• Sekiz çocuğu olan aileler, yokluğu paylaşmayı bilirdi. Ama ne acı ki şimdilerde iki çocuğuna paylaşmayı öğreteneyen anne babalar var.
  • Konularını çok iyi bilen ama bildiklerini paylaşmayı beceremeyen çok öğretmenim olmuştu. Öğretmek bence apayrı bir beceriydi, buna da hâlâ inanıyorum; hatta yaratıcı, sezgisel ve son derece kişisel bir sanat.
  • Konularını çok iyi bilen ama bildiklerini paylaşmayı beceremeyen çok öğretmenim olmuştu. Öğretmek bence apayrı bir beceriydi, buna da hâlâ inanamıyorum; hatta yaratıcı, sezgisel ve son derece kişisel bir sanat.
  • İlk insan yani Hz Adem diğer bir deyişle ;insan modelinin piyasaya sürülmüş olan ilk hali, prototipi. Şimdi siz bu çocuk yada adam içinizden aklınızdan tam anlamıyla nasıl geçirdiğinizi bilmiyorum ama ne düşündüğünüzü biliyorum, o da şu "kafayı yemiş, ne söylüyor ne yazıyor farkında değil, sapıtmış, dinden çıkacak haberi yok" hadi sizi daha fazla korkutup kızdırmayayım.
    Konumuza dönecek olursak ilk insan, ilk Peygamber, ilk prototip.
    Neden böyle söyledim.
    Çünkü materyalistiz ve görmediğimiz bir şeyin varlığına inanmıyoruz.
    Ya ona ışık tutmak yada daha anlaşılır olmak için,buna nasıl örnek verebilirim diye düşünürken aklıma teknolojik aletler yani otomobil,uzay mekiği,uzaya fırlatılan uydu sistemleri geldi.
    Düşünün günümüzde bu tür teknolojik aletler bile üretilmeden önce bir prototipi yapılıyor ve insan hayatını nasıl daha kolay hale getirebiliriz diye üzerinde uzun uzadıya düşünülüyor tartışılıyor varılabilecek son noktaya gelindiğinde işe koyuluyorlar binbir türlü testlerden geçiriliyor kusurlu kısımlar tespit ediliyor ve olabildiğince kusursuz insan hayatına en konforlu ve en kullanışlı şekliyle hizmet verebilecek hale geldikten sonra piyasaya sürülüyor.
    İşte Hz Adem'de mühendisi ve yaratıcısı yaratıcıların en yücesi en kudretlisi her şeye gücü yeten ve her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmış bir insan modeliydi ve ilkti...
    Zamanla yaradılış gayesini unuttu amacından uzaklaştı ve ilk kıyamet o zaman koptu.
    Birlik, teklik ve yalnızlık yalnızca Allah'a mahsus olduğu için, onun için yaratılmış olan eşiyle birlikte Cennetten kovuldu.
    İnsandı beşerdi şaşardı ve şaştı.
    Hatasını anladı ama artık çok geçti.
    Hüküm verilmiş ve çoktan uygulanmıştı.
    Hükmü veren her şeye Hakim olan Allah'tı ve adem hatasını anladıktan sonra tekrar yaradılış gayesine yani varlık nedenine geri döndü oda yalnız ve yalnız Allah'a kulluktu...
    Zamanla çocukları oldu çoğaldı vaktiyle nefsine yenik düşen adem çocuklarına nasıl dosdoğru olunacağını Allah'a kulluğun nasıl yapılacağını nasıl zikredilir nasıl dua edilir ve nasıl şükredilir bunları anlatmaya bunları öğretmeye başladı.
    Çünkü onlarda kendisi gibi birer insandı ve beşerdi, kendi düştüğü hata ve günaha düşmelerini istemiyordu ve çünkü biliyordu ki bu dünya hayatı sonsuz değil.
    Çok hata yapan, hatada (günahta) ısrar eden günahkâr kullar için cehennem vardı.
    İstiyordu ki evlatları varlığını bildiği birebir şahit olup bir dönem yaşadığı fakat nefsine yenik düşüp kovulduğu Cennete gitsinler...
    Elinden geldiğince ve hakkıyla hakka kul evlatlar yetiştirdi taa ki habil ve kabil'e kadar.
    Bu iki kardeş yaşça birbirine çok yakın fakat kişilik olarak çok uzaktı. Habil ;naif sessiz, sakin, uyumlu ve paylaşmayı seven itaatkar bir çocukken, Kabil tam aksine bencil, sert, kavgacı, hırçın ve kıskanç bir çocuktu.
