• “Dünyası çok küçüktü. İnin duvarlarıyla sınırlıydı. Fakat dışarıdaki uçsuz bucaksız dünyayla ilgili hiçbir şey bilmediğinden yaşamını bu daracık yerde geçirmekten herhangi bir rahatsızlık duymuyordu.”
  • 136 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet dünyayı bu temel üzerine yaratmıştır. Dini inancı olmayan arkadaşlar için de "Doğanın Kanunu" diye nitelendirebilir. Sonuç olarak dünya, savaşlara daima tanıklık etmiştir.

    İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları insan topluluklarına millet denir. Milletler bu çarpışma alanında amansız boğuşmalar sonucunda yok olmuşlar veya varlığını devam ettirmişlerdir. Ancak savaşlar daima varlığını sürdürmüştür.

    Savaş iyi bir şey mi? İyi bir şey diyen varsa muhtemelen ruh hastası falandır. Ancak şunu da idrak etmek gerekir ki, savaş bir tercih değil bir gerekliliktir. Çünkü milletlerin çıkar çatışmalarını engelleyebilmek için savaştan başka bir çare bulunamamıştır.

    Tüm dünya insanları kardeş olsa ne kadar güzel olurdu. Milletler birbirleriyle savaşmaz ve kanlı kıyımlar ortaya çıkmazdı. Maalesef ki güzel bir ütopya bu. Milliyetçilik, milliyetine bağlılık, vatan sevgisi insanın doğasında var. Hayvanlardan da bir farkımız olmalı değil mi? Hayvanların da milliyetleri yoktur.

    Sanayi inkılabı ile doğan, Marx'ın 1848 yılında yayımladığı Komünist Manifesto ile birlikte dünyaya yepyeni bir öğreti atılmış oldu. Tüm insanları birleştirip yeni bir düzen kurma öğretisi... Bu yeni düzenle birlikte herkes çalışacak, sigortalı olacak, kimse kimseyi sömüremeyecek, savaş ortadan kalkacak ve yepyeni güzel bir dünya kurulacaktı. Hatta hükümet de ortadan kaldırılıp insanlar kooperatifler eli ile yönetilecekti.

    Komünist Manifesto'yu okurken es geçemeyeceğim ibarelerle karşılaştım. Örneğin Tanrı'yı genel anlamda yok sayması idi. Hadi bunu bir kenara atalım. Peki aile kavramının reddedilmesi? Maddi açıdan bakacak olursak paranın kaldırılmasını da kapsıyordu Komünizm. En reddettiğim görüş ise ülkeyi sadece insanların üzerinde yaşadığı bir alan olarak görmesi idi. Bana göre ülke, ruhsuz bir coğrafya parçası olamaz. Ülke, görklü atalarımız tarafından her türlü fedakarlıkta bulunarak bize emanet edilen ve bizim de torunlarımıza emanet etmekle yükümlü olduğumuz kutsal bir değerdir. Görevimiz, bu cennet vatanı korumak kollamak ve gerektiğinde canımızı hediye edebilmektir. Şairin belirttiği gibi: "Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır."
    Yani Komünizm bu maddi ve manevi unsurları reddederken aslında yıkılacağını teyit etmiştir.

    Komünizm, Lenin'in 1917 Ekim Devrimi ile birlikte Çarlık tarafından halkı sefil duruma düşmüş olan Rusya'da tutunabilirdi. Ancak komünizm dünyada bu dönem içerisinde pek yaygınlaşamadı. Yani komünizm Rusya'nın bir anlamda milli öğretisi durumunda teasür etti. Komünizmin en güçlü olduğu Demokrat ülkelerde, komünist partiler oyların sadece üçte birini alabildi.

    Komünizm İkinci Dünya Savaşı sonunda Roosvelt ve Churcill'in ahmaklıkları neticesinde dünyada yayılmaya başladı. Geri kalmış olan ülkelerde komünizm kıpırdanmaları oldu ve sonunda da Çin kızıla büründü.

    Komünizm beynelmilel ve uluslararası bir öğreti olduğu için kesinlikle millilik kabul etmez. Ancak Sovyet Rusya ile Çin arasında Çarlık Rusya'dan kalan bir toprak parçası sebebiyle ilginç bir olay oldu. Çin, Çarlık Rusya tarafından işgal edilen toprağını Sovyet Rusya'dan istedi. Sonuçta ikisi de kardeş rejimli devletlerdi. Yani iki devlet de komünist idi. Ancak Rusya bu toprakları vermedi ve aksine silahlarını da Çin sınırına konuşlandırdı. Binlerce kişinin öldüğü sınır çatışmaları meydana geldi. Sonra ise bu iki ülkede de yönetim değişiklikleri oldu derken büyük bir çatışma yaşanmamış oldu.

    Diğer örneklerden biri de Afganistan'ın Rus ordusu tarafından zorla işgal altına alınmış olmasıdır. Afganistan zamanında bağımsız bir ülke idi. Hiçbir bloka üye de değildi. Sovyetlere karşı da dostane bir politika izlemişlerdi. Böyle olmasına rağmen komünizm burada da cereyan etti. Birtakım zavallı insanların beyinleri yıkandı ve bunlar satın alınarak iktidar yıkıldı. Orada komünist rejim kuruldu. Bunun arkasından da "Aman biz kendi halkımızın bize karşı muhalefetini bastıramıyoruz" diye Sovyetlerden yardım dilediler. Bu yardımı bahane ederek Kızıl Ordu Afganistan'ı işgal etti ve dökülen kanların haddi hesabı olmadı.

