bir insan olarak kalabilseydi paşam..."

    bursa'da doğan ve çocukluğu burada geçen zeki müren, maalesef aile sevgisi görmeden büyüyor. bunun nedenleri kitapta uzun uzun anlatılmıyor ama zeki müren'in daha 10 yaşında ortaya çıkan cinsel kimlik tavırları, kadınsı hareketleri, babasını epey bir soğutmuş. zeki müren bu sevgisizliğin karşılığı olarak şöhret olduktan sonra anne babasını hayatından tamamen çıkarmış. hayatının sonuna kadar neredeyse hiç görüşmemişler, zeki müren için anne babası, anne babası için zeki müren yok hükmündeymiş.

    onun hayattaki ilk büyük şansı hayri terzioğlu ile tanışmasıdır. daha 15 yaşındayken söylediği şarkılarla mahallede adını duyuran zeki müren'in yolu demokrat parti bursa il başkanı hayri terzioğlu ile keşişir. hayri terzioğlu zeki müren'in sesini epey beğenir ve ona kol kanat gerer. çok geçmeden de zeki müren'i bursa'da heba olmaması için ailesinden izin alarak istanbul'a getirir. burada liseye ve güzel sanatlar akademisi'ne yazdırır. ona ev tutar, kirasını öder. her anlamda arkasında müthiş bir güç olur. 

    artık büyümüştür. üniversite çağına gelen zeki müren, okulda sık sık kadınsılığı ile ilgili alay konusu olur. bir gün kantinde yine birileri onunla dalga geçmektedir. zeki müren artık dayanamaz, "bana bakın ulan o... çocukları" der ve önce pantolonunu, sonra külodunu indirir. cinsel organını eline alır ve "içinizde bunu yapabilecek bir erkek var mı?" diye gösteri yapar.

    sonrasında yolu trt istanbul radyosu'na düşer. ilk programından itibaren ülke çapında şöhret olur. artık durdurulamaz bir güçtür. gazetelerde, dergilerde hep kendisinden bahsedilir. insanlar zeki müren'in sesini dinlemek için onun radyo programının yapıldığı saatte işlerini güçlerini bırakır, radyonun başına kurulurlar. çok kısa bir süre içinde ilk filmi olan beklenen şarkı'yı çeker. yaşı henüz 22'dir.

    zeki müren için artık gazino dönemi de başlamıştır. bir yandan radyo programları ve film çekimleri de devam eder. çok kısa süre içinde şöhreti yakalamıştır. gazino patronlarını peşinden koşturmaktadır. daha önce hiçbir sanatçıya sunulmayan imkanlar kendisine sunulmuştur. en yüksek ücreti o almaktadır, bir dediği iki edilmemektedir. en sert patron olarak bilinen fahrettin aslan dahi onun karşısında dut yemiş bülbüle dönmektedir. 

    burada zeki müren'in sahne hayatıyla ilgili bilgi vermek gerekirse; onun gerçekten işini hakkıyla yapan, olağanüstü bir sanatçı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. eşsiz yeteneğinin yanı sıra müthiş titizdir. çok çalışkandır. sahne performanslarını kayıt altına alıp, eve gider gitmez bunları izler ve eksiklerini, hatalarını tespit eder. dakiktir. sözüne sadıktır. örneğin hayatını sürekli hastalık içinde geçirmesine rağmen bir kez bile sahneye çıkmamazlık yapmamıştır. seyirciyle olan iletişimi harikuladedir. onlara "aşklarım, canlarım, bitaneciklerim" diye hitap eder. insanlar kendisine adeta tapar. örneğin, ünlü 31 mayıs 1969 zeki müren aspendos konseri'nde izdiham olur. konseri kapasitenin çok çok üstünde bir rakam olan 27 bin kişi izler. insanlar için zeki müren bir yana, diğerleri bir yanadır. paşa, sahnede genelde hep aynı şarkıları okur, repertuarını pek değiştirmez. kendi eserleri de oldukça fazladır. beni şaşırtan bir bilgi olarak, zeki müren'in orhan gencebay ve ferdi tayfur şarkılarını da okuması olmuştur. fakat bu kayıtları maalesef internette bulamadım.