    O dönemde Allah'a ibadet yalnızca dua zikir ve şükürle oluyordu bu yüzden adem çocuklarına bunları öğretmek için bir gün habil ve kabil'i yanına çağırdı ve "ürettiğiniz yetiştirdiğiniz sahip olduğunuz her şeyin en güzel ve kıymetli olanını Allah'a şükür ve teşekkürünüzün bir göstergesi olarak Allah'a sunacak kurban edeceksiniz" dedi.
    Habil hemen her gün tamda babasının söylediği gibi sahip olduğu ürettiği yada yetiştirdiği her şeyin en güzel ve kıymetli olanını Allah'a sundu ve şükretti.
    Kabil ise tabiatı ve karakterinin gereği olarak tam aksini yaptı ki haliyle habil babasının takdir sevgi ve övgüsünü kazanırken kabil uyarı üstüne uyarı ceza üstüne ceza aldı...
    Günler böyle geçip giderken kibir nefs ve kin üçlüsü bir araya geldi. Kabil kardeşi Habil'in canına kıydı.
    İşte o günden itibaren yer yüzünde akan kardeş kanı hiç durmadı...
    İnsan oğlu öyle çığrından çıktı ki Allah yer yüzüne bir prototip daha indirdi Hz Nuh.
    İnsanları doğru yola döndürsün diye ama insan oğlu öyle çığrından çıkmıştı ki onun söyledikleri çırpınışları yakarışları hiç fayda etmedi.
    İşte ikinci kıyamet böyle koptu. Bütün canlı varlıklar yok edildi.
    Yalnızca Hz Nuh'un Allah tarafından emredildiği üzere her canlı türünden seçmiş olduğu birer çift varlıktan bütün canlı varlıklar ve insan oğlu yeniden inşaa edildi. Derken beşeri insanın varlık nedenini ve Var edenini unutmaması için yeni Peygamberler ve onlara Allah tarafından Vahyedilmiş sözler ve içi örnek anlatımlarla dolu kitaplar indirildi.
    Hz Musa Peygambere Tevrat ,
    Hz Davut Peygambere Zebur ,
    Hz İsa Peygambere incildi ve bu kutsal kitapların her biri birbirini tamamlar türdendi taa ki son Peygamber Hz Muhammed (sav)'leme kadar. O ki "Yerleri ve gökleri 'Sen'in yüzün suyun hürmetine yarattım" diyordu kainatın efendisi. O son Peygamberdi ve getirdiği kitap Kur-an da son kitap son klavuzdu ki biz insan oğlu yeniden ve tekrar dünya hayatına daldık. Var oluş yaradılış gayemizi unuttuk, Nefse ağır gelen ölümü Cennet ve Cehennemi unuttuk.
    Dünya hayatını dünya malını ahiret hayatına ve Cennete tercih eder olduk. Dinleri Peygamberleri hatta Allah'ın varlığını inkâr eder hale geldik.
    Şimdi diyeceksiniz ki "nerden biliyoruz son Peygamber olduğunu"  hani çocukken söylediğimiz bir söz vardı "Allah'ın hakkı üçtür" diye hatırladınız mı hah işte o söz aslında çocuk aklımızla bulduğumuz çok doğru bir söz, yukarıda belirttiğim gibi iki kıyamet yaşandı o yüzden diyorum ki Hz Muhammed (sav) son Peygamber ve Kur-an son klavuz ve biz belkide bu son şansın tanındığı son insanlarız...

    Saat sabaha karşı 03:15 ve aklımda deli sorular var...
    07/02/2016
  • 284 syf.
    BİR ÖĞRETMENİN ÖRNEK OLACAK HAYATI
    BİR BİLİM ADAMININ ROMANI: MUSTAFA İNAN - OĞUZ ATAY
    Kitabı bitirdiğim an ilk aklıma gelen şu oldu: Ben ne okudum? Bir roman mı adında da olduğu gibi? Bir biyografi mi? Bir anı derlemesi mi? Hayır. Ben bir mücadele okudum. Azim okudum. Başarılmış bir hedef okudum. Bir ömür süren hocalık aşkı okudum. Zorlukların bahane olamayacağını, başarmanın istekli olmaktan geçtiğini okudum.
    Daha doğumunda zorlukların içinde açmış gözlerini dünyaya Mustafa İnan. Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Hayatı boyunca da zorluklar, borçlar, hastalıklar ile mücadele etmiş. Çocukken damdan düşünce ''adam olmaz bu'' denilmiş. Ama Mustafa İnan böyle düşünen herkesi haksız
    çıkarmış, hoca olmuş. İşte bu romanı okurken beni en çok hocalığını-mesleğini samimiyetle, gayretle, severek, gönülden yapması etkiledi. Mustafa İnan ortaokul yıllarından ölümüne kadar ömrünü hocalığa adamış birisi. Onun hocalığının en güzel yanı bir şeyi öğrencilerine ya da arkadaşlarına anlatırken, öğretmeye çalışırken en karmaşık konuları bile çok basitmiş gibi sunması ve bu konuda hep heyecanlı olmasıydı. Bu heyecan belki de öğretmenliğe olan sevgisinden kaynaklanıyordu. Seviyormuş öğretmeyi, öğrendiklerini başkaları ile paylaşmayı. Beni etkileyen bir diğer özelliği de buydu. Etrafımda görüyorum ki çoğu insan mesleğini zorla, istemeyerek yapıyor. Oysa ben senelerdir bu mesleği bekliyorum.