    Sosyalist sistem de mantıken insan tabiatına aykırıdır. İnsanı çalışmaya ve yaratmaya sevkeden şey bir şeylere sahip olma duygusudur. Oysa sosyalist sistem, özel mülkiyeti kaldırıp bu duyguyu reddetmekte, insanları birer makine haline getirmektedir. Bunun neticesinde, kişinin çalışma isteği azalmakta ve üretim kapasitesi düşmektedir. Üretim düşüşü de kalkınmayı engellediği için sermaye birikimi yavaşlayıp gecikmektedir. İnsanın mutluluğunun kişiliğinin ve hürriyetinin garantisi mülktür. O hâlde yapılacak iş mülkiyeti devletleştirmek değil sömürü aracı olmasını önlemektir. Bu da mülkiyet hakkının dağılışını ve kullanılışını denetlemekle mümkündür. Sizin düşünceniz nedir bilemem ama bana göre kapitalist sistemdeki patronlar neyse komünist sistemdeki komünist parti de odur. Yani kapitalistten alınan milliyet patrona, yeni bir kapitaliste yani komünist devlete verilmiştir. 17 bin liralık çalışmada bulunan işçiye 10 bin liralık bir mebla ödeniyorsa 7 bin lirasını devlet sömürüyor demektir.

    Yine Komünist Partisi Genel Sekreteri Gorbaçov; Amerika ve Kanada'dan buğday almak için büyük bir çaba sarf etmişti. Dolayısıyla Sovyet halkı açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Yani Cennet vadeden komünizm, açlık ve kıtlık getirmişti. Bunun farkına varan Sovyet idarecileri, işçi olarak çalıştırılan özel nitelikteki köylülere 1-2 dönüm özel işletme hakkı tanımak zorunda kalmıştır. Bu özel bahçelerin oranı %17'dir. Geriye kalan %83'lük toprak devletleştirilmiştir. Ayrıca her köylünün bir iki koyun veya keçi, beş on tavuk besleme hakkı vardır. Sovyet tarım ekonomisinde bu %17 topraktan tüm Sovyet patatesinin %60'ı, sebzesinin %39'u, meyvesinin %45'i üretilmekte, birkaç tavuk ve koyundan ise yumurtanın %73'ü, et ve sütün %45'i, yünün %22'i elde edilmekteydi. 1983 yılında bu özel toprak ve hayvanlardan Sovyet tarım ürünlerinin yarısı elde edilmiş, diğer yarısı da %83 tarım topraklarını kapsayan kolhozlardan elde edilmiştir. Sosyalist ekonominin ve hür ekonominin mukayesesi budur.

    Yine komünist partisi üyelerinin villaları, lüks arabaları, yazlık evleri, özel sekreterleri, yabancı bankalarda paraları, hizmetçi ve uşakları varken zavallı işçi ise karın tokluğuna çalıştırılmakta, komünist partisi üyelerine hizmet etmekteydiler. Sömürüyü ortadan kaldırmak, sınıfsız bir toplum kurmak, eşitliği getirmek için ortaya çıkan sosyalizm; tarihte eşi görülmemiş bir eşitsizlik, sömürü düzeni kurmuş, yeni sosyal sınıflar meydana getirmiştir.

    Sovyetlerde Rus olmayan millet ve bölgelerde hızlı bir Ruslaştırma politikası da uygulanmıştır. Keza Özbekistan'da 1933 yılında nüfusunun %66'sı Özbek, %5'i Rus iken, 1983'te Özbek nüfus %58'e düşürülmüş, Rus nüfusu ise %19'a çıkarılmıştır. Bu sadece küçük bir örnektir. Şuanda Türkistan'daki Türklerin dilinde çokça Rus çekimi vardır. Daha üzücüsü ise Türklük kimliklerini kaybedip Rus kimliğine bürünmüş Türkler de mevcuttur. Bu Türk dünyasını, Türkçülük ve Turancılık gibi ülküleri derin bir şekilde sarsmıştır.

    Komünizmin yıkılacağını önceden tahmin eden Türkeş, Atsız ve nice kişiler düşüncelerinde haklı çıkmışlardır. Komünizm yıkılmıştır. Sonuç olarak komünizme Türk düşmanı bir fikir diyebiliriz. Tabi emperyalizm kavramının içerisine de alabilir. Her ne kadar bugün tam anlamıyla Çin; komünist olmasa da Uygur Türkleri'ne yaptıkları ortadadır. Rusya ve Çin Türkistan'ı pençelerine almış iki büyük düşmandır. Bağrından Mete Han çıkaran millet yine bir Mete daha çıkaracak kabiliyete muktedirdir. Yeter ki dışarıya karşı bir hayranlık unsuru olmasın.

    Türkler tarihte gaflet uykusuna dalmışlar ancak sıçrayıp tekrar şahlanmışlardır. Bugünkü vaziyet biraz daha kötü gözüküyor. İçerimizde yabancı unsurlara hayranlık var. Batı'nın bilenen hıncı ve Doğu'nun ortaya çıkan canavarlığı karşısında Türk ülküsüne her zamankinden daha sıkı bağlanmak zorundayız.

    UNUTMAYIN. BU ÇAĞIN KÖLELERİ ELLERİNDE VE AYAKLARINDA ZİNCİR OLANLAR DEĞİL ZİHİNLERİ KARARTILANLARDIR. ZİHİNLERİNİZİ KOMÜNİZM İLE KARARTMAYIN. TÜRK'ün YASASI İLE AYDINLIĞA ÇIKALIM!
  • 384 syf.
    ·36 günde·Puan vermedi
    “… gönlünün farkında ol. Karşındakinde de gönül var, o farkında olmasa da sen ol. Sen ne kadar mutebersen, o da o kadar muteber. Ona göre davran ona göre hürmet et. Senin kalbin kırılsın ama sen kırma. İncinsen de incitme.”