    sahnelere yepyeni bir soluk getirmiştir. kıyafetleri olay olmuştur. denilebilir ki, türk müzik tarihinde sahnelein en büyük devrimlerini zeki müren yapmıştır. onun yaptığının yarısını dahi yapmaya kimseler cesaret edememiştir. rengarenk kıyafetler, topuklu ayakkabılar, mini etekler... aklınıza gelebilecek en ilginç kostümleri giyer. dikkat ediniz, bundan 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

    çektiği filmlerde büyük bir star olmanın gerektirdiği gibi kendi kurallarını koyar. bu kurallar türkan şoray kanunları'ndan hallicedir. burada onun pek tevazu sahibi olmadığını görüyoruz. örneğin film afişlerinde kendi ismi en başta ve en büyük olarak yazılacaktır. çektiği 18 film içerisinde ismi tek bir kişi ile eşit büyüklükte yazılmıştır: türkan şoray!

    zeki müren'in aslında hiç yazmak istemediğim taraflarına gelecek olursak... maalesef vefasız ve kadir kıymet bilmez bir yönü varmış sanat güneşimizin... örneğin, kendisini ilk keşfeden, elinden tutup istanbul'a götüren, onun maddi manevi her türlü ihtiyacını karşılayan, liseye ve üniversiteye girmesini sağlayan, sanat camiasının içine sokan hayri terzioğlu'nu bir gecede defterden silmiştir. 27 mayıs 1960 darbesi'nde demokrat parti bursa il başkanı olarak tutuklanan hayri terzioğlu hapse gönderilir ve mal varlıklarına el konur. hapishanedeyken paraya ihtiyacı olur ve zeki müren'den yardım istemek için ona ulaşır. fakat zeki müren önce telefona çıkmaz, sonra da haber gönderir. "nereden çıktı bu iş? ben o kadar zengin miyim ki ona para göndereceğim?" der ve para göndermez. sonraki yıllarda da hayri terzioğlu ismini ağzına almaz. hatta onun öldüğü haberini aldığında "öldüyse öldü, n'apalım?" der ve cenazesine gitmez.

    kaprislidir, kıskançtır, küçük hesapların adamıdır, bencildir zeki müren. kendisinden başka kimseden bahsedilmesini istemez. dünya kendi etrafında dönüyor sanar, eşinden dostundan da bunu ona hissettirmelerini ister. örneğin neredeyse 40 yıl boyunca yanında çalışan, kendisinin ev işlerinden tut kuliste içeceği suyla dahi ilgilenen berrin hanım'ın aktardığına göre zeki müren, kendi adından başkasına tahammül edemezmiş. birisi hakkında şatafatlı bir haber gördüğü an şartelleri atarmış. kendisinin huyunu suyunu bilen yardımcıları da gazetelerle ilgili rapor verirken sadece zeki müren'le ilgili haberlerden bahsederlermiş. sadece olumlu haberlerden. 

    kendisine rakip olacak herkesi ortadan kaldırmaya çalışmıştır paşa... sahnelerde biraz sivrilip de onun gazabına uğrayan o kadar çok kişi vardır ki... yeni yeni adından söz ettiren bülent ersoy'u çalıştığı gazinodan kovdurmaya çalışmış ama başaramıştır. muzaffer akgün'ü kovdurmuştur. gönül yazar'ı canından bezdirmiş, istifa ettirmiştir. (ancak gazeteler "gönül yazar zeki müren'i terk etti" yazmasın diye ertesi gün onun gönlünü almış, tekrar sahneye çıkmasını sağlamış, sonra da onu odasına çağırıp "seninle işimiz bitti gönül, pılını pırtını topla. kimse beni terk edemez, ancak ben kovarım." demiştir) işi öyle bir boyuta getirmiştir ki, adnan şenses'in önünü kesmek için ona tecavüz ettirmeye bile kalkışmıştır. 

    cimri ve paragözdür. küçük bir örnek vereceğim. her gece kendisi için gazinoya gönderilen çiçekler, çalışanlar tarafından sokağa atılıp heba edilir. bunu gören şoförü ile yardımcısı berrin hanım, bu çiçeklerin çöpe atılmasına dayanamaz ve her gece onları toplayıp 100 lira karşılığında çiçekçiye satarlar. bir gece zeki müren bu duruma şahit olur. şoförü, "yanlış bir şey yapmadık ya zeki bey?" der. "yok yok gayet güzel bir şey yapıyorsunuz. bundan böyle fiyatı 200 liraya çıkarın ve parayı üçe bölüp benim payımı verin." der. 