    İşimi severek yapıyorum. Her gün okula heyecanla gidiyorum. Her gün aynı heyecanla derslere giriyorum. Bu kitabı okuyana kadar bu konu da yalnızım sanıyordum. Ama Mustafa İnan gibi bir ismi öğrenince yalnız olmadığımı anladım. Mustafa İnan bir ömrü hocalığa adamış bir isim. Ölüm döşeğindeyken bile hocalığını göstermiş bir isim.
    Mustafa İnan'dan öğrendiğim bir başka şey ise hocalığın tek yönlü olmaması gerektiği. O bir inşaat mühendisiymiş. Ama mühendislik, hocalık dışında tarihle, sanatla, edebiyatla da ilgilenmiş. Fuzûlî'yi, Bâkî'yi, Şeyh Gâlîp'i severmiş. ''Onun için mühim olan parasızlık değil Fuzûlî'ydi'' deniyor kitapta. Bir de ''çocukluğunda bile tahtaya çıkınca hoca gibi davranırdı'' deniyor. Öğretmen olmak için doğmuş bir isim. Lisedeyken okulda 'bahçedeki dut ağacının ' altına bir açık hava okulu açmış Mustafa.
    Arkadaşlarına şevkle ders anlatırmış. Arkadaşları hocalardan anlamadıkları konuları Mustafa'ya sorarlarmış. Bu durumu öğretmenleri de fark etmiş. Çoğu zaman dersleri Mustafa'ya anlattırırmış. Çünkü o en zor konuları bile kolay yoldan anlamalarını sağlarmış öğrencilerin.
    Bir başka özelliği dostluğu. İnsanlara bu kadar bilgi aktarmasını, bir sürü farklı konuda kolayca eğitim vermesini sağlan durum aslında çevresindekilerin dostluğunu kazanmasıymış. Samimiyetle dost olmasını bilirmiş. Ömrü boyunca birçok ünlü isimle dost olmuş. Bazılarına hoca olmuş. '' Ona göre herkesin dostu olmak gerekiyordu. İnsanların dertleriyle ilgilenmek gerekiyordu. Öğreteyim derken bir yandan da yardımcı olmak gerekiyordu. Her şeyi merak etmek gerekiyordu ki doğru öğretilebilsin'' deniyor kitapta. Çok doğru. Bir öğretmen, öğretmeyi amaç edinmiş kişi önce dost olmasını bilmeli. Öğrencilerinin sorunlarıyla, dertleriyle ilgilenmeli. Öğrencisine, ona yardımcı olacak bilgiler vermeli ve tabi ki en önemlisi her şeyi merak etmeli. Araştırmalı. Anlatacağı şeyi en doğru şekilde öğrenmeli ki
    öğrencilerine doğru bilgi verebilsin. Öğretmen bildiklerini hevesle, istekle anlatmalı.
    Mustafa İnan bilim adamıyken de en çok hocalığı ile öne çıkmış bir isim. O bilimi öğretmenlik amacıyla eşit şekilde idare etmiş biri. Kürsüye çıktığında bilim adamlığını değil öğretmenliğini ön plana almış biri. Kürsüde ders anlatırken öğrencisi olmayanlar bile onu dinlemeye gelirmiş. Öyle güzel ders anlatırmış. Öğrenciler onun dersinde hiç sıkılmaz dikkatlice onu dinlerlermiş. ''Mustafa İnan'ın öğrencisi olarak mühendis olan biri, onun hocalığını görmeden mühendis olan birinden daha iyi
    mühendistir'' deniyor kitapta.
    Bir öğretmenin diğer önemli özelliği ise öğrencilerine karşı eşit olmasıdır. Mustafa İnan'da böyle biriymiş. Herkese karşı hoşgürülü ve sevecen yaklaşan biri.
    Onun öğretmenlik sevgisi ''ben şantiyelerde çalışmayacağım, ben öğretmen olacağım'' olacağım sözü ile kendini daha da belli ediyor. Bu söz bana kendimi hatırlattı. ''Ben öğretmen olacağım'' kararlılığımı. Öğretmen oldum. Şimdi sıra iyi bir öğretmen olmakta.... Bir öğretmen azimli, kararlı olmalıdır. Yılmadan öğrencilerine bir şey öğretmek için çabalamalıdır. İşte Mustafa İnan bana bunu öğretti.