    Bazı kitaplara nasıl yorum yapacağımı bilemiyorum, nedeniyse kafamın karışıklığı. Kütüphanemi oluştururken seveceğimi düşündüğüm, uzun yıllar kitaplığımda bulunmasını ileride çocuklarıma, torunlarıma okutmak istediğim kitapları satın alıyor hatta altını çizerek, notlar alarak okuyorum ki gelecekte okuyana benden mesajlar iletsin. Kalbin Aklı’nı da aldığım ilk anda hevesle kitaplığıma yerleştirmiş okunacağı güne dair de güzel kapağıyla bakışmıştık.

    Aslında sevmekle sevmemek arasında gidip geldiğim, pek de sevemediğim kitaplara da genelde yorum yapmamayı tercih ediyorum. Kalbin Aklı da onlardan biri oldu, nedenlerini de ayrıntıyla yazacağım. Gelenekten Geleceğe programı ile tanıdığım Savaş Barkçin’in okuduğum ilk kitabı Kalbin Aklı. Hem adına hem de kapağının zarafetine vurularak geçen yıl fuardan almıştım, okumak şimdiye nasipmiş. Uzun sayılabilecek bir zaman diliminde yavaş yavaş ara vererek okudum.

    Kitapta kalp ile akıl arasına sıkışmış olan günümüz insanına medeniyeti hatırlatmak medeniyetten de önce kendi içindeki özü hatırlatmak, özümüzdeki güzelliği göstermek adına kaleme alınmış kırk yazı, altı tane de mülakat yer almakta. Yazıların bazıları kitap için özel olarak yazılmış bazıları ise muhtelif dergilerde daha önce yayımlanmış. Yazıların ortak noktası Türk insanı olarak kendi özümüzü, kökümüzü, tarihimizi, edebiyatımızı, müziğimizi bilinç ve idrâkle bilmemiz ve bu bilgiyle Batı’ya ve ne Batılı ne de Doğulu olabilen, bir o yana bir bu yana yalpalayan su yosunu gibi yönünü kestiremeyen ve ortada sıkışıp kalan, sıkışıp kaldığı gibi de size sürekli serzenişlerde bulunan, istemediğiniz halde akıl vermeye çalışan kendisini “entelektüel” olarak görüp de kendine toz kondurmayan ama çevresini, milletini küçümseyen insan tipine karşı kendimizi, güzeli, iyi olanı önce içimizde olan özle sonra da kökümüzün sağlamlığıyla savunmak ve kendimizi bu bilginin, bilincin ışığıyla ileriye taşımak.

    Yazıların temelini oluşturan bu düşünceyi beğendim, bunun yanı sıra yazar, kitap içerisinde çeşitli kelimelerin kökenine de değinerek sözcükler hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Yazar kültürel birikimi yüksek olan, tarihimizin, müziğimizin, köklerimizin farkında olan biri yazılarından bunu rahatlıkla fark ediyorsunuz.

    Ne kadar güzel bir içeriği varmış Mine, sen kitabı niçin sevip sevmemek arasında kaldığını söylüyorsun, dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi ise sevemediğim bölümüne geliyorum, yazıların temel düşüncesi takdire şayan, doğru ama maalesef ki yazılar arasında tutarsızlıklar vardı kitapta. Örneğin; yazar 44. Sayfada benim altını çizdiğim şu sözü yazmış:
    “Kendimiz olmak için dâvâmız olmalı. Çünkü dâvâsı olmayanın iddiası olmaz.”
    Sonra 374. Sayfaya geliyoruz aynı yazar şu cümleleri söylüyor (söylüyor çünkü bu kısım mülakat):
    “Kişinin davası olması iyi bir şey ama iddiası olması iyi bir şey değildir. İddia, hâşâ yaratıcılık imâ eden bir şeydir.”
    Bu iki cümle arasındaki tezatlık insanın kafasını karıştırıyor.

    Sonra yukarıda yazdığım: “Senin kalbin kırılsın ama sen kırma. İncinsen de incitme.” gibi mütevazı bir cümle kuran yazar, kitabın 301. Sayfasında: “Kibirliye karşı tevazu değil, kibir göstermek edebdir.” yazıyor. Okurun da yine kafası karışıyor ayrıca o son cümleye asla katılmıyorum. Kibirli bir kişiye karşı biz de kibir gösterirsek farkımız ne olur? Bu nasıl edep olur? Sırf bu cümle için bile sayfalarca yazı yazarım ama yorumum zaten uzun daha fazla uzatıp okuyan arkadaşları sıkmak istemiyorum. Kitabın neredeyse her sayfasında Mevlana’dan alıntı varken yazara “Ne olursan ol yine gel” cümlesini cümlenin felsefesine vararak okumasını tavsiye ederdim çünkü ben en çok kibirli bir insan olmaktan korkarım (bir de kin tutmaktan) karşımda başlangıçta kibirle davranan bazı öğrencilerimin de onlara olan yaklaşımımla yavaş yavaş tevazu kazanmalarını izliyorum zaman zaman. “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!” diyen peygamber ümmetindeniz elhamdülillâh. Özümüzdeki güzellikte kimseye karşı kibir yoktur benim görüşümce.