    zeki müren ve aşkları... zeki müren'in cinsel hayatı malumdur. o bir eşcinseldir. kadınlardan çok erkeklere ilgi duyar. unutamadığı büyük aşkı ise kürşat bey'dir. kendisine hayran olan ve tanışmak isteyen kürşat bey, bir subaydır. zeki müren kendisini görür görmez vurulur. aşkı karşılıksız değildir. beraber yaşamaya başlarlar. kürşat bey askerliği nedeniyle evden uzak kaldığı dönemlerde zeki müren neredeyse hayata küser. kendisiyle tekrar buluştuğunda ise yüzünde güller açar. ilişkilerinin duyulması nedeniyle kürşat bey'in ordudaki durumu sıkıntıya girer, askerlikten istifa eder ve yeni işi nedeniyle yurtdışına taşınmak zorunda kalır. büyük aşk da biter gider. zeki müren, bu konuyla ilgili 1987 yılında mete akyol'a verdiği röportajda o günleri şöyle anlatır: "ben sekiz sene, 1962'den 1970'e kadar, büyük bir sarhoşluk içinde aşk yaşadım. allah bana bir daha öyle aşk nasip etmesin. çünkü bu kalbim dayanmaz aşkın öylesine. o günlere dönüyorum, düşünüyorum da... o nasıl bir çileymiş. acılı bir yemek gibi. yemeğin acısını bilmiyorum ama, aşkın acısını tattım, aşkın acısını çok iyi biliyorum." 

    hayatına yine başka başka kişiler girse de, hep erkek olur bunlar. bunu nereden mi biliyoruz? şuradan: 1985 yılında hürriyet gazetesi'nde nimet hanım diye birinin röportajı yayımlanır. nimet hanım zeki müren'den hamile olduğunu iddia eder. zeki müren bunu duyunca, "bir kadını hamile bırakmışım ama haberim yok. ayol üstüme iyilik sağlık, ben hiçbir kadınla yatmadım ki!" der.

    son yıllarında bodrum'da inzivaya çekilen zeki müren, burada bir skandala imza atar. yıllarca yanında çalışan, bir dediğini iki etmeyen, onun tüm işlerini yapan, ona herkesten daha yakın olan berrin hanım'ın ve onun yardımcısının kendisini soyduğunu ve altınlarını çaldığını iddia eder. bu iddiaya karşılık dava açan berrin hanım, davayı kazanır ve zeki müren daha sonra kendisinden özür diler. bunu neden yaptığı bugün bile tam olarak bilinmiyor.

    bitireyim. kitabı okuduktan sonra zeki müren'le ilgili olarak fikirlerimin oldukça değiştiğini söyleyebilirim. üç ayrı zeki müren'den bahsedebiliriz sanırım. sanatçı zeki müren; olağanüstü başarılı, kitleleri peşinden sürükleyen, sahnelerde devrimler yaratan, türk müziğinin mihenk taşlarından biri. insan olarak zeki müren; başarıya giden yolda her şeyi mübah gören, tevazudan uzak, kibirli, paragöz, bildiğin haset. son olarak da cinsel açıdan zeki müren; ezelden beri hor görülmüş, alay edilmiş, şöhrete ulaşınca belki bunu kalkan edinip kendini korumuş ama duygularını hep kendi içinde biriktirmiş, saklamış, acı çekmiş, yalnız kalmış biri.

    madalyonun iki yüzü vardır. yine bağış erten'den ilhamla; öyle ya da böyle; peki kimdir zeki müren? hatalarıyla sevaplarıyla, müthiş bir sanatçı mı? yoksa ibrahim tatlıses için söylendiği gibi "sesi iyi ama kendisini sevmem" tarzı cümleler sıralayabilir miyiz onun için? sizi bilmem ama, bir zeki müren hayranı olarak, benim kalbim ortalarda bir yerlerde çarpıyor...
  • Șekspire de küskünüm bu manada
    Dünya bir tiyatro sahnesi değildir
    Değildir işte! dünya bir savaş sahnesidir kan akıyor topraklarında.
  • Parti bitti.
  • 176 syf.
    Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

    Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

    Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

    Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

    En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

    Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


    En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

    Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
    Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
    Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
    Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
    Keyifli okumalar.
  • 352 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Geçmişin günü gününe güncellendiğini, tarihin gerektikçe sık sık kazınan ve yeniden yazılan bir palimpeste dönüştüğünü,insanların düşünürken kullandıkları kelimelerin bile yok edilmeye çalışıldığı ve bir yerlerde bu çalışmaların eşgüdümlü bir biçimde yürütülmesini sağlayan, geçmişin hangi bölümünün korunacağını, hangi bölümünün çarpıtılacağını, hangi bölümün tümden silinip ortadan kaldırılacağını belirleyen politikaları saptayan kimliği belirsiz beyinlerin yönettiği bir sistem düşünün. Her yerde bulunan tele-ekranlardan sürekli izlendiğinizi ve düşüncelerinizi(düşüncesuçu)hatta düşüncelerinizi ele veren mimiklerinizi(yüzsuçu)bile bir an olsun başıboş bırakamayacağınız bir sistem..her şeyin bir sis bulutu içinde yitip gittiğini ve zamanla yalanın gerçek olduğunu düşünün..tam bir kabus öyle değil mi? Parti ne diyorsa onu yapmak zorundasınız. Beyninizi nasıl düşünmenizi istiyorlarsa öyle biçimlendirirler. Gerekirse işkenceyle, ilaçlarla, zorla.. Ama eninde sonunda sizi iki kere ikinin beş olduğuna inandırırlar. Yüreğim daralarak okuduğum beni paronayak eden kitabım bitti. Dehşet verici bir senaryo.. Yer yer bazı kısımların çok uzatıldığını ve sürekli tekrarlandığını düşünsem de çok sıradışı bir yolculuktu benim için. Verilen mesaj açıktı: Anlamadan, araştırmadan, bilmeden inandığımız her şey gün gelir başa bela olur. Bu kabusun bir parçası olmak istemiyorsak eğer tek kişilik bir azınlıkta olsak inandığımız, doğru bulduğumuz değerler uğruna savaşmalıyız. Düşüncelerimize ve duygularımıza siyasetin kirli elleri bulaşamamalı...
  • 77 syf.
    ·4 günde·8/10
    ~ ~ Spoiler İçerir ~ ~ ~ ~
    ~ ~ ~ Spoiler bitiş kısmındadır~ ~

    İpucları verirken, bunu en sona farklı bir alan açarak yapmak istiyorum. Bunun tek sebebi de spoiler vermeyi sevmediğimden kaynaklandığını bilmenizi isterim...

    Satranç!
    Tamamen bütün beğninizin farklı bir boyuta geçmesinden söz ediyoruz ki, bu oyunun adı Satranç!

    Savunmadan hücüma kadar en ufak bir hatada, koca bir orduyu silip süpürülmesinden bahsediyoruz ki, Kralların oynadığı diye tabir ettiğimiz zeka oyununun millattan öncesine bakılırsa... oradan Çin, Mezopotamya, Hindistan Avrupa... giderek dünyaya yayılması gayet normal olsa gerek (zeka geliştirici ve beceri oyunu).

    Tabii ki bir oyun değil sadece, bunun dahasını da Zweig, gelistirip önümüze kadar koymuş!

    Derken; Zweig'in size "satranç" öğretmeye niyetlenmiş olduğunu zannetmeyin... size santrançta psikodinamik bir yaklaşımla aklınız ile oynayabilecek yapıda bir yazıdızisi ile karşı karşıya birakacağından emin olabilirsiniz.

    Kimin nerede ne yapmak istediğini (karakterlerin nerede durduğundan söz ediyorum) kestiremediğiniz anlar oluyor saufa sayfa, hatta satırlarda, zekanızı ters duz edebiliyor, -ki ben kitabın sonuna gelene kadar, ne okuduğumu bile anlayamadım diyebilirim: tam anlatılana adapte olurken, olmadık yerden bir konuya dokunuyor, ve sonunda başladığınız noktaya geri dönüyorsunuz.

    Sıkılmadığım bu güzel esere, biraz daha çok zaman ayırıp, tamamen kitaba hakim olmak isterdim, lakin bazen her an istediğiniz zaman dilinlerine fırsatınız olmuyor...