    Mustafa İnan'a göre öğrenmek ve öğretmek için para şart değil. ''Mesele zenginlik-fakirlik değil. Mesele zihniyet meselesi'' deniyor kitapta. Gerçekten de öyle. Öğretmenlik para kazanmak için yapılacak bir meslek değil. Öğretmenlikte öncelik kazanılan para az da olsa çok da olsa o kazancı hak etmek. Bir diğer önemli husus ise öğretmenin bencil olamayacağı. Bir öğretmen kendi şöhretini değil öğrenciyi önemsemelidir. Öğretmen mesleğini yeni bir oluşum sağlamak üzerine kurmalıdır. Bir şeyleri değiştirmeyi değil işe yaramayanlardan kurtulmalıdır. Öğrencinin zihnini onun işine yarayacak bilgilerle donatmalıdır.
    Hocalık çok yönlü olmaktır demiştim. Mustafa İnan'da çok yönlü bir hocaydı. Daha önce sanatla, edebiyatla, tarihle ilgilendiğini belirtmiştim. Bir de dil bilim ile ilgileniyormuş. Kelimelerle uğraşmayı, kelimelerin kökenini araştırmayı, öğrenmeyi severmiş. Türkçeyle de özel olarak ilgilenmiş. Hatta küçük bir deftere Türkçedeki beş yüze yakın kelimenin nereden geldiğini yazmış. Örneğin: Diploma: Yunancada iki kere katlanmış anlamına geliyor. Defter de aynı dilde 'diphteria' yüzülmüş hayvan derisinin değişik bir biçimi, difteri hastalığı da derinin iltihabıymış. Bunun gibi daha bir sürü kelime.
    Mustafa İnan'a göre insana verilmiş en önemli özellik düşünme yetisidir. Bir bilim adamı, öğretmen düşünmelidir. Ama bu düşünme boş olmamalıdır. İnsan mantıklı, dolu dolu işine yarayacak şekilde düşünmelidir. Ayrıca öğretmen dışa dönük olmalıdır. Yani öğrencilerine düşündüklerini söylemekten çekinmemelidir. Bilgiyi, derinine düşünmeli ve doğru, işe yarar şekilde karşı tarafa aktarmalıdır.
    Kitabın sonuna doğru ''nasıl öğretmen olunmamalı?'' sorusuna cevap olabilecek çok güzel bir kısım var: Genç bir hoca varmış. Hocası ölünce dersler ona kalmış. Ancak daha önce hiç hocalık yapmadığı için çok korkuyormuş. Çünkü ölen hocası ona hiç hocalık yapma fırsatı tanımamış. Haliyle o da tecrübe kazanamamış. Bu genç arkadaş korkusunu gizlemek için hocasının yaptığı gibi korkutmayı denemiş. Çekingenliğini örtmek için küstahlığı denemiş. Yumuşaklığını örtmek için öfkeyi denemiş hatta öfkesi yüzünden ders anlatamıyormuş. Beceriksizliğini örtmek için öğrenciyi suçlu bulmayı denemiş. Kendine güvensizliğini örtmek için derste olur olmaz yerde kendini övüyormuş. Fakat bu kişinin öğrencileri, daha o öğrencilerini sınav yapmadan onun notunu vermişlerdi. Çünkü öğrenci tek değildir. Gözdür, kulaktır. Öğretmen, bu arkadaşın yaptığı gibi öğrenciyi düşman olarak görmemelidir. Öğrenciye sevecen, dost görünmelidir. Bu genç arkadaşımız teknikleri belki öğrenciyi ürkütür. Ama sonunda öğretmene olan saygıyı da kaybettirir.
    Son olarak;
    Öğretmen öğrencileriyle resmiyetle karışık bir samimiyet içinde olmalıdır. Gerektiğinde arkadaş olabilmelidir. Öğrenci öğretmenini sevmelidir. Öğretmen her zaman öğrencilerine bir şeyler öğretmeye çalışmalıdır. Bazen öğrencisiyle oturup sohbet etmelidir. Ama öğretmen gerektiğinde de öfkesini, ciddiyetini göstermelidir. Haksızlığa her zaman karşı çıkmalıdır. Bir öğretmen öğrenciye değil tembelliğe, ikiyüzlülüğe, fırsatçılığa, samimiyetsizliğe ve kopyacılığa kızmalı, karşı durmalıdır.
  • "Konularını çok iyi bilen ama bildiklerini paylaşmayı beceremeyen çok öğretmenim olmuştu. Öğretmek bence apayrı bir beceriydi, buna da hâlâ inanıyorum; hatta yaratıcı, sezgisel ve son derece kişisel bir sanat."
    Salman Khan
    Sayfa 23 - Yapı Kredi Yayınları