    Beğenmediğim bir başka yeri ise kaynak kullanılmayışı. Kitapta tarih ve edebiyat üzerine birçok anlatı var ve bunların hangi kaynaklara hangi belgelere dayalı olarak yazıldığına dair hiçbir kaynak yok. Kitap bir kurgu kitabı değil içinde belirtilen yerler de devletler de insanlar da gerçekte varlar, var olmuşlar ve bir şey yazılıyorsa aynı cümleleri okuduğumuz başka kaynakların da varlığını bilmek biz okurları çok daha memnun edecektir.

    Farkındayım ki uzun bir yorum oldu bana kalsa daha da yazarım da neyse, gerçekten sonuna kadar okuyan arkadaşlardan haklarını helâl etmelerini dilerim. :)
  • 428 syf.
    ·4 günde·9/10
    "Yemek yiyorlar, şarkı söylüyorlar,
    Sevişiyorlar siyah insanlar da.. "

    Diğer insanların sahip olduğu duygulardan, tutkulardan, yeteneklerden yoksun değiliz diyor siyah halkın siyah seçkinlerinden Ernest Dholomo. Biriz. "İnsan türündendir bütün insanlar." Taşıdığımız duygular bir. Sevgi, nefret, hüzün, neşe, aşk, korku, kırılganlık.. Kimseye özel olarak verilmiş başka bir duygu yok. Birtakım çeşitliliklerimiz var sadece.

    Şiire Zulu kadınları giriyor, zürafalar, zebralar, leoparlar, savanalar, öküz derisinden uçurtmalar, AIDS, açlık, sömürü, farklı şehir adları, gelenekler, ülke sorunları.. Bu kadar.

    Çağdaş Güney Afrika Şiiri Antolojisi, resmî olarak 11 farklı dilin konuşulduğu Güney Afrika'da, şiirlerinin çoğu İngilizce'den çevrilmiş 67 şair ve onların hayatları, edebi anlayışları, eserleri ile şiir örneklerinden oluşuyor. Şairler bakımından kapsamlı bir antoloji. Erken dönem şiirleri sözlü geleneğe dayandığı için kitapta yer almıyor. Onun haricinde kitabın dışında kalan az sayıda şair olmuş.

    67 şair doğum yıllarına göre sıralanmış. -1901 doğumlu Roy Campbell'den 1981 doğumlu Mpho Ramaano'ya kadar.- İlk dönem şiirleri daha çok lirik şiirler.

    "Sevgilim! Nasıl övsem ki ben seni!"
    (Canımın İçi, Ernest Dhomolo, 1903)

    70'lerden sonra şekil olarak pek bir fark olmasa da içerik ve üslup epey değişiyor. Şiirler daha katı ve cesurca yazılmış. Sorunların başını ensest, istismar, adam kayırma, ırkçılık ve yoksulluk çekiyor.

    "Rahatsız etmeyin Bay Başkanı
    Önemli bir toplantısı var Washington DC'de
    Evler satın alın ona dünyanın büyük kentlerinde.
    Unutmayın özel bir uçak, bir balon almayı.
    Sıçrayarak, el çırpacak, yere basacak İYİ BESİLİ BİR BABUN gibi."
    (Bay Başkan Bırak Bebekler Ölsün, Vonani Bila, 1972)

    Bir Ömrün Suskunluğu ve Kedibone adlı iki şiir var. Kadın ve çocuk istismarını dehşetle anlatan. Uzun şiirler olduğu için ve bütünü bozmamak için alıntılamadım. İkinci bölümde beni en çok etkileyen şiirler onlar oldu.

    İlyas Tunç'un geçtiğimiz aralık ayında "Çağdaş Nijerya Şiiri Antolojisi" adında yeni bir kitabı daha çıktı. İleriki zamanlarda okumayı istiyorum onu da.

    Son olarak Türkiye'de Afrika insanına düşmanlık besleyenlere pek rastlamadım. Bizim, kendi içimizdeki farklılıklara karşı tutumumuzda var sorun. Yakın zamanda okuduğum kitaplarda geçen ve farklılıklarımıza belki de en doğru yorumu getiren şu iki cümleye hayran kaldım:

    Ernest Dholomo:"Bölünme anlamına gelmez çeşitlilik."

    Ursula K. Le Guin:"Eğer hepimiz aynı fikirde olursak (...) bir makineden farkımız yok demektir."

    Ne mercimek ne tarhana, dünyada tek bir çorba olsaydı sadece, örneğin tavuk çorbası. Korkunç olurdu sanırım.

    Keyifli okumalar.
  • O bir hidayet/rehberlik kitabıdır. O bir öğüt, hatırlatma (tezkira/zikrâ) kitabıdır.
    İlk muhatapları olan Ümmî bir toplumun bildiklerini esas alarak, onlarla diyalog kurmuş, onları tevhid ve adalete, merhamete, insan olmanın ağır mesuliyetine çağırmıştır.

    Allah'ın ilmi nâ mütenahi ise de, Allah'ın hitap ettiği muhatapları o çağın sıradan ümmi bir toplumdur. Allah da bu toplumun anlayabileceği bir dil kullanmıştır.
    Yok efendim Kur'an'da bütün ilimler dürülüdür. Bilim insanlarının bu çağda ancak bulabildiği bilimsel keşifler oralarda bir yerlerde yazılıdır. Yapmayın, etmeyin..
    Bu kimselere bir türlü derdimizi anlatamadık gitti.
    Kur'an'ı en iyi sahabe anlamıştır. Kur'an'ın edebî icazını onlar görmüş ve takdir etmişlerdir. Aksi halde anlamadıkları bir kitabın edebî yönden bir şaheser olduğunu fark edemezlerdi.