    Şimdi biraz kitaba dönerek neler olup bittiğini de, "Stefan Zweig"in dilinden nasıl karmaşaya girdiğini, despont bir edayla sizi altüst edişine seyirci kalın, bende kendi acziyetimle size -yedinci sanat- 'ın "tanıtım filmi (fragman diyoruz çoğu zaman) baş başa bırakayım...

    New York'tan , Buenos Aires'e (Arjantin'in Başkenti) hareket edecek olan bir yük gemisinin seyrinde, olacaklardan habersiz olan Czentovic (cyzıntovic) diye okunuyor. Czentovic; Dünya satranç şampiyonudur. Doğudan batıya, ne kadar satranç şampiyonası var ise, birinden diğerine koşar ki, biz buna uçmak diyelim... ta ki; gemide Dr. B., karşısına çıkana kadar...


    Dr. B. kimdir öncelikle size bu bey'i tanıtmaktan onur duyacağım.
    Gercek mesleğinin, avukatlık olan Dr. B., büyük bir manastırın ve ... hanedanlığının üyelerinin malvarlıklarını yöneten, yönlendiren, haklarını savunan, gizli belgeleri gerek saklayan, gerekse yok edebilme lüksüne sahip, zeki bir avukattır.. Avusturya'nın naziler tarafından işgal edilmesinden sonra, malvarlığına da el konulmak isteyen Gestapo (Nazi Almanyası ve Alman işgali altındaki Avrupa'nın gizli polis teşkilatı. 1933'te Hermann Göring tarafından Prusya'nın çeşitli güvenlik polisi kuruluşlarının tek bir organizasyonda birleştirilmesiyle kuruldu. -gizli polis-) tarafindan tutuklanır...

    Dr. B., işkence ve soğuk odaların dışında farklı bir işkence uygulaması yaşattırarak entellektüelliğin dışına vurulmuşluğu bir küçük odaya sığdırmıştır yazar. Psikodizayn doğrultusunda, pencerelerin ardında demirparmaklık ve oda içerisinde, bilincaltının onunla oynadığı oyunu dile getirirken, defalarca tekrar ettiği; masa, yatak, pencere, lavabo, duvar kağıdından başka hiç bir şeyin olmadığı bu otel odasında -Otelin ismi Hotel Metropole- yemeği getiren adamın dahi, bir tabagın gecebileceği bir aralığın altından aldığı yemeğin, kimin tarafindan getirildiğini bir kenara koyalım, sanki, bütün bir ömrünü o odada geçirmişçesine, - bir senelik bir odada yaşayarak hiç bir insan sesi duymaksızın- bir hapsoluşun öyküsü dile getiriliyor. Bunu yaparken, öyleki Zweig kendinden de bir şeyleri, ara ara hayatından fark ettirmeden de bırakmış, - dikkatli bakmak yeterli olacaktır.-

    Daha sonra, bu otel odasında ki zindanını, bir kitabı çalmak! Evet; bir kitabı çalarak kendini o teni sıcak, gölgesi soğuk olan odada ısıtabilmek için, bir kitaba, içeriğinin ne olduğunu bilmediği kitabı, bir paltonun cebinden, iki saat sorgu odasının kapısında beklemesinin vermiş olduğu, ödül olarak değerdirmiş ve, paltodan yanındaki görevliye sezdirmeden önce eline, ardından yaslandığı duvardan belli etmeden, pantolonunun arkaşında kaymaması için mücadelesini, otel odasına kadar bir atın üzerinde düşmemek için savaş veren aceme askerin mücadelesi ile odanasına vardığında rahat bir nefes alan adamdır Dr. B.. Elbette otel odasına kadar bir düşürme tehlikesinde geçirmeseydi olamazdı, bunu da oraya büyük bir ustalıkla yerleştirmeyi unutmamıştı "Stefan"...


    Kendisine masa örtüsünden şans o ki kare desenli olması büyük bir şans olsa gerek, arada böyle şanslar bizim de karşımıza çıkmıştır. Bu sefer de şans Dr. B.'yi bulmuştur. -Tabii şunu da unutmadan eklemeliyim ki, yüzünü göremediği Kitabın kapağını, ve ardında ki sayfalarının, bir santranç kitabı olduğunu görünce, bu şansın onun için ne kadar gerçekte şans olduğunu bir iki paragraf sonrasında ulaşacağımızı düşünüyorum...

