Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
ölüsü yüreğim,benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim.
Bizim oralarda bir erkekle bir kadın Akşam Yıldızına aynı anda bakıyorlarsa ikisinin arasında bir söz verilmiş olur. Birinin diğerini hiç bırakmayacağına dair bir söz…
Bir an onun yerinde olmayı istedim. Hayata siyah ve beyaz olarak bakabilmeyi. Suçluları sadece suçlu, kötüleri sadece kötü olarak görmeyi. Neden böylesi bir fenalığa yöneldiklerini düşünmeden yargılamayı, hatta acımasızca mahküm etmeyi. Eminim, hayat daha sorunsuz olurdu. Ama yapamadım; yaşadıklarım, bildiklerim, vicdanım daha farklı düşünmeye alıştırmıştı beni.
O anda duydum sesleri. Başımızın üstünde hızla uçan kırlangıçlar kül rengi gökyüzünü
parçalara ayırıyorlardı. “Ne kadar da neşeliler," diye mırıldandım biraz da şu kasvetten kurtulalım diye. "Ne güzel şarkı söylüyorlar." Başını yukarıya çevirdi Evgenia.
"Şarkı söylemiyorlar Nevzat." Gözleri uçan o güzelim
kuşlara takılmıştı. "Ölen arkadaşlarının yasını tutuyorlar."
Başını indirdi, kederle gözlerimde durdu. "Sevinç çığlıkları değil bunlar, acı dolu haykırışlar. Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar acıyla, öfkeyle böyle çığlıklar atarlarmış.