    Kur'an da dünya ile ilgili verilen bilgilere gelince.

    1-Dünya düzdür. Dünya "Arz" olarak geçer ki anlamı: Düz, ova, arazi demektir. Yeryüzü, surface... Kurtubî “Yeryüzünü yayan o Allahtır.” [13/3] âyetinde dünyanın kürevî olduğunu iddia edenlere bir reddiye bulunduğunu söyler. Süyûtî de “O kâfirler yeryüzünün dümdüz yayıldığını görmüyorlar mı?” [88/20] âyetinden hareketle şeriat ulemasının astronomların aksine dünyanın bir satıh gibi düz olduğunu kabul ettiklerini belirtir .

    2- Dünya sabittir. Bağdâdî, Ehl-i sünnetin icma ettiği on beş ilkeyi sayarken, Ehl-i sünnetin yeryüzünün hareketsiz/ sakin olduğunda icma ettiğini, bunun aksini savunanların ise materyalist (dehriyyûn) olduğunu söyler . Bağdâdî’nin bu sözü sadece mezhep tassubundan kaynaklanmaz. O bu cesareti Kur’ân’dan almaktadır. Devamında da; Ehl-i sünnetin güneşin her gün (düz olan dünyanın) doğuş noktasına geri döndüğüne inandıklarını, göklerin dünyanın etrafında dönen küre gibi bir yapıya sahip olmadığı konusunda ittifak ettiklerini söyler. Ehl-i sünnet, zındıklar gibi dünyanın iç içe geçmiş kürelerin tam merkezinde olduğu görüşünü benimsemez. Eğer bunların dediklerini kabul edersek göklerin üstünde Allah’ın arşını, meleklerini ve göklerin üstünde var olduğunu kabul ettiğimiz (cennet gibi) şeyleri ispat edemeyiz . Nitekim hadislerde geçen güneşin batınca Arş’ın altına secde etmeye gitmesi düz dünya görüşüyle bağlantılıdır. Zülkarneyn gide gide güneşin battığı yere varınca onu kara bir balçıkta/sıcak bir gözede batar buldu. [18/86] Bir başka seferinde güneşin doğduğu yere vardı. [18/91] İslâmî rivayetlere göre de dünyadan (milyon kere) daha büyük olan güneş dünya üzerindeki sıcak bir kaynak/göze’de ya da kara balçıkta batmaktadır. Râzî güneşin dünyada gözelerden bir gözede batmasını imkânsız olduğunu ve güneşin yanında bir kavmin olamayacağını (yaşayamayacağını) söyleyerek âyetin tevil edilmesi gerektiğini söyler . Pek tabii âyet Ehl-i Kitab’ın Mekkelilere sordurduğu soru üzerine nâzil olmuş, verilen cevap da Ehl-i Kitap ve müşriklerin tarihsel ve kozmolojik bilgilerine göre verilmiştir . Eğer bildiklerine uygun verilmeseydi, peygamberin nübüvvetini sorgulayacaklardı.

    3- Gezegenler onun etrafında döner. Yani geocentrik/yer merkezli bir evren tasavvuru söz konusudur.

    4-Gezegenler (o zamanlar yıldız/güneş ve planet/gezegen ayırımı henüz yoktu) gök denizinde bir kayık içinde yüzdürülür. “Bütün gezegenler bir felekte yüzer.” [36/40] mealindeki âyet, “Sanki bir gemide imiş gibi feleğin yüzmesiyle yüzerler, Bir gemi gibi yüzerler” şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Göklerin kozmik bir okyanus gibi, gök cisimlerinin de bu okyanusta yüzen bir gemi gibi düşünülmesi fikri antik kozmolojilerle ilgili olmalıdır. Kadîm Mısır’da da gökyüzü, yeryüzündeki okyanusa benzer bir okyanus olarak görülüyor, güneş, ay ve yıldızların gece ve gündüz gemiler içinde bu okyanusta yolculuk yaptığına inanılıyordu. Zaten devamındaki âyette “Biz onların dedelerini /zürriyetlerini yüklü bir gemide (Nuh’un gemisinde) taşıdık.” [36/41] denilmektedir. Yani felek ve fülk (gemi, kayık, binek) ard arda kullanılarak felek kelimesi tefsir edilmiştir. Ve yine bir sonraki âyette “Biz dilesek (gökteki güneşin bindiği kayıkları, dedeleri Nuh’un gemisini ve) onların bindikleri kayıkları /gemileri sulara gömeriz…” [36/42-3] denilmektedir. Kısaca Güneş, ay ve diğerleri bir felekte yüzerler, ya da bir kayık içinde gök denizinde yüzdürülürler. Nuh tufanında Cudi dağının zirvesine kadar yükselen sular bu gök denizinden boşalmıştır.