    Kitabın bor yaprağını yırtarak, bir yapraktan; Şah, vezir, at, fil, piyon... yaparak kendisine, kitap üzerinde bir satranç hayranlığı hatta...

    Evet hatta artık bir hastalık haline gelecek derecede onunla zaman geçirmeye koyulmuştur.. sebebi ise, ilgilebileceği, ikinci bir ne bir nesne, ne bir insan, ne de bir hayal dünyadına dalabileceği, farklı bir olguya sahip olamaması...

    Bir otel odasının vermiş olduğu piskolojik baskıyı, şu satırlar daha iyi anlatabilir diye düşünüyorum
    《Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıları içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla beraber bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o ayrılık vardı, hep o değişmeyen aynılık vardı. 》

    Aynılık! Ne ağır bir hayat: defalarca dejawu, her gün aynı bir gün, yarın haftaya, bir ay sonra bu gün bu an.. insan yok, hayat yok, renk.. koku... kalem.. ne de bir ķağıt.. ta ki; o kitabı çalana kadar.. en masum hırsızlık... ne kadar masum olabilir ki bir hırsızlık demeye gelmez: hayat nelere kadir...

    Bu paragrafı da paylaşmaktan mutluluk duyacağım; bu da o psikolojik baskının en ner anlaşılabilecek ikinci bölümüdür. Eğer bu bölümü paylaşmazsam, bu inceleme eksik kalacaktır benim için.
    《İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.》

    Satranç oyununun artık kendi tabiri bu "satranç zehirlenmesi" olana kadar o oda da o ķağıt parçaları ile altı ay geçirdi... sonunda uykusuz kalmalardan, yere yığılıp kalacak ve bir hastane de gözlerini açana kadar..
    İşte "satranç"kitabından sonra ikinci şans, hastane de ki doktorun, aile dostu olarak çıkmasıyla kurtuldu hayatı. Hastane doktoru - -Bay-B.. diyelim buradan karışıklık olmasın- ("satranç" değil oynamak, yanında bile bulunmayı yasaklar) Ve öyle bir şey oldu ki, Dr B., hastaneden taburcu olduktan sonra


    Yük gemisinde seyahat ederken, sigara odasinda Dr. B.'nin dikkatini bir şey çeker, satranç düellosu, ve oralı olmadan kafasını çevirip, yoluna devam eder.. ama o şah, fil, vezir.. Dr B.'yi çeker.. derinden derine...


    ~ ~ ~ Bu bölümü Spoiler sevmeyen, ben gibiler okumaya bilirler ~ ~ ~



    Yalnızca bir parti olacaktı, Rakipler den birisi Czentovic ve Dr B... , satranç meraklıları büyük bir heyecan, ve gerginlik içerisinde, etrafta..

    Czentovic ile bir düelloya girişirler, Dr B.
    Hamleler ilerledikçe terleyen Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hamle sırası ona geldiginde, piskolojik baskı uygulamak içinmidir..! Hamlesinin süresini defalarca uzatmaktan geri durmadı.. at'ı vezirin önüne sürerek, aheste bir hal ve rahatlık ile Czentovic: "Evet... bu iş tamamdır!" sözcüğünü ağzından böbürlenerek çıkartmış, o bilmişliğin ve şampiyonluğun zafer sarhoşluğunu: Dr. B. nin son hamlesi, Czentovic'in yenilgiyi, hamlesi kalmadığı, mat olmamak içinde, bütün taşları, tahtanın dışına taşıdı...

    (Burada bir atasözünü dile getirmek gerekirse: "yenilen pehlivan güreşe doymaz"

    Czentovic:
    Peki ya "bir parti daha?"

    Rövanşın bu bölümünde Czentovic oyunu yine ağıra alır, ama anlaşmaya göre sadece on dakika bekletebilirdi.

    Eminim oyun devam etseydi: Czentovic, hayatı boyunca unutamayacağı bir kabusu, bir ömür boyu taşıuacaktı...

    Ne oldu ne bitti ise bu rövanşta, kitabın son bir kaç sayfasında sizi bekliyor...

    Keyfli okumalar dilerim.. ;)