    5- Dünya yani düz olan yeryüzü de tıpkı gökyüzü gibi yedi kat olarak yaratılmıştır. Talak sûresinin 12. âyetidir. Müfessirler, ya âyeti literal olarak okuyup, üst üste konulmuş yedi baklava tepsisi gibi yedi tabaka /katman şeklinde yedi arz/yeryüzü vardır demişler, ya da dünyayı yedi iklime/ bölgeye ayırmışlardır. Ama ne var ki âyet birinci görüşü desteklemekte: “وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ” [65/12 âyetindeki atıf vavı tıpkı gökler gibi yeryüzü de yedi kattır der. Yine âyetteki “min-i beyaniye” bu yedi yeryüzünün hem adet, hem de vasıf olarak gökler gibi kat kat olduğunu söyler. Bu anlamı devamında gelen “Allah’ın emri bu kat kat semalar ve yerler arasında iner de iner” âyeti de tasdik eder. Zahiri anlamıyla bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Bu âyet meallerde genellikle “yedi kat sema ve onun tıpkı bir benzeri olan yedi kat yer” olarak çevrilmiştir ki, bu anlam metne en sadık olan çevi-ridir. Ne var ki böyle bir evren yoktur. Ayrıca yeryüzünün yedi kat olduğuna ve her birinde bir takım mahlûkatn yaşadığına dair hadisler de vardır. Bunun tek bir açıklaması vardır; O da şudur: Vahiy, nâzil olduğu muhatapların bilgisini esas alarak onlara hitap etmektedir. Yukarıdaki âyetler vahyin nâzil olduğu dönemin evren tasavvurunu yansıtmaktadır. Vahyin amacı onlara kozmoloji, astronomi dersi vermek değildir. Âyetteki asıl gaye evren hakkında bilgi vermekten çok, o dönemde Araplarca benimsenen hâkim âlem telakkisi üzerinden insanları Allah'ın kudretini, azametini idrak etmeye yöneltmektir .

    6- Kur'an'a göre önce "Arz/yeryüzü" sonra semavat/uzay yaratılmıştır. " 0, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi, onu yedi sema olarak yaratıp düzenledi.” [2/29] Yine [41/9-12] ayetlerine bakılabilir. Oysa bilimsel gerçek bunun tam zıddıdır. Güneş olmadan fotosentez olmaz, haliyle bitkiler de olmaz. Tefsirlerde ve hadis mecmualarında görüleceği üzere ilk önce yeryüzü yaratılmış, yeryüzünden yükselen bir buhar/duman ile de semalar yaratılmıştır.

    7- Kur'an'a göre dünya dört günde, semavat ise iki günde yaratılmıştır. Bilime göre ise gerçek bunun tam zıddıdır. Dünya ve içindekilerin 2 günde, uzayın ise daha önceden dört günde yaratılması icap eder.

    8- Kur'an'a göre dünya ve uzay 6 günde yaratılmıştır. Bu altı günün bilimsel tefsirlerde olduğu gibi altı uzun astronomik zaman dilimine çevrilmesi âyetin maksadına aykırıdır. Çünkü Allah bu âyetlerde göğü ve içindekiler ile birlikte yeri hiç yardımcısı olmadığı halde ne kadar çabuk yarattığını, yani ne kadar güçlü, her şeye kâdir bir ilah olduğunu belirtmek ister. “Zira (o kadar hızlı yaratmasına rağmen) O’na herhangi bir yorgunluk dokunmadı.” [50/38] Evrenin altı günde yaratılması ile ilgili âyetler Tekvin’deki yaratılış kronolojisiyle bağlantılıdır. Nasıl Tekvin’de “altı gün” sabah oldu, akşam oldu şeklinde 24 saatlik zaman dilimini ifade ediyorsa Kur’ân’daki âyetler de aynı şekilde 6x24= 144 saatlik toplam zamanı ifade eder. Tüm hadisler de bu altı günü, bu şekilde anlamış, altı kozmolojik devasa zaman periyodu olarak anlamamışlardır .

    Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Âyetlerden doğru bir yaratılış kronolojisi çıkarmak mümkün değildir. KuR'an ne big-Bang'ten bahseder, ne de genişleyen evrenden, ne de kara deliklerden..

    "Dünya dönüyor" diyen Galileo'yu yakmaya kalkan Kiliseden bir farkımız olsun. Zira Kilise'de İncil'e dayanarak güneş merkezli evren görüşünü afaroz etmişti.
    Kilise'nin dışında hakikat yoktur diyen papazlardan da bir farkımız olsun.
    Ayrıca dini hakikat, bilimsel hakikat da demek değildir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın üçte biri olan kıssaların da tarihte birebir yaşanmış olması gerekmez. Arapların ve Peygamberin de çok iyi bildiği bu kıssalar üzerinden onlara "Hisse/öğüt" verilmektedir. Bildikleri şuradan da bellidir ki, kıssalardan bir kesit, bir parça, fragman alınmaktadır. Çünkü onlar o kıssanın tamamını zaten biliyorlar. İnsanlara bilmedikleri kıssalar, darb-ı meseller üzerinden bir şey anlatmak mümkün değildir.

    Biraz "vahiy tasavvurumuzu" değiştirmek, geliştirmek durumundayız. Vahiy ne bir ses, ne bir lafız ne de bir harftir. Bir mananın peygamberin kalbine bırakılmasıdır. "Efsahu'l-Arab" olan Peygamber de bu manayı Arapça ifade etmiştir. Haliyle Kur'an'da peygamberin ya da Mekkelilerin bilgisini aşan üst bir teknik bilgi yoktur. Vahiy tek taraflı bir iletişim de değil diyalojik bir iletişimdir. Peygambere yukarıdan akustik bir ses gelmemiş ya da vahyi insan (Dıhye) suretinde ya da kanatlı bir melek getirmemiştir. Allah'ın "Kutsal ve Emin Ruh'u" onu/vahyi, onun kalbine / zihnine bırakmıştır. Yani vahyi biraz da "Peygamber'in vahiy/ilham alma gücü, yukarısıyla iletişim kurma yeteneği" olarak değerlendirin. Onun fetanetini /dehasını, ümniyesini/ ülküsünü, Hira /arayış mağarasındaki uzun tefekkürünü de hesaba katın..

    O devirde kalp düşünme/akletme merkezi olduğu kabul ediliyordu. Ya şeytan dudaklarını insan kalbine dayıyor oradan fitliyor, vesvese veriyordu. Ya da bir melek oraya ilham bırakıyordu. İnsanın içinde duyduğu sesler ya şeytanın ya da melekten zannediliyordu. Bugün biliyoruz ki, kalp bir kas yumağıdır. Akletme ile herhangi bir alakası yoktur. Vahiy de o devrin epistemolojisi /kavramları ile o devrin insanına izah edilmeye çalışılmıştır. Kahin ve şairlerin şeytan/cinleri göğe çıkıp, efendilerine güya bilgi getiriyordu. Vahiy de buna benzetilerek izah edilmiş. Ne var ki vahyi şeytan/cinler değil, tertemiz /mutahhar olan Ruh getirmiştir.
  • Türk Edebiyatı'nın duayen şairi Ataol Behramoğlu dillerimize dolanan şiirleri 50'nci Sanat Yılı'nda bir derleme olarak yayınladı. Bu vesileyle Behramoğlu ile buluşup; Türk şiirinin genç nesil üzerindeki etkisini, günümüzdeki yerini ve geleceğini konustuk.

    --50'nci Sanat Yılı'nız anısına çıkardığınız kitapta geriye baktığınızda neler gördünüz?

    --50'nci Sanat Yılı'nı 1965'den bugüne süreci hesap ederek değerlendirdik. 60'lar Türkiye için yeniden doğuştu. O güne kadar Türkiye'de yasaklanmış pek çok şeyin önü açıldı, gerçek üstücülükten varoluşçuluğa kadar pek çok edebiyat akımı vardı. Liseden üniversiteye geçtiğim yıllardı. Şiirde bir dönüm noktası, toplumda biriken enerjinin dışa vurumuydu.

    --Neler yaşandı o yıllarda?

    --Şiir her zaman önemliydi ama 60'lı yıllarda gençlik o yılların enerjisini dile getirdi. Kitle önünde şiir okumalar yaşandı. 70'lerde yurtdışında kaldım bir süre.Rusya'da master yaptım. Londra'da, Paris'te kaldım. Yurtdışı şiirlerimi o yıllarda yazdım; 'Ben ölürsem akşamüstü ölürüm' gibi. Onar yıllık seçmeler yaşamımdaki dönüşümlerle ilgili. Ülkemizin yaşamı ile şiir yaşamımın örtüştüğü olgusudur. Sonra 80 darbesi döneminde yazdığım cezaevi şiirleri var. Şiir biraz geri çekildi. Ardından en iyi şiirlerimi yazdığım Sürgün Şiirleri.

    --Şiirin bizim memlekette ayrı bir yeri var mı?

    --Bizde söz önemlidir, şiirsel söz özellikle... Sıradan insanın yaşamında önemli bir yeri vardır. Büyük şairler yaratmış Türk halk geleneği. Bugünse tüketim ahlakının belirlediği bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar derinliğe ihtiyaç duymadan tüketerek yaşıyorlar. Yüksek değeri var. Edebiyatın en başında gelir, çünkü dilin en yoğunlaşmış halidir. Şiir hikayenin ötesinde, dilde, duyguda, düşüncede, sezgide, bilinçaltında derinleşmektir. Bunun ortadan kalkması insanın niteliğinin değişmesidir.

    --Genelde hüzünlenince mi şiire sarılırız?

    --Akıl her şeyi açıklayamaz. Bizim sezgilere, hayal kurmaya ihtiyacımız var. Hayal kurmadan bilim bile olmaz. Ama kültür, eğitim meselesi, çocuklarımıza şiir öğretmezsek..

    --Ne kaybederiz?

    --Çok şey kaybederiz. O çocukların geleceği olamaz.

    --Çocuklara nasıl şiirler okumalı?

    Bir anne baba çocuğuna Orhan Veli'den şiirler okuyabilir. "Gün olur alır başımı giderim". Dünyaya bakışta derinlik oluşur, yaşama sevinci oluşur. Benim en çok etkilendiğim şiir, 10 yaşında, bir çocuk dergisinde, Necip Fazıl'ın "tabut" diye bir şiiriydi. Tavanarasında okumuştum. Öyle şiirlere de gerek var ergenliğe doğru.

    --Şair olmaya karar mı verilir, siz karar mı verdiniz?

    --Herkes beni en başından beri şair olarak kabul etti. Daha ilkokulda öğretmenime "ben şiir yazıcam" deyince, kenarda şiir yazmama izin veriyordu. Dersten beni muaf tutuyordu.

    --Hala şiir yazıyor musunuz?

    --Şiir çalışıyorum sık sık. Düşünüyorum.

    --Şiirlerinizden pek çok şarkı da yapıldı.

    --Başından beri müzikle ilişkim var. Piyano çalışıyorum. Giderek çoğaldı şiirlerimin besteleri. Başlangıçta bağlama ile bestelendi ama onlar tutmadı. Şiirimin yapısı ona uygun değil. Sonra pek çok müzisyen şiirlerimi besteledi. Timur Selçuk, Vedat Sakman, Zülfü Livaneli, Ezginin Günlüğü gibi. Şiirin yapısına uygun düşen bir ezgi olursa güzel bir şarkı çıkıyor ortaya. Çağdaş şiirlerin bestelenmesi, kitlelere ulaşması anlamında olanak sağlıyor.

    --Peki bugün şiir ölüyor mu? Bugünün gençliği "şiir yazıyorum" dese dalga konusu olur.

    --Dil ölür mü? Dilin en yoğunlaşmış, en derinleşmiş biçimidir şiir. Günlük dile şiirin nasıl zenginlik kazandırdığını görürüz. "'Gün olur alır başımı giderim"'i şöyle de diyebiliriz "Bazen deniz kenarında balıkçıların ağlarını koklayarak yürürüm"'. Hangisi daha güzel? Şiirin içindeki metaforların nasıl bir derinlik kattığını, nasıl bir ihtiyacımız olduğunu görürsünüz.

    --Neden ihtiyacımız var buna?

    --Çünkü daha fazla insan oluruz. Masadan farkımız olur!

    --Şiir insana ne yapar?

    Hayat dediğimiz şey bir süreç. Bunun bir formulü de yoktur. Derinleşmek önemlidir. Yaşamın daha anlamlı olması gerekiyor. Her yeni doğan daha güzel bir dünyaya gelmeli. Heyecan duymalı varoluşdan. Derinleşmek ölüm korkusunu azaltabilir. Şiir duygularda, sezgilerde derinleşmedir. Kendini ifade etmede zenginleşmedir.

    --Neden eskisi kadar şiir kitabı alınmıyor?

    --Hala alan neden alıyorsa o neden, diğer insanlarda olmadığı için.

    --Ama hayatın şiiri kaybolmadı değil mi?

    --Asla!

    --Genç kuşaklar şiir okumuyor ama artık. Şiir demode bir şey gibi görülüyor.

    --Bu bir eğitim konusu. Gençler bilimi seviyor mu? Yok.. Genel bir yaşama karşı ilgisizlik var. Gençler basit veya moda şeyleri seviyorlar. Çağımızın sorunu bu. Sistemlerin dayattığı her zaman doğru değildir. İnsan mutluluğu sadece tüketimde değil, kendini, zihnini, duygularını da araştırarak bulur. Bundan yoksun olma temel bir yoksulluktur

    --Türkiye’de şiire ilgi çok mu vahim?

    --Tam tersine. 20 yıldır ülkede şiirlerimi okuyarak gitmediğim yer kalmadı. Gittiğim her yerde salonlar dolu, Hakkari'den Mardin'e. Sizin okuduğunuz şiir ruha dokunmuyorsa insanların etkilenmeme ihtimali yok. İnsanların şiire kesinlikle ihtiyacı var. Şiir artık geniş kitlelere gitme potansiyeli taşıyor. "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var" akla zarar derecede paylaşılıyor. Romanı paylaşamıyorlar ama şiiri paylaşıyorlar internette.
  • 192 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısmetin bağlanmış senin dedi annem.
    Gözümün önüne prangalara vurulmuş, bana gelmek için çırpınan kısmetim geldi.Güldüm.Ne yapmalıyız peki dediğimde, annemin aklından geçen, bizi kısmet açıcılara götürebilecek hısım, akraba, komşu şeklinde uzayıp giden listeyi bilmem için müneccim olmama gerek yok.Insan annesini nasıl da iyi tanıyor; eeee olacak o kadar .... yıldır birlikteyiz.Lâ Havle deyip odama geçtim.Ütülediğim gömleği giymeye çalışırken kolunda ki pas lekesini görmem :/
    Şuan içimi kaplayan hüznün tarifi yok.
    Kıyafetlerime bez çaput gözüyle bakamıyorum ben. Mesela ... eteğimin üstüne aldığım ... bluzu başka bir etekle giyince ikisine de ihanet etmiş gibi hissediyorum kendimi (tamam farkındayım pek normal davranışlar değil bunlar.)
    Bu moral bozukluğuyla tam odadan çıkacaktım ki masanın üstündeki kitaba takıldı gözüm AYLAK ADAM
    Kitabı aldığımda arka kapağını okuyup bırakmıştım kenara, açıkçası ilgi çekici gelmemişti, sırasını beklesin demiştim. Fakat bu kitap arka kapak tanıtım yazılarına itimat edilmemesi gerektiğinin en büyük ispatı bence.
    Entellektüel aydınların sorunlarını anlatıyormuşşş
    Pehhh !!!
    Duy da inanma.
    Eğer C. aydın sa ben de aydınım, zira bence karanlık kuytulardan bir farkımız yok.
    Kitaba her gözüm değdiğinde Karaköye gitme isteği doğuyor içimde gitsem diyorum o tatlıcı dükkanı hala var olsa orada "O"nu C.yi bulsam oturduğu masaya teklifsizce otursam bak ben geldim ben anlıyorum seni desem.
    "Ben varsam başkaları da vardır" diyordun ya bunun delili olmak için geldim.
    Kuledibi sokaklarında yürüsek, "O" na anlatsam bekleyişlerimi, hayat kırıklarımı, vazgeçislerimi
    O konuşmak isteyince sus biliyorum ben herşeyi deyip sustursam onu
    Ve bağırsak yangın kulesi sokağında "BEN VARSAM BAŞKALARI DA VARDIR" diye, duyar sesimizi belki B. ve gelir onun için.
    Aslında sadece onun için değil, onun gibi düşünen, mutlaka karşıma çıkacak birgün diyen herkes için.
    Ben mi 60 yıl önceye gitsem,
    C.mi bu yıla gelse,
    Ama, o tatlıcıda o masada otursak ya biz
    Konuşsak, konuşsak, konuşsak...